Merve Kayaduvar – Şehir Hastaneleri (2023)

Türkiye sağlık alanında piyasalaşma-metalaşma sürecini derinleştiren Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın ikinci fazı olarak nitelendirilen Şehir Hastaneleri Projesi ile sağlık hizmetleri üretim sürecinde radikal değişiklikler ortaya çıktı.

Devasa büyüklüğe ve yüksek yatak sayısına sahip entegre sağlık kampüsleri şeklinde inşa edilen Şehir Hastaneleri, kamu özel ortaklığı modeli çerçevesinde kamu ve yüklenici şirket tarafından birlikte yönetiliyorlar.

Dolayısıyla, şehir hastaneleri ile birlikte sağlık hizmetleri alanında büyük bir yönetsel ve mekânsal dönüşüm gerçekleşti.

Bu çalışma, şehir hastanelerinin sağlık emek sürecinde ortaya çıkardığı etkilerin emek süreci kuramı çerçevesinde bütünlüklü bir çözümlemesini konu alıyor.

Bu bağlamda, yazar şehir hastaneleriyle birlikte sağlık emek sürecinde yeni bir emek rejimi ortaya çıktığını ve bu rejimin Neoliberal Emek Rejiminin bir türü olarak “Abulik Emek Rejimi” olarak tanımlanabileceğini iddia ediyor.

Abuli rahatsızlığı bulunan kişiler “abulik” olarak tanımlanırlar ve bu kişilerin irade ile karar verme, inisiyatif alma ve kullanma, istemli harekette bulunma, iradesini kullanma yetenekleri azalmıştır ya da bu kişiler bu yeteneklerden yoksundur.

Sağlık emek gücü üzerinde abuli hastalığının semptomlarına benzer etkiler yaratan yeni emek rejimi de sağlık çalışanlarının hizmet üretimi üzerindeki özerklik ve denetimlerinin azalmasına veya ortadan kalkmasına yol açarak sağlık çalışanlarının kendi iradi davranışlarını, inisiyatif kullanma imkanlarını, karar alma ve uygulama yeteneklerini sınırlıyor veya ortadan kaldırıyor.

Şehir hastanelerinde “Abulik Emek Rejimi” altında klinik özerkliğini ve otonomisini kaybeden, inisiyatif kullanamayan ya da kullanmaktan çekinen, irade gösteremeyen çalışanlar, yabancılaştırıcı ve yalnızlaştırıcı etkilere maruz kalıyorlar.

Sağlık hizmeti üretim mekânının fabrikalaştığı, sağlık hizmeti üretiminde tasarımın uygulamadan ayrılması, parça başı ücrete eş değer hizmet başı ödeme sistemi, çalışma temposunun yönetim tarafından belirlenmesi, mutlak artı değeri artırmaya yönelik çalışma saatlerini ve mesai dışı çalışmayı, göreli artı değeri artırmaya yönelik iş yoğunluğunu ve üretkenliği artırmaya dönük uygulamalar, yoğun emek denetimi, artan yönetim baskısı gibi Taylorist yönetim ilkelerinin yaygınlaştırıldığı bu süreçte sağlık çalışanları da üretim bandında çalışan işçilere dönüşüyorlar.

Başka bir ifade ile, şehir hastaneleri sağlık çalışanlarının tekelci kapitalizm sürecinde fabrikada Taylorizm’le birlikte işçileşmesi sürecine benziyor. Taylorizm’in hedefi, işyerini bir işçinin gerek duyduğu tek niteliğin itaat olduğu bir tarzda yapılandırmaktır.

İşçinin üretim bandı üzerinde yaptığı en temel hareketlere kadar tüm aktiviteleri işçiye dikte edilir ve denetlenir.

Yaratıcılık, inisiyatif, yenilikçilik gibi diğer bütün insani nitelikler işçinin elinden alınır.

Yazarın sağlık emek sürecinde “Modern Zamanlar” olarak nitelendirdiği şehir hastanelerinde de çalışanlardan beklenen itaatkâr zihin ve bedendir.

Abulik emek rejiminin düşünmeden işleyen mekanik aygıtlara dönüştürmeye çalıştığı sağlık çalışanları, her geçen gün kendi emeğine, emek sürecine, kendi türüne ve kendisine yabancılaşmaktadır.

