Catherine Mills – Biyopolitika (2021)

Biyopolitika hakkında derli toplu bir giriş arayanlar bu kitabı muhakkak edinmeli.

Catherine Mills, Foucault, Agamben, Arendt ve Negri gibi isimlerin teorik yaklaşımlarını ve kavramın farklı alanlardaki kullanımlarını aydınlatıyor.

Biyopolitika, son yıllarda beşerî ve sosyal bilimler disiplinlerinde en yaygın kullanılan ve en önemli kavramlardan biri oldu.

Mills’in ‘Biyopolitika: Düşünürler ve Temalar’ı da, biyopolitika çalışmaları alanına geniş kapsamlı ve derinlikli bir giriş mahiyetinde.

İki temel kısma ayrılmış olan kitabın ilk kısmı, biyopolitika kavramının çağdaş kullanımlarına odaklanmak suretiyle Michel Foucault, Giorgio Agamben, Hannah Arendt, Roberto Esposito ve Antonio Negri’nin temel teorik yaklaşımlarını açıklayıp tartışarak kavrama dair felsefî bir giriş sunuyor.

Kitabın ikinci kısmında Mills, odağını düşünürlerden kavramın işe koşulma biçimlerine kaydırarak “Politika”, “Yaşam” ve “Öznellik” üst başlıkları altında egemenlik, yönetimsellik, şiddet, haklar, teknoloji, üreme, ırk/ırkçılık ve cinsel farklılık temalarını biyopolitik bir perspektifle ele alıyor.

Kitap, biyopolitika çalışmalarındaki temel teorileri ve temaları tanıyıp kavramak isteyen okuyucular için vazgeçilmez bir rehber olmakla birlikte kavrama aşina okurlar için de meydan okuyucu ve kışkırtıcı içgörüler sağlayacak türden.

  • Künye: Catherine Mills – Biyopolitika: Düşünürler ve Temalar, çeviren: Mert Karbay, Nota Bene Yayınları, 264 sayfa, 2021

Şerafettin Halis – Yalanın Mimarı (2021)

Dersim’de 1937/38’deki katliam hakkında doğru bilinen sayısız yanlış var.

Şerafettin Halis, bunda başat referans olduğunu söylediği Baytar Nuri’nin çalışmalarını merkeze alarak “sentetik Dersim ezberleri”yle hesaplaşıyor, bu konudaki bilgi kirliliğini gözler önüne seriyor.

Çevresinden yüzyıllarca izole yaşayan Dersim’in oluşturduğu gizem, denebilir ki son yüz yıllık zaman diliminin en yoğun ilgi odaklarından birisi oldu.

Özellikle son kırk yıllık zaman diliminde başta siyasi alan olmak üzere popüler ve akademik tarih tartışmalarının kayda değer bir bölümünde gittikçe ısınarak/ısıtılarak gündem olmaya devam etti.

Bugün, Dersim’e dair güncel siyasi konularda bile tartışmanın çoğu kez Dersim 1937/38’e bağlanıyor olması, o dönemde yaşananların en azından ana kodlarının bilinmesini zorunlu kılıyor.

Halis, Türk ve Kürt (resmi) tarihçi ve siyasetçilerin Dersim 1937/38’e yönelik bilgi kaynaklarının aynı olduğunu söylemenin yanlış olmadığını belirtiyor.

Yazara göre, günümüzde resmi ideolojilerin eksenindeki tarihçi, akademisyen, aydın, sanatçı ve siyasetçinin Dersim’e dair ezberlenmiş tezlerinin önemli bir kısmı gerçek dışı bilgilerden oluşuyor.

Halis, oluşan bu ezberin başat referansının -yazdığı iki kitapla- Baytar Nuri olduğunu savunuyor.

Halis’e göre bu referans, galat-ı meşhur, yani doğru bilinen yanlışlar dizgesi üzerinden bir “sentetik Dersim ezberi”ne neden oldu ve gün geçtikçe derinleşip genişleyen bilgi kirliliği havzası oluşturdu.

