Başak Ertür — Gösteriler ve Hayaletleri (2026)

Ceza hukukunun cezalandırma hukukuna dönüştüğü günümüz Türkiye’sinde muhakkak okunması gereken bir çalışma. Başak Ertür bu kitabında, hukuk ile siyaset arasındaki ilişkiyi performatiflik kavramı üzerinden yeniden yorumluyor. Yazar, mahkeme salonlarını yalnızca karar üreten kurumlar olarak değil, iktidarın, hafızanın ve çatışmaların sahnelendiği alanlar olarak ele alıyor. Hukukun sadece mevcut gerçekliği düzenlemediğini, aynı zamanda sözler, ritüeller ve yargısal pratikler aracılığıyla yeni gerçeklikler oluşturduğunu savunuyor. Bu nedenle hukuk ile şiddetin birbirinden ayrılmadığını, her hukuki düzenin kendi kuruluş sürecinin izlerini taşımayı sürdürdüğünü gösteriyor.

Kitabın kuramsal bölümünde siyasi davaların anlamı tartışılıyor. Ertür, siyasi davaları yalnızca iktidarın rakiplerini bastırdığı süreçler olarak görmüyor. Devlet şiddetiyle yüzleşmeyi amaçlayan davaların da siyasal anlamlar ürettiğini belirtiyor. Böylece siyasi dava kavramını dar ve geniş tanımların ötesine taşıyor. Performatiflik yaklaşımı sayesinde bir davanın yalnızca hükmüyle değil, sahnelenme biçimiyle de etkili olduğunu anlatıyor. Hukuk, burada tarafsız bir araçtan çok, toplumsal anlamlar kuran ve yeniden üreten bir pratik olarak değerlendiriliyor.

‘Gösteriler ve Hayaletleri’nin (‘Spectacles and Specters’) ikinci kısmında kuram somut örneklerle sınanıyor. Soğomon Tehliryan davası, Ermeni Soykırımı’nın hukuk alanındaki devam eden etkileri ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önündeki inkâr davaları inceleniyor. Hrant Dink’in maruz bırakıldığı, sonunda cinayetine varan yargısal tacizler, Chicago Komplo davası, Saddam Hüseyin’in yargılandığı dava, Büyük Britanya’da 2010 öğrenci protestolarını hedef alan yargılamalar… Her defasında sahnelenen gösterilere hayaletlerin musallat olduğunu, bugünümüzü ve geleceğimizi rehin aldığını görüyoruz. Bu örnekler, geçmişte yaşanan şiddetin geride kalmadığını gösteriyor. Bastırılmış olaylar, unutulmak istenen hafızalar ve çözülememiş siyasal meseleler hayaletler gibi güncel davalara geri dönüyor.

Ertür, hukukun kimi zaman egemen anlatıları güçlendirdiğini, kimi zaman ise beklenmedik müdahalelerle onları sarsabildiğini gösteriyor. Kitap, adalet, hafıza, şiddet ve siyaset arasındaki bağları görünür kılıyor. Siyasi davaları suç ve ceza meselesinin ötesinde, tarihsel travmaların ve iktidar mücadelelerinin düğümlendiği alanlar olarak okuyor. Eleştirel hukuk düşüncesiyle performans kuramını buluşturan çalışma, hukukun görünmeyen işleyişlerini açıklıyor ve adalet arayışının geçmişle hesaplaşmadan ayrı düşünülemeyeceğini vurguluyor. Bu yönüyle eser, hukuk ile siyasal olan arasındaki karmaşık ilişkiyi anlamak isteyenler için alanında kaynak olarak öne çıkıyor.

Başak Ertür — Gösteriler ve Hayaletleri: Siyasi Davaları Performatif Kuramla Okumak
Çeviren: Burcu Tümkaya • Metis Yayınları
Siyaset • 312 sayfa • 2026

Mai Thi Nguyen-Kim — Kahvaltıda Kimya (2026)

Bu kitap, kimyayı laboratuvarlara sıkışmış karmaşık bir disiplin olmaktan çıkarıp gündelik hayatın tam merkezine yerleştiriyor. Mai Thi Nguyen-Kim, insanların çoğu zaman “kimyasal” kelimesini tehlike, yapaylık ve zarar ile ilişkilendirdiğini; oysa yaşamın kendisinin baştan sona kimyasal süreçlerden oluştuğunu gösteriyor. Kitap, sıradan bir günün içinde karşılaştığımız olayları bilimsel bir merakla yeniden yorumlayarak, kahvaltıdan aşka, uykudan sarhoşluğa kadar pek çok deneyimin arkasındaki kimyasal mekanizmaları anlaşılır ve eğlenceli bir dille açıklıyor.

