Engin Bozkurt — Kentin Politik Tasarımı (2026)

Kentler yalnızca binaların, caddelerin ve meydanların toplamından ibaret değildir; aynı zamanda iktidarın, sınıfsal ilişkilerin, gündelik yaşamın ve toplumsal mücadelelerin biçimlendiği siyasal mekânlardır. Engin Bozkurt, ‘Kentin Politik Tasarımı: Mekân, Gündelik Hayat ve Yerel Yönetimler’ adlı çalışmasında, kent deneyimini mimarlık, sosyoloji, siyaset bilimi ve ekonomi politiği buluşturan disiplinlerarası bir bakışla ele alıyor. Flanörün merakını eleştirel bir perspektifle birleştiren eser, kentin estetik yüzünün ardındaki toplumsal eşitsizlikleri, iktidar ilişkilerini ve gündelik hayat pratiklerini görünür kılarken, farklı kent deneyimlerinin siyasal anlamlarını da tartışıyor.

Kitabın ilk bölümü, kentsel mekânın gündelik yaşamı nasıl şekillendirdiğini ve bireylerin şehirle kurduğu ilişkinin hangi ekonomik, kültürel ve ideolojik dinamikler tarafından belirlendiğini inceliyor. İstanbul, Ankara ve İzmir gibi kentlerde dolaşmanın farklı deneyimlerinden faşizmin mekânsal izlerine; kahvehaneler, meyhaneler ve birahaneler gibi kamusal buluşma alanlarının toplumsal hafızadaki yerine kadar uzanan geniş bir çerçeve sunuyor. Mimarlık, konut politikaları, minimal yaşam anlayışı, Tiny House hareketi, Airbnb ve Fairbnb tartışmaları, yürüyüş kültürü ve “15 dakikalık kent” modeli gibi güncel konular üzerinden, mekânın yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda sınıfsal ve siyasal bir üretim alanı olduğunu gösteriyor.

İkinci bölüm ise yerel yönetimleri ve kent siyasetini küresel örnekler üzerinden değerlendiriyor. Merkezî iktidar ile yerel yönetimler arasındaki güç ilişkilerini tarihsel bir perspektifle ele alırken, toplumcu belediyecilik, komünist yerel yönetim deneyimleri, Latin Amerika’daki asi şehirler, belediye sosyalizmi, kibbutz modeli, Venezuela komünleri ve dijital sosyalizm gibi farklı uygulamaları karşılaştırmalı biçimde inceliyor. Yerel yönetimlerin yalnızca hizmet sunan kurumlar değil, toplumsal dayanışmayı, demokratik katılımı ve alternatif ekonomik modelleri geliştirebilecek siyasal aktörler olabileceğini tartışıyor.

Eser ayrıca iklim krizi, orman yangınları, dayanışma ekonomileri, tüketim boykotları, grevler ve tekno-feodalizm gibi güncel sorunları da kent perspektifinden değerlendiriyor. Kentleşme süreçlerinin çevresel, ekonomik ve toplumsal sonuçlarını birlikte ele alırken, yerel yönetimlerin geleceğin demokratik ve sürdürülebilir kentlerini kurmadaki rolünü sorguluyor. Böylece ‘Kentin Politik Tasarımı’, kenti yalnızca yaşanılan bir yer olarak değil, gündelik hayatın, siyasetin ve toplumsal dönüşümün kesiştiği dinamik bir mücadele alanı olarak yeniden düşünmeye çağırıyor.

Engin Bozkurt — Kentin Politik Tasarımı: Mekân, Gündelik Hayat ve Yerel Yönetimler
• Nota Bene Yayınları
Kent Çalışmaları • 288 sayfa • 2026

Veyis Sami Türkmen, Hasan Ağzıküçük — Tepemizde Sarı Sıcak (2026)

1970’lerin ikinci yarısında Adana, Türkiye’deki devrimci hareketin en dikkat çekici merkezlerinden biri haline geldi. MHP’nin güçlü olduğu ve siyasal çatışmaların sert yaşandığı bir kentte, işçi sınıfına dayanan örgütlenmelerin kısa sürede geniş kitlelere ulaşması, dönemin en çarpıcı toplumsal deneyimlerinden birini oluşturdu. ‘Tepemizde Sarı Sıcak: Adana’da Devrimci Mücadele’, Veyis Sami Türkmen’in tanıklıkları ile Hasan Ağzıküçük’ün gerçekleştirdiği söyleşileri bir araya getirerek bu özgün dönemin hafızasını ayrıntılarıyla yeniden kuruyor.