Bu çalışma, şehir hastanelerinin yeni bir sağlık hizmeti üretim mekânı ve çalışma örgütlenmesi olarak sağlık emek sürecinde yaşanan klinik otonomi ve inisiyatif kaybı, denetimin ve gözetimin yoğunlaşması, sağlık çalışanları arasında rekabetin teşvik edilmesi ve mesleki dayanışmanın ve kolektif mücadelenin azalması gibi süreçleri nasıl derinleştirdiğini ve bu süreçlere bağlı olarak ortaya çıkan vasıfsızlaşma, proleterleşme ve yabancılaşma gibi olguların şiddetini artırarak nasıl yeni bir emek rejiminin ortaya çıkardığını alan araştırması bulgularından yola çıkarak ortaya koyuyor.

  • Künye: Merve Kayaduvar – Sağlık Emek Sürecinde “Modern Zamanlar”: Şehir Hastaneleri, Nota Bene Yayınları, sağlık, 326 sayfa, 2023

Kolektif – Bu Çağda Aile? (2023)

Aile, son yıllarda küresel-yerel düzeylerde gündemde yer alan ve çok tartışılan bir konu olarak öne çıkıyor.

Feminist aktivist ve araştırmacılar, aile kurumuna toplumsal cinsiyet eşitliği perspektifinden köklü eleştiriler yöneltirken LGBTİ+ hareketi de “seçilmiş aile” benzeri kavramlaştırmalarla yaygın, geleneksel ve dayatılan aile model ve anlayışlarına alternatifler geliştirmeye çalışıyor.

Birçok gelişmiş ülkede de çekirdek aile dahi artık kendini sürdürmekte zorlanırken boşanma oranları yükseliyor; tek başına yaşayanlar, tekil ebeveynler giderek artıyor.

Aile son derece değişik ve karmaşık biçimler alabiliyor.

Öte yandan, bu gelişmelerle eş zamanlı olarak günümüzde yükselen sağ, muhafazakâr, otoriter dalga ile birlikte aile çok daha önemli bir yere oturtuluyor.

Türkiye ve Macaristan’ın tipik iki örneğini oluşturduğu popülist ve sağ iktidarların söylem ve uygulamalarında, bir kurum olarak aileyi yücelten ve kadını aile içine hapseden yeni-muhafazakâr görüşlerin yükseldiğine de tanıklık ediyoruz.

Bunun kadın ve toplum üzerinde yıkıcı etkileri her geçen gün daha fazla görülüyor.

Ataerki yükseldikçe kadına yönelik şiddet tırmanıyor, cinsel ayrımcılık artıyor. Bunun sonuçlarından bir tanesi de son 3 yıldır bütün dünyayı kasıp kavuran Covid 19 pandemisi sürecinde ortaya çıktı.

“Bakım” meselesi, devletin sosyal sorumluluk alanından alınıp aileye yüklendi ve bu sorun pek çok insanın gündelik yaşamına yakıcı bir biçimde girmiş oldu.

Kitap böylesi zorlu, çetrefil ve çok boyutlu bir konuya el atarken birbirine karşıt bütün bu gelişmelerin iç içe yaşandığı bir dönemde, aileyi çeşitli boyutlarıyla ve disiplinlerarası bir perspektifle ele alarak sorunun içeriği, neden ve sonuçları ile olası çözüm önerilerini tartışmayı hedefliyor.

Kitaba katkıda bulunan isimler ise şöyle: Neşe Şahin Taşğın, Yasemin Ahi, Sevgi Usta, Gülriz Uygur, Taylan Acar, Umut Güner, Ece Öztan, Hülya Osmanağaoğlu, Nüket Örnek Büken, Kıvılcım Ceren Büken ve Feyza Akınerdem.

  • Künye: Kolektif – Bu Çağda Aile?: Güncel Tartışmalardan Bir Kesit, derleyen: Yasemin Ahi ve Neşe Şahin Taşğın, NotaBene Yayınları, inceleme, 192 sayfa, 2023

Yasemin Özdek – Neoliberal Otoriter Dönüşüm ve Türkiye (2023)

Son 40 yıllık dönemde egemen olan neoliberalizm, siyasal rejimleri daha otoriterleştirdi.

