Hillary L. McBride — Bir Yuva Olarak Beden (2026)

Hillary L. McBride, ‘Bir Yuva Olarak Beden: Bedene Dönüş Pratikleri’ adlı eserinde, bedenle kurulan ilişkinin yalnızca düşünsel düzeyde kavranmasını değil, doğrudan deneyimlenmesini amaçlayan uygulamalı bir yaklaşım geliştiriyor. Yazar, modern yaşamın, travmaların, toplumsal beklentilerin ve beden algısına yönelik kültürel baskıların insanı kendi bedeninden uzaklaştırdığını savunuyor. Kaygı, utanç, yabancılaşma ve sürekli kendini düzeltme çabası, bedeni güvenli bir yaşam alanı olmaktan çıkarıyor. McBride ise bu kopuşun kaçınılmaz olmadığını, bedenin yeniden güvenilebilecek, şefkatle yaşanabilecek bir yuva hâline gelebileceğini ileri sürüyor. Kitap, okuru bedeni kontrol etmeye değil, onu dinlemeye ve onun bilgeliğiyle ilişki kurmaya davet ediyor.

Eserin temel düşüncesi, bedenin yalnızca biyolojik bir yapı değil, duyguların, anıların ve yaşam deneyimlerinin taşıyıcısı olduğu fikri etrafında şekilleniyor. McBride, bedensel farkındalığın insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin merkezinde yer aldığını vurguluyor. Bedenden kopuşun çoğu zaman travma, utanç, bastırılmış duygular ve toplumsal normlardan kaynaklandığını açıklıyor; buna karşılık iyileşmenin de bedenle yeniden temas kurmaktan geçtiğini gösteriyor. Yazara göre gerçek dönüşüm, kusursuz bir bedene ulaşmaya çalışmakla değil, bedenin verdiği sinyalleri yargılamadan kabul etmekle başlıyor.

‘Bir Yuva Olarak Beden: Bedene Dönüş Pratikleri’ (‘Practices for Embodied Living: Experiencing the Wisdom and Compassion of Your Body’), teorik açıklamaları çok sayıda yazma çalışması, yönlendirilmiş farkındalık egzersizi ve bedensel deneyim pratiğiyle birleştiriyor. Bu uygulamalar, okurun kendi duygu ve düşüncelerini bedenindeki hislerle ilişkilendirmesine yardımcı oluyor. McBride, hızlı çözümler ya da kişisel gelişim reçeteleri sunmak yerine, yavaşlamayı, anda kalmayı ve bedensel deneyimi güvenli biçimde keşfetmeyi teşvik ediyor. Böylece farkındalık yalnızca zihinsel bir kavrayış olmaktan çıkıp günlük yaşamın doğal bir parçasına dönüşüyor.

McBride’ın yaklaşımı, önceki çalışmalarında geliştirdiği beden, kimlik ve psikolojik iyileşme üzerine düşünceleri uygulamaya taşıyor. Özellikle terapi sürecindeki bireyler, beden algısıyla zorlananlar veya sürekli kendini değiştirmeye çalışan kişiler için bedenle daha şefkatli bir ilişki kurmanın yollarını gösteriyor. Kitap, insanın kendini onarmasının önce kendi bedeninde güvenle kalabilmesiyle mümkün olduğunu savunuyor.

Sonuç olarak ‘Bir Yuva Olarak Beden’, bedeni değiştirilmesi gereken bir nesne değil, insanın yaşamı boyunca eşlik eden bilge bir rehber olarak yeniden keşfetmeye çağıran; farkındalık, şefkat ve psikolojik gelişim arasında güçlü bağlar kuran önemli bir çalışma olarak öne çıkıyor.

Hillary L. McBride — Bir Yuva Olarak Beden: Bedene Dönüş Pratikleri
Çeviren: Biro Merve Sultan • Okuyan Us Yayınları
Psikoloji • 160 sayfa • 2026

 

Kazimierz Dąbrowski — Pozitif Çözülme (2026)

Kazimierz Dąbrowski’nin ‘Pozitif Çözülme Kuramı’, insan gelişimini uyum sağlama ya da psikolojik dengeyi koruma üzerinden değil, kişinin eski benlik yapısını sorgulayıp daha yüksek bir bilinç ve değer düzeyine ulaşması üzerinden açıklar. Bu klasik eser, kaygı, içsel çatışma, kimlik bunalımı ve yoğun duygulanım gibi çoğu zaman patolojik kabul edilen yaşantıların, belirli koşullarda ruhsal gelişimin temel itici gücü olabileceğini savunuyor. Psikolojik belirtileri yalnızca tedavi edilmesi gereken bozukluklar olarak gören yaklaşımlara karşı çıkan Dąbrowski, insanın gerçek olgunlaşmasının çoğu kez kriz, çözülme ve yeniden yapılanma süreçleriyle mümkün olduğunu ileri sürer.