Kitap, yalnızca bir yaşam öyküsünü aktarmıyor; çocukluk yıllarından başlayarak siyasal bilinçlenme sürecini, okullarda ve mahallelerde yürütülen örgütlenme faaliyetlerini, sol hareketin Adana’daki yapılanmasını ve işçi hareketiyle kurduğu güçlü bağı adım adım izliyor. Faşist saldırılar karşısında geliştirilen direniş pratikleri, mahalle komitelerinin oluşumu, örgüt içi tartışmalar, dayanışma kültürü ve dönemin öne çıkan isimleri, kişisel anılarla toplumsal tarihin iç içe geçtiği bir anlatı içinde değerlendiriliyor.

Anlatı, 1980’e yaklaşan siyasal atmosferin giderek sertleşmesini, 12 Eylül darbesinin yarattığı kırılmayı ve bunun bireyler ile örgütler üzerindeki etkilerini de kapsamlı biçimde ele alıyor. Gözaltılar, mahkemeler, hapishane yaşamı, firar öyküleri ve darbe sonrasındaki yeniden hayata tutunma çabaları, yalnızca kişisel deneyimler olarak değil, bir kuşağın ortak belleğinin parçaları olarak aktarılıyor.

Eser, aynı zamanda Adana’nın toplumsal dokusunu, işçi kimliğini, mahalle kültürünü, kadınların mücadeledeki yerini ve dönemin siyasal ilişkilerini sorgulayan değerlendirmelere de yer veriyor. Devrimci hareketin kısa sürede elde ettiği kitlesel etkinliğin nedenlerini, karşılaştığı güçlükleri ve kalıcı bir dönüşüme neden ulaşamadığını tanıklıklar üzerinden tartışmaya açıyor. Böylece kitap, yalnızca geçmişi belgeleyen bir anı çalışması olmanın ötesine geçerek, Türkiye’nin yakın siyasi tarihine, toplumsal mücadelelerine ve kolektif hafızasına ışık tutan önemli bir sözlü tarih çalışması niteliği kazanıyor.

Veyis Sami Türkmen, Hasan Ağzıküçük — Tepemizde Sarı Sıcak: Adana’da Devrimci Mücadele
Editör: Yalçın Bürkev • Nota Bene Yayınları
Siyaset • 304 sayfa • 2026

Georg Lukács — Genç Hegel (2026)

Georg Lukács’ın ‘Genç Hegel’i, Hegel’in gençlik dönemini merkeze alarak diyalektik ile ekonomi arasındaki bağı tarihsel-materyalist bir perspektifle yeniden kuruyor. Lukács, Hegel’i soyut bir idealist sistem kurucusu olarak değil, Fransız Devrimi’nin özgürlük ufkuyla biçimlenmiş, toplumsal gerçeklikle hesaplaşan bir düşünür olarak konumlandırıyor. Böylece Hegel’in erken dönem yazılarında beliren özgürlük, emek, yabancılaşma ve sivil toplum temalarını Marx’ın düşüncesine uzanan bir hat üzerinde okuyor.

‘Genç Hegel’ (‘Der junge Hegel: Über die Beziehungen von Dialektik und Ökonomie’), Hegel’in gençlik metinlerinden başlayarak ‘Tinin Fenomenolojisi’ne giden yolu izliyor ve diyalektiğin yalnızca mantıksal bir yöntem olmadığını, toplumsal ve ekonomik ilişkilerle iç içe geliştiğini savunuyor. Lukács’a göre Hegel, feodal mülkiyet ilişkilerinin çözülüşünü ve burjuva toplumunun yükselişini kavramsal düzeyde ifade ediyor. Bu bağlamda sivil toplum, işbölümü ve yabancılaşma gibi kavramlar, tarihsel dönüşümlerin felsefi karşılığı olarak değerlendiriliyor.

