İsmail Güngör – Alevi Müziğinin İnşası (2025)

İsmail Güngör’ün kaleme aldığı bu eser, Alevi topluluklarının yüzyıllardır kutsal kabul ettiği deyiş, nefes ve semah gibi ritüel merkezli müzikal unsurların, modern dönemde nasıl yeniden tanımlandığını ve dönüştürüldüğünü ele alıyor. Yazar, bu unsurların yalnızca inanç hayatında değil, toplumsal kimlik inşasında da derin bir anlam taşıdığını vurguluyor. Ancak 20. yüzyıla gelindiğinde bu mirasın, devlet politikaları ve kültürel yönelimler doğrultusunda önce millî ve seküler bir müzik anlayışına, yani Türk halk müziğine, daha sonra ise “Alevi müziği” adı altında ayrı bir kategoriye dönüştüğünü ayrıntılı biçimde inceliyor.

Güngör, bu süreci Alevi geleneği için bir tür tarihsel ve toplumsal kırılma olarak nitelendiriyor. Kutsal kabul edilen sözlerin ve ezgilerin, siyasal ve kültürel projelerin etkisiyle ritüel bağlamlarından koparılarak yeniden anlamlandırılması, Alevi kimliği üzerinde kalıcı etkiler bırakıyor. Kitap, bu dönüşümün arkasında yatan tarihsel-siyasal ihtiyaçları açığa çıkarırken, müzik ile iktidar arasındaki ilişkiyi de gözler önüne seriyor.

Çalışma, yalnızca Alevi müziğinin serüvenine ışık tutmakla kalmıyor; aynı zamanda etnomüzikoloji alanına da önemli katkılar sağlıyor. Güngör, müziğin kimlik, iktidar ve kültürel bellek bağlamında nasıl işlediğini tartışarak, okuyucuyu Alevi müziğine dair yerleşik kabulleri yeniden sorgulamaya davet ediyor. Böylece eser, hem akademik çevrelere hem de inanç, kültür ve müzik ilişkisi üzerine düşünen geniş bir okur kitlesine hitap ediyor.

  • Künye: İsmail Güngör – Alevi Müziğinin İnşası, Pan Yayıncılık, müzik, 180 sayfa, 2025

Sermet Muhtar Alus – Eski İstanbul’un Müziği (2025)

Sermet Muhtar Alus’un kaleminden süzülen bu yazılar, İstanbul’un hem seslerini hem de siluetini yeniden canlandırıyor. Müziği, geçmiş İstanbul yaşamının ayrılmaz bir parçası olarak ele alan Alus, çocukluğundan itibaren içinde büyüdüğü kültür ortamını, konaklardaki fasıl meclislerinden Boğaz kıyılarındaki mehtap âlemlerine, kahvehanelerden düğünlere kadar geniş bir yelpazede resmediyor. Müzik, onun anlatılarında yalnızca bir arka plan değil; hayatın özünü oluşturan duygusal ve estetik bir damardır.

Yazılar, 19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyıl başı arasında İstanbul’un müzik sahnesine damga vuran isimlere de canlı birer portre sunuyor. Tanburi Cemil’in zarafeti, Kemençeci Vasil’in ustalığı, Kanuni Şemsi’nin narin tınıları, Hafız Sami’nin ruhu titreten sesi ve Kantocu Peruz’un sahneye taşıdığı renkli kişiliği, hepsi Alus’un dikkatli gözlemleriyle dile geliyor. Hanende Karakaş, Mısırlı Udi İbrahim, Şekerci Cemil, Sinekemani Nuri, ud yapımcısı Manol ve Nasib Hanım gibi dönemin önde gelen diğer sanatçıları da unutulmadan, hikâyeleri ve kişilik özellikleriyle birlikte metinlere dahil ediliyor. Her biri, sadece müzikleriyle değil, yaşam tarzları ve toplumsal etkileşimleriyle de İstanbul’un o dönemki kültürel dokusuna yön veriyor.

