Kolektif – Feminizm, Ekoloji, Toplumsal Direniş (2022)

‘Feminizm, Ekoloji, Toplumsal Direniş’, iklim krizine karşı alternatif yaklaşımlar, mücadele pratikleri ve örgütlenme deneyimleri sunuyor.

Kitaba katkıda bulunan yazarlar, konuyu feminist iktisattan yeşil ekonomiye ve alternatif gıda topluluklarına geniş bir perspektiften irdeliyor.

Türkiye ve dünya önemli bir değişim döneminden geçiyor.

Doğal olarak böyle bir dönem pek çok alandaki tartışmaların yeniden ele alınmasına yol açıyor.

Günümüzün en önde gelen tartışma başlıklarını kapsayan ‘Feminizm, Ekoloji, Toplumsal Direniş’ akademik faaliyetlerini, daha yaşanabilir, özgür ve adil bir dünya ve ülke yaratma mücadelesiyle birleştiren Şemsa Özar’a öğrencileri, yol arkadaşları ve meslektaşları tarafından armağan olarak hazırlandı.

Bu kitapta, kapitalizme, erkek egemenliğine, ana akım iktisat yaklaşımına ve tüm bunların elbirliği ile yol açtığı iklim krizine ilişkin eleştirel analizlere ve daha iyi bir dünya idealiyle oluşturulan alternatif yaklaşımlara mücadele pratikleri ve örgütlenme deneyimleriyle ilgili ufuk açıcı örnekler eşlik ediyor.

Her biri kendi alanında yetkin yazarlarca kaleme alınan metinler ve söyleşiler, dünyanın ve ülkenin güncel meselelerine ilişkin entelektüel tartışmaları yansıtmakla yetinmiyor; entelektüel faaliyeti, hayatı dönüştürmeye yönelik pratikle bütünlüğü içinde ele alıyor.

Kitaba katkıda bulunan isimler ise şöyle: Aylin Vartanyan Dilaver, Ayşe Damla Pinçe, Begüm Özkaynak, Ceren Özselçuk, Ebru Kongar, Emel Memiş, Feryal Saygılıgil, Gülay Günlük-Şenesen, Gülay Toksöz, Handan Çağlayan, İlke Ercan, Serap Güre, Murat Koyuncu, Mustafa Şahin, Nurcan Baysal, Tülin Arman, Yahya Mete Madra, Zeynep Gambetti, Zeynep Kadirbeyoğlu ve Kaner Atakan Türker.

  • Künye: Kolektif – Feminizm, Ekoloji, Toplumsal Direniş, editör: Handan Çağlayan ve Kaner Atakan Türker, Nota Bene Yayınları, ekoloji, 328 sayfa, 2022

Pınar Eke – Tercihen Çocuksuz (2022)

Annelik dokunulmaz bir alan.

Bu dokunulmazlığın üstü fedakârlık, kutsallık, karşılıksız sevgi ve sabırla süslü bir örtüyle kapatılmış.

Eke, cesaretle aralıyor onu.

Kadın olmanın koşulunu annelik olarak, çocuksuzluğu seçmeyi ise bir anomali olarak kuran kültürümüzün riyakarlığını açığa çıkarıyor.

Çocuksuzluğu seçen kadınlarla yaptığı derinlemesine mülakatların analizleri; görünmeyen, görmezden ve duymazdan gelinen kadınlık deneyimini kadınların sesinden, dilinden, gözünden yansıttığı için çok kıymetli.

Seçme özgürlüğüne sahip olmak, temel bir insan hakkı…

Oysa kadınlar bedenleri ve tercihleri yüzünden hep yargılandılar.

Annelik mefhumu da bu yargılanmadan azade değil elbette.

Çocuksuz bir kadınsanız meyvesiz bir ağaca benzetilebilir, bencillikle suçlanabilirsiniz ya da üreme sorununuz olduğu varsayılarak elinize bir tüp bebek uzmanının kartı tutuşturulabilir…

Bir çocuğunuz varsa ‘bir çocuk hiç çocuktur’ derler size…

İki çocuk yapmışsanız, idealdir!