‘Tinin Fenomenolojisi’ne dair yazılmış en iyi eserlerden biri olan kitap, aynı zamanda 20. yüzyıldaki Hegel yorumlarına müdahale ediyor. Lukács, Hegel’i irrasyonalizmin öncüsü gibi sunan eğilimlere karşı çıkıyor ve onu akıl ve özgürlük filozofu olarak savunuyor. Bu yönüyle eser, daha sonra yazdığı ‘Aklın Yıkımı’nın olumlu karşı yüzünü oluşturuyor. Hegel’i Marx’ın felsefi kaynağı olarak sistematik biçimde temellendirirken, kendi erken dönem düşüncesiyle de eleştirel bir hesaplaşma yürütüyor.

‘Genç Hegel’ hem Hegel’in alımlanma tarihini dönüştüren hem de Marksist felsefenin temellerini yeniden tartışmaya açan bir klasik olarak öne çıkıyor. Lukács, diyalektiği tarihsel ve toplumsal zemine yerleştirerek özgür bir insanlığın düşünsel imkânını savunuyor.

Georg Lukács — Genç Hegel
Çeviren: Doğan Barış Kılınç • Nota Bene Yayınları
Felsefe • 512 sayfa • 2026

Ulaş Can Olgunsoy — Perdedeki Mücadele (2026)

‘Perdedeki Mücadele: 1970’lerde Türkiye’de Devrimci Sinemanın Stili’, sinemayı yalnızca estetik bir üretim alanı olarak değil, doğrudan tarihsel, politik ve ideolojik bir mücadele zemini olarak ele alıyor. Ulaş Can Olgunsoy, 1970’li yılların Türkiye’sini hazırlayan toplumsal koşulları, siyasal kırılmaları ve kültürel dönüşümleri merkeze alarak, devrimci sinemanın hangi tarihsel bağlam içinde ortaya çıktığını ve nasıl bir dil kurduğunu sistematik biçimde inceliyor.

Olgunsoy, sinemada “stil” kavramını yalnızca biçimsel tercihlerle sınırlamıyor; anlatı, sinematografi, kurgu ve mizansen üzerinden kurulan bütünlüklü bir ideolojik yapı olarak ele alıyor. Sanat ve sinema ilişkisini teorik düzlemde tartışırken, stili ölçülebilir kategorilerle analiz edilebilir bir düşünsel çerçeveye yerleştiriyor. Böylece devrimci sinema, yalnızca politik içerik taşıyan filmler olarak değil, kendine özgü bir anlatım dili ve estetik dünya kuran bir sinema pratiği olarak kavramsallaştırılıyor.

Kitap, 1960’lardan 12 Eylül 1980 darbesine uzanan süreci tarihsel bir süreklilik içinde ele alıyor. Türkiye’de Yeşilçam’ın yapısı, 1970’lerin politik atmosferi, kültür-sanat ortamı ve Türkiye solu ile kurulan ilişkiler, devrimci sinemanın doğuş koşullarıyla birlikte okunuyor. Aynı zamanda dünya sinemasındaki devrimci gelenekler — Sovyet sineması, İtalyan Yeni Gerçekçiliği, Dziga Vertov Grubu ve Üçüncü Sinema — Türkiye bağlamına eklemlenerek karşılaştırmalı bir perspektif kuruluyor.

‘Perdedeki Mücadele’, teorik çerçevesini somut film analizleriyle derinleştiriyor. Arkadaş, Diyet, Bir Gün Mutlaka, İzin, Güneşli Bataklık, Maden ve Demir Yol/Fırtına İnsanları gibi filmler üzerinden devrimci sinemanın anlatı yapısı, görsel dili ve politik estetiği ayrıntılı biçimde çözümleniyor. Bu analizler, sinemanın yalnızca temsil değil, doğrudan bir mücadele alanı olduğunu gösteriyor.