Kitabın merkezinde yer alan pozitif çözülme kavramı, bireyin mevcut kişilik örgütlenmesinin dağılmasıyla başlayan yaratıcı bir dönüşümü ifade eder. Dąbrowski’ye göre kişi, toplumsal beklentilere uyum sağlayan ilk benlik yapısından sıyrılarak kendi seçtiği ahlaki değerlere dayalı yeni bir kişilik inşa edebilir. Bu süreç doğrusal değildir; çatışmalar, kararsızlıklar, suçluluk duyguları, varoluşsal sorgulamalar ve yoğun iç gerilimler gelişimin doğal aşamalarıdır. Böylece insan, yalnızca çevresine uyum sağlayan biri olmaktan çıkar, bilinçli seçimler yapan özerk bir bireye dönüşür.

Dąbrowski, gelişimi beş düzeyden oluşan dinamik bir modelle açıklar. Alt düzeylerde davranışlar daha çok biyolojik dürtüler ve toplumsal beklentiler tarafından belirlenirken, üst düzeylerde birey kendi değerlerini bilinçli biçimde oluşturur ve yaşamını bu değerlere göre yeniden düzenler. Bu yükselişi mümkün kılan temel unsur ise gelişim potansiyelidir. Özellikle duygusal, zihinsel ve hayal gücü bakımından yoğun yaşantılar yaşayan bireylerde görülen aşırı duyarlılıkların, doğru koşullarda yaratıcı ve ahlaki gelişimi desteklediğini öne sürer. Bu nedenle yüksek hassasiyet ya da yoğun içsel gerilim, tek başına bir zayıflık değil, gelişim kapasitesinin göstergesi olabilir.

‘Pozitif Çözülme’ (‘Positive Disintegration’) aynı zamanda psikiyatride normallik kavramını yeniden tartışmaya açar. Dąbrowski, ruh sağlığını yalnızca semptomların yokluğu ya da toplumsal uyumla tanımlamanın yetersiz olduğunu savunur. Gerçek ruhsal olgunluk, kişinin kendi ideallerine uygun biçimde yaşamayı öğrenmesiyle mümkündür. Bu yaklaşım, varoluşçu psikoloji, anlam arayışı, travma sonrası büyüme ve günümüzde önem kazanan nöroçeşitlilik ile yüksek duyarlılık tartışmalarına güçlü bir teorik zemin sunar. Pozitif Çözülme, insanın en zor dönemlerinin bazen en derin dönüşümün başlangıcı olabileceğini göstererek psikoloji literatürünün en özgün gelişim kuramlarından birini ortaya koyuyor.

Kazimierz Dąbrowski — Pozitif Çözülme
Çeviren: Cemre Birkan • Okuyan Us Yayınları
Psikoloji • 144 sayfa • 2026

 

Thomas O. St-Pierre — Çağımızın Mutsuzları (2026)

Thomas O. St-Pierre, Miley Cyrus ve Çağımızın Mutsuzları adlı eserinde Miley Cyrus’u bir pop yıldızından çok kültürel bir sembol olarak ele alıyor. Hannah Montana dönemindeki masum çocuk yıldız imajından yetişkinliğe geçerken yaşadığı dönüşümün neden böylesine sert tepkiler doğurduğunu incelerken, asıl odağını modern toplumun gençliğe yönelik çelişkili duygularına çeviriyor. Kitap, Miley Cyrus’a yöneltilen eleştirilerin yalnızca bir sanatçıya değil, gençliğin temsil ettiği değişime, özgürlüğe ve canlılığa karşı duyulan daha derin bir huzursuzluğun dışavurumu olduğunu söylüyor.