Üç çocuğunuz varsa cehaletle suçlanabilir; dört çocukta ‘Kezban’ olarak adlandırılabilirsiniz.

Ve Eke’nin de bu kitapta gösterdiği gibi bu tenkitler yine en çok kadınlardan işitilir.

Baskı uzaklardan değil, en yakından arkadaşlarınızdan, tanıdıklardan gelir.

Ve gittikçe genişleyerek tüm toplumu biçimlendirir.

Zira mitler, gelenek-görenekler, inançlar, sosyal kurumlar ya da medya… alternatif bir söylem üretmez.

Daima her kadının, kaçınılmaz biçimde anne olmayı arzuladığını duyarız.

Eke, kitabında bu söylemin izine düşüyor ve bize de sorgulayabilmemiz için kapılar açıyor.

Kadınların üstüne yıkılan eril söylemin sözcülüğünü üstlenenlere, “kendi deneyiminizi gerçek ve geçerli olan diye bize dayatmayın” çağrısında bulunuyor.

Aktarılmasına aracılık ettiği kadın hikayeleriyle başka türlü hayatlar, bambaşka seçimler de olabileceğini hatırlatıyor.

Çocuksuzluk tercihini çocuğa ya da anne olmaya değil; annelik ideolojisine yönelik eleştirel bir okumaya tabi tutan çalışma, “çocuk yapmıyorum” diyen ya da demek isteyen kadınlara cesaret verecek nitelikte.

Çocuksuzluk tercihini bir eksik bir kusur gibi gören, anneliği kadınlar için zorunluluk olarak tahsis eden erke ve baskıya karşı seçeneklerden söz edebilmekte, toplumsal sağlığımız açısından fayda var.

  • Künye: Pınar Eke – Tercihen Çocuksuz: Kadınlık Arzuları Değişirken, Nota Bene Yayınları, kadın, 296 sayfa, 2022

Cansu Tekin – Yuvayı Kaybetmek (2022)

‘Yuvayı Kaybetmek’, nerede oturuyorsun sorusundan rahatsız olanların, tek hayali iki pencereli ev olanların, hiç evi olmayanların, yuvasını kaybedenlerin, komşuluğunu özleyenlerin, kirasını veremeyenlerin, barınamayanların, senin, benim, bizim hikayemiz…

Kitap, ileri marjinalliğin karşılaştırmalı coğrafyasında konut sorununu sosyal politika perspektifinden ele alıyor.

Önceki çalışmalardan farklı olarak hem Fransa’da hem de Türkiye’de, “adı kötüye çıkmış”, “tehlikeli” mahalleleri Wacquant’ın metodolojisiyle inceleme nesnesi yaparak yoksulluğun görünmeyen yüzlerine ışık tutuyor.

Devletin sağ ve sol eli kavramsallaştırmasından yola çıkarak bedenlere, mekanlara, göçmenlik deneyimlerine, üretim rejimlerindeki dönüşümlere, sosyal politikalara, konut sorununa ve yoksulluğa ekonomi-politik bir bakışla eğiliyor.

Kent yoksulluğunu tarihsel ve mekânsal bir inşa temelinde ele alan çalışma, yoksulluğun evrensel olarak benzeştiğini, kentin sürgün bölgelerinin devletler eliyle inşa edildiğini ve konut sorunundan çıkışın yolları olabileceğini vurguluyor.

Kısacası kitap sorunun failini ararken üretim ilişkilerine, sosyal politikalardaki dönüşüme, beden politikalarına, polis gücüne varıyor ve soruyor: Direnişin imkânı var mı?

  • Künye: Cansu Tekin – Yuvayı Kaybetmek: Fransa’da ve Türkiye’de Yoksulluğun Silüetler (Karşılaştırmalı Konut Sorunu), Nota Bene Yayınları, inceleme, 312 sayfa, 2022

Miguel Altieri ve Peter Rosset – Agroekoloji (2022)

Bugün yaşadığımız gıda krizinin en önemli sebebi, 1940’lardan bu yana uygulanan kapitalist tarım uygulamalarıdır.