Yazar, sabah rutini üzerinden ilerleyerek bedenin ve çevrenin nasıl sürekli kimyasal etkileşimler içinde olduğunu anlatıyor. Örneğin kahvenin yalnızca enerji veren bir içecek olmadığını, kafeinin beyindeki sinyalleri nasıl etkilediğini ve neden günün belirli saatlerinde daha etkili olduğunu açıklıyor. Diş macunundaki florür tartışmaları, deodorantların çalışma biçimi ya da vücut kokusunun biyolojik kökeni gibi gündelik meseleler üzerinden, bilimsel bilginin yanlış korkularla nasıl çarpıtılabildiğini gösteriyor. Böylece kitap, bilim okuryazarlığının yalnızca akademik bir mesele değil, günlük hayatı doğru değerlendirebilmenin de anahtarı olduğunu savunuyor.

Eserin önemli yanlarından biri, fiziksel hislerimizi ve algılarımızı da kimya aracılığıyla açıklaması. Metal bir kaşığın neden aynı sıcaklıktaki tahtadan daha soğuk hissedildiği, yağların kimyasal yapısının beslenme üzerindeki etkileri ya da hamur işlerinin pişerken geçirdiği dönüşümler gibi örnekler, mutfaktan gündelik eşyalara kadar her yerde kimyanın izini sürüyor. Nguyen-Kim, yemek pişirmeyi bile küçük bir laboratuvar gibi ele alıyor; lezzetin, kıvamın ve kokunun ardındaki süreçleri görünür hale getiriyor.

‘Kahvaltıda Kimya’ (‘Chemistry for Breakfast’) yalnızca maddesel dünyayı değil, duyguları ve insan davranışlarını da kimyasal süreçlerle ilişkilendiriyor. Aşk sırasında hissedilen heyecan, stres anındaki fiziksel tepkiler veya alkolün düşünme biçimimizi değiştirmesi gibi durumlar, beyindeki nörokimyasal etkileşimlerle açıklanıyor. Ancak yazar, insanı yalnızca kimyasal reaksiyonlardan ibaret görmüyor; aksine, bu süreçleri anlamanın insan deneyimini küçültmek yerine daha da hayranlık verici hale getirdiğini savunuyor.

Nguyen-Kim ayrıca bilimin nasıl işlediğine dair önemli bir çerçeve sunuyor. Medyada sıkça dolaşan abartılı sağlık haberlerinin, “zararlı kimyasallar” korkusunun ya da bilim karşıtı söylemlerin nasıl oluştuğunu tartışıyor. Bilimin kesin cevaplar veren katı bir otorite değil, sürekli kendini düzelten bir araştırma yöntemi olduğunu vurguluyor. Kitap sonunda okura kalan temel fikir şu oluyor: Dünya, ilk bakışta sıradan görünen olayların altında işleyen görünmez kimyasal ilişkilerle dolu ve bu ilişkileri anlamak hem daha bilinçli hem de daha meraklı bir hayat kurmanın yollarından biri.

Mai Thi Nguyen-Kim — Kahvaltıda Kimya: Gündelik Hayatın Şaşırtıcı Bilimi
Çeviren: Duygu Dölek • Metis Yayınları
Bilim • 218 sayfa • 2026

Renata Salecl — Kabalık Çağı (2026)

Bu kitap, günümüzde giderek sıradanlaşan kabalığı yalnızca bireysel bir davranış bozukluğu olarak değil, neoliberal düzenin ürettiği yeni insan tipinin bir sonucu olarak inceliyor. Renata Salecl’e göre günümüz insanı sürekli rekabet etmeye, kendini geliştirmeye ve görünür olmaya zorlanıyor. Başarı artık yalnızca bir hedef değil, kişinin varlığını kanıtlama biçimi haline geliyor. Bu baskı altında birey, hem kendisine hem de başkalarına karşı acımasızlaşıyor. Empati zayıflarken, kibir, sabırsızlık ve saldırganlık sıradan toplumsal reflekslere dönüşüyor.