Dünya ekonomisinin bir avuç sermaye grubunun hakimiyetine girmesine paralel olarak, siyasal rejimler de birçok ülkede oligarşilere dönüştü.

Parlamenter demokrasinin gerileme süreci ivme kazandı, yürütme şeflerinin elindeki güç toplanması artarak yaygınlaştı.

Bir yandan toplumsal sınıflar arasındaki kutuplaşma derinleşip her alanda eşitsizlik güçlenirken, diğer yandan liberal demokrasiler çöküş sürecine girdi.

Dünyada olduğu gibi, Türkiye’de de neoliberal otoriterlik son yıllara damgasını vurdu.

Türkiye’de neoliberal dönüşümün büyük bölümü, AKP iktidarı döneminde yaşandı.

AKP’nin 20 yıllık iktidarının sonucu, Cumhuriyet döneminin ilerici kazanımlarının yıkıma uğratılarak keyfi bir istibdat rejiminin hüküm sürmesi oldu.

Bu kitap, son 40 yıllık dönemde dünyada ve Türkiye’de yaşanan neoliberal otoriter dönüşümü eleştirel bir bakışla araştırıyor.

Demokrasilerdeki yeni çöküş eğilimi ve otoriterleşme süreçleri, hukuk ve yargı alanında yaşanan değişimler, yeni otoriter rejimlerin cinsiyetçi siyasetleri, kadın haklarına yönelik saldırılar ve AKP rejimi, bu kitabın odaklanarak incelediği ana temalar.

Kitap, 21. yüzyılın başında halen egemenliğini sürdüren otoriter iktidarların eşitsizlikçi ve baskıcı siyasetlerini kavramamıza katkıda bulunuyor.

  • Künye: Yasemin Özdek – Neoliberal Otoriter Dönüşüm ve Türkiye: Rejim, Hukuk ve Kadın, Nota Bene Yayınları, siyaset, 216 sayfa, 2023

Osman Tiftikçi – Türkiye’de Kadınların Seçim Hakkı (2023)

Türkiye’de kadınlar 1934 yılı sonunda seçme ve seçilme hakkını kazandılar.

Bu hak Cumhuriyet döneminde, eğitim, din, hukuk ve yaşamın diğer alanlarında yapılan reformların bir parçasıydı.

Bu reformlar sayesinde kadınlar eğitimin her düzeyine katılabilme, iş yaşamının her alanında yer alabilme, sanat ve kültür hayatına katılabilme, giyim kuşamda, aile yaşamında, kişi ve miras hukukunda dini gericiliğin zincirlerini kırabilme imkanlarına kavuştular.

Bu doğrulara karşın kadın haklarının iktidarın bir lütfu olduğu, Fransa’nın bile önüne geçildiği, Türkiye’nin kadınların siyasi haklarını tanıyan ilk ve tek İslam ülkesi olduğu gibi abartılar yanlıştır.

Osmanlı ve Türkiye kadınları, İttihat ve Terakki’nin kuruluşundan itibaren kadınların siyasi haklarına yabancı değildi.

Partiye ilk kadın üye 1902 yılında yapılmıştı. Kadınların seçim hakkı 1920 yılında bir partinin (TKP), 1921 yılında da bir kadın derneğinin (Ulviye Mevlanların Müdafaa-i Hukuk-ı Nisvan Cemiyeti) programında yer almıştı.

1923 Haziran’ında kadınlar İstanbul’da Kadınlar Halk Fırkası’nı kurmuşlardı.

CHP ise genel kanının aksine kadın hakları konusunda çok istekli davranmadı.

1930 yılına kadar kadınların CHF’ye üyelik başvuruları bile reddedildi.

Seçme ve seçilme hakkının gerçek anlamda kullanılabilmesi ise 1951 seçimlerini bulmuştur.

Kadınlara seçme ve seçilme hakkının “verilmesi”, Osmanlı’dan gelen Türk, Kürt, Ermeni, Çerkes feminist hareketlerinin sonu oldu.

Türkiye’de feminist hareket bu tarihten sonra 40-50 yıl ortada görünemedi.

Kitap, kimileri ilk kez gün ışığına çıkarılan Osmanlıca belgeleri de içeren geniş bir arşiv taraması sonucunda elde edilen nesnel bilgiler ışığında titizlikle hazırlanmış bir çalışma.