Miguel Altieri ve Peter Rosset, verili sisteme sıkı eleştiriler getirdikleri bu kitaplarında, tarım-gıda sistemine radikal bir alternatif olarak agroekolojinin ne anlama geldiğini açıklıyor.

Türkiye ve dünya, güçlü bir gıda krizi içerisinden geçiyor.

Bu durumu yaratan devasa bir sistem var.

1940’larda “yeşil devrim” olarak adlandırılan süreçle yeni bir boyut kazanan kapitalist tarım, gıda üretiminin, gıdayı üreten öznelerin, gıda üretim mekânlarının organizasyonunun asli belirleyenidir.

Endüstriyel tarım, şirket tarım rejimi gibi ifadelerle de anılan bu yapıyı anlamak, gıdanın üretim ilişkilerini ve toplumsal yaşamdaki konumunu kavramak için elzem.

‘Agroekoloji’, mevcut tarım-gıda sisteminin kapsamlı bir eleştirisi ve bu sisteme radikal bir alternatif olması itibariyle, çok özel bir kitap.

Ekolojik ilkelerle, doğayla dost uygulamaları, kadim ve teknoloji bilgisinin harmanlandığı bilimi, şirket tarımı karşısında anti-kapitalist bir seçeceği ifade eden agroekoloji kavramı, bu kitapta temelleri ve güncelliği açısından pek çok boyutuyla ifade edilmektedir.

Bu kitabın Türkiye’de derin bir krize sürüklenmiş tarımsal yapıyı dönüştürmeyi arzulayan çiftçilere, araştırmacılara ve aktivistlere kaynaklık edecek nitelikte.

  • Künye: Miguel A. Altieri ve Peter M. Rosset – Agroekoloji: Bilim ve Politika, çeviren: Fatih Özden, Nota Bene Yayınları, tarım, 164 sayfa, 2022

Yener Orkunoğlu – Hegel’in Gölgesi (2022)

‘Hegel’in Gölgesi’, Hegel tartışmasına Marksist perspektiften ışık tutan önemli bir çalışma.

Yener Orkunoğlu’nun kitabı, Bakunin’den Adorno’ya dek pek çok önemli ismin Hegel’in felsefesiyle kurdukları ilişkinin izini sürmesiyle özellikle dikkat çekiyor.

Ölümlü olmamak gibi bir huyu vardır düşüncenin: Çoğunlukla, üreticisinin belli bir şimdi ve buradaya sıkışıp kalmış bireysel yaşamının ötesine geçer, üretildiği dönemin sınırlarını aşıp çok daha uzak zamanlara hitap eder, niyet edilenin dışında, başlangıçta öngörülemeyen geniş kapsamlı sonuçları olur.

Öyle ki, düşüncenin mi düşünüre yoksa düşünürün mü düşünceye ait olduğu bile sorulabilir.

Hegel de böylesi görkemli düşünceler içeren bir felsefe sisteminin mimarıydı; daha yaşarken bile etkisini hissettiren ve aynı zamanda karşı çıkışlara maruz kalan, ölümünden sonra felsefesi farklı ve hatta, sağ Hegelciler ve sol Hegelciler ifadelerinden de anlaşılacağı üzere, karşıt perspektiflere kaynaklık etmeye devam eden, neredeyse yüzyılın ardından yine zihinsel dünyanın şekillenmesinde gerek olumlanarak gerek olumsuzlanarak büyük bir rol oynayan ve düşüncesi, özellikle de “devrimin cebiri” denen diyalektiği, akademik tartışmaların dışına taşıp bir şekilde Marksistler aracılığıyla mevcut realiteye, öğrencilere, dahası eğitimsiz halk kitlelerine, işçilere, köylülere taşınan…

Düşünceler kitleler tarafından sahiplendiğinde maddi bir güce dönüşür demişti Marx. Gerçekten de ondokuzuncu ve yirminci yüzyıl, dünyayı rasyonel bir şekilde değiştirmek isteyenlerin düşüncelerinin, Varlık karşısında salt öznel bir şey olarak kalmayıp ete kemiğe büründüğüne, giderek nesnel bir hal aldığına tanıklık etti.