Yazar, her kuşağın kendisinden sonra gelenleri yozlaşmış, yüzeysel ya da değerlerden uzak görmekte eğilimli olduğunu gösteriyor. “Bizim zamanımızda böyle değildi” söyleminin tarih boyunca tekrarlandığını hatırlatarak, günümüz gençliğine yönelik öfkenin aslında yeni bir olgu olmadığını ortaya koyuyor. St-Pierre’e göre insanlar geçmişi olduğundan daha parlak hatırlıyor; hafıza, yaşanan sıkıntıları silerken güzel anıları büyütüyor. Bu nedenle geçmiş çoğu zaman gerçek bir dönemden çok, sonradan yaratılmış bir hayale dönüşüyor.

‘Çağımızın Mutsuzları’ (‘Miley Cyrus et les malheureux du siècle’), gençliğe yönelik küçümsemenin ardında çoğu zaman gizli bir özlem bulunduğunu ileri sürüyor. Schopenhauer gibi düşünürlerden yararlanan yazar, güzellik, çekicilik ve yaşam enerjisi kavramlarının tarihsel olarak gençlikle ilişkilendirildiğini belirtiyor. Bu yüzden genç kuşaklara yöneltilen sert eleştiriler bazen yalnızca ahlaki kaygılardan değil, kaybedildiği düşünülen bir döneme duyulan özlemden de kaynaklanıyor. Miley Cyrus figürü bu gerilimin görünür hâle geldiği bir örnek olarak kullanılıyor.

St-Pierre ayrıca sosyal medya ve dijital kültür üzerine yaygın eleştirileri de sorguluyor. Instagram, TikTok ya da selfie kültürünün insan doğasını bozmadığını, yalnızca çok eski arzulara yeni araçlar sunduğunu savunuyor. Beğenilme, tanınma, kendini gösterme ve kabul görme isteğinin teknolojiyle ortaya çıkmadığını; bunların insanlık tarihi kadar eski dürtüler olduğunu öne sürüyor. Bu nedenle çağdaş kültürü yalnızca teknolojik araçlar üzerinden açıklamanın yetersiz kaldığını düşünüyor.

Eserin temel amacı Miley Cyrus’u ya da belirli bir kuşağı savunmaktan çok, çağdaş dünyaya yönelik öfkenin kaynaklarını araştırmak. Yazar, okuru kendi yargılarını sorgulamaya çağırıyor ve bugünü eleştirirken çoğu zaman idealize edilmiş bir geçmişe sığınıp sığınmadığımızı soruyor. Bu yönüyle kitap, popüler kültür, kuşak çatışmaları ve toplumsal değişim üzerine düşünmeye sevk eden önemli bir kültürel eleştiri çalışması olarak öne çıkıyor.

Thomas O. St-Pierre — Çağımızın Mutsuzları: Popüler Kültürden, Değişimden ve Miley Cyrus’tan Nefret Etmek
Çeviren: Alara Tanfer • Okuyan Us Yayınları
İnceleme • 136 sayfa • 2026

Kyle Chayka — Filtredünya (2026)

Kyle Chayka’nın bu çalışması, dijital çağın kültürel yapısını biçimlendiren görünmez algoritmik düzeni kıyasıya eleştiriyor. Kitap, internetin başlangıçta vaat ettiği sınırsız çeşitlilik ve özgürlük ortamının zamanla tam tersine dönüştüğünü ortaya koyuyor. Chayka’ya göre bugün Spotify’dan Netflix’e, TikTok’tan Instagram’a kadar uzanan dijital platformlar, kullanıcıya sonsuz seçenek sunuyormuş gibi görünse de aslında benzer tercihleri tekrar eden, güvenli ve öngörülebilir içerikleri öne çıkarıyor. Böylece kültür giderek daha homojen, daha risksiz ve daha tek tip bir yapıya dönüşüyor.

‘Filtredünya’ (‘Filterworld’), algoritmaların yalnızca ne tükettiğimizi değil, nasıl düşündüğümüzü ve kim olduğumuzu da etkilediğini ileri sürüyor. Chayka, modern insanın artık yalnızca kültürel ürünleri seçmediğini, seçim yapma biçiminin de platformlar tarafından yönlendirildiğini söylüyor. Eskinin rastlantısal keşif deneyimleri —bir plakçıda bulunan albüm, bir kitapçıda karşılaşılan yazar ya da bir arkadaş tavsiyesi— yerini kişiselleştirilmiş öneri sistemlerine bırakıyor. Bu sistemler kullanıcıyı sürekli “kendisine benzeyen” içeriklerle çevrelediği için farklı olanla karşılaşma ihtimali azalıyor. Sonuçta birey, özgürleşmek yerine kendi dijital profilinin içine kapanıyor.