‘Kabalık Çağı’ (‘The Age of Rudeness’), neoliberalizmin bireye yüklediği “tam sorumluluk” anlayışını merkeze alıyor. İnsanlar yaşadıkları her başarısızlığı kişisel eksiklik gibi görmeye başlıyor; işsizlikten mutsuzluğa kadar her durum bireyin kendi hatasıymış gibi sunuluyor. Bu yüzden birey sürekli kendini optimize etmeye çalışıyor ama aynı zamanda derin bir yetersizlik hissinden de kurtulamıyor. Salecl, modern insanın içten içe “yerine kolayca başkası konabilir” korkusuyla yaşadığını söylüyor. Bu güvensizlik duygusu ise insanları daha sert, daha rekabetçi ve daha kayıtsız hale getiriyor.

Salecl, sosyal medyanın bu dönüşümü hızlandırdığını da vurguluyor. İnsanlar artık yalnızca yaşamak değil, yaşadıklarını sergilemek zorunda hissediyor. “Ben” merkezli anlatılar çoğaldıkça ortak deneyim fikri aşınıyor. Herkes kendi hikâyesinin markasına dönüşürken başkalarının acıları görünmezleşiyor. Kabalık da tam burada ortaya çıkıyor: Başkasını dinlemeyen, yalnızca kendini ifade etmeye çalışan bir kültür içinde.

Kitap, günümüz siyasetindeki popülist dilin yükselişini de bu bağlamda değerlendiriyor. Salecl’e göre kaba ve saldırgan lider figürleri, yalnızca siyasi tercihlerin sonucu değil; toplumsal hayal kırıklıklarının ve bastırılmış öfkenin dışavurumu. İnsanlar karmaşık sorunlara basit cevaplar veren, hoyratlığı “dürüstlük” gibi sunan figürlere yöneliyor. Böylece kabalık yalnızca bireysel değil, kurumsal ve siyasal bir karakter de kazanıyor.

Buna rağmen kitap tamamen karamsar bir yerde durmuyor. Salecl, insanın başkalarıyla kurduğu bağları yeniden düşünmesi gerektiğini savunuyor. Demokrasi ancak ortak kırılganlıkların fark edilmesiyle yeniden canlanabilir. Empatiyi, dayanışmayı ve eksiklik duygusunu bastırmak yerine kabul etmeyi öneren kitap, modern toplumun ruh hâline dair güçlü bir eleştiri sunarken, insan ilişkilerinin nasıl yeniden kurulabileceğine dair de düşünsel bir alan açıyor.

Renata Salecl — Kabalık Çağı
Çeviren: Bülent Kale • Metis Yayınları
İnceleme• 144 sayfa • 2026

Guillaume Paoli — İyimserlikten Daha İyisi (2026)

 

Guillaume Paoli bu kitabında, çağımızın “iyimserlik zorunluluğunu” eleştiren, keskin ve politik bir düşünce metni olarak öne çıkıyor. Paoli, günümüz dünyasında felaketler artarken insanların kötü haberlerden bilinçli biçimde uzaklaştığını, eleştirel düşüncenin ise rahatsız edici bulunduğu için giderek dışlandığını savunuyor. Bu ortamda iyimserlik, basit bir ruh hâli olmaktan çıkıp neredeyse ahlaki bir görev, hatta bir baskı aracına dönüşüyor.

‘İyimserlikten Daha İyisi’ (‘Etwas Besseres als der Optimismus’), iyimserlik kavramının felsefi tarihini izleyerek bu dönüşümün kökenlerini açığa çıkarıyor. Bir zamanlar kaderine razı gelmenin ifadesi olan iyimserlik, bugün teknolojik umutlara ve yapay zekâ gibi “kurtarıcı” fikirlere bağlanan yeni bir inanç biçimine evriliyor. Paoli’ye göre bu süreç, mevcut güç ilişkilerini sorgulamak yerine onları görünmez kılan bir ideoloji üretiyor. Böylece iyimserlik, dünyayı değiştirme arzusunu zayıflatan ve eleştirel düşünceyi etkisizleştiren bir işlev görüyor.

