Herkül Millas — Muş Ovasında Bir Sakıncalı Piyade (2026)

Herkül Millas’ın ‘Muş Ovasında Bir Sakıncalı Piyade’ kitabı, 1966’da başlayan ve iki yıl süren askerlik deneyimini merkeze alırken, kişisel bir hikâyeyi Türkiye’nin yakın tarihinin toplumsal ve siyasal atmosferiyle buluşturuyor. Yedek subay olması beklenirken “çavuşa çıkarılan” Millas’ın İstanbul’dan Muş’a uzanan askerliği, yalnızca kışla yaşamının ve askerî düzenin hikâyesi olarak kalmıyor; dönemin devlet anlayışına, toplumsal ilişkilerine ve siyasal iklimine dair çarpıcı bir tanıklığa dönüşüyor. Danıştay’a yaptığı başvurudan kışladaki gündelik yaşama kadar uzanan deneyimler, bir “sakıncalı piyade”nin gözünden dönemin Türkiye’sini görünür kılıyor.

Kitabın asıl özgünlüğü ise geçmişe nasıl bakıldığı sorusunda ortaya çıkıyor. Millas, yaklaşık altmış yıl önce, yaşadıklarının hemen ardından kaleme aldığı metni bugünden geriye dönük olarak yeniden ele alıyor; ancak gençlik döneminin anlatısını sonradan düzeltmek ya da yeniden yazmak yerine büyük ölçüde olduğu gibi koruyor. Böylece geçmişteki Herkül Millas ile bugünün Herkül Millas’ı aynı kitapta karşı karşıya geliyor. Genç Millas’ın o günkü düşünceleri, inançları, öfkeleri ve değerlendirmeleri, yıllar sonra değişmiş bir zihnin süzgecinden yeniden okunuyor.

Bu nedenle kitap, yalnızca “askerlik anıları” olarak değerlendirilemeyecek çift katmanlı bir anlatı kuruyor. Bir tarafta 1966-1968 Türkiye’sinde askerlik yapan genç bir insanın doğrudan tanıklığı, diğer tarafta aradan geçen on yılların ardından bu tanıklığı sorgulayan, bazı yargılarına katılan, bazılarına şaşıran ve geçmişteki benliğiyle hesaplaşan yazar var. Kişisel hafıza ile tarihsel değişimin birbirine karıştığı bu anlatı hem bir dönemin Türkiye’sine hem de insanın zaman içinde kendisine yabancılaşmasına ve değişmesine bakıyor. Millas’ın kitabı böylece askerlik deneyimini aşarak, geçmişle bugün, bireyle toplum ve gençlik ile yaşlılık arasındaki mesafeyi sorgulayan samimi bir hafıza çalışmasına dönüşüyor.

Herkül Millas — Muş Ovasında Bir Sakıncalı Piyade: Askerlik Anıları
• Lejand Yayınları
Anı • 160 sayfa • 2026

William J. Prior — Sokrates (2026)

Sokrates’in yaşamını, düşüncelerini ve Batı felsefesi üzerindeki kalıcı etkisini sistematik biçimde inceleyen bir giriş. William J. Prior, Sokrates’in kendi yazılı eserlerini bırakmamış olmasının yarattığı yorum güçlüğünü hareket noktası alır ve onun fikirlerini başta Platon olmak üzere Xenophon ile Aristophanes gibi çağdaş ve yakın dönem kaynaklarını karşılaştırarak yeniden değerlendirmeye çalışıyor. Böylece tarihsel Sokrates ile sonraki kuşakların inşa ettiği Sokrates imgeleri arasındaki ayrımları görünür kılıyor.

Kitabın ilk bölümleri, Sokrates’in yaşadığı Atina’nın siyasal ve kültürel ortamını, Peloponez Savaşı sonrasındaki toplumsal gerilimleri ve filozofun bu atmosfer içinde üstlendiği kamusal rolü ele alıyor. Özellikle yargılanması ve idama mahkûm edilmesi, yalnızca bireysel bir trajedi olarak değil, felsefe ile demokrasi, özgür düşünce ile siyasal otorite arasındaki gerilimlerin simgesel bir örneği olarak inceleniyor. Prior, Sokrates’in mahkeme savunmasını ve ölümü karşısındaki tutumunu, onun yaşamı boyunca savunduğu ahlaki ilkelerin doğal sonucu olarak yorumlar.