Chayka, bu dönüşümün yalnızca tüketim alışkanlıklarını değil, üretim süreçlerini de değiştirdiğini gösteriyor. Sanatçılar, müzisyenler, yazarlar ve içerik üreticileri artık estetik ya da düşünsel kaygılar kadar algoritmaların beklentilerine göre hareket ediyor. “Ne izlenir?”, “Ne paylaşılır?”, “Ne trend olur?” soruları yaratıcı süreçlerin merkezine yerleşiyor. Böylece kültürel üretim, özgünlükten çok görünürlük ve etkileşim mantığıyla şekilleniyor. Kitap bu durumu “algoritmik kaygı” olarak tanımlıyor: İnsanların yalnızca beğenilmek değil, sistem tarafından fark edilmek için üretim yapması.

Eserin önemli vurgularından biri de algoritmaların dünyayı estetik olarak düzleştirmesi. Chayka, dünyanın farklı şehirlerinde aynı kahvecilerin, aynı dekor anlayışının, aynı müziklerin ve aynı görsel dilin yaygınlaşmasını dijital kültürün küresel etkisiyle ilişkilendiriyor. Çünkü algoritmalar yeniyi değil, daha önce başarı göstermiş olanı tekrar dolaşıma sokuyor. Bu nedenle kültürel çeşitlilik görünürde artsa bile derinlikte azalıyor. Kitap, dijital çağın kişiselleştirme söyleminin aslında büyük bir standartlaşma yarattığını savunuyor. İnsanlar farklı olduklarını düşünürken, aynı estetik kalıpların ve benzer tüketim alışkanlıklarının içinde yaşamaya başlıyor. Bu yüzden Filtredünya, yalnızca teknoloji eleştirisi değil; aynı zamanda çağdaş kültürün, bireyselliğin ve özgür iradenin nasıl dönüştüğüne dair felsefi bir sorgulama niteliği taşıyor.

Chayka’nın çözüm önerisi ise tamamen teknolojiyi reddetmek değil; algoritmaların dışında düşünme ve keşfetme kapasitesini yeniden kazanmak. Ona göre gerçek kültürel deneyim, konfor alanından çıkmayı, rastlantıya açık olmayı ve bazen zor ya da yabancı gelen şeylerle karşılaşmayı gerektiriyor. Kitap bu nedenle okuru, kendi zevklerinin gerçekten kendisine ait olup olmadığını sorgulamaya çağırıyor. Çünkü Chayka’ya göre insanı özgürleştiren şey, yalnızca seçeneklere sahip olmak değil, o seçeneklerin nasıl belirlendiğini fark edebilmek.

Kyle Chayka — Filtredünya: Algoritmalar Kültürü, Zevki ve Tercihlerimizi Nasıl Ele Geçirdi?
Çeviren: Damla Atamer • Okuyan Us Yayınları
Sosyoloji • 420 sayfa • 2026

 

Josephine Quinn — Dünya Batı’yı Nasıl Yarattı? (2026)

“Batı’nın yükselişi” anlatısını sorgulayan ve Batı uygarlığının dünyanın geri kalanından bağımsız biçimde geliştiği fikrine karşı çıkan kapsamlı bir dünya tarihi çalışması. Josephine Quinn’e göre Batı, kendi içine kapanmış bir medeniyetin doğal sonucu değil; binlerce yıl boyunca farklı toplumlarla kurduğu ilişkiler, alışverişler ve karşılaşmalar sayesinde şekillenmiş tarihsel bir oluşumdur.

‘Dünya Batı’yı Nasıl Yarattı?’ (‘How The World Made The West’), Antik Çağ’dan modern döneme uzanan yaklaşık dört bin yıllık süreçte Avrupa’nın nasıl sürekli dış etkilerle dönüştüğünü gösteriyor. Ticaret yolları, göç hareketleri, savaşlar, diplomatik ilişkiler, dinler ve bilgi dolaşımı, Batı’nın gelişiminde belirleyici unsurlar olarak ele alınıyor. Quinn, Avrupa’yı tarihin merkezine yerleştiren geleneksel anlatının aksine, Avrupa’nın da daha geniş küresel ağların bir parçası olduğunu savunuyor.

