Eliezer J. Sternberg – NöroLojik (2019)

Zombiler arabayla işe gidebilir mi?

Neden olmasın, etrafımız onlarla dolu…

Şaka bir yana, beynimizin bize göre mantıksız gibi görünen kimi davranışlarının altında her zaman kendine özgü bir işleyiş, bir mantık vardır.

Peki, bunlar tam olarak nedir?

Nörolog ve bilim yazarı, ayrıca Massachusetts Hastanesi’nde nöroloji ve epilepsi alanlarında çalışan Eliezer Sternberg’in elimizdeki ufuk açıcı çalışması da, düşünme ve eylem biçimimizin altında yatan sebepleri keşfediyor.

Beynin kara kutusunu açarak içindeki mekanizmaları gözler önüne seren Sternberg, insan bilincine dair soruları aydınlatıyor.

İnsan deneyiminin en gizemli fenomenlerinden pek çoğunun, hatta basit günlük kararların dahi altında, yaşam deneyimimizin bağlantısızmış gibi görünen veçhelerini tek bir açıklamayla birleştiren farklı nörolojik devreler olduğunu ortaya koyması, kitabın en büyük katkısı.

Kitapta şu soruların yanıtları aranıyor:

  • Karar verme mekanizması nasıl işler?
  • Akıl hastalıkları düşünme biçimimizi nasıl etkiler?
  • Beynimizle nasıl etkileşime gireriz ve beynimiz bizi olduğumuz kişi haline nasıl getirir?
  • Beynimiz algımızdaki boşlukları neden ve nasıl doldurur?
  • Körler halüsinasyon “görebilir” mi?
  • Zihin “kasımızı” kasarak fiziksel performansımızı artırabilir miyiz?
  • Farkında olmadan gördüğümüz şeyler ruh halimizi ve kararlarımızı nasıl etkiler?
  • Sahte anılar nereden gelir?
  • Uzaylılar tarafından kaçırıldığını ya da doğaüstü varlıklarla temas kurduğunu iddia eden insanların gerçekte yaşadıkları nedir?
  • Neden kendimizi gıdıklayamayız?
  • Hipnozla cinayet işlenebilir mi?
  • Zihin “parçalandığında” ne olur?

Sternberg, bu soruların yanıtlarını ararken, beyindeki iki sistemin, yani bilinçli ve bilinçdışı sistemlerin işleyişini takip ederek bunların yaşam deneyimimizi yaratmak ve benlik algımızı korumak için nasıl birbirine paralel çalıştığını, daha da önemlisi birbiriyle nasıl etkileştiğini ortaya koyuyor.

  • Künye: Eliezer J. Sternberg – NöroLojik: Beynin Mantıksız Davranışlarımızın Ardındaki Gizli Mantığı, çeviren: Şiirsel Taş, Metis Yayınları, bilim, 336 sayfa, 2019

Fatma Tütüncü ve Koray Tütüncü – Trajik Hissiyat Ütopik Siyaset (2019)

Fikirleri Fransız devrimini de derinden etkilemiş Jean-Jacques Rousseau’nun edebi, felsefi, siyasi, toplumsal yazıları öylesine güçlüdür ki, günümüzde de etkilerini sürdürüyor.

Fatma Tütüncü ve Koray Tütüncü de, ahlaki çıkmazlar yaşadığımız, siyasetin ve yanı sıra toplumun muazzam bir çürümeye savrulduğu, ahlakın yozlaştığı hakikat sonrası çağımızda, Rousseau’ya dönmemizin önemi üzerine düşünüyor.

Rousseau’yu hem kendi dönemindeki düşünce yapısı hem de modern incelemelerin ışığında okuyan yazarlar, düşünürün bugün bize toplum ve siyaset üzerine düşünmek ve bu konularda çözüm üretmek açısından neler söyleyebileceğini tartışıyor.

Rousseau, insanların özü itibariyle kötü olduğu fikrini reddetmişti.

Daha da önemlisi, insanların kötülük yapsalar dahi, aslında “erdemli” davranışlara kâdir olduğunu düşünüyordu.