Tüm bu düşüncenin nesnelleşme sürecinde “Hegel’in Gölgesi”ni görmemek mümkün değil.

‘Hegel’in Gölgesi Bakunin’den Adorno’ya, Hegel’in felsefesinin neredeyse tüm yönlerine işaret eden bir girişin ardından, Hegel tartışmalarına ışık tutuyor, ona yöneltilmiş değişik suçlamaları gündeme getiriyor ve özellikle de dört ülkedeki –Rusya, Fransa, İtalya ve Almanya– Bakunin’den Adorno’ya dek pek çok önemli ismin Hegel’in felsefesiyle kurdukları ilişkinin izini sürüyor.

Bu bakımdan Türkçede eksikliğini hissettiğimiz bir boşluğu doldurarak önemli bir kaynak oluşturuyor.

Marksist bir perspektiften hareket eden yazarın tüm bu tartışmalar boyunca idealizm ve materyalizmin birliği temelinde geliştirilmiş bir diyalektik kavrayışın önemine dikkat çektiğini de ayrıca belirtmek gerek.

  • Künye: Yener Orkunoğlu – Bakunin’den Adorno’ya Hegel’in Gölgesi, Nota Bene Yayınları, felsefe, 488 sayfa, 2022

Catherine Mills – Biyopolitika (2021)

Biyopolitika hakkında derli toplu bir giriş arayanlar bu kitabı muhakkak edinmeli.

Catherine Mills, Foucault, Agamben, Arendt ve Negri gibi isimlerin teorik yaklaşımlarını ve kavramın farklı alanlardaki kullanımlarını aydınlatıyor.

Biyopolitika, son yıllarda beşerî ve sosyal bilimler disiplinlerinde en yaygın kullanılan ve en önemli kavramlardan biri oldu.

Mills’in ‘Biyopolitika: Düşünürler ve Temalar’ı da, biyopolitika çalışmaları alanına geniş kapsamlı ve derinlikli bir giriş mahiyetinde.

İki temel kısma ayrılmış olan kitabın ilk kısmı, biyopolitika kavramının çağdaş kullanımlarına odaklanmak suretiyle Michel Foucault, Giorgio Agamben, Hannah Arendt, Roberto Esposito ve Antonio Negri’nin temel teorik yaklaşımlarını açıklayıp tartışarak kavrama dair felsefî bir giriş sunuyor.

Kitabın ikinci kısmında Mills, odağını düşünürlerden kavramın işe koşulma biçimlerine kaydırarak “Politika”, “Yaşam” ve “Öznellik” üst başlıkları altında egemenlik, yönetimsellik, şiddet, haklar, teknoloji, üreme, ırk/ırkçılık ve cinsel farklılık temalarını biyopolitik bir perspektifle ele alıyor.

Kitap, biyopolitika çalışmalarındaki temel teorileri ve temaları tanıyıp kavramak isteyen okuyucular için vazgeçilmez bir rehber olmakla birlikte kavrama aşina okurlar için de meydan okuyucu ve kışkırtıcı içgörüler sağlayacak türden.

  • Künye: Catherine Mills – Biyopolitika: Düşünürler ve Temalar, çeviren: Mert Karbay, Nota Bene Yayınları, 264 sayfa, 2021

Şerafettin Halis – Yalanın Mimarı (2021)

Dersim’de 1937/38’deki katliam hakkında doğru bilinen sayısız yanlış var.

Şerafettin Halis, bunda başat referans olduğunu söylediği Baytar Nuri’nin çalışmalarını merkeze alarak “sentetik Dersim ezberleri”yle hesaplaşıyor, bu konudaki bilgi kirliliğini gözler önüne seriyor.