Çeşitli boyutlarıyla kadın çalışmalarına önemli katkılar içeren bu kitap, resmi tarih açısından da eleştirel yaklaşımlarıyla katkılar sunuyor.

  • Künye: Osman Tiftikçi – Türkiye’de Kadınların Seçim Hakkı: (Hakk-ı İntihâb) Mücadelesi 1908-1935, Nota Bene Yayınları, tarih, 208 sayfa, 2023

Stephen Crowley – Putin’in Emek İkilemi (2023)

Türkiye’de, genel olarak eski Sovyet cumhuriyetleri ve özel olarak Rusya Federasyonu üzerine yapılan nitelikli araştırmaların ve kitapların sayısı son derece sınırlı.

Üstelik bu alandaki çalışmaların genellikle uluslararası veya devletlerarası ilişkileri öncelediği, daha somut olarak, Batı ile Avrasya ya da NATO ile Rusya arasındaki mücadeleye odaklandığı görülüyor.

Böyle olunca, eski Sovyet coğrafyasının ekonomi politiği, bu ülkelerdeki rejimlerin niteliği ve yine bu ülkelerdeki güncel toplumsal hareketler ve işçi sınıfı hareketleri genellikle göz ardı ediliyor.

Bu bağlamda, eski Sovyet ülkelerinin ve Rusya’nın içsel dinamiklerine ilişkin güncel araştırmalara ihtiyaç olduğu açık.

Bu kitap, Rusya’nın ekonomi politiğini, Rus sanayileşmesinin ve kentleşmesinin gelişimini, Putin rejiminin niteliğini ve meşrulaştırma stratejilerini, sendikaların durumunu ve işçi sınıfının güncel örgütlenme ve mücadele deneyimlerini ele alıyor.

Ancak bunu, Rusya’nın Sovyetler Birliği’nden devraldığı sanayileşme ve kentleşme mirasının beraberinde getirdiği sorunlar üzerinden yapıyor.

Rusya’da, Sovyetler Birliği’nden miras ‘monokentler’ (yani tek bir endüstri veya işletme etrafında inşa edilmiş şehirler) Rusya’nın iktisadi büyümesinin önündeki zorlu bir sınavı temsil ediyor.

Ancak bu öyle bir sınav ki başarısız olunması durumunda sonuçları çok ağır olabilir.

Yani monokentlerin, yalnızca Putin rejiminin ve oligarkların geleceğini değil, aynı zamanda işçi sınıfının rejimle ilişkisini ve toplumsal dönüşüm olasılığını belirleyen önemli bir düğüm noktası olduğu söylenebilir.

Sonuç olarak, bu kitap, Putin rejiminin ve günümüz Rusya’sının ikilemlerine ve bunun toplumsal sonuçlarına odaklanıyor.

Kitaptan bir alıntı:

“Rusya’da sosyal ve iktisadi sorunlar üzerine patlak veren genel protestolar, neredeyse her zaman kendiliğinden olaylar, belirli bir toplumsal grubu olumsuz etkileyen hükümet reformlarına verilen anlık tepkiler olmuştur… Putin rejimi bu protestolardan sağ çıkmış olsa da her olayda iktisadi sıkıntıların hızla siyasallaşma ve iktisadi talepleri olan toplumsal grupların siyasi değişim çağrısı yapan diğer gruplarla birleşme potansiyelini gösterdiler.

Putin’e yönelik destek hala yüksek. Ancak kişiye dayalı rejimlerde tek adam kendisini iktidarın zirvesine yerleştirir ve buna bağlı olarak ülkenin içinde bulunduğu durumun nihai sorumlusu olarak görülmeye başlanır.

Rusya’da toplumsal protestoların istikrarı bozma olasılığı şimdilik düşük görünüyor. Ancak ortalama Ruslar için yaşam standartları, savaştan ve yaptırımlardan on yıl önce düşmeye başlamıştı. Zamanla, muhtemelen aylar yerine yıllarla ölçülebilecek bir süre içinde, Kremlin çok büyük bir olasılıkla net bir ikilemle karşı karşıya kalacak: ya yaşam standartlarının daha da kötüleşmesine izin verecek ya da iktisadi büyümeyi artırmak için reformlar yapacak. Ne var ki her iki adım da istikrarı bozan protestolarla sonuçlanabilir.”

