Kolektif – Üniversitede Direniş ve Dayanışma (2022)

Son 20 yıldır üniversitelere yönelik kapsamlı ve kesintisiz bir saldırı söz konusu.

“Üniversitelerin dönüşümü” söylemiyle başlatılan ve üniversitelerin özerkliğini, akademik özgürlükleri ve demokratik işleyişi tümüyle yok etmeyi hedefleyen bu saldırı, etkisi toplumun tüm kesimlerine uzanan bir yıkım sürecini beraberinde getiriyor.

Tabii bu yıkıma direnen, bu süreçte hedef alınan kişi ve kurumlarla dayanışma içinde olan üniversite bileşenleri de hiç ama hiç eksik olmadı.

‘Üniversitede Direniş ve Dayanışma: Yıkım, Sömürü ve Sivil Ölüm Rejimine Karşı Durmak’ başlıklı bu kitap, son 20 yıl içerisinde üniversitelerde yaşananlara ve verilen mücadelelere ışık tutuyor.

Kitap, hem üniversitelilerin kolektif belleğine, hem de sürmekte olan özgür, özerk, demokratik üniversite mücadelesi bir katkı sunmayı hedefliyor.

Serdar M. Değirmencioğlu, Emine Sevim ve Cem Özatalay tarafından derlenen kitapta; akademik özgürlüklerin çiğnenmesine, kampüslerin talan edilmesine, sömürü ve güvencesizliğe, devlet eliyle işlenen insanlık suçlarına, baskı ve yıldırmaya, gözaltı ve tutuklamalara, entrika ve sivil ölüme karşı çıkan üniversitelilerin direnişleri ve sergiledikleri dayanışma pratikleri bizzat bu sürecin özneleri tarafından kaleme alınarak kayda geçiriliyor.

Ayrıca kitap yalnızca üniversiteleri ve üniversitelileri de ilgilendirmiyor.

Çünkü üniversitelere dönük müdahaleler Türkiye’deki neoliberalleşme ve otoriterleşme süreçlerinden bağımsız değil.

Üniversitelerin geleceğiyle Türkiye’nin geleceği arasında güçlü bir ilişki söz konusu.

Yazıların neredeyse tamamı bu ilişkiyi gözler önüne serecek biçimde kaleme alınmış.

Bu kitap, Türkiye’de üniversiteleri yıkıma uğratan politikaların tüm yurttaşların bugünü ve yarınını etkileyen toplumsal sonuçlarını da tartışmaya açılıyor.

Diğer yandan kitap, üniversitelerin “fil dişi kuleler” değil, toplumsal mücadele alanları olduğunu da gösteriyor.

Bu çerçevede, eski ve köklü üniversitelerde (Ankara, Boğaziçi, İstanbul, İstanbul Teknik, Ortadoğu Teknik Üniversitesi) ve görece yeni üniversitelerde (Akdeniz, Kocaeli, Mersin, Muğla Sıtkı Koçman, Munzur, Namık Kemal, Sinop Üniversitesi gibi) yaşananlar bizzat yaşayanlar tarafından aktarılıyor.

Kitapta aktarılan direniş ve dayanışma deneyimleri, özgür, özerk, demokratik üniversite mücadelesinin tüm üniversiteliler (öğrenciler, akademik kadro, idari kadro ve mezunlar) tarafından nasıl üstlenildiğini de gözler önüne seriyor.

  • Künye: Kolektif – Üniversitede Direniş ve Dayanışma: derleyen: Serdar M. Değirmencioğlu, Emine Sevim ve Cem Özatalay, Nota Bene Yayınları, siyaset, 448 sayfa, 2022

Kolektif – Bağlantının Bedelleri (2022)

Sömürgecilik sıklıkla geçmişte kalmış bir şey olarak algılanıyor ancak ‘Bağlantının Bedelleri’, toprağın, bedenlerin ve doğal kaynakların tarihsel olarak temellük edilme biçiminin, bu yeni “veri çağı”na da aksettirildiğini gösteriyor.

Akıllı telefon uygulamaları, platformlar ve akıllı nesneler, yaşamlarımızı farklı şekillerde yakalayıp verilere dönüştürüyorlar ve ardından kapitalist işletmelerin açgözlülüğünü besleyen enformasyonlar olarak çıkarılan bu veriler bize geri satılıyorlar.