Eserin odağını Sokrates’in felsefi yöntemi oluşturuyor. Prior’a göre Sokrates’in en kalıcı mirası, hazır bilgiler sunmaktan çok sorgulamaya dayalı düşünme biçimidir. Diyaloglar boyunca uyguladığı soru-cevap yöntemi, insanların günlük hayatta kesin doğru sandıkları kavramları eleştirel biçimde sınamalarını sağlıyor. Adalet, cesaret, dostluk, erdem ve bilgi gibi temel kavramlar, bu sorgulamalar aracılığıyla yeniden tanımlanmaya çalışılıyor. Böylece felsefe, soyut öğretilerin aktarılmasından çok, kişinin kendi düşüncelerini sürekli gözden geçirdiği bir yaşam pratiği hâline geliyor.

Kitap, Sokrates’in etik anlayışını da ayrıntılı biçimde ele alıyor. Prior, onun entelektüalizmini merkeze alarak, bilginin doğru eylemin temel koşulu olduğu düşüncesini açıklıyor. Sokrates’e göre insanlar kötülüğü bilinçli olarak değil, iyinin ne olduğunu yeterince bilmedikleri için yaparlar. Bu nedenle ahlaki gelişim, bilgi ile karakter arasında kopmaz bir bağ kurmayı gerektiriyor. İyi yaşam ise dışsal başarılar ya da servetten çok, ruhun erdem yoluyla yetkinleşmesine dayanıyor. Bu yaklaşım, bireyin kendisini tanımasını ve sürekli sorgulamasını ahlaki yaşamın vazgeçilmez koşulu hâline getiriyor.

Prior ayrıca Sokrates’in din anlayışı, tanrısal işaret (daimonion) kavramı, yasa ve adalet üzerine görüşleri ile yurttaşlık anlayışını da inceliyor. Filozofun devletin yasalarına bağlılığı ile eleştirel düşünceyi uzlaştırma çabası, onun hem dönemi hem de sonraki siyaset felsefesi açısından neden belirleyici bir figür olduğunu gösteriyor. Aynı zamanda Platon’un erken ve geç diyalogları arasındaki farklılıklar değerlendirilerek, hangi görüşlerin tarihsel Sokrates’e ait olabileceği sorusu dikkatli bir kaynak çözümlemesiyle tartışılıyor.

Sonuç olarak kitap, Sokrates’i yalnızca Batı felsefesinin kurucu isimlerinden biri olarak değil, düşünmenin ve ahlaki sorgulamanın simgesi olarak ele alıyor. Kesin cevaplardan çok doğru soruların önemini vurgulayan felsefi yaklaşımının, etikten siyasete, eğitimden eleştirel düşünceye kadar uzanan geniş etkisini ortaya koyarken, tarihsel belirsizlikleri de göz ardı etmeden Sokrates’in düşünsel mirasını dengeli ve anlaşılır bir çerçevede değerlendiriyor.

William J. Prior — Sokrates
Çeviren: Kadir Gülen • Lejand Yayınları
Felsefe • 224 sayfa • 2026

Lisz Hirn — İnsan Nedir? (2026)

Lisz Hirn bu eserinde, felsefenin en eski sorularından birini günümüzün siyasal, teknolojik ve ekolojik krizleri ışığında yeniden ele alıyor. Kitap, insanın kendisini yüzyıllar boyunca evrenin merkezine yerleştiren anlayışını sorgularken, modern dünyanın temel varsayımlarını da mercek altına alıyor. Hirn’e göre insan, uzun süre akıl sahibi, doğaya egemen ve diğer canlılardan üstün bir varlık olarak tanımlandı. Ancak iklim krizi, pandemiler, savaşlar ve küresel eşitsizlikler bu üstünlük anlatısının sınırlarını görünür kıldı.

‘İnsan Nedir?’ (‘Der überschätzte Mensch’), Platon’dan Aristoteles’e, Descartes’tan Nietzsche’ye, Freud’dan Foucault’ya uzanan geniş bir düşünsel gelenek üzerinden insan kavramının tarihsel dönüşümünü inceliyor. Hirn, Batı düşüncesinin büyük bölümünde insanın akıl ve bilinç üzerinden tanımlandığını, hayvanların ise çoğu zaman aşağı bir konuma yerleştirildiğini gösteriyor. Buna karşılık modern biyoloji, etoloji ve nörobilim alanlarında ortaya çıkan bulguların insan ile diğer canlılar arasındaki sınırları giderek belirsizleştirdiğini vurguluyor. Böylece insanın benzersiz ve mutlak bir varlık olduğu fikri sorgulanmaya başladı.