‘Yalanın Mimarı’ tam da bu amaçla, Dersim etnik kimliğinin ve ‘38’in kodlarını irdeliyor.

Halis, Dersim’in otantik yapısı ve diğer toplumlarla olan tarihsel ilişkileri üzerindeki örtüyü aralayarak Baytar Nuri’nin referansıyla beslenen “Dersim ezberi”nin toplumsal, siyasal, kültürel alanlardaki yıkıcılığına ve Baytar Nuri’nin “Kim?”liğine dikkat çekiyor.

  • Künye: Şerafettin Halis – Yalanın Mimarı: Dersim’de Yok Edilişin İnşası 1 (Kırk Parçalı Aynada Baytar Nuri Suretleri), Nota Bene Yayınları, tarih, 352 sayfa, 2021

Hayri Demir – Selahattin Demirtaş: Bir Siyasi Rehinelik Öyküsü (2021)

Selahattin Demirtaş ve Osman Kavala gibi siyasi rehineler, Türkiye’de yargı-siyaset ilişkisinin vahameti konusunda ileride ders olarak okutulacak nitelikte.

Gazeteci Hayri Demir, Demirtaş’ın yargılama sürecini merkeze alarak bu karanlık dönemi tüm yönleriyle kayda geçiyor.

Dost ya da düşman, herkes Selahattin Demirtaş’ın yargılandığından haberdar.

Dahası herkesin bu konuya dair bir kanaati de mevcut.

Ancak yakınları ve avukatları dışında neredeyse hiç kimse dava sürecinin ayrıntılarına vakıf değil.

Milyonlar bu dava sürecinde, neler yaşandığını, ne olup bittiğini bilmiyor.

İktidar ise manipülasyon çabasını inatla sürdürüyor.

Demirtaş kendi tanımlamasıyla “Bir siyasi rehine” olarak tutuklandı, yargılandı ve yargılama süreci bu yaklaşımla da sürdürüldü.

Demirtaş’ın yargılama süreci, Türkiye’de siyaset-yargı ilişkisinin çok boyutlu röntgenini çekmeyi kolaylaştırıyor.

Ne yazık ki, ilk andan itibaren geliştirilen süreçle birlikte yargılama safhaları ve yargılamaların temelini oluşturan dava dosyaları bu süreçte yeterince irdelenmedi.

Toplumun büyük bir kesimi bu yargılamaların siyaseten yürütüldüğü konusunda hemfikir olsa da dava sürecine dair başvurabileceği bir kaynak yoktu.

Yargılamalar, toplumdan kaçırılarak cezaevlerinde oluşturulan özel duruşma salonlarında yürütüldü.

Gelecekte Türkiye’nin gerçek siyasal tarihi yazılacaksa bu karanlık dönemi tüm yönleriyle kayda geçmek gerekiyor.

İşte bu kitap da, binlerce sayfalık dava dosyalarını, tutanakları, savunmaları bir süzgeçten geçirerek, bir siyasi rehineliğin nasıl ve ne şekilde hayata geçirildiğini gözler önüne seriyor.

Demir bununla da yetinmeyerek, dava dışında yaşanan gelişmelerin nasıl olup da doğrudan davaların bir parçası olarak vuku bulduğunu da irdeliyor.

  • Künye: Hayri Demir – Selahattin Demirtaş: Bir Siyasi Rehinelik Öyküsü, Nota Bene Yayınları, siyaset, 264 sayfa, 2021

Ezgi Duman – Leviathan’dan Neoleviathan’a (2021)

İşsizlik ve yoksulluğun artması, iktidarların gözünde “tehlikeli sınıflar”ın artışı anlamına gelir.

Ezgi Duman bu ufuk açıcı çalışmasında, neoliberal süreçte suçlulaştırma ve hâliyle hapsetmenin işlevinin hem ekonomik hem siyasal açıdan nasıl dönüştüğünü ortaya koyuyor.

Loïc Wacquant’ın belirttiği üzere, dünyada suç oranlarında ciddi bir artıştan bahsedemiyoruz.