Bu kitabın yazarları da indirgemeci yorumların karşısına Rousseau’nun bu fikriyle özetleyebileceğimiz yaklaşımını çıkarıyor.

Yazarlar bunu yaparken de, “Kötülük de yapabilen insanlar, hangi koşullarda ‘iyi’, ‘erdemli’ olur ve tahakküm ilişkisi kurmadan birlikte yaşarlar?’ gibi hayati bir soruya yanıt arıyor.

Buradan yola çıkarak Rousseau’nun eşitliğe dayalı ve ortak çıkarı gözeten toplum fikrini kapsamlı bir şekilde irdeleyen yazarlar, birey ile toplum, kendini bilmemek ile bilmek, akıl ile duygu arasındaki karşıtlıklar konularında zihin açıcı bir okuma sunuyorlar.

‘Trajik Hissiyat Ütopik Siyaset’, sadece felsefeye değil, siyaset kuramına da ilgi duyanların ilgiyle okuyacakları bir çalışma.

  • Künye: Fatma Tütüncü ve Koray Tütüncü – Trajik Hissiyat Ütopik Siyaset: Jean-Jacques Rousseau’nun Edebi ve Siyasi Tahayyülü, Metis Yayınları, inceleme, 296 sayfa, 2019

Sebahattin Şen – Gemideki Hayalet (2019)

Kürtlük ve Türklük, Türk sinemasında nasıl temsil edildi?

Sebahattin Şen, sinema sosyolojisi açısından bu çok önemli çalışmasında, pek çok filmi derinlemesine inceleyerek sinemada Türklüğün ve Kürtlüğün nasıl inşa edildiğini ortaya koyuyor.

Çalışma, Türklük ve Kürtlük ekseninde üretilen iktidar, tahakküm ve şiddet ilişkilerini görünür kılıyor, Türklük ile Kürtlük arasında tarihsel olarak süregelen ilişkiye egemenlik ve iktidar ilişkilerini merkeze alarak bakıyor.

Kitapta ele alınan kimi konular şöyle:

  • Türklüğün ve Kürtlüğün diyalektik inşası,
  • Türk Sinemasının “Doğu”yu keşfedişi ve bu süreçte Doğu’nun icat edilişi,
  • 60’larda, Kürtlüğün ve Türklüğün Kemalist imgesi,
  • 70’lerde Kürtlerin sol-popülist temsilleri ve Kürtlere ilişkin oryantalist/kolonyalist söylem,
  • Kürtlüğün etnografikleştirilmesi,
  • Cinselleştirilen Kürtlük,
  • Kürtlüğün eğretilemesine dönüşen suskun kadınlar,
  • Bir varoluş çabası olarak Kürt sineması,
  • Kürt sinemasının politikleşmesi…

Sonuç olarak ‘Gemideki Hayalet’, Türk sinemasındaki Kürtlük ve Türklük kurgularını, egemenlik ilişkileri içerisine yerleştirerek incelemesiyle dikkat çekiyor.

  • Künye: Sebahattin Şen – Gemideki Hayalet: Türk Sinemasında Kürtlüğün ve Türklüğün Kuruluşu, Metis Yayınları, sinema, 360 sayfa, 2019

Saffet Murat Tura – Beynin Gölgeleri (2016)

‘Beynin Gölgeleri’, psikiyatrinin bazı temel problemlerinden yola çıkarak insanın ontolojik yapısını araştıran bir kitap.

Gündelik yaşamda olduğumuzu sandığımız varlık tarzı olmadığımızı gösteren Saffet Murat Tura, psikiyatrinin köklü problemlerini çözmek bakımından temel bir çerçeve sunuyor.

‘Beynin Gölgeleri’ aynı zamanda zihin felsefesinin önemli sorunlarını irdelemesiyle de alana çok önemli bir katkı sunuyor.

Çalışma, psikiyatri ve felsefesinin buluştuğu bir tartışmaya tanık olmak için çok iyi fırsat.

  • Künye: Saffet Murat Tura – Beynin Gölgeleri, Metis Yayınları, psikiyatri, 352 sayfa, 2016

Siegfried Kracauer – Polisiye Roman (2019)

Polisiye roman, kendi araçlarına ve tekniğine sahip edebiyat tarihinin en özgün türlerindendir.