Kitabın merkezindeki kavram “kırılganlık antropolojisi”. Hirn, insanı yalnızca düşünen ve yöneten bir özne olarak değil, aynı zamanda kırılgan, bağımlı ve sonlu bir canlı olarak değerlendiriyor. İnsan yaşamı doğumdan ölüme kadar başkalarına ihtiyaç duyuyor; hastalıklar, doğal afetler ve toplumsal krizler karşısında mutlak bir kontrol sahibi olamıyor. Bu nedenle insanın gücünü değil, kırılganlığını merkeze alan yeni bir düşünce biçiminin gerekli olduğunu ileri sürüyor.

Yazar ayrıca yapay zekâ, biyoteknoloji ve insan-sonrası kuramlar etrafında şekillenen güncel tartışmaları da ele alıyor. Teknolojik gelişmelerin insanın sınırlarını genişletme iddiası taşımasına rağmen, bu durumun insanın ne olduğu sorusunu daha da karmaşık hâle getirdiğini belirtiyor. İnsan bedeni, bilinci ve kimliği üzerine yürütülen müdahaleler, geleneksel hümanist anlayışın yeniden değerlendirilmesini zorunlu kılıyor.

Sonuç olarak ‘İnsan Nedir?’, insanı yücelten klasik anlayışların ötesine geçerek daha mütevazı ve gerçekçi bir insan tasviri sunuyor. Hirn’e göre insanın değeri kusursuzluğundan değil, sınırlılıklarının farkına varabilmesinden kaynaklanıyor. Kitap, çağdaş felsefe ve etik tartışmalarına önemli katkılar sunarken, insan olmanın anlamını yeniden düşünmeye çağıran güçlü bir çalışma olarak öne çıkıyor.

Lisz Hirn — İnsan Nedir?: Kırılganlığın Antropolojisi
Çeviren: Ebubekir Demir • Lejand Yayınları
Felsefe • 124 sayfa • 2026

Izabela Wagner — Bauman (2025)

Izabela Wagner bu biyografide Zygmunt Bauman’ın yaşamını, düşünsel üretimiyle iç içe geçen tarihsel kırılmalar üzerinden anlatıyor. Bauman’ı yalnızca “akışkan modernite” kavramının yaratıcısı olarak değil, 20. yüzyılın şiddet, sürgün ve ideolojik çatışmaları içinde şekillenmiş bir entelektüel olarak konumlandırıyor. Kişisel deneyimlerin teorik yönelimleri nasıl beslediğini ayrıntılı biçimde gösteriyor.

‘Bauman’ (‘Bauman: A Biography’) Bauman’ın Polonya’daki gençliğinden başlayarak savaş yıllarını, antisemitizmle yüzleşmesini ve komünist rejimle kurduğu karmaşık ilişkiyi izliyor. Akademik kariyerinin erken dönemlerinde Marksizmle kurduğu bağın zamanla nasıl dönüştüğünü, siyasal hayal kırıklıklarının düşüncesine nasıl yansıdığını ortaya koyuyor. 1968 sonrası sürgün deneyimi, Bauman’ın aidiyet, belirsizlik ve modernlik eleştirisini derinleştiriyor.

Wagner, Bauman’ın İsrail ve İngiltere’deki akademik hayatını, üretkenliğini ve uluslararası etkisini ayrıntılandırıyor. “Akışkan modernite”nin yalnızca teorik bir kavram değil, yaşanmış güvencesizliklerin düşünsel bir ifadesi olduğunu vurguluyor. Bauman’ın popülerlik kazanırken akademiyle ve eleştirmenleriyle yaşadığı gerilimlere de yer veriyor.

Bu biyografi, Bauman’ın düşüncelerini tarih dışı soyutlamalar olarak değil, yaşam deneyimleriyle örülü bir bütün olarak okuyor. Wagner, düşünürün çelişkilerini, sessizliklerini ve dönüşümlerini gizlemeden aktarıyor. Kitap, Bauman’ı anlamak isteyenler için hem entelektüel bir harita hem de 20. yüzyıl Avrupa tarihine açılan eleştirel bir pencere sunuyor.