Eserde özellikle Akdeniz dünyasının çok kültürlü yapısı, Yakın Doğu’nun siyasal ve düşünsel etkileri, Afrika’nın tarihsel katkıları ve Asya ile kurulan ticaret ağları ön plana çıkıyor. Antik Yunan ve Roma gibi uygarlıkların bile çevrelerindeki toplumlarla yoğun etkileşim içinde geliştiği vurgulanıyor. Bu yaklaşım, Batı’yı “benzersiz” ve “yalıtılmış” bir başarı hikâyesi olarak gören anlayışı sarsıyor.

Quinn’in temel meselelerinden biri de tarih yazımının kendisi oluyor. Kitap yalnızca geçmişte ne yaşandığını anlatmıyor; aynı zamanda tarihin neden belirli biçimlerde aktarıldığını da sorguluyor. Avrupa merkezli tarih anlayışının bazı toplumların katkılarını görünmez hale getirdiğini, “Batı” fikrinin ise büyük ölçüde sonradan kurulmuş ideolojik bir çerçeve olduğunu öne sürüyor. Böylece tarih, tarafsız bir kayıt olmaktan çok, güç ilişkileriyle biçimlenen bir anlatı biçimi olarak ele alınıyor.

Eserde “Batı” sabit bir coğrafi kimlik değil, sürekli değişen ilişkiler ağı içinde ortaya çıkan tarihsel bir sonuç olarak tanımlanıyor. Merkezin zaman içinde farklı bölgelere kaydığı; kültürel, ekonomik ve düşünsel etkilerin tek yönlü değil karşılıklı olduğu gösteriliyor. Bu nedenle modern dünyanın oluşumu, yalnızca Avrupa’nın iç dinamikleriyle açıklanmıyor.

Sonuç olarak kitap, dünya tarihini birbirinden kopuk medeniyetlerin hikâyesi olarak değil, bağlantılar ve etkileşimler tarihi olarak yeniden düşünmeye çağırıyor. Quinn, Batı’yı dünyanın geri kalanından üstün ve ayrıcalıklı bir yapı olarak görmek yerine, küresel karşılaşmaların ürünü olarak ele alıyor. Bu yönüyle eser, hem tarih anlayışını hem de günümüzde sıkça kullanılan “Batı değerleri” gibi kavramları yeniden değerlendirmek isteyenler için güçlü bir eleştirel perspektif sunuyor.

Josephine Quinn — Dünya Batı’yı Nasıl Yarattı?: 4.000 Yıllık Tarih
Çeviren: Damla Atamer • Okuyan Us Yayınları
Tarih • 546 sayfa • 2026

 

Judson Brewer — Yeme Döngüsünü Kırmak (2026)

Judson Brewer’ın bu eseri, açlıkla değil alışkanlıklarla yönlendirilen yeme davranışlarını çözümlemeye odaklanıyor. Brewer, insanların çoğu zaman fiziksel açlıktan ziyade stres, sıkıntı ya da ödül arayışıyla yemek yediğini vurguluyor ve bu davranışların beynin ödül sistemine dayalı otomatik döngüler tarafından şekillendiğini gösteriyor.

Kitabın merkezinde “alışkanlık döngüsü” yer alıyor: tetikleyici, davranış ve ödül. Brewer, bu döngünün özellikle duygusal yeme davranışında nasıl işlediğini açıklıyor. Örneğin stres bir tetikleyici oluyor, kişi yemek yiyor ve kısa süreli rahatlama bir ödül gibi algılanıyor. Bu tekrarlandıkça beyin bu davranışı öğreniyor ve otomatik hale getiriyor. Böylece açlık hissi olmasa bile yeme isteği ortaya çıkıyor.

‘Yeme Döngüsünü Kırmak’ (‘Hunger Habits’), bu döngüyü kırmanın yolunun irade gücünden değil, farkındalıktan geçtiğini savunuyor. Mindfulness temelli yaklaşım sayesinde kişi, yeme dürtüsünü bastırmak yerine onu gözlemlemeyi öğreniyor. Bu gözlem süreci, dürtünün doğasını anlamayı ve onunla otomatik şekilde hareket etmeden ilişki kurmayı mümkün kılıyor. Böylece davranış ile tepki arasına bilinçli bir boşluk yerleşiyor.