Metinde özellikle güncel medya ve kamusal söylem eleştirisi dikkat çekiyor. İnsanların haberlerden uzaklaşmasının nedeni güvensizlik değil, kötü gerçeklerle yüzleşmek istememeleri olarak açıklanıyor. Medya ise bu eğilime uyum sağlayarak olumsuz gerçekleri “iyimser” ya da “kötümser” bakış açıları arasında bir tercihe indiriyor. Böylece gerçeklik, nesnel bir durum olmaktan çıkıp tüketilebilir bir perspektife dönüşüyor. Bu durum, “her şey bakış açısına bağlı” söylemiyle meşrulaştırılıyor.

Paoli, Karl Popper’ın “iyimserlik bir görevdir” sözünün günümüzde nasıl bir toplumsal baskıya dönüştüğünü de tartışıyor. Kötümser olarak etiketlenen kişiler, dışlanma ya da susturulma riskiyle karşı karşıya kalıyor. Bu bağlamda kötümserlik, bir zayıflık değil; gerçeklikle yüzleşmenin ve eleştirel düşünmenin bir biçimi olarak yeniden değerlendiriliyor.

Sonuç olarak kitap, iyimserlik ile kötümserlik arasındaki basit karşıtlığı reddederek, bu ikiliğin ötesinde bir düşünme alanı açmayı hedefliyor. Paoli, okuru hoş yanılsamalara sığınmak yerine dünyayı olduğu gibi görmeye ve eleştirel düşünceyi yeniden sahiplenmeye çağırıyor. Bu yönüyle eser, günümüzün konforlu iyimserliğine karşı, daha dürüst ve sorgulayıcı bir bakışın mümkün olduğunu güçlü biçimde ortaya koyuyor.

Guillaume Paoli — İyimserlikten Daha İyisi
Çeviren: Orhan Kılıç • Metis Yayınları
Felsefe • 80 sayfa • 2026

Kolektif — Birlikte Düşünmek: Fatmagül Berktay’a Armağan (2026)

‘Birlikte Düşünmek: Fatmagül Berktay’a Armağan’, yalnızca bir akademisyene adanmış bir derleme olmaktan öte, düşünmenin kendisini politik ve etik bir eylem olarak yeniden hatırlatan kolektif bir çağrı niteliğinde. Kitap, Fatmagül Berktay’ın metinlerini tekrar etmek yerine, onun nasıl düşündüğünü, hangi soruların peşinden gittiğini ve dünyayla nasıl bir ilişki kurduğunu izliyor. Böylece düşünceyi kapalı bir kuramsal alan olmaktan çıkarıp, dünyaya yönelen, sorumluluk üstlenen ve birlikte üretilen bir pratik olarak konumlandırıyor.

Kitapta yer alan yazılar, politik aktörlük, dünyaya karşı sorumluluk, bakım emeği, suskunluk deneyimi gibi temalarda yazılmış metinleri bir araya getiriyor. Siyaset teorisinden feminist düşünceye, otoriterlik tartışmalarından dostluk ve bakım kavramına kadar uzanan geniş bir yelpaze, düşünmenin tekil değil çoğul bir faaliyet olduğunu gösteriyor. Metinler, yalnızca analiz yapmıyor; aynı zamanda dünyaya karşı sorumluluk alma, eşitsizlikleri sorgulama ve politik olanı yeniden kurma çabasını birlikte taşıyor. Böylece kitap, farklı disiplinlerin kesiştiği bir düşünsel karşılaşmalar alanına dönüşüyor.

Kitabın Sevgi Uçan Çubukçu tarafından yazılan sunuş metni ise bu bütünün felsefi zeminini kuruyor. Düşünmenin, dünyadan kopuk bir zihinsel egzersiz değil, etik ve politik bir yükümlülük olduğunu vurguluyor. Yaşamanın, yalnızca var olmak değil; anlam aramak, sorgulamak ve müdahil olmak anlamına geldiğini hatırlatıyor. Bu yaklaşımda düşünmek, iktidar ilişkilerini görünür kılan, geçmişle hesaplaşan ve bastırılan seslerin izini süren bir eylem haline geliyor.

Kitapta öne çıkan bir diğer eksen, dostluk ve çoğulluk fikri etrafında şekilleniyor. Dostluk, burada özel alanla sınırlı bir duygu değil; birlikte düşünmenin ve kamusal bir dünya kurmanın koşulu olarak ele alınıyor. Farklılıkların yan yana durabildiği, mesafenin ve ayrılığın korunduğu bir ilişki biçimi olarak dostluk, politik bir anlam kazanıyor. Bu bağlamda birlikte düşünmek, yalnızca entelektüel bir faaliyet değil; aynı zamanda dünyayı birlikte kurma iradesi anlamına geliyor.