  • Künye: Stephen Crowley – Putin’in Emek İkilemi: İstikrar ve Durgunluk Arasında Rus Siyaseti, çeviren: Deniz Gürler, NotaBene Yayınları, siyaset, 400 sayfa, 2023

Özen B. Demir – Tıp ve Tarih (2023)

Son yirmi ile yirmi beş yılda, modern tıp ideolojisi eleştirel sosyal teori tarafından yerden yere vuruldu.

Şimdilerdeyse, bir yandan piyasanın “performans” tazyiki “iyi hekimlik” şiârını tehdit ediyor, hatta imkânsız kılıyor…

Bir yandan da ülkede hekimlerin ve sağlıkçıların popülist hınç siyasetinin hedefine konarak (sadece mânen değil, bilfiil) yere çalındığı günlerden geçiyoruz.

Oysa “Türk modernleşmesi” denen toplumsal tecrübede hekimler geniş roller oynadılar; siyasette, sanatta, “toplum önderliği”nde öne çıktılar.

Hekimler, tedavi ve ameliyat makamında, beste ve siyaset de yaptılar.

Bu tarihsel tecrübede tıbbî mecazlar da büyük yer üstlendi: Toplumsal meselelere tababet terimleriyle “neşter atıldı”, böylelikle “teşrih edilmiş” oldular.

  • Peki hekimler, hekimlik sıfatıyla kendi fâilliklerini nasıl kurdular; yani mesleklerine nasıl bir anlam yüklediler, hekimlik pratiğini nasıl gördüler, bu pratik içinde kendilerine nasıl bir rol biçtiler?
  • Siyaseti, toplum bilgisini, gayrinizamî harbi, fen bilimlerini, biyolojik mühendisliği birleştiren bir “aşırı tabiplik” sorunu (Özen B. Demir’in kitapta kullandığı, en olumlu anlamıyla provokatif tabir ile) varsa ortada, bunun “tedavisi” nasıl mümkündür?
  • Hekimlik, hayat ve ölüm üzerindeki yarı-tanrısal iddiasının berisinde; nasıl olanca alçakgönüllülüğü, olanca merakı ve olanca heyecanıyla, hayatla ve ölümle meşgul bir zanaata dönüşebilir?

Demir, hem teorinin, sadece tıp eleştirisi literatürünün değil “bütün” sosyal teorinin alet-edevatına el atarak, hem de hekim biyografilerine, deneyimlerine, hekimliğin toplumsal tarihine eğilerek, bu sorular etrafında geziyor.

  • Künye: Özen B. Demir – Tıp ve Tarih: Türkiye’de Hekim Öznelliği (Taşkın Bir Polemik), Nota Bene Yayınları, tıp, 589 sayfa, 2023

Kolektif – Üniversitede Direniş ve Dayanışma (2022)

Son 20 yıldır üniversitelere yönelik kapsamlı ve kesintisiz bir saldırı söz konusu.

“Üniversitelerin dönüşümü” söylemiyle başlatılan ve üniversitelerin özerkliğini, akademik özgürlükleri ve demokratik işleyişi tümüyle yok etmeyi hedefleyen bu saldırı, etkisi toplumun tüm kesimlerine uzanan bir yıkım sürecini beraberinde getiriyor.

Tabii bu yıkıma direnen, bu süreçte hedef alınan kişi ve kurumlarla dayanışma içinde olan üniversite bileşenleri de hiç ama hiç eksik olmadı.

‘Üniversitede Direniş ve Dayanışma: Yıkım, Sömürü ve Sivil Ölüm Rejimine Karşı Durmak’ başlıklı bu kitap, son 20 yıl içerisinde üniversitelerde yaşananlara ve verilen mücadelelere ışık tutuyor.

Kitap, hem üniversitelilerin kolektif belleğine, hem de sürmekte olan özgür, özerk, demokratik üniversite mücadelesi bir katkı sunmayı hedefliyor.

Serdar M. Değirmencioğlu, Emine Sevim ve Cem Özatalay tarafından derlenen kitapta; akademik özgürlüklerin çiğnenmesine, kampüslerin talan edilmesine, sömürü ve güvencesizliğe, devlet eliyle işlenen insanlık suçlarına, baskı ve yıldırmaya, gözaltı ve tutuklamalara, entrika ve sivil ölüme karşı çıkan üniversitelilerin direnişleri ve sergiledikleri dayanışma pratikleri bizzat bu sürecin özneleri tarafından kaleme alınarak kayda geçiriliyor.