Ulaş Can Olgunsoy — Perdedeki Mücadele: 1970’lerde Türkiye’de Devrimci Sinemanın Stili
• Nota Bene Yayınları
Sinema • 336 sayfa • 2026

Alper Çağlayan – Alevi Terim ve Deyimleri Sözlüğü (2025)

Alper Çağlayan’ın ‘Alevi Deyim ve Terimleri Sözlüğü’, Aleviliğin kültürel ve inançsal mirasını hatırlatan güçlü bir metin. Çalışma, yüzyıllardır Horasan’dan Balkanlar’a uzanan Alevî-Bektaşi yolunun kavramlarını, ritüel dilini ve sembolik dünyasını sistemli biçimde açıklayarak hem tarihsel sürekliliği görünür kılıyor hem de güncel tartışmaların dağınık hattına berrak bir yön çiziyor.

Doksanlı yıllardan itibaren Alevilik toplumun geniş kesimlerinde daha fazla konuşulur hâle gelse de, temel kavramların doğru anlaşılmasına yönelik bütünlüklü çalışmaların eksikliği sıkça yanlış yorumlara kapı aralıyordu. Bu sözlük, “Yol”un içinden gelen bir araştırmacının birikimiyle hazırlanmış olması sayesinde, terimlerin yalnızca sözlük anlamlarını değil, Alevi pratikte taşıdıkları derin sembolik ve ahlaki karşılıkları da açıklıyor. Hem eserlerde sık geçen ancak genç kuşakların aşina olmadığı sözcükleri aydınlatıyor hem de Alevi deyimlerinin yol içindeki gerçek bağlamlarını ortaya koyuyor.

Sözlük, Alevilikte sevgi, hoşgörü, doğruluk, merhamet gibi değerleri taşıyan kültürel sürekliliğin ancak terminolojinin doğru aktarılmasıyla korunabileceğini vurguluyor. Bu yönüyle çalışma, yalnızca bir başvuru kitabı değil, aynı zamanda Alevi geleneğinin özüne sadık bir öğrenme zemini sunan önemli bir kaynak olarak öne çıkıyor.

  • Künye: Alper Çağlayan – Alevi Terim ve Deyimleri Sözlüğü, Nota Bene Yayınları, sözlük, 221 sayfa, 2025

Roberto Esposito – Bios: Biyopolitika ve Felsefe (2025)

Roberto Esposito, biyopolitika kavramını tarihsel ve felsefi bir derinlikte ele alarak, modern politik düşüncenin yaşamla kurduğu karmaşık ilişkiyi analiz ediyor. ‘Bios: Biyopolitika ve Felsefe’ (‘Bíos: Biopolitica e filosofia’), “bios” yani yaşam kavramının, politika ve iktidar pratikleri içinde nasıl şekillendiğini sorguluyor. Esposito, biyopolitikanın yalnızca iktidarın yaşamı koruyan değil, aynı zamanda onu düzenleyen ve hatta yok edebilen yönlerini açığa çıkarıyor.

Eser, Antik Yunan’dan modern döneme kadar yaşamın anlamını belirleyen kavramsal çerçeveleri inceliyor. Aristoteles’in “bios” ve “zoe” ayrımından yola çıkarak, Batı düşüncesinde yaşamın nasıl farklı anlamlara bölündüğünü gösteriyor. Bu ayrımın modern biyopolitikanın temelini oluşturduğunu, yaşamın korunması adına uygulanan politikaların paradoksal biçimde ölüm mekanizmaları ürettiğini tartışıyor.

Esposito, Foucault’nun biyopolitika analizinden hareketle, modern devletin “yaşatmak” ve “ölüme terk etmek” arasındaki stratejik dengeyi nasıl kurduğunu ortaya koyuyor. Ancak Esposito’nun özgün katkısı, biyopolitikaya yönelik bir “pozitif” yaklaşım arayışında yatıyor. Ona göre yaşam, sadece korunması gereken bir olgu değil; paylaşım, karşılıklılık ve açıklık ilkeleriyle yeniden düşünülmesi gereken bir gerçekliktir.