Eserde feminist düşünce de belirleyici bir yer tutuyor. Kadınların tarih boyunca nasıl görünmez kılındığını sorgulayan yaklaşım, yalnızca eksik bir temsili düzeltmeye çalışmıyor; bilginin, tarihin ve teorinin nasıl kurulduğunu da yeniden düşünmeye açıyor. Böylece kitap, kişisel olan ile politik olan arasındaki bağı güçlendirirken, düşünmenin aynı zamanda bir konum alma ve müdahale etme biçimi olduğunu gösteriyor.

Sonuç olarak bu armağan kitabı, okuru düşünmeye, sorgulamaya ve dünyaya karşı sorumluluk almaya çağırıyor. Berktay’ın entelektüel mirası burada, yeni başlangıçların zemini olarak yeniden kuruluyor.

Kitaba katkıda bulunan yazarlar ise şöyle: Alev Aslan, Asuman Suner, Aykut Çelebi, Aylin Kılıç Cepdibi, Aynur Soydan Erdemir, Ayşe Güneş Ayata, Ayşe Köse Badur, Ayşenur Emer, Deniz Kandiyoti, Eser Köker, Feride Çiçekoğlu, Füsun Üstel, Gürcan Türkoğlu, Güven Gürkan Öztan, H. Birsen Hekimoğlu, İnci Özkan Kerestecioğlu, Kağan Şeker, Levent Köker, M. İnanç Özekmekçi, Meral Özbek, Namık Sinan Turan, Nimet Altıntaş, Nur Kıpçak, Özgür Emrah Gürel ve Virginia Keyder.

Kolektif — Birlikte Düşünmek: Fatmagül Berktay’a Armağan
Hazırlayan: Sevgi Uçan Çubukçu • Metis Yayınları
Armağan • 512 sayfa • 2026

Ashley Ward — Beş Duyu ve Ötesi (2026)

Ashley Ward’ın bu çalışması, insanın dünyayı nasıl algıladığını yeniden düşünmeye çağıran kapsamlı bir çalışma. Ward, duyuların yalnızca dış dünyayı algılamaya yarayan araçlar olmadığını, aynı zamanda gerçeklik dediğimiz deneyimi kuran temel mekanizmalar olduğunu savunuyor. Ona göre yaşamak, büyük ölçüde duyumsamak anlamına geliyor; çünkü iç dünyamız ile dış gerçeklik arasındaki köprüyü duyularımız kuruyor.

‘Beş Duyu ve Ötesi’ (‘Sensational’), geleneksel olarak bilinen görme, işitme, dokunma, tat ve koku duyularının ötesine geçerek, insanın sahip olduğu daha az fark edilen duyusal sistemlere de odaklanıyor. Denge, içduyum ve özduyum gibi duyuların, gündelik yaşamın görünmez ama vazgeçilmez unsurları olduğunu gösteriyor. Bu yaklaşım, duyuların sayısının beşle sınırlı olduğu yönündeki yaygın kabulü sorguluyor ve algının aslında çok daha karmaşık bir yapı olduğunu ortaya koyuyor.

Ward, duyuların tek tek değil, sürekli bir işbirliği içinde çalıştığını vurguluyor. Beyin, farklı duyulardan gelen verileri bir araya getirerek anlamlı bir gerçeklik inşa ediyor. Bu süreçte algı, pasif bir yansıma değil; aktif bir yorumlama haline geliyor. Böylece aynı dünyayı paylaşan bireylerin neden farklı deneyimler yaşadığı da açıklık kazanıyor. Her bireyin duyusal sistemi ve geçmiş deneyimleri, onun gerçeklik algısını benzersiz kılıyor.

Eserde dikkat çeken bir diğer nokta, insan duyularının diğer canlılarla karşılaştırmalı olarak ele alınması. Ward, bazı hayvanların insanın algılayamadığı frekansları duyabildiğini ya da manyetik alanları hissedebildiğini göstererek, insan algısının sınırlı ve göreli olduğunu hatırlatıyor. Bu karşılaştırmalar, “gerçeklik” dediğimiz şeyin aslında türlere özgü bir inşa olduğunu düşündürüyor.