Bu kitapta yazarlar, bu yeni sömürgecilik biçiminin küresel olarak ortaya çıkan yeni bir sosyal düzenin habercisi olduğunu ve buna kuvvetli bir biçimde karşı çıkılması gerektiğini savunuyorlar.

Hâlihazırda tolere edilen veya yeterince dikkate alınmayan gözetimin endişe verici derecesi ile karşı karşıya kalarak, interneti sömürgecilikten kurtarmak ve bağlantı kurma arzumuzu özgürleştirmek için heyecan verici bir çağrı sunuyorlar.

Çalışma, dijitalin derinliklerine inerek mekânlarını, katmanlarını, mevzilerini araştırıyor.

  • Künye: Kolektif – Bağlantının Bedelleri: Veri Sömürgeciliği Tartışmalarına Bir Giriş, editör: Nick Couldry ve Ulises A. Mejias, çeviren: Gamze Boztepe, Nota Bene Yayınları, inceleme, 344 sayfa, 2022

Kolektif – Anaakım Medya Alternatif Medya (2022)

“Anaakım” ve “alternatif”, “eleştirel”, “muhalif” gibi kavramlar, medyayı kategorik olarak anlamlandırabilmek için günlük hayatta sıklıkla kullanılan kavramlar.

Ancak bu kavramların halk arasında olduğu kadar akademik camiada da farklı anlamlarda kullanıldığı görülüyor.

“Anaakım medya” ve “alternatif medya” kavramları en temelde; toplumsal eşitsizliklerin küresel çapta giderek derinleşmesi ve belirginleşmesine paralel olarak medyanın bu eşitsizlikler karışışındaki konumunun kategorik olarak farkını ifade eder.

Bu karşıtlık kendisini ekonomik, politik ve kültürel anlamda, medyanın işleyişi ve içeriği üzerinden çeşitli şekillerde gösterir.

Dolayısıyla medya için sıklıkla kullanılan “anaakım”, “alternatif”, “eleştirel” “muhalif” gibi kavramlar, medyanın hem işleyişi (tecimsellik, organizasyonel yapı, katılımcılık vb.) hem de içeriği (ideolojik, eleştirel) üzerinden bütünlüklü bir teorik kavrayışa muhtaçtır.

Toplumsal eşitsizliklerin giderek belirginleşmesi medyanın “anaakım” karakterini daha da belirginleştirdiği gibi anaakıma alternatif ya da eleştirel olma iddiasında olan kurum ve içerikler ile daha sık karşılaşma olasılığı da artıyor.

Sözde eleştirel ya da sözde alternatif bu tarz oluşumlar kapitalizme işlevsel olarak “kontrollü alternatif” görevini üstlenirler ve sistemin daha demokratik görünmesine de katkıda bulunurlar.

Dolayısıyla anaakım ve alternatif medya üzerine düşünmek ve tartışmak akademik alanda olduğu kadar okuyucu/izleyici/dinleyici için de anlamlı gözüküyor.

Bu kitapta medyayı içinde yapılandığı toplumun tarihsel ve toplumsal koşulları üzerinden, bu koşulların belirlediği, ekonomik, politik, ideolojik, kültürel ve felsefi kökleri ile ilişkili olarak ele alan çalışmalar yer alıyor.

Kitaba çalışmalarıyla katkı sunan yazarlar şöyle: İrfan Erdoğan, Selda Bulut, Serpil Karlıdağ, Levent Yaylagül, Defne Özonur, Devrim Baran, Vildan Tekin ve Abdulcebbar Avcı.

  • Künye: Kolektif – Anaakım Medya Alternatif Medya, hazırlayan: Defne Özonur, Nota Bene Yayınları, medya çalışmaları, 272 sayfa, 2022

Philip McMichael – Gıda Rejimleri ve Tarım Sorunları (2022)

İçinden geçtiğimiz kapsamlı gıda krizinin bir tarihi var ve bu tarih kapitalizmin gelişimiyle birlikte kendini gıda rejimleri şeklinde ifade ediyor.

Küresel bir sistem olarak gelişen kapitalizme içkin olan gıda rejimleri, günümüzde şirketlerin belirleyici olduğu; tarımsal yapının, gıdanın üretim, işleme, dağıtım ve tüketim süreçlerinin devasa bir kompleksi olarak kendini gösteriyor.