Yolu Edgar Allan Poe açtı ve Poe’nun gösterdiği yolu takip edenlerden Arthur Conan Doyle, ‘Sherlock Holmes’ serisi ile polisiye romanın standartlarını yükseltti.

Böylece polisiye roman, macera romanlarının, şövalye kitaplarının, kahramanlık efsaneleri ve masalları gibi melez bir ürün olmaktan ziyade, kendi dünyasını özgün estetik araçlarla anlatan başlı başına bir tür halini aldı.

Siegfried Kracauer’in felsefe ve edebiyat eleştirisinin yetkin bir bireşimi olan elimizdeki çalışması, polisiye romanın ortaya çıktığı toplum ve uygarlıkla ilişkisi hakkında harika bir eser.

Polis ve dedektifin olduğu kadar suçun ve suçlunun toplum içinde temsil ettiği konum üzerine derinlemesine düşünen Kracauer, Georg Lukács’ın ‘Roman Kuramı’nın ve Søren Kierkegaard’un felsefesinin izinden giderek bu edebi türün toplumsal içeriği üzerine derinlemesine düşünüyor.

Polisiye romanın, uygarlaşmış ve bütünüyle rasyonelleşmiş toplum fikrine dayandığını ve bu fikri radikal bir tek taraflılıkla kavrayıp estetik bir şekilde stilize ederek ete kemiğe büründürdüğünü belirten Kracauer, polisiye romanın hedefinin uygarlık denen gerçekliği doğasına sadık kalarak aktarmaktan ziyade, en başından beri bu gerçekliğin zihinsel karakterinin altını çizmek olduğunu belirtiyor.

“Polisiye roman uygarlığın yüzüne bir lunapark aynası tutar. Aynadan uygarlığa bakan, kendi canavarlaşmış halinin karikatürüdür. Polisiye romanların çizdiği tablo gayet korkutucudur.” diyen Kracauer,  polisiye romanlarda gerçekliğin suni şekilde devre dışı bırakıldığını ve bunun da kişilerin ve nesnelerin donuk ve kafa karıştıran bir şekilde yan yana ve yer aldığı bir toplumsal durumu gösteren bir tablo sunduğunu söylüyor.

  • Künye: Siegfried Kracauer – Polisiye Roman, çeviren: Dilman Muradoğlu, Metis Yayınları, inceleme, 128 sayfa, 2019

Benjamin Arditi – Liberalizmin Kıyılarında Siyaset (2010)

Benjamin Arditi ‘Liberalizmin Kıyılarında Siyaset’te, demokrasinin, liberal demokrat siyaset anlayışı dışında nasıl tasavvur edilebileceğini irdeliyor.

Bu yönüyle kitabın başlığındaki “kıyılar” da, liberalizmin sınırlarını zorlayan ya da onu bir karşı çıkışla aşma arayışında olan fenomenlere atfen kullanılmış oluyor.

Kimlik siyasetinin, eşitlik talebi yerine, gitgide ayrıcalık talebine dönüşmesi riski taşıdığı ve liberalizmin karşı çıktığı iktisadi ve siyasî “popülizm”in demokrasiye ters olmadığı, Arditi’nin burada sunduğu dikkat çeken tezlerden.

Arditi, aralarında Laclau, Žižek, Rancière ve Badiou’nun da bulunduğu günümüzün önde gelen düşünürleriyle hesaplaşıyor ve farklılık, popülizm, devrim ve ajitasyon kavramları çevresinde başka tür bir demokratik siyaset için stratejiler geliştiriyor.

  • Künye: Benjamin Arditi – Liberalizmin Kıyılarında Siyaset, çeviren: Emine Ayhan, Metis Yayınları, siyaset, 200 sayfa

Carlos Fonseca – Hayvan Müzesi (2019)

Carlos Fonseca’nın ‘Hayvan Müzesi’, Latin Amerika’nın tropikal topraklarında gizemli, bol göndermeli ve keyifli bir yolculuğa çıkarıyor.

Karayipli bir müzebilimci ünlü bir kadın moda tasarımcısından davet alır.