Kitap aynı zamanda duyuların biyolojik temellerini, psikolojik süreçlerini ve kültürel etkilerini bir arada ele alıyor. Duyusal deneyimin yalnızca fizyolojik değil, aynı zamanda öğrenilmiş ve şekillendirilmiş bir süreç olduğu vurgulanıyor. Böylece algı hem bedenin hem de kültürün ortak ürünü olarak yeniden tanımlanıyor.

Sonuç olarak kitap, duyuların hayatı nasıl anlamlı kıldığını ve gerçeklik algımızı nasıl biçimlendirdiğini derinlemesine inceliyor. Okuru, gündelik deneyimlerin ardındaki görünmez mekanizmaları fark etmeye davet ederken, yaşadığımız dünyanın aslında sandığımızdan çok daha öznel ve çok katmanlı olduğunu gösteren önemli bir eser olarak öne çıkıyor.

Ashley Ward — Beş Duyu ve Ötesi: Dünyayı Nasıl Algılıyoruz?
Çeviren: Deniz Keskin • Metis Yayınları
Bilim • 304 sayfa • 2026

Kolektif — Zulmün Adını Koymak (2026)

Devrim Sezer ve Ümit Kurt’un hazırladığı ‘Zulmün Adını Koymak: Soykırım ve Ötesi’, modern dünyada giderek artan şiddet biçimlerini anlamanın en kritik adımının, onları doğru kavramlarla adlandırmak olduğunu savunuyor. Kitap, “soykırım”, “katliam”, “etnik temizlik” ya da “tehcir” gibi terimlerin yalnızca tanımlayıcı değil, aynı zamanda politik ve etik yükler taşıyan kavramlar olduğunu vurguluyor; bu kavramların yanlış ya da kasıtlı biçimde kullanılmasının, yaşanan zulmü görünmez kılabildiğini gösteriyor.

Eser, öncelikle bu kavramlar arasındaki sınırların neden bu kadar tartışmalı olduğunu sorguluyor. Soykırım ile insanlığa karşı suçlar arasındaki farkın nerede başladığı, kitlesel şiddetin failin niyetiyle mi yoksa ortaya çıkan sonuçlarla mı tanımlanması gerektiği gibi sorular etrafında ilerliyor. Bu çerçevede kitap, yalnızca hukuki bir tartışma yürütmüyor; tarih, sosyoloji ve siyaset teorisini bir araya getirerek disiplinlerarası bir düşünme alanı açıyor.

Kitabın önemli katkılarından biri, kitlesel şiddeti tekil olaylar olarak değil, belirli tarihsel süreçler ve yapılar içinde ele alması oluyor. Farklı bölümlerde, imha rejimlerinin nasıl oluştuğu, zorunlu göç ve yerinden etme pratiklerinin nasıl işlediği ve devlet politikalarının bu süreçlerdeki rolü inceleniyor. Bu analizler, şiddetin yalnızca anlık patlamalar değil, çoğu zaman uzun vadeli politikaların sonucu olduğunu ortaya koyuyor.

Eser aynı zamanda “adlandırma siyaseti” meselesine özel bir ağırlık veriyor. Özellikle soykırım inkârcılığı, yalnızca geçmişi çarpıtmakla kalmayan, mağdurlar üzerinde yeni bir adaletsizlik yaratan bir süreç olarak ele alınıyor. Bu yaklaşım, zulmün adının konmamasının ya da yanlış konmasının, şiddetin kendisine eklenen ikinci bir şiddet biçimi olduğunu ileri sürüyor.

Kitapta dikkat çeken bir diğer yön ise, şiddeti insan-merkezli bir çerçevenin ötesine taşıma çabası oluyor. Ekoloji, mekân ve beden üzerinden geliştirilen analizler, kitlesel zulmün yalnızca insan topluluklarını değil, onların yaşadığı çevreyi ve hafızayı da dönüştürdüğünü gösteriyor. Bu sayede eser, soykırım çalışmalarına yeni kavramsal açılımlar kazandırıyor.

Sonuç olarak ‘Zulmün Adını Koymak’, kavramların netleştirilmesi ile etik ve politik sorumluluk arasındaki bağı görünür kılıyor. Okuru, yalnızca geçmişte yaşanan vahşetleri anlamaya değil, bugünün şiddet biçimlerini doğru adlandırarak onlarla yüzleşmeye çağırıyor ve bu yönüyle hem teorik hem de güncel bir müdahale niteliği taşıyor.