Ancak hapishane sayısını ve hapishane nüfusunu artırmak yükselen bir trend.

Mevzu, suç oranlarındaki artış değilse ne?

Neoliberal politikalar ve neticeleri ya da ihtimalî neticeleri nedeniyle “güvenlik” politikalarında ve hâliyle hapsetmede değişiklikler yaşandı.

Bir yandan refah devleti politikalarının geri plana düşmesi, yani neoliberal politikaların öne çıkmasıyla beraber işsizlik, güvencesizlik, yoksulluk had safhaya çıkmış, yani “tehlikeli sınıflar” nicelik olarak artmış durumda.

Buna binaen suçlulaştırma ve hâliyle hapsetmenin işlevi hem ekonomik hem siyasal açıdan yükseldi.

Diğer yandan 24 Aralık 1811 tarihli Napolyon Kararnamesi, ya da 1933 tarihli Nazilerin Halkın ve Devletin Korunması Kanunu’nu yakın tarihimizde, antiterör yasaları, “olağanüstü hâl” ilanları ya da ABD’nin 26 Ekim 2001 tarihli Yurtseverlik Kanunu olarak zuhur etmekte.

Başka bir şekilde ifade edilecek olursa, modern devletin tarihsel tecessümünden beri hiçbir vakit tam olarak yok olmamış Niccolò Machiavelli’nin “Prens”i ya da Hobbes’un “Leviathan”ı devletle toplumun muğlak bir tarzda birbirine karıştığı günümüzde de kendini sıkça gösterebilmekte ve siyasal hayata sirayet etmekte.

Bu sirayet hâli şedit bir edim olan cezalandırmanın ve bu minvalde hapsetmenin muktedirin bir “kılıç” sallama faaliyeti olarak öne çıkışının diğer veçhesi.

Duman da, modern cezalandırmanın doğuşundan neoliberal bir cezalandırma biçimi olarak hapsetmeye ve neohapishaneye, konuyu geniş bir pencereden tartışıyor.

  • Künye: Ezgi Duman – Leviathan’dan Neoleviathan’a: Suç, Ceza, Hapsetme, Nota Bene Yayınları, siyaset, 312 sayfa, 2021

Kamil Kartal – Öyle mi Alay Komutanı! (2021)

Çoğumuz Kamil Kartal’ı “Öyle mi alay komutanı!” dediği o tüylerimizi diken diken eden konuşmasıyla tanıdık.

Oysa Kartal, 1977’den beri sendikal mücadelenin içinde yer alıyor.

İşte bu kitap da, Türkiye’nin Kitap 1970’lerden 2021’e uzanan sendikal sürecini siyasal gelişmeler ışığında ele almasıyla çok önemli.

Çetin Uygur ile Kamil Kartal arasında eşine az rastlanır bir usta-çırak ilişkisi vardır.

Bu ikili, özellikle 1980 sonrası işçi hareketinin her atılımının ya mimarı ya danışmanı ya hamalı, en kötü ihtimalle de tanığıydı.

1980 sonrasında bağımsız sendikalar süreci, 1989 işçi baharı, İşçilerin Sesi gazetesinin yayınlanması, kamu çalışanları hareketinin oluşumu ve yükselişi, DİSK’in yeniden faaliyete başlaması, Yeraltı Maden-İş’in Zonguldak çalışması, güvencesiz işçilerin örgütlenme süreçleri ve daha nicelerinde hep birlikteydiler.

Kısacası Kamil Kartal özellikle 1980 sonrasındaki kayda değer işçi çalışmaları açısından muazzam bir belleğe sahiptir.

Kitap 1970’lerden 2021’e kadar Türkiye sendikal sürecini, özellikle de 1980 sonrası yeni sendikal hareketlerin gelişimini, siyasal gelişmeler ışığında ele alıyor.

Bu yönüyle, okur kitabın sayfalarını karıştırırken sadece döneme dair anıları okumakla kalmıyor, sendikal tarih içinde analitik bir geziye de çıkmış oluyor.