Sermet Muhtar, müzisyenlerin sahnedeki hallerinden, özel hayatlarındaki nüanslara kadar uzanan çok katmanlı anlatılar sunuyor. Udi Nevres’in uduyla ağlatırken kendisinin de gözyaşlarına hâkim olamayışı, Udi Afet’in udu ensesinde çalacak kadar coşkulu oluşu, Hanende Nedim’in sesiyle semtler arası yankı bulması gibi detaylar, okuyucuyu yalnızca bilgiye değil, duygusal bir tanıklığa da davet ediyor. Laterna-piyano karşılaştırmalarından şarkıların besteleniş hikâyelerine kadar uzanan ayrıntılar, bu metinleri yalnızca nostaljik değil, aynı zamanda tarihsel bir belge haline getiriyor.

Bugüne dek dağınık olarak kalmış bu yazılar, ilk kez bu kitapta bir araya getirilerek İstanbul’un müzik hafızasına toplu bir bakış sunuyor. Sermet Muhtar Alus’un titiz anlatımıyla, artık yalnızca duyulmamış değil, hissedilmiş bir geçmişin kapıları aralanıyor.

  • Künye: Sermet Muhtar Alus – Eski İstanbul’un Müziği, Pan Yayıncılık, müzik, 192 sayfa, 2025

Reşit Canbeyli – YÖK’ün Gölgesinde, Bilim Tarihi Işığında (2024)

Üniversitelerin araştırma laboratuvarlarında, günümüzün en ileri teknikleri kullanılsa ve hattâ geleceğin teknolojileri yaratılsa da her birinin geçmişle bir bağı ve geçmişe bir borcu vardır.

Dolayısıyla her laboratuvarın içinden doğrudan ya da dolaylı olarak bilim tarihi geçer.

Reşit Canbeyli bu kitapta, birbirine sarmalanmış üç ana konuyu bilim tarihi bağlamında laboratuvarları ve deneycilik geleneğini, kendi laboratuvarının kuruluşunu ve kişisel öyküsünü anlatıyor.

Ülkemizde ve dünyada bilimin yapılış biçimini ve laboratuvarların işleyişini kitabının odağına alarak Türk bilim tarihine bir not düşüyor.

Onun laboratuvarının içinden sadece bilim tarihi geçmiyor aynı zamanda 12 Eylül rejiminin yarattığı YÖK de geçiyor.

Bu kitap, bilimle uğraşmanın yalnızca başkalarının yaptıklarını aktarıp özetlemekten ibaret olamayacağını; bilimin düz bir çizgide yanlışlara düşmeden yapılan, coşkusuz ve bütünüyle duygulardan yoksun bir faaliyet olarak görülemeyeceğini savunuyor.

Genç bilimcilere bilim heyecanını, tutkusunu ve hatta kuşkusunu aşılamakta laboratuvarların önemini vurguluyor.

  • Künye: Reşit Canbeyli – YÖK’ün Gölgesinde, Bilim Tarihi Işığında: Bir Üniversite, Bir Laboratuvar, Pan Yayıncılık, bilim, 160 sayfa, 2024

Kenan Göçer – Oğuz Atay (2023)

Türk edebiyatında belki en çok başlanamayan, en çok bitirilemeyen ve en çok da ironi-oyun dışında ele alınamayan metinlerin yazarıdır Oğuz Atay.

‘Yunus Emre Aslında Ne Dedi?’ ile başlayıp ‘Dostluk Felsefesi’ adlı eserle devam eden ve üçlemenin üçüncü halkası olarak düşünülen ‘Oğuz Atay’ adlı bu tinbilimsel çalışma da öncekiler gibi izonomik bir izleği sürdürüyor.

“İlan” edilişinin yüzüncü yılında Cumhuriyet’in “kurulabilmesi” için cumhuriyetçilerin ve edebiyat cumhuriyetinin önüne yeni yöntem ve önerilerle çıkıyor Atay.

Kenan Göçer, edebiyat dışı alandan ve fakat Türkçenin içinden bir bakışın imkânlarını kullanarak alanlar arası (interdisipliner, halitik) bir okumayla o yöntem ve önerileri açmayı ve anlamlandırmayı deniyor.