Kitapta sunulan 21 günlük uygulama planı, okuyucunun kendi yeme alışkanlıklarını adım adım fark etmesini sağlıyor. Bu süreçte tetikleyiciler tanımlanıyor, duygularla yeme arasındaki bağ çözülüyor ve alternatif tepkiler geliştiriliyor. Brewer, bu yöntemle yeme davranışının bir zorunluluk olmaktan çıkıp bilinçli bir tercihe dönüşebileceğini gösteriyor.

Sonuç olarak eser, yeme alışkanlıklarını değiştirmeyi bir disiplin meselesi değil, bir farkındalık pratiği olarak ele alıyor. Nörobilim ve psikolojiyi bir araya getirerek, bireyin kendi davranış kalıplarını anlamasını ve dönüştürmesini sağlayan pratik bir yol haritası sunuyor.

Judson Brewer — Yeme Döngüsünü Kırmak: Aç Olmadığım Halde Neden Yemek İstiyorum?
Çeviren: Alp Levi • Okuyanus Yayınları
Psikoloji • 356 sayfa • 2026

Brian Klaas — Fluke (2026)

Brian Klaas’ın bu çalışması, hayatın sandığımızdan çok daha büyük ölçüde rastlantılar ve öngörülemez küçük olaylar tarafından şekillendiğini anlatıyor. Klaas, bireysel kararların ve önemsiz gibi görünen anların, uzun vadede beklenmedik sonuçlar doğurduğunu göstererek determinist bakış açılarını sorguluyor. Ona göre dünya, doğrusal neden-sonuç zincirlerinden ziyade karmaşık ve kaotik bir yapı içinde ilerliyor; bu yüzden hiçbir olay tamamen önemsiz kalmıyor.

‘Fluke’, kaos teorisi ve olasılık düşüncesi üzerinden, küçük bir tesadüfün bile nasıl büyük tarihsel kırılmalara yol açabildiğini örneklerle açıklıyor. Klaas, bireylerin hayatındaki karşılaşmalar, kaçırılan fırsatlar ya da tesadüfi seçimlerin, yalnızca kişisel kaderi değil, toplumsal ve politik süreçleri de etkilediğini vurguluyor. Bu yaklaşım, başarı ve başarısızlık anlatılarının çoğu zaman geriye dönük olarak anlamlandırıldığını, oysa gerçekte bu süreçlerin büyük ölçüde rastlantısal olduğunu ortaya koyuyor.

Eser, aynı zamanda insanın kendi etkisini küçümseme eğilimine karşı bir argüman geliştiriyor. Klaas, her eylemin görünmeyen zincirler yarattığını ve bu zincirlerin beklenmedik sonuçlar doğurduğunu savunuyor. Bu nedenle bireysel seçimler, düşünüldüğünden çok daha fazla önem taşıyor. Kitap, okuru hem alçakgönüllü olmaya hem de yaptığı küçük eylemlerin değerini yeniden düşünmeye çağırıyor.

Sonuç olarak çalışma, dünyayı kontrol edilebilir ve öngörülebilir bir sistem olarak görme alışkanlığını kırıyor. Rastlantının gücünü merkeze alarak, hem bireysel yaşamı hem de tarihsel süreçleri yeniden yorumluyor ve bu yönüyle modern düşüncede önemli bir tartışma açıyor.

Brian Klaas — Fluke: Şans, Kaos ve Hayatın Gizli Mantığı
Çeviren: Elif Kayurtar • Okuyanus Yayınları
Psikoloji • 372 sayfa • 2026

Sam Carr — Bütün O Yalnız İnsanlar (2026)

Sam Carr’ın bu kitabı, yalnızlığı bireysel bir eksiklik ya da başarısızlık olarak değil, modern yaşamın yaygın ve çoğu zaman görünmez bir deneyimi olarak ele alıyor. Carr, yalnızlığı teorik bir çerçeveye sıkıştırmak yerine farklı yaş, sınıf ve yaşam deneyimlerinden insanlarla yaptığı derinlemesine sohbetler üzerinden inceliyor. Böylece kitap, yalnızlığın tek bir biçimi olmadığını; aksine her bireyde farklı şekillerde ortaya çıkan çoğul bir deneyim olduğunu gösteriyor.