Yazarın dışında, bu süreçlere tanıklık etmiş pek çok kişi düşünceleriyle kitapta yer alıyor.

Bu nedenle kitap farklı ya da karşıt fikirlere yer veren önemli tartışmaları içeriyor.

1980’lerdeki bağımsız sendikalar sürecinin peşi sıra, DY zemininde 1989-1991 Çalışması ve 1992’de başlayan Tartışma Süreci ana hatlarıyla kitapta yer alıyor, bazı boyutlar ilk kez dile geliyor.

Bu dönem Türkiye solu ve işçi hareketi açısından da önemli bir tarihsel dönemeçtir ve sonrasını doğrudan etkilemiştir.

1992 sonrasında sol hareket ve işçi hareketinde artık yeni bir dönem başlamıştır.

DİSK’in açılmasıyla geleneksel sendikal tarzın tıkanıklıkları iyice görünür olur.

1993 sonrasında dile gelmeye başlayan yeni arayışlar, güvencesiz işçi çalışmaları esas olarak 2002 sonrasında belirginleşir.

Bu arayışlar emek alanında özellikle Devrimci Sağlık-İş çalışmasında cisimleşir, ardından bunu Enerji-Sen ve diğerleri izler.

Kartal bu çalışmaların en öndeki aktörlerinden birisiydi.

Bu çalışmalar kesinlikle yeni işçi hareketleri olarak geleneksel sendikal hareketten apayrı ele alınmalıdır.

Kitap bu öncü çalışmaları başarılı boyutları kadar tıkanmaları, geleneksele geri dönüşleri açısından da inceliyor.

Bu yönüyle kitap yeni işçi hareketi açısından önemli tartışmaları barındırıyor.

301 işçinin yaşamını yitirdiği katliam sonrası başlayan Soma çalışması da kitabın son bölümünde ele alınıyor.

Kısacası, kitap Türkiye sol hareketine ve özellikle 1980 sonrasından bugüne kadar yürütülen işçi çalışmalarına ilgi duyanlar açısından önemli bir kaynak oluşturuyor.

İşte o meşhur video: 

  • Künye: Kamil Kartal – Öyle mi Alay Komutanı!: Sınıf Hareketiyle İç İçe Bir Ömür, Nota Bene Yayınları, siyaset, 496 sayfa, 2021

Bell Hooks – Sınırları Aşmayı Öğretmek (2021)

Eşitsiz ve baskıcı eğitim, sistemi ve sistem sorunlarını beslemekten başka bir işe yaramaz.

Bell Hooks, hasta ruhlu eğitime çözüm sunmak amacıyla, öğretmen ve öğrencilerin yeni bir kolektif çalışmayı nasıl yaratabileceklerini açıklıyor.

Ülkeyi ve dünyayı yöneten propagandaları, telkinleri, incelikli tiranlık biçimlerini açığa çıkararak, alışılmış ve içselleştirilmiş olanı ortadan kaldırma çabasını eleştirel biçimde ele alan Hooks, bilginin, eğitimin, kültürün, kimliğin, farklılığın ve sosyal ilişkilerin tarihsel inşasında iktidar ve ideolojinin rolünü belirleyerek, gerçekliğin politik doğasını ortaya koyarak, tahakkümün nasıl işlediğini aydınlatarak geçmişi kurtarmaktan bahsediyor.

‘Sınırları Aşmayı Öğretmek’, eğitimi bir özgürlük pratiği olarak görüyor.

Paulo Freire’nin çalışmalarından ilham alan Bell Hooks, ders ortamının öğrencilere baskıdan uzak birtakım yöntemler sunması gerektiğini söylüyor, feminist teoriye ilişkin görüşlerini bu çalışmayla birleştiriyor.

Hooks, önerilerini sunarken hayattan ve tecrübeden besleniyor.

Okulla hayatı ayıran duvarları yıkıyor böylece. bell hooks’a göre eğitim doğası gereği politik bir eylem.

Statükoya meydan okurken tarafsız kalmak, egemenin yani “bankacılık modeli”nin tarafını tutmaktır.