  • Künye: Kenan Göçer – Oğuz Atay: Sevgi-Para Geriliminde Atay’ın Sofrası ve Türkiye’nin Ruhu’na İzonomik ve Tinbilimsel Bir Yaklaşım, Pan Yayıncılık, inceleme, 184 sayfa, 2023

Thomas Hager – Antibiyotiğin Öyküsü (2023)

Antibiyotiğin icadı, modern tarihin en önemli hikâyelerinden biridir.

Thomas Hager, ilaç endüstrisinin karanlık yüzünü de ihmal etmeden, antibiyotiğin keşfine giden heyecan verici süreci adım adım izliyor.

Çok eski değil, yıl 1931.

Tıp, bakteriyel enfeksiyonlar karşısında çaresiz.

Zatürre, veba, verem, difteri, kolera, menenjit gibi hastalıklara sebep olan bakteriyel enfeksiyon bir kez başladı mı, yeryüzündeki hiçbir şey onu durduramıyor.

Gazlı kangren, yaralı askerler için gayriresmî ölüm cezası demek.

Loğusa humması doğum yapan kadınların korkulu rüyası.

Ameliyathanede giyilen kanlı önlük şeref nişanı.

Mikroplara hiç dikkat edilmiyor.

O günlerde bakterilerin hastalığa yol açması sadece teoride kalıyor, olgu değil.

Bu yüzden cerrahlar, çıplak elle kullandıkları aletleri herhangi bir masaya bırakıyor, maske takmıyor.

Peki ne oldu da 20 sene sonra doğan çocuklar bütün bu hastalıkları bilmeden büyüdü?

Her şey 1930’lu yılların ortalarında, Almanya ve Fransa’daki bir dizi bulguyla, o zamanlar modern tıpta “mucizelerin mucizesi” olarak göklere çıkarılan keşiflerle, insanlara bakteriyel enfeksiyonları durdurmanın ilk etkili yolunu gösteren ilerlemelerle başladı.

Sülfa bulundu.

Bu çalışmalar daha sonra, henüz deneysel aşamadaki ilaçların –ABD başkanının oğlu dahil olmak üzere– insanlar üzerinde test edilip etkilerinin doğrulanmasıyla sürdü…

Araştırdıkça öykü daha tuhaf ve daha renkli, karakterler ve hikâyelerse daha çarpıcı hâle geliyor; bu öykünün içinde inanılmaz küçük hayvanlar ve büyük karteller var.

Merakla okunacak bir yakın tarih kitabı.

Thomas Hager; havadaki azotu kullanarak gübre üretmenin yolunu bulan iki Alman bilim insanının, Fritz Haber ve Carl Bosch’un öyküsünü anlattığı ‘Havadaki Simya’ kitabındaki gibi bu kitapta da Hitler’den, Nazilerden, Yahudi bilim insanlarının Amerika, Almanya ve Fransa’nın savaş şartlarında yaptıkları bilimsel araştırmalardan ve tabii ilaç sektörünün karanlık yüzünden söz ediyor.

  • Künye: Thomas Hager – Sahra Hastanelerinden Nazi Laboratuvarlarına Antibiyotiğin Öyküsü, çeviren: Ebru Elbaşıoğlu, Pan Yayıncılık, inceleme, 472 sayfa, 2023

Kenan Göçer – Dostluk Felsefesi (2022)

Bugünkü dünyada dostluğun anlamı nedir?

Kenan Göçer, Platon’dan bugüne dostluk üzerine yazılmış metinleri; siyasetten felsefeye ve ekonomiye uzanan güncel meseleler etrafında yeniden test ediyor.

Zeynep Sayın’ın sunuşunu yaptığı ‘Dostluk Felsefesi’, Platon’dan bugüne gelen dostluk metinlerini güncel sorunlar ve kavramlarla yeniden buluşturarak günümüze yeni bir şeyler sesliyor.