Izabela Wagner — Bauman
Çeviren: Özlem Kırtay, Burak Yılmaz • Lejand Yayınları
Biyografi • 544 sayfa • 2025

Nihat Karademir – Ölümden Kaçarken Devlete Tutulmak (2025)

Nihat Karademir’in ‘Ölümden Kaçarken Devlete Tutulmak’ adlı bu çalışması, devletin kökenine dair yerleşik açıklamaları yalnızca tarihsel ya da siyasal çerçevede değil, varoluşsal bir düzlemde yeniden düşünmeye çağırıyor. Yazar, Edgar Allan Poe’nun kalesi ile Jorge Luis Borges’in mağarası arasında kurduğu simgesel karşıtlık üzerinden devleti, insanın ölüm karşısındaki kırılganlığının kurumsallaşmış bir karşılığı olarak yorumluyor. Kale, ölüm korkusundan korunma isteğinin kolektif ifadesi olarak güvenlik ve düzen arayışını temsil ederken, mağara ölümsüzlük varsayımı altında devletin ve siyasal düzenin anlamını yitirdiğini düşündüren radikal bir sorgu alanı açıyor.

Bu çerçevede devlet, yalnızca güç ve egemenlik mekanizması değil, sonluluk bilinciyle baş etmeye çalışan insanın korkusunu disipline eden, erteleyen ve anlamlandıran bir yapı olarak kavranıyor. Modern devletin kurumları, bireyin varoluşsal kaygısına düzenli ve meşru çözümler üretme iddiasıyla şekilleniyor ve ölümle kurulan ilişkinin siyasal bir dile dönüştüğünü gösteriyor. Hastaneler, ordular, hukuk ve sosyal güvenlik sistemleri, bu kaygının yönetildiği alanlar haline geliyor.

Karademir, okuru devletin tarihine bakmakla yetinmeyip onun ontolojik zeminini sorgulamaya yöneltiyor. Devlet ile ölüm arasındaki bu düğümlenmiş ilişki, güvenlik vaadi ile özgürlük kaybı arasındaki gerilimi görünür kılıyor. Kitap, siyasal düşünceyi metafizik bir derinlikle buluşturarak, devletin yalnızca dışsal bir otorite değil, insanın kendi sonluluğuyla yüzleşme biçimi olduğunu düşündürüyor. Bu yönüyle eser, okuyucuyu hem kavramsal hem de varoluşsal bir hesaplaşmaya çağıran yoğun bir düşünsel yolculuk sunuyor.

  • Künye: Nihat Karademir – Ölümden Kaçarken Devlete Tutulmak: Devletin Kökeni Hakkında Bir İnceleme, Lejand Yayınları, felsefe, 368 sayfa, 2025

Thomas Meyer – Hannah Arendt Kimdi? (2025)

Thomas Meyer’in ‘Hannah Arendt Kimdi?’ adlı kitabı, 20. yüzyılın en etkili siyaset düşünürlerinden biri olan Hannah Arendt’in yaşamını, düşünsel gelişimini ve entelektüel mirasını kısa ama yoğun bir biçimde anlatıyor. Meyer, biyografik anlatıyı felsefi çözümlemeyle iç içe geçirerek Arendt’in fikirlerinin hangi tarihsel ve kişisel koşullarda biçimlendiğini gösteriyor.

Kitap, Arendt’in Almanya’daki gençlik yıllarından başlıyor: Martin Heidegger’le kurduğu entelektüel ve duygusal ilişkinin, onun düşünsel yöneliminde yarattığı derin etkiyi tartışıyor. Nazi rejiminin yükselişiyle birlikte Arendt’in ülkesinden kaçışı, Paris ve ardından ABD’deki sürgün yaşamı, Meyer’in “düşüncenin köksüzleşmesi” dediği bir temaya dönüşüyor. Bu deneyim, Arendt’in sonraki çalışmalarında —özellikle ‘Totalitarizmin Kaynakları’, ‘İnsanlık Durumu’ ve ‘Kötülüğün Sıradanlığı: Eichmann Kudüs’te’— merkezi bir yere sahip olan özgürlük, eylem, yargı ve kötülük kavramlarının temelini oluşturuyor.