Kitaba katkıda bulunan yazarla ise şöyle: Devrim Sezer, Ümit Kurt, Umut Özsu, Aytek Soner Alpan, İmge Oranlı, Umut Yıldırım ve Eray Çaylı.

Kolektif — Zulmün Adını Koymak: Soykırım ve Ötesi
Hazırlayan: Devrim Sezer, Ümit Kurt • Metis Yayınları
Siyaset • 272 sayfa • 2026

Alenka Zupančič — Cinsellik Nedir? (2026)

Alenka Zupančič tarafından yazılan bu kitap, “cinsellik nedir?” sorusunu psikanaliz ile felsefenin kesişiminde yeniden kuran yoğun bir teorik metin olarak, cinselliği biyolojik ya da kimlik temelli açıklamaların ötesine taşıyor.

Zupančič, cinselliğin yalnızca bedensel bir dürtü ya da toplumsal bir inşa olmadığını, öznenin yapısal bir eksikliğiyle ilişkili olduğunu savunuyor. Sigmund Freud ve Jacques Lacan çizgisini takip ederek, cinselliği arzunun işleyişi ve bilinçdışının dinamikleri üzerinden ele alıyor. Bu bağlamda cinsellik, düzenli ve tamamlanabilir bir alan değil, aksine sürekli bir kopukluk ve uyumsuzluk içeriyor.

‘Cinsellik Nedir?’in (‘What IS Sex?’) merkezindeki iddialardan biri, “cinsel ilişki yoktur” (Lacan) önermesinin yanlış anlaşılmasına yöneliktir. Zupančič’e göre bu ifade, cinselliğin imkânsız olduğu anlamına gelmez; tam tersine, cinselliğin özünde bir uyumsuzluk barındırdığını ve bu uyumsuzluğun cinselliği mümkün kıldığını gösterir. Yani cinsellik, tam bir birleşme değil, eksiklik ve fark üzerinden işler.

Eserde aşk, haz ve arzu arasındaki ilişkiler de yeniden düşünülüyor. Cinsellik yalnızca haz üretimiyle açıklanamaz; çünkü haz, çoğu zaman arzunun karmaşık yapısı içinde kesintiye uğrar. Bu nedenle cinsellik hem çekim hem de gerilim içeren paradoksal bir alan olarak tanımlanıyor.

Zupančič ayrıca çağdaş kültürde cinselliğin nasıl ele alındığını da eleştiriyor. Kimlik politikaları ve biyolojik indirgemecilik, cinselliğin bu yapısal karmaşıklığını göz ardı etme eğilimindedir. Kitap, bu yaklaşımların yerine cinselliği ontolojik bir problem olarak düşünmeyi öneriyor.

Çalışma, cinselliği sabit kategorilerle açıklamaya çalışan yaklaşımlara karşı çıkarak, onu öznenin oluşumuyla doğrudan bağlantılı, eksiklik ve çelişki üzerine kurulu bir süreç olarak kavrıyor; böylece hem psikanalitik hem de felsefi tartışmalara güçlü bir katkı sunuyor.

Alenka Zupančič — Cinsellik Nedir?
Çeviren: Barış Engin Aksoy • Metis Yayınları
Psikanaliz • 244 sayfa • 2026

John Berger, Katya Berger Andreadakis — Tiziano: Su Perisi ile Çoban (2026)

 

John Berger ve kızı Katya Berger Andreadakis’in bu kitabı, Rönesans ressamı Tiziano’nun aynı adlı tablosunu merkeze alarak sanat tarihine ve görme deneyimine dair özgün bir yorum sunuyor. John Berger, resme yalnızca estetik bir nesne olarak yaklaşmıyor; onun içinde saklı olan bakış ilişkilerini, arzuyu ve doğa ile insan arasındaki bağı çözümlemeye çalışıyor. Tabloya bakan izleyicinin de bu ilişkilerin bir parçası hâline geldiğini gösteriyor. Berger, Tiziano’nun resminde yer alan çoban ile su perisi figürlerinin yalnızca mitolojik karakterler olmadığını, aynı zamanda doğayla kurulan insani ilişkiyi ve bakışın yönünü temsil ettiğini anlatıyor. Bu yorum resmin yalnızca bir sahneyi betimlemediğini, aynı zamanda izleyiciyle kurulan bir düşünme alanı yarattığını gösteriyor.