Eserde öne çıkan temel fikir, yalnızlığın fiziksel yalnızlıkla sınırlı olmadığı. İnsanlar kalabalıklar içinde, ilişkilerin ortasında ya da sosyal olarak “bağlantılı” göründükleri anlarda bile derin bir yalnızlık hissedebiliyor. Bu durum, yalnızlığın esasen anlaşılmama, duyulmama ve kendini ifade edememe duygusuyla ilişkili olduğunu ortaya koyuyor. Carr’ın görüştüğü kişiler arasında gençler, yaşlılar, ebeveynler, eşini kaybetmiş bireyler ve bakım verenler yer alıyor; bu çeşitlilik, yalnızlığın evrensel ama aynı zamanda son derece kişisel bir deneyim olduğunu vurguluyor.

‘Bütün O Yalnız İnsanlar’ (All the Lonely People’) aynı zamanda yalnızlığın neden bu kadar az konuşulduğunu sorguluyor. Carr’a göre yalnızlık yalnızca acı verici değil, aynı zamanda utançla çevrili bir duygu. Toplumsal normlar, bireyleri güçlü, bağımsız ve sürekli bağlantı hâlinde görünmeye zorlarken, yalnızlık çoğu zaman gizlenmesi gereken bir zayıflık gibi algılanıyor. Bu sessizlik ise yalnızlığı daha da derinleştiriyor ve bireyleri kendi deneyimleriyle baş başa bırakıyor.

Carr’ın yaklaşımı akademik olmaktan çok insani bir nitelik taşıyor. Kitap, istatistikler ya da kesin çözümler sunmak yerine insanların kendi seslerini öne çıkarıyor. Yazar, yalnızlığı “çözülmesi gereken bir problem” olarak değil, anlaşılması ve paylaşılması gereken bir deneyim olarak konumlandırıyor. Bu yönüyle eser, okura yalnız olmadığını hissettiren bir karşılaşma alanı yaratıyor.

Sonuç olarak kitap, yalnızlığı ortadan kaldırmayı vaat etmiyor; onunla kalmayı, onu anlamayı ve konuşulabilir kılmayı öneriyor. Bu nedenle eser, yalnızlık üzerine hızlı çözümler sunan bir rehber değil, daha çok empatiyi ve ortak insanlık hâlini derinleştiren bir anlatı olarak önem taşıyor.

Sam Carr — Bütün O Yalnız İnsanlar: Herkes Yalnız, Kimse Bundan Söz Etmiyor
Çeviren: Ayşegül Nacu • Okuyanus Yayınları
Psikoloji • 260 sayfa • 2026

Paolo Milone — İnsanları Bağlama Sanatı (2026)

Paolo Milone’nin bu kitabı, bir psikiyatristin uzun yıllar boyunca psikiyatri servislerinde edindiği deneyimleri anlatan çarpıcı bir anlatı sunuyor. Milone, özellikle acil psikiyatri servislerinde çalışırken karşılaştığı ağır ruhsal krizleri, hastaların yaşadığı iç dünyaları ve doktorların bu durumlarla baş etmeye çalışırken yaşadığı etik ve duygusal gerilimleri aktarıyor. ‘İnsanları Bağlama Sanatı’ (‘L’arte di legare le persone’) adını psikiyatride bazen zorunlu olarak uygulanan fiziksel kısıtlama yönteminden alıyor ve bu uygulamanın yalnızca teknik bir müdahale olmadığını, aynı zamanda derin bir insanlık dramı barındırdığını gösteriyor. Milone, bu deneyimleri anlatırken psikiyatrinin yalnızca bir tıp disiplini olmadığını, insan kırılganlığını anlamaya çalışan bir alan olduğunu vurguluyor. Böylece okuyucuya akıl hastanelerinin kapalı dünyasında yaşanan gerçekleri yakından görme imkânı sunuyor.

Kitapta yer alan anlatılar çoğu zaman kısa sahneler, gözlemler ve düşünceler üzerinden ilerliyor. Milone, psikotik kriz yaşayan hastaları, intihar riski taşıyan gençleri veya ağır travmalarla mücadele eden insanları anlatırken onların yalnızca hastalıklarını değil, aynı zamanda insanlıklarını da görünür kılıyor. Bu yaklaşım psikiyatrinin soğuk ve teknik bir alan olduğu yönündeki yaygın algıyı sorguluyor. Yazar aynı zamanda doktorların da bu süreçte yoğun bir psikolojik yük taşıdığını gösteriyor. Hastalarla kurulan ilişkiler, başarısızlık korkusu ve bazen kaçınılmaz olan müdahaleler doktorların iç dünyasında derin izler bırakıyor.