Ayrıca kitap yalnızca üniversiteleri ve üniversitelileri de ilgilendirmiyor.

Çünkü üniversitelere dönük müdahaleler Türkiye’deki neoliberalleşme ve otoriterleşme süreçlerinden bağımsız değil.

Üniversitelerin geleceğiyle Türkiye’nin geleceği arasında güçlü bir ilişki söz konusu.

Yazıların neredeyse tamamı bu ilişkiyi gözler önüne serecek biçimde kaleme alınmış.

Bu kitap, Türkiye’de üniversiteleri yıkıma uğratan politikaların tüm yurttaşların bugünü ve yarınını etkileyen toplumsal sonuçlarını da tartışmaya açılıyor.

Diğer yandan kitap, üniversitelerin “fil dişi kuleler” değil, toplumsal mücadele alanları olduğunu da gösteriyor.

Bu çerçevede, eski ve köklü üniversitelerde (Ankara, Boğaziçi, İstanbul, İstanbul Teknik, Ortadoğu Teknik Üniversitesi) ve görece yeni üniversitelerde (Akdeniz, Kocaeli, Mersin, Muğla Sıtkı Koçman, Munzur, Namık Kemal, Sinop Üniversitesi gibi) yaşananlar bizzat yaşayanlar tarafından aktarılıyor.

Kitapta aktarılan direniş ve dayanışma deneyimleri, özgür, özerk, demokratik üniversite mücadelesinin tüm üniversiteliler (öğrenciler, akademik kadro, idari kadro ve mezunlar) tarafından nasıl üstlenildiğini de gözler önüne seriyor.

  • Künye: Kolektif – Üniversitede Direniş ve Dayanışma: derleyen: Serdar M. Değirmencioğlu, Emine Sevim ve Cem Özatalay, Nota Bene Yayınları, siyaset, 448 sayfa, 2022

Kolektif – Bağlantının Bedelleri (2022)

Sömürgecilik sıklıkla geçmişte kalmış bir şey olarak algılanıyor ancak ‘Bağlantının Bedelleri’, toprağın, bedenlerin ve doğal kaynakların tarihsel olarak temellük edilme biçiminin, bu yeni “veri çağı”na da aksettirildiğini gösteriyor.

Akıllı telefon uygulamaları, platformlar ve akıllı nesneler, yaşamlarımızı farklı şekillerde yakalayıp verilere dönüştürüyorlar ve ardından kapitalist işletmelerin açgözlülüğünü besleyen enformasyonlar olarak çıkarılan bu veriler bize geri satılıyorlar.

Bu kitapta yazarlar, bu yeni sömürgecilik biçiminin küresel olarak ortaya çıkan yeni bir sosyal düzenin habercisi olduğunu ve buna kuvvetli bir biçimde karşı çıkılması gerektiğini savunuyorlar.

Hâlihazırda tolere edilen veya yeterince dikkate alınmayan gözetimin endişe verici derecesi ile karşı karşıya kalarak, interneti sömürgecilikten kurtarmak ve bağlantı kurma arzumuzu özgürleştirmek için heyecan verici bir çağrı sunuyorlar.

Çalışma, dijitalin derinliklerine inerek mekânlarını, katmanlarını, mevzilerini araştırıyor.

  • Künye: Kolektif – Bağlantının Bedelleri: Veri Sömürgeciliği Tartışmalarına Bir Giriş, editör: Nick Couldry ve Ulises A. Mejias, çeviren: Gamze Boztepe, Nota Bene Yayınları, inceleme, 344 sayfa, 2022

Kolektif – Anaakım Medya Alternatif Medya (2022)

“Anaakım” ve “alternatif”, “eleştirel”, “muhalif” gibi kavramlar, medyayı kategorik olarak anlamlandırabilmek için günlük hayatta sıklıkla kullanılan kavramlar.

Ancak bu kavramların halk arasında olduğu kadar akademik camiada da farklı anlamlarda kullanıldığı görülüyor.