Ekonomiden politikaya, dinden tasavvufa, tıptan etiğe, umuttan yürüyüşe, ticaretten direnişe pek çok temel alanı; aşk, sevgi, yol, armağan, ahlak, eşitlik, özgürlük, birikim, budala, abdal, iman, ölçü, şiddet, zaman, cemaat, hiyerarşi, tahakküm, direniş, para, borç, parça, birim, Melâmîlik, olay, doğa, anlatı, oyun, güven, yaratı ve benzeri kavramlarla örgülüyor.

Bu örme işini de dostane bir biçimde yapıyor.

Akademik çevrelerde “disiplinler arası” dense de, Göçer buna “halitik” demeyi yeğliyor.

Kitabı benzerlerinden farklı kılan ise söz konusu alan ve kavramları izonomik bir yaklaşım ile sunması.

  • Künye: Kenan Göçer – Dostluk Felsefesi, Pan Yayıncılık, felsefe, 200 sayfa, 2022

Nolen Gertz – Nihilizm (2022)

Hiçbir şeyin öneminin olmamasının ne önemi var?

Nolen Gertz, nihilizmin tarihini Sokrates’ten Hannah Arendt ve Jean-Paul Sartre’a kadar uzanarak takip ediyor.

Birisi nihilist olarak etiketlendiğinde, bu genellikle bir iltifat anlamına gelmez. Çoğumuz nihilizmi yıkıcılık ve şiddetle ilişkilendiririz.

Nihilizm, kelimenin tam anlamıyla, “hiçliğin ideolojisi” anlamına gelir.

O halde nihilizm hiçbir şeye inanmamak mıdır?

Yoksa hayatın hiçbir şey olmadığı inancı mı?

Yoksa sahip olduğumuz inançların hiçbir şey ifade etmediği inancı mı?

Gertz, nihilizmin birçok çeşidini tanımayı öğrenebilirsek, anlamlı olanı anlamsız olandan ayırmayı öğrenebiliriz, diye düşünerek Batı felsefesindeki nihilizmin tarihini Sokrates’ten Hannah Arendt ve Jean-Paul Sartre’a kadar takip ediyor.

Nihilizm terimi ilk kez Friedrich Jacobi tarafından Immanuel Kant’ın felsefesini eleştirmek için kullanılmış olsa da Gertz, kavramın Sokrates, Descartes ve diğerlerinin düşüncelerini aydınlatabileceğini gösteriyor.

Ancak nihilizmle en çok ilişkilendirilen Nietzsche’dir ve Gertz, Nietzsche’nin düşüncesine odaklanır.

Gertz, nihilizmin ne olmadığını – karamsarlık, sinizm ve ilgisizlik – ve neden olduğunu düşünmeye devam ediyor; Varoluşçuluk ve Postmodernizm ile ilişkili olanlar da dahil olmak üzere nihilizm teorilerini araştırıyor.

Nihilizmi, diğer kaynakların yanı sıra Adorno, Arendt ve Marx’ın fikirleri üzerinden, ayrıca günlük yaşamdaki kullanımlarına da bakarak irdeliyor.

Nihilizmin geleceği üzerine de kafa yoran Gertz, nihilizmi sadece bireysel bir perspektiften değil, aynı zamanda politik bir perspektiften de irdeliyor.

Kitaptan bir alıntı:

“Edinme ve tüketme bildiğimiz tek yaşamsa, o hâlde anlamsız doyum sağlayan anlamsız mal ve hizmetler için, anlamsız para kazandıran anlamsız iş hayatını anlamsız bir yaşam olarak değil, aksine gerçek dünya gibi görürüz.”

  • Künye: Nolen Gertz – Nihilizm, çeviren: Mete Tunçay, Pan Yayıncılık, felsefe, 216 sayfa, 2022

Şevket Akıncı – Öteki Caz (2021)

Caz tarihi üzerine çok yönlü bir telif eser arayanlar, bu kitabı muhakkak edinsin.