Çevresinden yüzyıllarca izole yaşayan Dersim’in oluşturduğu gizem, denebilir ki son yüz yıllık zaman diliminin en yoğun ilgi odaklarından birisi oldu.

Özellikle son kırk yıllık zaman diliminde başta siyasi alan olmak üzere popüler ve akademik tarih tartışmalarının kayda değer bir bölümünde gittikçe ısınarak/ısıtılarak gündem olmaya devam etti.

Bugün, Dersim’e dair güncel siyasi konularda bile tartışmanın çoğu kez Dersim 1937/38’e bağlanıyor olması, o dönemde yaşananların en azından ana kodlarının bilinmesini zorunlu kılıyor.

Halis, Türk ve Kürt (resmi) tarihçi ve siyasetçilerin Dersim 1937/38’e yönelik bilgi kaynaklarının aynı olduğunu söylemenin yanlış olmadığını belirtiyor.

Yazara göre, günümüzde resmi ideolojilerin eksenindeki tarihçi, akademisyen, aydın, sanatçı ve siyasetçinin Dersim’e dair ezberlenmiş tezlerinin önemli bir kısmı gerçek dışı bilgilerden oluşuyor.

Halis, oluşan bu ezberin başat referansının -yazdığı iki kitapla- Baytar Nuri olduğunu savunuyor.

Halis’e göre bu referans, galat-ı meşhur, yani doğru bilinen yanlışlar dizgesi üzerinden bir “sentetik Dersim ezberi”ne neden oldu ve gün geçtikçe derinleşip genişleyen bilgi kirliliği havzası oluşturdu.

‘Yalanın Mimarı’ tam da bu amaçla, Dersim etnik kimliğinin ve ‘38’in kodlarını irdeliyor.

Halis, Dersim’in otantik yapısı ve diğer toplumlarla olan tarihsel ilişkileri üzerindeki örtüyü aralayarak Baytar Nuri’nin referansıyla beslenen “Dersim ezberi”nin toplumsal, siyasal, kültürel alanlardaki yıkıcılığına ve Baytar Nuri’nin “Kim?”liğine dikkat çekiyor.

  • Künye: Şerafettin Halis – Yalanın Mimarı: Dersim’de Yok Edilişin İnşası 1 (Kırk Parçalı Aynada Baytar Nuri Suretleri), Nota Bene Yayınları, tarih, 352 sayfa, 2021

Hayri Demir – Selahattin Demirtaş: Bir Siyasi Rehinelik Öyküsü (2021)

Selahattin Demirtaş ve Osman Kavala gibi siyasi rehineler, Türkiye’de yargı-siyaset ilişkisinin vahameti konusunda ileride ders olarak okutulacak nitelikte.

Gazeteci Hayri Demir, Demirtaş’ın yargılama sürecini merkeze alarak bu karanlık dönemi tüm yönleriyle kayda geçiyor.

Dost ya da düşman, herkes Selahattin Demirtaş’ın yargılandığından haberdar.

Dahası herkesin bu konuya dair bir kanaati de mevcut.

Ancak yakınları ve avukatları dışında neredeyse hiç kimse dava sürecinin ayrıntılarına vakıf değil.

Milyonlar bu dava sürecinde, neler yaşandığını, ne olup bittiğini bilmiyor.

İktidar ise manipülasyon çabasını inatla sürdürüyor.

Demirtaş kendi tanımlamasıyla “Bir siyasi rehine” olarak tutuklandı, yargılandı ve yargılama süreci bu yaklaşımla da sürdürüldü.

Demirtaş’ın yargılama süreci, Türkiye’de siyaset-yargı ilişkisinin çok boyutlu röntgenini çekmeyi kolaylaştırıyor.

Ne yazık ki, ilk andan itibaren geliştirilen süreçle birlikte yargılama safhaları ve yargılamaların temelini oluşturan dava dosyaları bu süreçte yeterince irdelenmedi.