Şirket gıda rejiminin nasıl ortaya çıktığını, hangi küresel ittifaklardan beslendiğini ve yapılandığını anlamak aynı zamanda kapitalizmin güncelliğini kavramakla eşdeğer.

Eleştirel Tarım-Gıda Dizisi’nin ikinci kitabı olan ‘Gıda Rejimleri ve Tarım Sorunları’, günümüz küresel kapitalizminin tarihini tarım-gıda sisteminin kapsamlı bir analizi üzerinden aktarıyor.

Kapitalist toplumsal yapıyı anlamanın bir yolu olarak önerilen gıda rejimleri analizi, kapitalizmin tarihine ilgi duyan okurların yanında, nasıl bir dünyada yaşadığımızı ve bu dünyanın eşitsizlikleri karşısında ne tür direnişler sergilendiğini anlamak isteyenler için de bir başvuru kitabı olacaktır.

McMichael, “gıda rejimleri” kavramına dair çalışmalarda sıkça başvurulan, önde gelen bir akademisyendir.

Gıda rejimleri kavramını geliştirmenin yanı sıra, kırsal kalkınma, gıda egemenliği gibi alanlarda da çalışmaları bulunmaktadır.

  • Künye: Philip McMichael – Gıda Rejimleri ve Tarım Sorunları, çeviren: Duygu Avcı, Nota Bene Yayınları, tarım, 232 sayfa, 2022

Aaron Benanav – Otomasyon ve İşin Geleceği (2022)

Kapitalist çürümenin tek gelecek olmadığına inanan herkes bu kitabı okumalı.

Otomasyonun işi ortadan kaldırdığı fikrini çürüten Aaron Benanav, robotların tüm işi yapmasını beklemekten çok neye ihtiyacımız olduğuna kolektif olarak karar verip ekonomiyi planlayabileceğimizi söylüyor.

  • Gelişen otomasyon teknolojilerinin işyerleri ve emek (piyasası) üzerindeki etkilerini nasıl değerlendirmek gerekir?
  • Küresel emek talebini baskılayan şey teknoloji kaynaklı iş yıkımı mıdır?
  • Üretimin tam otomasyonu (şayet mümkünse) bizleri kıtlık sonrası bir geleceğe ulaştırabilecek mi?

Benanav bu sorulara yanıt ararken süreğen düşük emek talebine odaklanarak son elli yılda dünya ekonomisine ve işgücüne olanların kısa bir tarihini ortaya koymaya çalışıyor.

Tarihsel ve kuramsal yolculuğunda otomasyon kuramcılarının da sıklıkla uğrağı olan bilim kurgu edebiyatını  ziyaret ediyor ve mevcut gerçekliğimizin zenginlerin korunaklı, iklim denetimli topluluklarda yaşadığı, geri kalanımızın geleceği olmayan işlerde çalışarak, akıllı telefonlarda video oyunlar oynayarak zamanımızı çarçur ettiği, sokak satıcılarının ve çekçek çekicilerinin kafalarının üzerinde uçan mikro drone’ların olduğu sıcak bir gezegen olarak distopik bilim kurgulara benzediğini belirtiyor.

Benanav, kıtlık sonrası dünyaya bizi götürecek olanın ne teknolojik ilerleme ne de teknokratik reformun olacağını, bunu ancak toplumsal yaşamın radikal bir yeniden yapılanmasını zorlayan toplumsal hareketlerin baskısının yapabileceğini belirtiyor ve tekno-belirlenimci popüler pek çok yayının düştüğü tuzağa düşmeyerek gerçek “özne”nin kim olduğunu bizlere hatırlatıyor.

  • Künye: Aaron Benanav – Otomasyon ve İşin Geleceği, çeviren: Diyar Saraçoğlu, Nota Bene Yayınları, inceleme, 138 sayfa, 2022

Kolektif – Feminizm, Ekoloji, Toplumsal Direniş (2022)

‘Feminizm, Ekoloji, Toplumsal Direniş’, iklim krizine karşı alternatif yaklaşımlar, mücadele pratikleri ve örgütlenme deneyimleri sunuyor.

Kitaba katkıda bulunan yazarlar, konuyu feminist iktisattan yeşil ekonomiye ve alternatif gıda topluluklarına geniş bir perspektiften irdeliyor.

Türkiye ve dünya önemli bir değişim döneminden geçiyor.