‘Tiziano: Su Perisi ile Çoban’ (‘Titian: Nymph and Shepherd’) Tiziano’nun resim anlayışını Rönesans sanatının genel bağlamı içinde ele alıyor. Berger ve Katya Berger Andreadakis, Tiziano’nun renk kullanımı, ışık düzeni ve figürlerin konumlanışı üzerinden tablonun içindeki gerilimi açıklıyor. Çoban figürü doğaya ait sakin bir varlığı temsil ederken su perisi figürü hem arzuyu hem de ulaşılamayan bir dünyayı çağrıştırıyor. Bu karşılaşma pastoral bir sahnenin ötesinde, insanın doğa karşısındaki konumunu düşündüren bir anlatı oluşturuyor. Yazarlar bu yorumla izleyicinin tabloya bakarken gördüğü şeyin yalnızca figürler olmadığını, aynı zamanda tarihsel bir bakış biçimi olduğunu vurguluyor.

John Berger ve Katya Berger Andreadakis kitabın genelinde sanat eserine bakmanın nasıl bir düşünme pratiği olduğunu gösteriyor. Tiziano’nun tablosu üzerinden görme, temsil ve arzu gibi kavramlar tartışılıyor. Bu yaklaşım sanat tarihini yalnızca kronolojik bir disiplin olarak değil, görme biçimlerini inceleyen eleştirel bir alan olarak ele alıyor. Böylece kitap, tek bir tabloya odaklanmasına rağmen sanatın anlamını, izleyici ile eser arasındaki ilişkiyi ve resmin kültürel bağlamını açıklayan önemli bir yorum çalışması olarak öne çıkıyor.

John Berger, Katya Berger Andreadakis — Tiziano: Su Perisi ile Çoban
Çeviren: Beril Eyüboğlu • Metis Yayınları
Sanat • 112 sayfa • 2026

James Kinross — Mikrobiyom (2026)

James Kinross’un bu kitabı, insan bedeninde yaşayan trilyonlarca mikroorganizmayı modern tıbbın yeni keşif alanı olarak ele alıyor. Kinross, mikrobiyomu evrendeki “karanlık madde” benzetmesiyle açıklıyor; uzun süre fark edilmeyen ama sağlığımız üzerinde belirleyici etkiler yaratan görünmez bir sistem olduğunu vurguluyor.

‘Mikrobiyom’ (‘Dark Matter’), bağırsak bakterilerinin sindirimden bağışıklık sistemine, ruh hâlinden metabolizmaya kadar pek çok süreci nasıl etkilediğini anlatıyor. Özellikle bağırsak-beyin ekseni, obezite, kanser ve otoimmün hastalıklar gibi alanlarda yapılan güncel araştırmalar üzerinden mikrobiyomun rolünü tartışıyor. Kinross, hastalıkların yalnızca genetik ya da bireysel faktörlerle açıklanamayacağını, mikrobiyal ekosistemin de hesaba katılması gerektiğini savunuyor.

Eser, modern yaşam tarzının –işlenmiş gıdalar, aşırı antibiyotik kullanımı, steril çevreler– mikrobiyal çeşitliliği azalttığını ve bunun uzun vadeli sağlık sorunlarına yol açtığını ileri sürüyor. Mikrobiyomu bir “organ” gibi düşünmeyi öneriyor ve beslenme alışkanlıklarının, çevresel koşulların ve tıbbi müdahalelerin bu ekosistemi nasıl dönüştürdüğünü gösteriyor.

Kinross aynı zamanda mikrobiyom araştırmalarının etik ve toplumsal boyutlarına da değiniyor. Kişiselleştirilmiş tıp, dışkı nakli gibi yenilikçi uygulamalar ve veri temelli sağlık modelleri üzerinden geleceğin tıbbının nasıl şekillenebileceğini tartışıyor.

‘Mikrobiyom’, insan bedenini tek başına bir organizma değil, çok katmanlı bir canlılar topluluğu olarak düşünmeye çağırıyor. Kitap, sağlığı bireysel değil ekolojik bir denge olarak kavramayı önererek tıp anlayışımızı yeniden çerçeveliyor.

James Kinross — Mikrobiyom: Canlılığın Karanlık Maddesi
Çeviren: Sevkan Uzel • Metis Yayınları
Bilim • 376 sayfa • 2026