Bell Hooks bunun yerine sistemin sorunlarını, sosyal adaleti öğrenmeyi, sesini duyurmayı savunan bir öğrenme topluluğundan yana.

Bu süreci “suça ortak olma” şeklinde değerlendiren yazar, karmaşık kavramları ve durumları sorunsallaştırıyor.

Eğitimcilerin bunalmadan, saldırıya uğramış hissetmeden zihniyet değişikliğini benimsemesinin yollarını araştırıyor, onları bu zorlu yolu birlikte yürümeye çağırıyor.

Her geçen gün biraz daha parçalanmış, şiddete yönelen ve öğrencilere korkunç derecede kötü davranan bir ülkede, haklılık için savaşmaktan daha fazlasına ihtiyacımız olduğunu anımsatıyor.

Şefkati, anlamayı ve sevgiyi büyütmeye…

Hooks, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki ırkçılığa, cinsiyetçiliğe ve sınıf ayrımcılığına batmış eğitim sisteminin, üstünlükçü beyaz feministlerin dışlayıcı yaklaşımının içinden sesleniyorsa da, homofobik davranışların, bedeni unutan zihni alkışlayanların tüm dünyada farklı biçimlerde görünen ayrımcı, eşitsiz ve baskıcı eğitimin, sistemi ve sistem sorunlarını nasıl beslediğinin altını çiziyor.

Bedeni unutmayan zihinsel bir çalışmayla her birimizi, kendini aşmanın, karşılıklı dayanışmanın önemine yönlendiriyor.

Pedagojiyi sıkıcı, müstakil bir kavram olmaktan çıkarıyor.

Çalışmayı benzerlerinden ayıransa eğitim alanında dilsel düzeni ve erotizmin etkisini ihmal etmeyen iki önemli makale içermesi…

  • Künye: Bell Hooks – Sınırları Aşmayı Öğretmek: Özgürlük Pratiği Olarak Eğitim, çeviren: Arzu Eylem, Nota Bene Yayınları, eğitim, 191 sayfa, 2021

Kolektif – Yönetim Bizde, Mülkiyet Bizde (2021)

İşçiler, tarih boyunca kapitalist sisteme karşı görkemli mücadeleler sergiledi.

Bu enfes derleme, hem bu geleneğin sağlam bir kaydını tutuyor hem de bugün sahici bir alternatif yaratmak için bu deneyimlerden nasıl yararlanabileceğimizi ortaya koyuyor.

Sanayi çağı ile birlikte ücretliler sendikalarda örgütlendiler, grevlerle mücadele ettiler ve hatta üretimi patronlar olmadan kontrol etmeyi amaçlayan çeşitli özyönetim kurumları yaratarak kapitalist sistemin temel dayanaklarına meydan okuyacak kadar ileri gittiler.

Modern tarihin her döneminden ve dünyanın birçok ülkesinden alınan spesifik deneyimlerle çığır açan bu derleme, tarihsel geleneğin izini kapsamlı bir şekilde sürüyor.

İşçi denetimi için tarihsel ve çağdaş mücadelelerden çıkarılan derslerle dolu olan ‘Yönetim Bizde, Mülkiyet Bizde’, başka bir dünyanın mümkün olduğunu düşünenler, sahici alternatifler arayanlar ve eskinin küllerinden yeni bir dünya yaratmak için mücadele edenler için temel bir kaynak.

Immanuel Ness ve Dario Azzellini’nin hazırladığı bu kapsamlı çalışmada araştırma ve incelemeleriyle katkı sunan diğer yazarlar ise şöyle: Victor Wallis, Donny Gluckstein, Sheila Cohen, Alberto R. Bonnet, David Mandel, Pietro Di Paola, Andy Durgan, Goran Musić, Zbigniew Marcin Kowalewski, Jafar Suryomenggolo, Samuel J. Southgate, Gabriela Scodeller, Peter Robinson, Alan Tuckman, Patrick Cuninghame, Elaine Bernard, Arup Kumar Sen, Andrés Ruggeri, Maurício Sardá de Faria ve Henrique T. Novaes.