İkisi, hayvan dünyasındaki esrarengiz biçimler üzerine ortak bir sergi açacaktır.

Fakat nice buluşmanın ertesinde yaşanan pek çok tuhaflık, bu projenin belirsiz bir geleceğe ertelenmesine neden olur.

Günün birinde genç tasarımcı kadın ortadan kaybolur, ta ki yedi yıl sonra, müzebilimci onun ölüm haberini alana kadar.

Müzebilimci bu haberle birlikte, kadının kendisine bıraktığı zarflar dolusu arşiv belgesine de ulaşır.

Ve tuhaflıklar da burada başlar.

Kahramanımız belgeleri inceledikçe tasarımcının gizemli aile tarihini deşifre eden ipuçlarına ulaşır.

Latin Amerika’nın tropikal ormanlarında güneye doğru yapılan siyasi bir hac yolculuğu bunlardan biridir.

Farklı anlatıcıların farklı tarihlerde verdikleri bilgilerin peşinde polisiye bir kurguyla açılan roman, Subcomandante Marcos’tan W. G. Sebald’a, Marx’tan Walter Benjamin’e, Edward Hopper’dan Francis Alÿs’in yapıtlarına gizli açık göndermelerle okuru görünen ile gizlenen, yalan ile hakikat, hukuk ile adalet, sanat ile gerçek üzerine düşünmeye davet ediyor.

‘Hayvan Müzesi’nin, yayımlandığı yıl El Mundo / El Cultural tarafından 2017’nin En İyi Kitabı seçildiğini de belirtelim.

  • Künye: Carlos Fonseca – Hayvan Müzesi, çeviren: Roza Hakmen, Metis Yayınları, roman, 384 sayfa, 2019

Byung-Chul Han – Psikopolitika (2019)

“Kendini özgür sanan performans öznesi aslında bir köledir. Efendisi olmaksızın kendini gönüllü olarak sömürmesi ölçüsünde mutlak köledir. Karşısında onu çalışmaya zorlayan bir efendi yoktur. Salt yaşamı mutlaklaştırarak çalışır.”

Byung-Chul Han, liberal kapitalizmin çağımızda değişen ve oldukça incelikli işleyen yeni iktidar tekniklerini irdeliyor.

Han’a göre, liberal kapitalizm, birebir baskı araçlarını kullanmak yerine, insanın bizzat kendisini baskı altına almasına aracılık eden baştan çıkarıcı, akıllıca yöntemlerle tahakküm kurar.

Han bunu yaparken, Jeremy Bentham’ın “Panopticon”, Walter Benjamin’in “Optik Bilinçdışı” ve Foucault’nun “Disiplin toplumu” kavramları üzerine düşünüyor.

Bu kavramları bir adım ileriye taşıyan düşünüre göre, Psikopolitik dünya bir nevi dijital bir Büyük Birader gibi işlemekte, bireylerin gönüllü olarak verdikleri verileri kullanarak onların davranışlarını yönlendirmektedir.

Han, bu akıllıca tasarlanmış gücün, kolektif bilinçaltının davranış biçimlerinin sınırsız şekilde kontrol altına alınmasına neden olduğunu söylüyor.

Han’ın kitabını, modern kapitalizmin şu anki işleyiş biçimine yakından bakmak isteyenlere öneririz.

Kitaptan birkaç alıntı:

“Neoliberal rejimin iktidar tekniği incelikli, kaygan, akıllı bir biçime bürünmüş olup hiçbir şekilde görünür değildir. Bu rejimde tabi durumdaki özne tabiyetinin farkında bile değildir. Egemenlik ilişkileri tümüyle görüş alanı dışındadır. Bu yüzden de kendini özgür sanır.”

“Yapabilme özgürlüğü, emir ve yasaklar dile getiren yapmalısından daha fazla zorlama üretiyor hatta. Yapmalısının bir sınırı vardır. Yapabilme ise sınır tanımaz.”