“Anaakım medya” ve “alternatif medya” kavramları en temelde; toplumsal eşitsizliklerin küresel çapta giderek derinleşmesi ve belirginleşmesine paralel olarak medyanın bu eşitsizlikler karışışındaki konumunun kategorik olarak farkını ifade eder.

Bu karşıtlık kendisini ekonomik, politik ve kültürel anlamda, medyanın işleyişi ve içeriği üzerinden çeşitli şekillerde gösterir.

Dolayısıyla medya için sıklıkla kullanılan “anaakım”, “alternatif”, “eleştirel” “muhalif” gibi kavramlar, medyanın hem işleyişi (tecimsellik, organizasyonel yapı, katılımcılık vb.) hem de içeriği (ideolojik, eleştirel) üzerinden bütünlüklü bir teorik kavrayışa muhtaçtır.

Toplumsal eşitsizliklerin giderek belirginleşmesi medyanın “anaakım” karakterini daha da belirginleştirdiği gibi anaakıma alternatif ya da eleştirel olma iddiasında olan kurum ve içerikler ile daha sık karşılaşma olasılığı da artıyor.

Sözde eleştirel ya da sözde alternatif bu tarz oluşumlar kapitalizme işlevsel olarak “kontrollü alternatif” görevini üstlenirler ve sistemin daha demokratik görünmesine de katkıda bulunurlar.

Dolayısıyla anaakım ve alternatif medya üzerine düşünmek ve tartışmak akademik alanda olduğu kadar okuyucu/izleyici/dinleyici için de anlamlı gözüküyor.

Bu kitapta medyayı içinde yapılandığı toplumun tarihsel ve toplumsal koşulları üzerinden, bu koşulların belirlediği, ekonomik, politik, ideolojik, kültürel ve felsefi kökleri ile ilişkili olarak ele alan çalışmalar yer alıyor.

Kitaba çalışmalarıyla katkı sunan yazarlar şöyle: İrfan Erdoğan, Selda Bulut, Serpil Karlıdağ, Levent Yaylagül, Defne Özonur, Devrim Baran, Vildan Tekin ve Abdulcebbar Avcı.

  • Künye: Kolektif – Anaakım Medya Alternatif Medya, hazırlayan: Defne Özonur, Nota Bene Yayınları, medya çalışmaları, 272 sayfa, 2022

Philip McMichael – Gıda Rejimleri ve Tarım Sorunları (2022)

İçinden geçtiğimiz kapsamlı gıda krizinin bir tarihi var ve bu tarih kapitalizmin gelişimiyle birlikte kendini gıda rejimleri şeklinde ifade ediyor.

Küresel bir sistem olarak gelişen kapitalizme içkin olan gıda rejimleri, günümüzde şirketlerin belirleyici olduğu; tarımsal yapının, gıdanın üretim, işleme, dağıtım ve tüketim süreçlerinin devasa bir kompleksi olarak kendini gösteriyor.

Şirket gıda rejiminin nasıl ortaya çıktığını, hangi küresel ittifaklardan beslendiğini ve yapılandığını anlamak aynı zamanda kapitalizmin güncelliğini kavramakla eşdeğer.

Eleştirel Tarım-Gıda Dizisi’nin ikinci kitabı olan ‘Gıda Rejimleri ve Tarım Sorunları’, günümüz küresel kapitalizminin tarihini tarım-gıda sisteminin kapsamlı bir analizi üzerinden aktarıyor.

Kapitalist toplumsal yapıyı anlamanın bir yolu olarak önerilen gıda rejimleri analizi, kapitalizmin tarihine ilgi duyan okurların yanında, nasıl bir dünyada yaşadığımızı ve bu dünyanın eşitsizlikleri karşısında ne tür direnişler sergilendiğini anlamak isteyenler için de bir başvuru kitabı olacaktır.

McMichael, “gıda rejimleri” kavramına dair çalışmalarda sıkça başvurulan, önde gelen bir akademisyendir.

Gıda rejimleri kavramını geliştirmenin yanı sıra, kırsal kalkınma, gıda egemenliği gibi alanlarda da çalışmaları bulunmaktadır.

  • Künye: Philip McMichael – Gıda Rejimleri ve Tarım Sorunları, çeviren: Duygu Avcı, Nota Bene Yayınları, tarım, 232 sayfa, 2022