Milone kitabın genelinde psikiyatrinin sınırlarını ve etik sorularını tartışıyor. Bir insanı korumak için onu zorla kısıtlamanın yarattığı çelişki, özgürlük ile güvenlik arasındaki gerilim ve ruhsal acının anlaşılması gibi konular metnin merkezinde yer alıyor. Milone bu deneyimleri sade ama yoğun bir anlatımla aktararak okuyucuyu psikiyatrinin en zor alanlarından biriyle yüzleştiriyor. Bu nedenle kitap, ruhsal hastalıkları yalnızca klinik bir sorun olarak değil, aynı zamanda insani ve toplumsal bir mesele olarak düşünmeyi sağlayan önemli bir tanıklık niteliği taşıyor.

Paolo Milone — İnsanları Bağlama Sanatı
Çeviren: Hande Kınacı • Okuyanus Yayınları
Psikiyatri • 212 sayfa • 2026

Masud Khan — Düşkün Bir Psikanalistin Günlüğü (2026)

Bu kitap, Masud Khan’ın 1967–1972 yılları arasında tuttuğu defterlerinden oluşuyor ve psikanalizin yalnızca hastayı değil, analistin kendisini de nasıl açığa çıkardığını gösteriyor. Bu metinlerde okur, sıradan klinik notlardan fazlasıyla karşılaşıyor; bastırılmış arzular, kör noktalar, otorite sarhoşluğu ve giderek belirginleşen bir içsel çözülme tabloyu belirliyor.

Khan, bir dönem D. W. Winnicott’un en yakın çevresinde yer alan, İngiliz psikanaliz geleneğinin parlak fakat tartışmalı figürlerinden biri olarak beliriyor. Günlükler, onun hem yaratıcı sezgilerini hem de etik sınırları zorlayan davranışlarını yan yana sunuyor. Aktarım ve karşı-aktarım süreçlerini kaydederken, analist koltuğunun sağladığı iktidarın nasıl baş döndürücü bir etki yaratabildiğini gösteriyor. Böylece psikanalitik pratiğin steril, tarafsız ve ahlaki açıdan dokunulmaz bir alan olmadığı açığa çıkıyor.

Metinler, bir savunma ya da itiraf olarak kurgulanmıyor; daha çok filtresiz bir iç bakış niteliği taşıyor. Khan başkalarını analiz ederken kendisini nasıl gözden kaçırabildiğini, narsisizmin ve kişisel istikrarsızlığın mesleki konumunu nasıl aşındırdığını fark ettiriyor. Bu yönüyle kitap, yalnızca bireysel bir düşüş hikâyesi değil, bir mesleğin kör noktalarına dair rahatsız edici bir belge olarak okunuyor.

Yer yer sivri, saldırgan ve öfke dolu bir üslup taşıyan günlükler, aynı zamanda zekâ parıltıları ve keskin içgörüler barındırıyor. Psikanalizi idealize eden anlatılara karşı güçlü bir itiraz geliştiriyor ve onu iktidar ilişkileriyle, zaaflarla ve etik gerilimlerle örülü insani bir alan olarak konumlandırıyor.

‘Düşkün Bir Psikanalistin Günlüğü: Masud Khan’ın Not Defterleri 1967-1972’ (‘Diary of a Fallen Psychoanalyst: The Work Books of Masud Khan 1967–1972′), psikanalizin aynaya bakmaya cesaret ettiği nadir anlardan birini temsil ediyor. Khan’ı aklamıyor ya da mahkûm etmiyor; onu çelişkileriyle birlikte gösteriyor ve okuru hem analistle hem de psikanalizin kendisiyle yüzleşmeye çağırıyor.

Masud Khan — Düşkün Bir Psikanalistin Günlüğü: Masud Khan’ın Not Defterleri 1967-1972
Editör: Steven Kuchuck, Linda B. Hopkins
Çeviren: Sibel Eraltan • Okuyanus Yayınları
Psikanaliz • 548 sayfa • 2026