Doğal olarak böyle bir dönem pek çok alandaki tartışmaların yeniden ele alınmasına yol açıyor.

Günümüzün en önde gelen tartışma başlıklarını kapsayan ‘Feminizm, Ekoloji, Toplumsal Direniş’ akademik faaliyetlerini, daha yaşanabilir, özgür ve adil bir dünya ve ülke yaratma mücadelesiyle birleştiren Şemsa Özar’a öğrencileri, yol arkadaşları ve meslektaşları tarafından armağan olarak hazırlandı.

Bu kitapta, kapitalizme, erkek egemenliğine, ana akım iktisat yaklaşımına ve tüm bunların elbirliği ile yol açtığı iklim krizine ilişkin eleştirel analizlere ve daha iyi bir dünya idealiyle oluşturulan alternatif yaklaşımlara mücadele pratikleri ve örgütlenme deneyimleriyle ilgili ufuk açıcı örnekler eşlik ediyor.

Her biri kendi alanında yetkin yazarlarca kaleme alınan metinler ve söyleşiler, dünyanın ve ülkenin güncel meselelerine ilişkin entelektüel tartışmaları yansıtmakla yetinmiyor; entelektüel faaliyeti, hayatı dönüştürmeye yönelik pratikle bütünlüğü içinde ele alıyor.

Kitaba katkıda bulunan isimler ise şöyle: Aylin Vartanyan Dilaver, Ayşe Damla Pinçe, Begüm Özkaynak, Ceren Özselçuk, Ebru Kongar, Emel Memiş, Feryal Saygılıgil, Gülay Günlük-Şenesen, Gülay Toksöz, Handan Çağlayan, İlke Ercan, Serap Güre, Murat Koyuncu, Mustafa Şahin, Nurcan Baysal, Tülin Arman, Yahya Mete Madra, Zeynep Gambetti, Zeynep Kadirbeyoğlu ve Kaner Atakan Türker.

  • Künye: Kolektif – Feminizm, Ekoloji, Toplumsal Direniş, editör: Handan Çağlayan ve Kaner Atakan Türker, Nota Bene Yayınları, ekoloji, 328 sayfa, 2022

Pınar Eke – Tercihen Çocuksuz (2022)

Annelik dokunulmaz bir alan.

Bu dokunulmazlığın üstü fedakârlık, kutsallık, karşılıksız sevgi ve sabırla süslü bir örtüyle kapatılmış.

Eke, cesaretle aralıyor onu.

Kadın olmanın koşulunu annelik olarak, çocuksuzluğu seçmeyi ise bir anomali olarak kuran kültürümüzün riyakarlığını açığa çıkarıyor.

Çocuksuzluğu seçen kadınlarla yaptığı derinlemesine mülakatların analizleri; görünmeyen, görmezden ve duymazdan gelinen kadınlık deneyimini kadınların sesinden, dilinden, gözünden yansıttığı için çok kıymetli.

Seçme özgürlüğüne sahip olmak, temel bir insan hakkı…

Oysa kadınlar bedenleri ve tercihleri yüzünden hep yargılandılar.

Annelik mefhumu da bu yargılanmadan azade değil elbette.

Çocuksuz bir kadınsanız meyvesiz bir ağaca benzetilebilir, bencillikle suçlanabilirsiniz ya da üreme sorununuz olduğu varsayılarak elinize bir tüp bebek uzmanının kartı tutuşturulabilir…

Bir çocuğunuz varsa ‘bir çocuk hiç çocuktur’ derler size…

İki çocuk yapmışsanız, idealdir!

Üç çocuğunuz varsa cehaletle suçlanabilir; dört çocukta ‘Kezban’ olarak adlandırılabilirsiniz.

Ve Eke’nin de bu kitapta gösterdiği gibi bu tenkitler yine en çok kadınlardan işitilir.

Baskı uzaklardan değil, en yakından arkadaşlarınızdan, tanıdıklardan gelir.

Ve gittikçe genişleyerek tüm toplumu biçimlendirir.

Zira mitler, gelenek-görenekler, inançlar, sosyal kurumlar ya da medya… alternatif bir söylem üretmez.

Daima her kadının, kaçınılmaz biçimde anne olmayı arzuladığını duyarız.

Eke, kitabında bu söylemin izine düşüyor ve bize de sorgulayabilmemiz için kapılar açıyor.