Meyer, Arendt’in felsefi tutumunu bir “düşünme cesareti” olarak tanımlar. Arendt için düşünmek, yalnızca anlamak değil, itaatsizliğin bir biçimidir. Yazar, onun totalitarizm eleştirisini günümüz siyasal atmosferiyle ilişkilendirerek, bireyin sorumluluğunun ve politik katılımın önemini vurgular. Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” kavramı, burada ahlaki kayıtsızlığın modern toplumlarda nasıl kök saldığını açıklayan bir uyarı olarak öne çıkar.

Kitap, ne akademik bir monografi ne de sıradan bir biyografi. Thomas Meyer, Arendt’in fikirlerini sade ama derin bir dille aktararak, düşünürün çağını aşan sorularını yeniden güncelliyor: “Özgürlük nedir?”, “Eylem ne zaman politikleşir?”, “İnsan, düşünmeyi bıraktığında neye dönüşür?”

  • Künye: Thomas Meyer – Hannah Arendt Kimdi?, çeviren: Özlem Kırtay, Ebubekir Demir, Lejand Yayınları, biyografi, 136 sayfa, 2025

Bin Xu – Demokrasi Kültürü (2025)

Bin Xu, bu kitabında demokrasinin sadece bir yönetim biçimi değil, aynı zamanda toplumsal bir kültür olduğunu savunuyor. Ona göre demokrasi, hukuki kurumlarla sınırlı kalmıyor; bireylerin, toplulukların ve sivil örgütlerin gündelik pratiklerinde şekilleniyor. Xu, kavramı anlamak için kültür, değerler ve toplumsal etkileşimlerin rolünü merkeze alıyor. Böylece demokrasiyi salt kurumsal bir sistem olmaktan çıkarıp, toplumsal bir yaşam biçimi olarak konumlandırıyor.

‘Demokrasi Kültürü’ (‘The Culture of Democracy: A Sociological Approach to Civil Society’), sivil toplumun bu süreçteki önemini vurguluyor. Xu, sivil toplumun yalnızca devletle birey arasında bir tampon değil, demokratik değerlerin üretildiği ve yeniden üretildiği bir alan olduğunu öne sürüyor. Sivil toplum örgütleri, gönüllü birliktelikler ve yerel inisiyatifler aracılığıyla vatandaşlık bilinci güçleniyor. Bu pratikler, demokratik kültürün temelini oluşturuyor.

Xu, demokrasinin sadece seçimler ve yasalarla işlemediğini, insanların birbirine nasıl davrandığı, farklılıklara nasıl tepki verdiği ve kamusal tartışmalara nasıl katıldığıyla da yakından ilgili olduğunu belirtiyor. Kültürel bağlamın, demokratik değerlerin içselleştirilmesinde belirleyici bir rol oynadığını gösteriyor. Bu yaklaşım, demokrasiyi kırılgan bir yapıdan çıkarıp, kültürel ve sosyal pratiklerle güçlenen bir ekosistem olarak görmemizi sağlıyor. Kitap, demokrasiye yalnızca politik değil, sosyolojik bir pencereden bakmak isteyenler için kapsamlı ve ufuk açıcı bir çalışma sunuyor.

  • Künye: Bin Xu – Demokrasi Kültürü, çeviren: Hamza Eren Sarıçam, Lejand Yayınları, siyaset, 270 sayfa, 2025

Jorge Larrain – İdeoloji ve Kültürel Kimlik (2025)

Jorge Larrain’in bu eseri, modernite ve üçüncü dünya ülkelerinin kültürel kimlikleri arasındaki karmaşık ilişkiyi derinlemesine inceleyen önemli bir çalışma. Yazar, ideoloji, akıl ve kültürel kimlik kavramlarını bir araya getirerek, bu kavramların modernite ve postmodernite tartışmalarındaki yerini ve özellikle de Üçüncü Dünya ülkelerindeki etkilerini analiz ediyor.

Larrain, kitabında Batı merkezli modernite anlayışını eleştirirken, aynı zamanda Üçüncü Dünya ülkelerinin modernleşme süreçlerinde yaşadığı sorunlara da dikkat çekiyor. Yazar, bu ülkelerdeki kültürel kimliklerin Batılı modernitenin etkisi altında nasıl dönüştüğünü ve bu dönüşümün sonuçlarını tartışıyor. Özellikle, sömürgecilik ve bağımsızlık sonrası dönemde yaşanan kültürel çatışmaları ve kimlik arayışlarını mercek altına alıyor.