  • Künye: Kolektif – Yönetim Bizde, Mülkiyet Bizde: Paris Komünü’nden Günümüze İşçi Denetimi, hazırlayan: Dario Azzellini ve Immanuel Ness, çeviri editörü: Çağatay Edgücan Şahin, Nota Bene Yayınları, siyaset, 584 sayfa, 2021

Kolektif – Post-Sinema (2021)

Dijital ve bilgisayar tabanlı medya dünyasında sinemanın rolü ve konumu nasıl değişti?

‘Post-Sinema’, 21. yüzyıl sinemasını teknolojik, politik, tarihsel ve ekolojik yönleriyle inceleyen çok iyi bir inceleme.

Yirminci yüzyılın baskın medyası olan sinema ve televizyon, kültürel duyarlılıklarımızı şekillendirdi ve yansıttı.

Peki, 21. yüzyılda neler oluyor?

Yeni dijital medya, yeni duyarlılıklar mı demek?

Yirminci yüzyıl sineması, dijital ve bilgisayar tabanlı medya tarafından “aşıldığında”, yani Fredric Jameson’ın “kültürel baskın” dediği şey olmaktan çıktığında, sinemanın rolü veya konumu nasıl değişti?

Shane Denson ve Julia Leyda’nın hazırladığı ’Post Sinema’, eleştirel bir tavırla bu sorulara odaklanıyor.

Kitap, başlangıç noktasını Steven Shaviro’nun “sinema sonrası duygulanım” kavramından alıyor.

Yeni eleştiriye kelime dağarcığı yaratma, yeni medya ekolojisiyle uzlaşma amacıyla bir dizi kilit düşünürün fikirlerini genişleten ve geliştiren bir çalışma.

Sinematik bir medya rejiminden sinema sonrası medya rejimine geçişin deneyimsel, teknolojik, politik, tarihsel ve ekolojik yönlerini inceleyerek, yeni zemini kırmanın temel sorularını araştırıyor; sinemanın ilk ve ikinci dönemi arasındaki sürekliliklerin yanı sıra kopuklukları da tartışıyor.

Estetik ve biçim soruları, değişen teknolojik ve endüstriyel uygulamalarla, çağdaş sermaye oluşumlarıyla, kimlik, sosyal eşitsizlik ve toplumsal cinsiyet eşitsizliği gibi konulardaki kültürel kaygılarla örtüşüyor.

Dijitalleşmenin, öylece kabul edilen gelenekler üzerindeki etkisi de oyunda.

Aracılık, yasal ya da yasadışı yeni dağıtım biçimleri, türlere ve ayrı medya biçimlerine akademik ve eleştirel bağımlılık.

Kısacası değişen paradigma, bu kitapta 21. yüzyıl sinemasının kuramsallaştırılması amacıyla bütün yönleriyle mercek altına alınıyor.

Kitaba katkıda bulunan yazarlar ise şöyle: Lev Monovich, Julia Leyda, Shane Denso, Steven Shaviro, Caetlin Benson-Allott, Francesco Casetti ve Selmin Kara.

  • Künye: Kolektif – Post-Sinema: 21. Yüzyıl Sinemasının Kuramsallaştırılması, editör: Julia Leyda ve Shane Denso, çeviren: Pınar Fontini, Nota Bene Yayınları, sinema, 240 sayfa, 2021

Kolektif – Şirketlerden Kooperatiflere, Rekabetten Dayanışmaya (2021)

Kooperatifçilik, kapitalizmin yarattığı tahribatın üstesinden gelmenin en iyi alternatiflerindendir.

Bu önemli derleme de, konut, eğitim, gıda, enerji gibi pek çok alanda örgütlenen çeşitli kooperatiflerin Dünyada ve Türkiye’deki örneklerini ortaya koyuyor.

Kooperatifçilik hareketi tarihsel olarak geniş halk kesimlerinin, kapitalizmin yarattığı tahribat karşısında, zaman zaman imkânlarını, zaman zaman kaynaklarını, zaman zamansa üretim süreçlerini ortaklaştırma faaliyeti, tekellerin, aracıların, yoksulluğun karşısında ayakta kalma ve dayanışma mücadelesi oldu.