Kadınların üstüne yıkılan eril söylemin sözcülüğünü üstlenenlere, “kendi deneyiminizi gerçek ve geçerli olan diye bize dayatmayın” çağrısında bulunuyor.

Aktarılmasına aracılık ettiği kadın hikayeleriyle başka türlü hayatlar, bambaşka seçimler de olabileceğini hatırlatıyor.

Çocuksuzluk tercihini çocuğa ya da anne olmaya değil; annelik ideolojisine yönelik eleştirel bir okumaya tabi tutan çalışma, “çocuk yapmıyorum” diyen ya da demek isteyen kadınlara cesaret verecek nitelikte.

Çocuksuzluk tercihini bir eksik bir kusur gibi gören, anneliği kadınlar için zorunluluk olarak tahsis eden erke ve baskıya karşı seçeneklerden söz edebilmekte, toplumsal sağlığımız açısından fayda var.

  • Künye: Pınar Eke – Tercihen Çocuksuz: Kadınlık Arzuları Değişirken, Nota Bene Yayınları, kadın, 296 sayfa, 2022

Cansu Tekin – Yuvayı Kaybetmek (2022)

‘Yuvayı Kaybetmek’, nerede oturuyorsun sorusundan rahatsız olanların, tek hayali iki pencereli ev olanların, hiç evi olmayanların, yuvasını kaybedenlerin, komşuluğunu özleyenlerin, kirasını veremeyenlerin, barınamayanların, senin, benim, bizim hikayemiz…

Kitap, ileri marjinalliğin karşılaştırmalı coğrafyasında konut sorununu sosyal politika perspektifinden ele alıyor.

Önceki çalışmalardan farklı olarak hem Fransa’da hem de Türkiye’de, “adı kötüye çıkmış”, “tehlikeli” mahalleleri Wacquant’ın metodolojisiyle inceleme nesnesi yaparak yoksulluğun görünmeyen yüzlerine ışık tutuyor.

Devletin sağ ve sol eli kavramsallaştırmasından yola çıkarak bedenlere, mekanlara, göçmenlik deneyimlerine, üretim rejimlerindeki dönüşümlere, sosyal politikalara, konut sorununa ve yoksulluğa ekonomi-politik bir bakışla eğiliyor.

Kent yoksulluğunu tarihsel ve mekânsal bir inşa temelinde ele alan çalışma, yoksulluğun evrensel olarak benzeştiğini, kentin sürgün bölgelerinin devletler eliyle inşa edildiğini ve konut sorunundan çıkışın yolları olabileceğini vurguluyor.

Kısacası kitap sorunun failini ararken üretim ilişkilerine, sosyal politikalardaki dönüşüme, beden politikalarına, polis gücüne varıyor ve soruyor: Direnişin imkânı var mı?

  • Künye: Cansu Tekin – Yuvayı Kaybetmek: Fransa’da ve Türkiye’de Yoksulluğun Silüetler (Karşılaştırmalı Konut Sorunu), Nota Bene Yayınları, inceleme, 312 sayfa, 2022

Miguel Altieri ve Peter Rosset – Agroekoloji (2022)

Bugün yaşadığımız gıda krizinin en önemli sebebi, 1940’lardan bu yana uygulanan kapitalist tarım uygulamalarıdır.

Miguel Altieri ve Peter Rosset, verili sisteme sıkı eleştiriler getirdikleri bu kitaplarında, tarım-gıda sistemine radikal bir alternatif olarak agroekolojinin ne anlama geldiğini açıklıyor.

Türkiye ve dünya, güçlü bir gıda krizi içerisinden geçiyor.

Bu durumu yaratan devasa bir sistem var.

1940’larda “yeşil devrim” olarak adlandırılan süreçle yeni bir boyut kazanan kapitalist tarım, gıda üretiminin, gıdayı üreten öznelerin, gıda üretim mekânlarının organizasyonunun asli belirleyenidir.

Endüstriyel tarım, şirket tarım rejimi gibi ifadelerle de anılan bu yapıyı anlamak, gıdanın üretim ilişkilerini ve toplumsal yaşamdaki konumunu kavramak için elzem.

‘Agroekoloji’, mevcut tarım-gıda sisteminin kapsamlı bir eleştirisi ve bu sisteme radikal bir alternatif olması itibariyle, çok özel bir kitap.