Kitapta, ideolojinin, özellikle de Marksizm ve postmodernizm gibi ideolojilerin, Üçüncü Dünya ülkelerindeki kültürel kimliklerin oluşumunda ve dönüşümünde oynadığı rol inceleniyor. Larrain, bu ideolojilerin hem olumlu hem de olumsuz etkilerine dikkat çekerek, bu ülkelerdeki karmaşık siyasi ve sosyal süreçlerin anlaşılmasında önemli bir anahtar sunduğunu vurguluyor.

  • Künye: Jorge Larrain – İdeoloji ve Kültürel Kimlik: Modernite ve Üçüncü Dünyanın Varlığı, çeviren: Reyyan Denizci, Lejand Yayınları, siyaset, 290 sayfa, 2025

Cees J. Hamelink – İletişim ve İnsan Hakları (2025)

Cees J. Hamelink’in bu çalışması, iletişim ve insan hakları arasındaki derin bağı inceler. Yazar, bu iki kavramı birbirinden ayrı düşünülemeyecek kadar iç içe geçmiş olduğunu vurgular. İnsan hakları, ihlalleri ortaya çıkarmak ve diyalogları geliştirmek için iletişime; iletişim ise ifade özgürlüğü ve mahremiyet gibi temel insan haklarını gerçekleştirmek için insan haklarına ihtiyaç duyar.

Hamelink, kitabında iletişim ve insan haklarının tarihsel gelişimini izler. İletişim hakkı ve ifade özgürlüğü gibi konuların yanı sıra, çevre krizi ve dijital teknolojilerin ortaya çıkardığı yeni zorlukları da ele alır. Yazar, uluslararası insan hakları sisteminin iletişimin farklı biçimlerine uygulanmasında “iletişimsel adalet”in nihai hedef olduğunu savunur. Bu hedefe ulaşmak için ise mevcut zayıf liberal insan hakları anlayışından, güçlü evrensel bir insan hakları anlayışına geçilmesi gerektiğini belirtir.

Kitap, iletişim ve insan hakları alanında çalışan akademisyenler, araştırmacılar, uygulayıcılar ve bu konuya ilgi duyan herkes için önemli bir kaynak niteliğindedir. Hamelink, karmaşık bir konuyu anlaşılır bir dille aktarırken, aynı zamanda derinlemesine bir analiz sunar. Kitap, günümüzde iletişimin ve insan haklarının karşı karşıya olduğu zorlukları ve bu zorlukların üstesinden gelmek için neler yapılabileceğini göstermesi açısından da oldukça önemlidir.

  • Künye: Cees J. Hamelink – İletişim ve İnsan Hakları: İletişimsel Adalete Doğru, çeviren: Hamza Eren Sarıçam, Lejand Yayınları, siyaset, 308 sayfa, 2025

Alessandro Iannace – Dünya’nın Tarihi (2024)

Yaşadığımız gezegen neye benziyor ve biz onunla nasıl tanıştık?

Elinizdeki kitap, kayaları, depremleri, onları inceleyen insanları, keşifleri, mitleri ve hayalleri anlatan bir Dünya tarihi kitabı ama aynı zamanda ve hepsinden önemlisi, insanların yaşadığımız gezegende meydana gelen harikulade olayları ve felaketleri gözlemlerken kendilerine sordukları büyük sorulara da yer veriyor.

Doğa ve insanı bir arada tutan kapsamlı bir yaklaşımla bu kitap bizi sadece gezegenimizin oluşumundan günümüze kadarki uzun yolculuğa çıkarmakla kalmıyor; Dünya’nın şekliyle ilgili ilk kavrayışımızdan bugün okyanus tabanına dair son keşiflere kadar onu nasıl anlamaya ve açıklamaya çalıştığımızı da gösteriyor.

‘Dünya’nın Tarihi’, jeolog olmayanlar için de jeoloji kitabı olarak herkese hitap ediyor.

  • Künye: Alessandro Iannace – Dünya’nın Tarihi, çeviren: Mina Çetin, Lejand Yayınları, tarih, 334 sayfa, 2024