Bu anlamda kooperatiflerin bir ortaklaşma ve dayanışma pratiği olarak, küreselleşme sürecinin getirdiği yıkım ile birlikte, yeniden gündem gelmesi ve giderek daha fazla tartışılması şaşırtıcı değil.

‘Şirketlerden Kooperatiflere, Rekabetten Dayanışma’ya başlıklı bu çalışma da, konut, eğitim, gıda, enerji gibi pek çok alanda, toplumsal ihtiyaçlar alanında örgütlenen, yeni kamusallıklar inşa etmeye çalışan, katılımcı ve dayanışmacı ilkelerle organize edilen çeşitli kooperatiflerin Dünyada ve Türkiye’deki örneklerini ortaya koyuyor.

Şirket egemenliğinin, sosyal, ekonomik ve aynı zamanda ekolojik alanda yarattığı yıkıcı sonuçlar ve kriz gün geçtikçe derinleşirken, tarım ve gıda alanında olduğu kadar yaşamın diğer alanlarında da dayanışmacı ve katılımcı temelde işleyen örneklerin inşa ediliyor olması umut verici.

Dolayısıyla birbirleriyle eklemlenerek faaliyet gösteren şirket tipi sermaye formları, üretimden tüketime bütün sektörleri nasıl kontrol ediyorsa, kooperatiflerin de birbirleriyle dayanışmacı, katılımcı ilkelerle eklemlenerek birlik olmaları ve daha geniş ölçeklerde etkili olabilecekleri ağ ilişkileri ve kurumsal yapılar geliştirmeleri büyük bir gereklilik haline geldi.

Bu gereklilik kendini örgütleyebildiği oranda, şirketlerin distopik dünyasında eşitlikçi ve dayanışmacı ilkelerle kurulan yeni alternatifler kendisine gelişim gösterebileceği yeni alanlar bulacaktır.

Kitap, rekabetin karşısına dayanışmayı, parçalanmanın ve yabancılaşmanın karşısına kolektiviteyi, hiyerarşinin karşısında katılımcılığı ve eşitlikçi ilişkileri koyan bir yönetim anlayışıyla, üretimden tüketime bir süreci organize etmeyi hedefleyen bir “yeni”den bahsediyor.

Bu “yeni”, sistemin mağduru olan işçileri, kadınları, çiftçileri ve bütün ötekileştirilen kimlikleri temsil eden kurumların “birbirinin eki” olarak kendi sorunlarını bizzat kendisinin aşması ve özneleşmesi temelinde yeni ve alternatif bir kamusallığın inşasına işaret ediyor.

İşte kooperatifler bir dayanışma formu olarak, bu sürecin önemli parçalarından biridir.

Ancak kooperatiflerin kendi içlerinde eskinin kalıntılarını ve yeninin nüvelerini aynı oranda barındıran, şirket egemenliğine karşı olduğu kadar sistemin hastalıklarını da taşıyabilen çelişkili formlar olarak karşımıza çıktığı söylenebilir.

Bu anlamda eldeki çalışma, neoliberalizmin anti demokratik, adil olmayan yapısının ürettiği sosyal sorunlar karşısında, Dünyada ve Türkiye’de yeni gelişen kooperatifleşme deneyimlerini ele alan tartışmaları barındırması, emeğin ve doğanın sömürüsüne dayanan mevcut sistemi aşmaya çalışan bir perspektif sunması ve yeni kooperatifleşme hareketine, akademik alandan sağlam bir katkı sunmasıyla çok önemli.

Kitaba katkıda bulunan isimler: Ahmet Gire, Betül Yaprak Yorğun, Nilay Küme Yıldırım, Çağatay Edgücan Şahin, Ecem Evrensel, Emre İşeri, Göktürk Kalkan, Hatice Kurşuncu, Mehmet Cevat Yıldırım, Özal Çiçek ve Radiye Funda Karadeniz.