Kitap, çağdaş toplumlarda sağlık, güvenlik ve beden politikaları bağlamında biyopolitikanın güncel etkilerini tartışırken, yaşamın siyasetten ayrılmaz bir boyut olduğunu vurguluyor. Esposito, yaşamı hem teorik hem etik düzlemde yeniden kavramsallaştırarak, biyopolitik düzenin sınırlarını aşmayı hedefleyen bir perspektif geliştiriyor.

  • Künye: Roberto Esposito – Bios: Biyopolitika ve Felsefe, çeviren: Onur Kartal, Nota Bene Yayınları, 286 sayfa, felsefe, 2025

Nuri Ödemiş – Kasabanın Devrimi (2025)

‘Kasabanın Devrimi’, 1975-1980 döneminde Karadeniz’de yükselen devrimci mücadelenin izini Bulancak üzerinden sürüyor. Nuri Ödemiş, özellikle THKP-C (Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi) ve onun gençlik yapılanması olan DEV-GENÇ’in (Devrimci Gençlik Federasyonu) bölgedeki etkisini ele alıyor. 1970’lerin ikinci yarısında bu örgütlerin mirasını sahiplenen Kurtuluş Hareketi, Karadeniz kıyısında özellikle Bulancak’ta güçlü bir kitle tabanı oluşturuyor. Aynı dönemde Devrimci Yol, bölgede diğer baskın aktör olarak sahneye çıkıyor. İki yapı arasında zaman zaman ortaya çıkan ideolojik ve örgütsel gerilimler, büyük şehirlere kıyasla daha yumuşak bir tonda yaşanıyor.

Kitap, Fatsa Yerel Yönetimi örneğiyle aynı dönemde yaşanan demokratik deneyimi hatırlatıyor ancak esas odak Bulancak oluyor. Bulancak’taki devrimci örgütlenme, merkezden gelen direktiflerden ziyade yerel inisiyatiflerle şekilleniyor. Bu özgünlük, Kurtuluş Hareketinin sınırlı yönlendirmesine rağmen ilçede kitleselleşmenin nasıl sağlandığını gösteriyor. Yerel halkla kurulan güçlü bağlar, devrimcilerin toplumsal karşılık bulmasını kolaylaştırıyor.

Ancak bu başarı, kendi sınırlarıyla da yüzleşiyor. Bulancak’taki hareket, Fatsa’daki gibi yerel yönetime dönüşemiyor. Kitap, bu farkın nedenlerini sorguluyor ve yerel başarıların kalıcı örgütsel yapılara dönüşememesinin sebeplerini analiz ediyor. Demokrasi pratiğinde yaşanan eksikler, halkla kurulan ilişkinin uzun vadeli kurumsallaşamamasıyla birleşiyor.

‘Kasabanın Devrimi’, Karadeniz’de THKP-C çizgisinin evrildiği mücadele biçimlerini, yerel pratikler üzerinden değerlendiriyor. Özellikle Kurtuluş ve Devrimci Yol arasında şekillenen mücadeleyi, devlet baskısı ve bölgesel dinamiklerle birlikte ele alıyor. Kitap, dönemin siyasal-toplumsal atmosferine dair hem tanıklık hem de çözümleme sunuyor.

  • Künye: Nuri Ödemiş – Kasabanın Devrimi: 1970’li Yıllarda Bulancak, Nota Bene Yayınları, tarih, 192 sayfa, 2025

Anti-Güvenlik Kolektif – Güvenliğin İlgası (2025)

Burjuva toplumunun en yüce kavramı olarak güvenlik, mevcut tüm iktidar yapılarının temelini oluşturur. Güvenlik, yalnız olduğumuz ve kıt kaynaklar üzerinde rekabete mecbur kaldığımızı, özel mülkiyetin doğal bir hak olduğunu, küçük özel yaşam adamızı başkalarının tehdidine karşı korumamız ve bunu yapmak için otoriteye boyun eğmemiz gerektiğini söyleyen canavarca düşüncedir.