Ekolojik ilkelerle, doğayla dost uygulamaları, kadim ve teknoloji bilgisinin harmanlandığı bilimi, şirket tarımı karşısında anti-kapitalist bir seçeceği ifade eden agroekoloji kavramı, bu kitapta temelleri ve güncelliği açısından pek çok boyutuyla ifade edilmektedir.

Bu kitabın Türkiye’de derin bir krize sürüklenmiş tarımsal yapıyı dönüştürmeyi arzulayan çiftçilere, araştırmacılara ve aktivistlere kaynaklık edecek nitelikte.

  • Künye: Miguel A. Altieri ve Peter M. Rosset – Agroekoloji: Bilim ve Politika, çeviren: Fatih Özden, Nota Bene Yayınları, tarım, 164 sayfa, 2022

Yener Orkunoğlu – Hegel’in Gölgesi (2022)

‘Hegel’in Gölgesi’, Hegel tartışmasına Marksist perspektiften ışık tutan önemli bir çalışma.

Yener Orkunoğlu’nun kitabı, Bakunin’den Adorno’ya dek pek çok önemli ismin Hegel’in felsefesiyle kurdukları ilişkinin izini sürmesiyle özellikle dikkat çekiyor.

Ölümlü olmamak gibi bir huyu vardır düşüncenin: Çoğunlukla, üreticisinin belli bir şimdi ve buradaya sıkışıp kalmış bireysel yaşamının ötesine geçer, üretildiği dönemin sınırlarını aşıp çok daha uzak zamanlara hitap eder, niyet edilenin dışında, başlangıçta öngörülemeyen geniş kapsamlı sonuçları olur.

Öyle ki, düşüncenin mi düşünüre yoksa düşünürün mü düşünceye ait olduğu bile sorulabilir.

Hegel de böylesi görkemli düşünceler içeren bir felsefe sisteminin mimarıydı; daha yaşarken bile etkisini hissettiren ve aynı zamanda karşı çıkışlara maruz kalan, ölümünden sonra felsefesi farklı ve hatta, sağ Hegelciler ve sol Hegelciler ifadelerinden de anlaşılacağı üzere, karşıt perspektiflere kaynaklık etmeye devam eden, neredeyse yüzyılın ardından yine zihinsel dünyanın şekillenmesinde gerek olumlanarak gerek olumsuzlanarak büyük bir rol oynayan ve düşüncesi, özellikle de “devrimin cebiri” denen diyalektiği, akademik tartışmaların dışına taşıp bir şekilde Marksistler aracılığıyla mevcut realiteye, öğrencilere, dahası eğitimsiz halk kitlelerine, işçilere, köylülere taşınan…

Düşünceler kitleler tarafından sahiplendiğinde maddi bir güce dönüşür demişti Marx. Gerçekten de ondokuzuncu ve yirminci yüzyıl, dünyayı rasyonel bir şekilde değiştirmek isteyenlerin düşüncelerinin, Varlık karşısında salt öznel bir şey olarak kalmayıp ete kemiğe büründüğüne, giderek nesnel bir hal aldığına tanıklık etti.

Tüm bu düşüncenin nesnelleşme sürecinde “Hegel’in Gölgesi”ni görmemek mümkün değil.

‘Hegel’in Gölgesi Bakunin’den Adorno’ya, Hegel’in felsefesinin neredeyse tüm yönlerine işaret eden bir girişin ardından, Hegel tartışmalarına ışık tutuyor, ona yöneltilmiş değişik suçlamaları gündeme getiriyor ve özellikle de dört ülkedeki –Rusya, Fransa, İtalya ve Almanya– Bakunin’den Adorno’ya dek pek çok önemli ismin Hegel’in felsefesiyle kurdukları ilişkinin izini sürüyor.

Bu bakımdan Türkçede eksikliğini hissettiğimiz bir boşluğu doldurarak önemli bir kaynak oluşturuyor.

Marksist bir perspektiften hareket eden yazarın tüm bu tartışmalar boyunca idealizm ve materyalizmin birliği temelinde geliştirilmiş bir diyalektik kavrayışın önemine dikkat çektiğini de ayrıca belirtmek gerek.

  • Künye: Yener Orkunoğlu – Bakunin’den Adorno’ya Hegel’in Gölgesi, Nota Bene Yayınları, felsefe, 488 sayfa, 2022