  • Künye: Kolektif – Şirketlerden Kooperatiflere, Rekabetten Dayanışmaya: Tartışmalar, Deneyimler, derleyen: Uygar D. Yıldırım ve F. Serkan Öngel, NotaBene Yayınları, siyaset, 328 sayfa, 2021

Kolektif – 21. Yüzyılda Endüstri İlişkileri (2021)

Yeni teknolojiler ve küresel pandemi, işçi, işveren ve devletin taraf olduğu endüstri ilişkilerini nasıl dönüştürdü?

Bu usta işi derleme, endüstri ilişkilerinin 21. yüzyılın sosyal, ekonomik ve politik özellikleri çerçevesinde değişen ve dönüşen dinamik yapısını tartışıyor.

Farklı alanlarda uzmanlaşan toplam on iki akademisyenin katkısıyla ortaya çıkmış çalışma, yeni teknolojiler ve küresel pandemi başta olmak üzere, endüstri ilişkilerindeki dönüşümü farklı açılardan ele alıyor.

Son yıllarda bilgi ve iletişim teknolojilerindeki baş döndüren hızın, özellikle çalışma ilişkilerini ve emeğin yeni biçimlerini nasıl şekillendirdiği kitabın önemli bir bölümünü oluşturuyor.

Kitapta,

  • Yeni iletişim teknolojilerinin işi, işçiyi ve bir bütün olarak çalışma yaşamını nasıl ve hangi yönde etkilediği,
  • Kapitalizmin dijitalleşmesi, platform çalışma ve gig ekonomisi, dijital göçebelik gibi işin ve emeğin teknolojik gelişmelere paralel olarak ortaya çıkan yeni biçimlerinin, geleneksel endüstri ilişkilerindeki konumu,
  • Çalışma hayatında teknolojik dönüşümün işçiler açısından yaratacağı hak kayıpları ve sendikal harekette yaratacağı sorunlar,
  • 2020’nin başlarından itibaren yaşamın bir parçası haline gelen pandemi koşullarının endüstri ilişkileri için nasıl sonuçlar doğurduğu,
  • Küresel pandemi döneminde küresel sendikaların nasıl tavrı aldığı, neler yaptığı / yapmadığı,
  • Küresel pandeminin ulusal mevzuatı nasıl etkilediği, bu süreçte hangi yasal düzenlemelerin yapıldığı ve bu düzenlemelerin çalışma hayatında ne gibi karşılıklar bulduğu,
  • Sosyo-ekonomik, kültürel ve politik birçok faktörün endüstri ilişkilerinde yarattığı dönüşüm,
  • Sosyal devlet bakımından farklı bir yere sahip İskandinav ülkelerindeki endüstri ilişkileri sistemi,
  • Neoliberal politikalar bağlamında, insan kaynaklarının endüstri ilişkilerinde yarattığı paradigma dönüşümü,
  • Endüstri ilişkilerindeki dönüşümün kadınlar üzerindeki etkisi,
  • Tarihsel olarak kadınların modern emek piyasasındaki yeri,
  • Ve kadın emeğinin günümüz emek piyasasındaki durumu gibi pek çok önemli konu tartışılıyor.

Çalışma, endüstri ilişkileri ve sosyal politika alanında güncel gelişmeleri ele alması bakımından önemli bir boşluğu dolduruyor.

Kitaba katkıda bulunan isimler ise şöyle:  Aysen Tokol, Hüseyin Sevgi, Oğuz Başol, Mehmet Fatih Çömlekçi, Salih Dursun, Gülşen Çetin Aydın, Ceyhun Güler, Seher Demirkaya, Mehmet Atilla Güler, Özal Çiçek, Bora Yenihna ve Ahmet Gökçe.

  • Künye: Kolektif – 21. Yüzyılda Endüstri İlişkileri: Çalışma Yaşamının Dönüşümü, Aktörleri ve Geleceği, editör: Hüseyin Sevgi, Nota Bene Yayınları, inceleme, 416 sayfa, 2021