2010 yılında kurulmuştur ve polis gücünün radikal bir eleştirisine kendini adayan, sermaye altında güvenliğin hem maddi hem de ideolojik hegemonyasına meydan okuyan bir grup akademisyen ve aktivistten oluşan Anti-Güvenlik Kolektifi tarafından yazılan bu manifesto ise, devlet, şirket ve bireysel düzeyde egemenlik ilişkileri içinde işleyen güvenlik söylem ve pratiklerini eleştiriyor; “güvenlik” adı altında sürdürülen baskı, denetim ve eşitsizlik düzenini ifşa ediyor.

‘Güvenliğin İlgası: Bir Manifesto’ (‘The Security Abolition Manifesto’), öncelikle modern güvenlik söylemini bir “koruma” vaadiyle maskelediğini, ancak gerçekte sistematik tahakküm aracı olarak kullanıldığını söylüyor. Devletler, gözetim sistemleriyle özel yaşamı ihlal ediyor; şirketler, veri toplayarak bireyleri ekonomik bir nesneye dönüştürüyor; bireyler ise güvenlik söylemine ikna edilerek özgürlük alanlarından vazgeçiyor. Bu durum, güvenlik söylemini bir özgürlük değil, kontrol mekanizması hâline getiriyor.

Anti-Güvenlik Kolektif, güvenlik pratiklerini tümüyle ortadan kaldırmayı öneriyor. Bu yalnızca polis, gözetim cihazları veya yazılımlar gibi teknik araçların kaldırılması anlamına gelmiyor. Aynı zamanda “güvenlik etalagojilerine” karşı kolektif bir direniş gerekiyor. Yani güvenlik söyleminin insan ilişkilerini, toplumsal kurumları ve mücadelenin pratik alanlarını nasıl dönüştürdüğünü kavrayarak bu dönüşümü tersine çevirmek gerekiyor.

Manifesto, pratik önerilere de yer veriyor: Gözetimsiz topluluk alanları yaratmak; karakol, sınır, hapishane gibi işkence makinesi hâlini almış kurumlara alternatif ortak yaşam modelleri inşa etmek; dayanışma, şeffaflık ve özyönetim temelinde güvenlik süreçlerini toplumsallaştırmak. Bu öneriler, bireyler arası ilişkilerin devletin, şirketin ve ideolojik güçlerin eline bırakılmamasını amaçlıyor.

Bu metin, güvenliğin mutlak bir hak değil, iktidarın manipülasyon aracına dönüştürüldüğünü; dolayısıyla gerçek özgürlüğün, baskı aracına dönüşmüş güvenlik yapılarının ortadan kalktığı bir dönüşümle mümkün olduğunu savunuyor. Bu çağrı, her düzeyde kontrol edilmeden bir arada yaşamanın yollarını düşünmemiz gerektiğini gösteriyor.

  • Künye: Anti-Güvenlik Kolektif – Güvenliğin İlgası: Bir Manifesto, çeviren: Deniz Türker, Nota Bene Yayınları, siyaset, 128 sayfa, 2025

Hüseyin Tevetoğlu – Namlunun Ucundaki Sendika (2025)

1975–1980 yılları arasında Türkiye’de askeri işyerlerinde örgütlenen Aster‑İş Sendikası (Askeri Tersane ve Askeri İşyerleri İşçileri Sendikası), genellikle en zor kabul edilen çevrelerde bile işçilerin hak talep etme potansiyelini gözler önüne seriyor. Merkeziyetçi ve otoriter işleyişin hâkim olduğu Milli Savunma işkolunda, Aster‑İş pek çok ilki gerçekleştirmiştir. Bu dönemde ordunun tam merkezinde, Ankara’da yürütülen örgütlenme, Türkiye işçi sınıfı tarihinde bir sınıf sezgisi yükselmesi olarak kabul edilir.

Aster‑İş’in simgesi “Asker değil işçiyiz” sloganıdır. Bu slogan, a) işçileri asker sayarak Askeri Ceza Kanunu’yla disipline etmeye dayanan uygulamalara b) ‘güdümlü’ sendikacılık anlayışına ve c) statükodan nemalanan ana akım sendikalara karşı üçlü bir direniş bayrağı olmuştur.