Toplumun büyük bir kesimi bu yargılamaların siyaseten yürütüldüğü konusunda hemfikir olsa da dava sürecine dair başvurabileceği bir kaynak yoktu.

Yargılamalar, toplumdan kaçırılarak cezaevlerinde oluşturulan özel duruşma salonlarında yürütüldü.

Gelecekte Türkiye’nin gerçek siyasal tarihi yazılacaksa bu karanlık dönemi tüm yönleriyle kayda geçmek gerekiyor.

İşte bu kitap da, binlerce sayfalık dava dosyalarını, tutanakları, savunmaları bir süzgeçten geçirerek, bir siyasi rehineliğin nasıl ve ne şekilde hayata geçirildiğini gözler önüne seriyor.

Demir bununla da yetinmeyerek, dava dışında yaşanan gelişmelerin nasıl olup da doğrudan davaların bir parçası olarak vuku bulduğunu da irdeliyor.

  • Künye: Hayri Demir – Selahattin Demirtaş: Bir Siyasi Rehinelik Öyküsü, Nota Bene Yayınları, siyaset, 264 sayfa, 2021

Ezgi Duman – Leviathan’dan Neoleviathan’a (2021)

İşsizlik ve yoksulluğun artması, iktidarların gözünde “tehlikeli sınıflar”ın artışı anlamına gelir.

Ezgi Duman bu ufuk açıcı çalışmasında, neoliberal süreçte suçlulaştırma ve hâliyle hapsetmenin işlevinin hem ekonomik hem siyasal açıdan nasıl dönüştüğünü ortaya koyuyor.

Loïc Wacquant’ın belirttiği üzere, dünyada suç oranlarında ciddi bir artıştan bahsedemiyoruz.

Ancak hapishane sayısını ve hapishane nüfusunu artırmak yükselen bir trend.

Mevzu, suç oranlarındaki artış değilse ne?

Neoliberal politikalar ve neticeleri ya da ihtimalî neticeleri nedeniyle “güvenlik” politikalarında ve hâliyle hapsetmede değişiklikler yaşandı.

Bir yandan refah devleti politikalarının geri plana düşmesi, yani neoliberal politikaların öne çıkmasıyla beraber işsizlik, güvencesizlik, yoksulluk had safhaya çıkmış, yani “tehlikeli sınıflar” nicelik olarak artmış durumda.

Buna binaen suçlulaştırma ve hâliyle hapsetmenin işlevi hem ekonomik hem siyasal açıdan yükseldi.

Diğer yandan 24 Aralık 1811 tarihli Napolyon Kararnamesi, ya da 1933 tarihli Nazilerin Halkın ve Devletin Korunması Kanunu’nu yakın tarihimizde, antiterör yasaları, “olağanüstü hâl” ilanları ya da ABD’nin 26 Ekim 2001 tarihli Yurtseverlik Kanunu olarak zuhur etmekte.

Başka bir şekilde ifade edilecek olursa, modern devletin tarihsel tecessümünden beri hiçbir vakit tam olarak yok olmamış Niccolò Machiavelli’nin “Prens”i ya da Hobbes’un “Leviathan”ı devletle toplumun muğlak bir tarzda birbirine karıştığı günümüzde de kendini sıkça gösterebilmekte ve siyasal hayata sirayet etmekte.

Bu sirayet hâli şedit bir edim olan cezalandırmanın ve bu minvalde hapsetmenin muktedirin bir “kılıç” sallama faaliyeti olarak öne çıkışının diğer veçhesi.

Duman da, modern cezalandırmanın doğuşundan neoliberal bir cezalandırma biçimi olarak hapsetmeye ve neohapishaneye, konuyu geniş bir pencereden tartışıyor.

  • Künye: Ezgi Duman – Leviathan’dan Neoleviathan’a: Suç, Ceza, Hapsetme, Nota Bene Yayınları, siyaset, 312 sayfa, 2021

Kamil Kartal – Öyle mi Alay Komutanı! (2021)

Çoğumuz Kamil Kartal’ı “Öyle mi alay komutanı!” dediği o tüylerimizi diken diken eden konuşmasıyla tanıdık.