“Neoliberalizm bizzat özgürlüğü sömürmeye yarayan çok verimli, hatta zekice bir sistemdir. Heyecan, oyun ve iletişim gibi özgürlüğün pratiğine ve dışavurum biçimlerine ait ne varsa sömürülür. İnsanı iradesine karşı sömürmek verimli olmaz. Yabancı bir gücün sömürüsü fazla kazanç sağlamaz. Ancak özgürlüğün sömürülüşü sayesinde maksimum kazanca ulaşılır.”

“İnsan kendini ancak iyi bir ilişkide, diğer insanlarla mutlu bir birliktelik içinde gerçekten özgür hisseder. Neoliberal rejimin yönelmiş olduğu tümden tekilleşme bizi gerçekten özgür kılmaz. Böylelikle bugün sorulacak soru, kendisini zorlamaya dönüştüren uğursuz diyalektiğinden kurtulabilmek için özgürlüğü yeniden tanımlamamızın, yeniden icat etmemizin gerekip gerekmediğidir.”

“İktidar sadece o en olumsuz biçimlerinde, iradeleri kıran ve özgürlüğe karşı hayır diyen bir güç olarak belirir. Günümüzde iktidar giderek müsamahacı bir biçim almaktadır. Müsamahakârlığı, hatta dostluğu ile olumsuzluğundan sıyrılır ve kendisini özgürlük olarak sunar.”

“Güç kullanarak insanlara emir ve yasaklardan oluşan bir korse giydirmek için büyük çaba harcayan disiplinci iktidar verimsizdir. İnsanların kendiliğinden egemenlik ilişkilerine boyun eğmelerini sağlayan iktidar tekniğiyse çok daha verimli. Engellemek ya da baskılamak yerine harekete geçirecek, motive edecek, optimizasyon sağlayacaktır. Kendine has verimliliği, yasak ve yoksun bırakma yerine hoşnutluk ve tatmin sağlamasından kaynaklanır. İnsanlara boyun eğdirmek yerine, onlarda bağımlılık yaratmayı amaçlar.”

“Akıllı ve dost iktidar kendisine tabi öznelerin iradelerine karşı cepheden iş görmez, onların iradelerini onların çıkarları doğrultusunda yönlendirir. ‘Hayır’dansa ‘evet’ der, baskılayıcı olmaktan ziyade ayartıcıdır. Olumlu duygular uyandırıp bunları sömürmeye çalışır.”

“Bizi teşvik eden ve ayartan özgürlükçü, dost çehreli iktidar, talimat ve emir veren, tehdit eden iktidardan daha etkilidir. Mührü ‘Like/Beğendim’ simgesidir. Tüketerek, iletişimde bulunarak, hatta Like’ı tıklayarak tabi oluruz tahakküm ilişkilerine. Neoliberalizm ‘Beğendim’ kapitalizmidir. Bu kapitalizm disipline etmeyi amaçlayan zorlama ve yasaklarla iş gören 19. yüzyıl kapitalizminden tümüyle farklıdır.”

  • Künye: Byung-Chul Han – Psikopolitika: Neoliberalizm ve Yeni İktidar Teknikleri, çeviren: Haluk Barışcan, Metis Yayınları, siyaset, 104 sayfa, 2019

Bülent Batuman – Milletin Mimarisi (2019)

AKP Türkiye’sinde İslam ile siyaset ve yapılı çevre arasındaki ilişki bize neler söyler?

AKP iktidarı döneminde üretilen mimari eserlere bakıldığında siyasal İslamcılığın yapılı çevrenin biçimlendirilmesinde çok etkili rol aldığını görüyoruz.

Bülent Batuman’ın bu anlamda ufuk açıcı bir çalışma olarak okunabilecek elimizdeki eseri, Türkiye’nin son yirmi yıldaki dönüşümü üzerine derinlemesine düşünüyor.

Ana tezinin, AKP iktidarının bir yeniden ulus inşası projesi olduğu ‘Milletin Mimarisi’, AKP iktidarı döneminde Türkiye’de ağırlık kazanan mekânsal anlayışı ve hangi kentsel biçimlerin üretildiğini irdeliyor.

Yapılı çevrenin toplumsalın kurucu unsurlarından olduğu gerçeğinden hareketle Batuman, siyasetin mekânsal inşasının nasıl gerçekleştiğini, kente yerleşik olan çelişki ve mücadeleleri ve mekânsal ile toplumsal arasındaki etkileşimleri tartışıyor.