İşçiler, hem askerden bağımsız bir hukuk zemini talep etmiş hem de militarize edilmiş üretim ortamında laik, demokratik bir toplumsal ilişkilenme kurma iddiasında bulunmuşlardır.

Aster‑İş’in kısa ömürlülüğü dikkat çekicidir: 12 Eylül 1980 Darbesi’nin hemen öncesinde kurulan bu sendika, darbe kararlarıyla birlikte kapatılmıştır.

Hüseyin Tevetoğlu, doğrudan bu örgütlenme pratiğinin ön saflarında yer almış. Bu sayede, konuyla ilgili diğer çalışmalarda eksik kalan yönler de gün yüzüne çıkarılıyor: askeri yapının içeriden bozulan işleyiş kurgusu, devletin ceza mekanizmalarına yönelik müdahaleleri ve işçilerin sahada verdikleri bizzat mücadele öyküleri detaylı biçimde aktarılıyor.

Bu anlatı yalnızca bir sendikanın değil; Türkiye 1970’lerinin sınıf mücadelesinin, sol-siyaset-sendika ilişkilerinin ve anti-otoriter pratiklerin bir mikro tarihi olarak okunabilir. O dönemin ordunun göbeğinde yükselen bir emek direnişinin hikâyesi, bugün hâlâ sendikal mücadeleyi düşünen herkes için hâlâ güncelliğini koruyor.

  • Künye: Hüseyin Tevetoğlu – Namlunun Ucundaki Sendika: Aster-İş, Nota Bene Yayınları, siyaset, 216 sayfa, 2025

Can Kalkan – Dili Yabana Sürmek (2025)

Bu kitap, Gilles Deleuze ve Félix Guattari’nin “minör edebiyat” kavramı etrafında şekillenen düşüncelerini merkeze alarak, edebiyatın yalnızca estetik değil, aynı zamanda politik bir alan olduğunu gösteriyor. Minör edebiyat; merkezin diline içeriden yabancılaşarak yazmak, sessizleştirilmiş kimliklerin sesini duyurmak ve dilin yerleşik yapısını sarsmak demektir. Bu çerçevede edebiyat, azınlıkların, yoksulların ve dışlanmışların dilsizliğini bozan bir eyleme dönüşür.

‘Dili Yabana Sürmek’, yalnızca edebiyatseverlere değil; dilin iktidar tarafından nasıl biçimlendirildiğini, kimlik ve aidiyet ilişkilerini nasıl kurduğunu sorgulayan herkese sesleniyor. Dil ile iktidar arasındaki gerilim hattında minör edebiyat, temsil edilemeyeni temsil etmeye çalışırken, aynı zamanda temsilin sınırlarını da zorlar. Böylece edebi üretim, salt bireysel bir uğraş olmaktan çıkar, kolektif ve dönüştürücü bir direnişe evrilir.

Latife Tekin’in “yazabilmek için insanın evinden ve evinin dilinden kopması gerekir” sözü, Deleuze’ün “ana diline yabancı gibi yazmak” fikriyle doğrudan kesişir. Tekin’in edebiyatı, geleneksel dil kalıplarını yıkarak, yoksulların, kadınların ve görmezden gelinen toplulukların çoklu deneyimlerini dile taşır. Bu yazım biçimi, dili sadece anlatım aracı değil, aynı zamanda mücadele sahası haline getirir.

Bu eser, minör edebiyatın nasıl dönüştürücü bir güce sahip olduğunu gösterirken, edebiyatın sınıfsal doğasını, temsil krizini ve dilin ideolojik işleyişini tartışmaya açıyor. Deleuze, Guattari ve Latife Tekin’in düşünceleri arasında kurulan bağ, edebiyatın potansiyelini sınırsızlaştıran bir zemin sunuyor. Yazmak, bu bağlamda sadece ifade değil, aynı zamanda bir kopuş ve direniştir.

  • Künye: Can Kalkan – Dili Yabana Sürmek: G. Deleuze & F. Guattari’nin İzinde Latife Tekin’de Minör Edebiyat, Nota Bene Yayınları, inceleme, 136 sayfa, 2025