Oysa Kartal, 1977’den beri sendikal mücadelenin içinde yer alıyor.

İşte bu kitap da, Türkiye’nin Kitap 1970’lerden 2021’e uzanan sendikal sürecini siyasal gelişmeler ışığında ele almasıyla çok önemli.

Çetin Uygur ile Kamil Kartal arasında eşine az rastlanır bir usta-çırak ilişkisi vardır.

Bu ikili, özellikle 1980 sonrası işçi hareketinin her atılımının ya mimarı ya danışmanı ya hamalı, en kötü ihtimalle de tanığıydı.

1980 sonrasında bağımsız sendikalar süreci, 1989 işçi baharı, İşçilerin Sesi gazetesinin yayınlanması, kamu çalışanları hareketinin oluşumu ve yükselişi, DİSK’in yeniden faaliyete başlaması, Yeraltı Maden-İş’in Zonguldak çalışması, güvencesiz işçilerin örgütlenme süreçleri ve daha nicelerinde hep birlikteydiler.

Kısacası Kamil Kartal özellikle 1980 sonrasındaki kayda değer işçi çalışmaları açısından muazzam bir belleğe sahiptir.

Kitap 1970’lerden 2021’e kadar Türkiye sendikal sürecini, özellikle de 1980 sonrası yeni sendikal hareketlerin gelişimini, siyasal gelişmeler ışığında ele alıyor.

Bu yönüyle, okur kitabın sayfalarını karıştırırken sadece döneme dair anıları okumakla kalmıyor, sendikal tarih içinde analitik bir geziye de çıkmış oluyor.

Yazarın dışında, bu süreçlere tanıklık etmiş pek çok kişi düşünceleriyle kitapta yer alıyor.

Bu nedenle kitap farklı ya da karşıt fikirlere yer veren önemli tartışmaları içeriyor.

1980’lerdeki bağımsız sendikalar sürecinin peşi sıra, DY zemininde 1989-1991 Çalışması ve 1992’de başlayan Tartışma Süreci ana hatlarıyla kitapta yer alıyor, bazı boyutlar ilk kez dile geliyor.

Bu dönem Türkiye solu ve işçi hareketi açısından da önemli bir tarihsel dönemeçtir ve sonrasını doğrudan etkilemiştir.

1992 sonrasında sol hareket ve işçi hareketinde artık yeni bir dönem başlamıştır.

DİSK’in açılmasıyla geleneksel sendikal tarzın tıkanıklıkları iyice görünür olur.

1993 sonrasında dile gelmeye başlayan yeni arayışlar, güvencesiz işçi çalışmaları esas olarak 2002 sonrasında belirginleşir.

Bu arayışlar emek alanında özellikle Devrimci Sağlık-İş çalışmasında cisimleşir, ardından bunu Enerji-Sen ve diğerleri izler.

Kartal bu çalışmaların en öndeki aktörlerinden birisiydi.

Bu çalışmalar kesinlikle yeni işçi hareketleri olarak geleneksel sendikal hareketten apayrı ele alınmalıdır.

Kitap bu öncü çalışmaları başarılı boyutları kadar tıkanmaları, geleneksele geri dönüşleri açısından da inceliyor.

Bu yönüyle kitap yeni işçi hareketi açısından önemli tartışmaları barındırıyor.

301 işçinin yaşamını yitirdiği katliam sonrası başlayan Soma çalışması da kitabın son bölümünde ele alınıyor.

Kısacası, kitap Türkiye sol hareketine ve özellikle 1980 sonrasından bugüne kadar yürütülen işçi çalışmalarına ilgi duyanlar açısından önemli bir kaynak oluşturuyor.

İşte o meşhur video: 

  • Künye: Kamil Kartal – Öyle mi Alay Komutanı!: Sınıf Hareketiyle İç İçe Bir Ömür, Nota Bene Yayınları, siyaset, 496 sayfa, 2021