Batuman’ın burada tartıştığı kimi konular şöyle:

  • İslam ile ulusu uzlaştırmayı amaçlayan cami mimarisinin siyasal niteliği,
  • Ulusal sembol olarak cami,
  • Mimari taklit politikaları,
  • Gündelik hayatın İslamileştirilmesi,
  • Türkiye’de konutun siyasal iktisadı,
  • Varoşun kentsel ekolojisi,
  • İslamcı bir banliyö inşa etmenin özgün bir örneği olarak Başakşehir,
  • İslamcı banliyöde sınıf ayrımı,
  • Osmanlı-Selçuklu üslubunun alımlanması,
  • Post-ulusal neoklasisizm,
  • Gecekonduların tasfiyesi,
  • Yeni İslamcılığa karşı kamusal mekân ve direniş mimarileri,
  • İslamcılığa karşıt bir anlayış olarak Cumhuriyetçi kamusal mekân inşasına örnek olarak Kızılay Meydanı ve Tekel Kampı,
  • Yeni İslamcılığın Taksim Meydanıyla imtihanı,
  • Yeni İslamcılık ve banal siyasallaştırma,
  • Gezi’nin etkileri,
  • İktidar inşasının mekânsal pratikleri…

Künye: Bülent Batuman – Milletin Mimarisi: Yeni İslamcı Ulus İnşasının Kent ve Mekân Siyaseti, çeviren: Şahika Tokel, Metis Yayınları, sosyoloji, 312 sayfa, 2019

Kolektif – İstanbul Kimin Şehri? (2016)

Küresel sermayeye eklemlenmiş, rant politikalarına kurban edilmiş İstanbul’u sosyal antropolojiden ekonomiye, güzel sanatlardan kültürel çalışmalara farklı disiplinlerin perspektifinden irdeleyen makaleler, bu kitapta.

Kitapta,

  • Televizyon dizilerinde İstanbul imgesi,
  • Seyahatnamelerinde yansıtıldığı şekliyle farklı İstanbul tasavvurları,
  • Orta sınıfın sosyal ağları ve mekân yaratma stratejileri bağlamında İstanbul’da soylulaştırma,
  • İstanbul’da gecekondu olgusu,
  • Distopik yaşam çerçevesine dönüşen İstanbul’daki TOKİ konutları ve kentsel dönüşüm projeleri,
  • İstanbul’da grafiti ve sokak sanatı,
  • İstanbul’da sokak satıcıları ve onların olağanüstü satış taktikleri,
  • İstanbul’daki Filipinli ev işçileri,
  • Ve bunun gibi ilgi çekici konular yer alıyor.

İstanbul’u çokdisiplinli perspektifler yardımıyla incelemesiyle benzerlerinden ayrılan çalışma, kenti yalnızca idari, mühendislik ya da demografik ölçütleriyle irdeleyen benzer araştırmalardan farklı olarak antropoloji, sosyoloji, iletişim bilimleri, sanat ve mimari gibi pek çok farklı alan ve disipline başvurarak anlatıyor.

Netice olarak ‘İstanbul Kimin Şehri?’, İstanbul’u, onu çevreleyen ruhani boyutuyla irdelemesiyle çok önemli bir kaynak.

Kitaba yazılarıyla katılan isimler ise şöyle: Dilek Özhan Koçak, Orhan Kemal Koçak, Eylem Yanardağoğlu, Murat Akser, Hande Tekdemir, Ebru Soytemel, Besime Şen, Şükrü Aslan, Tahire Erman, Sibel Yardımcı, Bahar Aksel, İnci Olgun, Evrim Kavcar, Julia Strutz, Erbatur Çavuşoğlu, Ayşe Akalın, Nilay Ulusoy, Deniz Ünsal ve Emine Onaran İncirlioğlu.

  • Künye: Kolektif – İstanbul Kimin Şehri?: Kültür, Tasarım, Seyirlik ve Sermaye, hazırlayan: Dilek Özhan Koçak ve Orhan Kemal Koçak, Metis Yayınları, kent çalışmaları, 408 sayfa, 2016