20 yıldır caz tarihi dersleri veren Şevket Akıncı’nın kapsamlı çalışması, ana akım cazın dışında kalan birçok müzik türünü de ele almasıyla ayrıca dikkat çekiyor.

Gerek ana akım cazı gerekse de özgür caz, özgür doğaçlama, postmodern caz, noise gibi konuları ele alan Türkçe kaynakların sayısı oldukça azdır.

‘Öteki Caz’, Şevket Akıncı’nın 20. ve 21. yüzyıla odaklanarak kaleme aldığı bir caz tarihi kitabı.

Yaklaşık 20 yıl önce vermeye başladığı caz tarihi dersleri süresince cazın tanımının genişlediğini, ana akım caz dışında kalan birçok müzik türünün de ele alınması gerektiğini düşünen Akıncı kitaba “Müzik nedir?”, “Gürültü nedir?” gibi tanımlar ve yaklaşımlarla başlayarak “yeni müzik/özgür müzik” kavramına değiniyor.

Ardından cazın doğuşu ve evrimi, özgür caz, çağdaş müzik, İkinci Chicago Okulu, özgür doğaçlama, izlenimci caz, postmodern caz, 1980’ler ve sonrası ile günümüz müzik endüstrisini hem dönemler arası hem de kültürler ve yaklaşımlar arası etkileşimlerle beraber ele alıyor.

“Uluslararası haberleşmenin kolaylaşmasıyla değişik kültürlerin etkileşim içinde bazen başat, bazen yoğun, bazen de ikinci derecede rol oynadıklarını yadsımak doğru olmaz. Ornette Coleman’ı anlamak için caz tarihine, AMM’i anlamak için çağdaş müziğin tarihine de bakmak lazım; Japon cazını anlamak için fluxus hareketini anlamak, John Zorn’u anlamak için postmodernizmi anlamak lazım,” diyen Akıncı, kitapta Derek Bailey, Peter Brötzmann, Mats Gustafsson gibi özgür caz ve özgür doğaçlama müzisyenleriyle yapılan söyleşilere de yer veriyor.

Ayrıca kitabın son iki bölümünde Akıncı’nın “Türk Öteki Cazı” adını verdiği ve özgür müzik yapan birçok Türkiyeli müzisyen ve Okay Temiz ile yaptığı söyleşiler bulunuyor.

  • Künye: Şevket Akıncı – Öteki Caz, Pan Yayıncılık, müzik, 528 sayfa, 2021

Catrine Clay – Kral, İmparator, Çar (2021)

 

Dünyayı büyük bir savaşa sürükleyerek milyonlarca insanın kaderini belirlemiş üç dehşetli kuzenin hikâyesi.

Catrine Clay bu çalışmasında, İngiltere Kralı V. George, Alman İmparatoru II. Wilhelm ve Rus Çarı II. Nikolay’ın hayatından bilinmeyenleri aydınlatıyor.

Aile arasındaki adları Georgie, Willy ve Nicky olan bu isimler, milyonlarca insanın kaderini belirleyen, dünyayı uçurumun kıyısına sürükleyen üç kuzendi.

Çocukluk yıllarında, tatillerde, düğünlerde, doğum günü kutlamalarında, tahta çıkma törenlerinde sık sık bir araya gelirlerdi.

Birinci Dünya Savaşı’na kadar birbirlerine siyasî yorumların aile hayatının olağan dedikodularıyla karıştığı mektuplar yazmışlardı.

Clay, kraliyet mektupları ve günlüklerden geniş ölçüde yararlanarak, kraliyet ailesinin kesişen hayatlarını, aralarındaki çatışmaları, aşklarını, dedikodularını, siyasî farklılaşmalarını ve nihayetinde dünyayı sürükledikleri acımasız savaşın arka planını anlatıyor.

  • Künye: Catrine Clay – Kral, İmparator, Çar: Dünyayı Savaşa Sürükleyen Üç Kuzen, çeviren: Ayşen Sarı, Pan Yayıncılık, tarih, 408 sayfa, 2021

Jonathan Westphal – Zihin-Beden Problemi (2020)

Zihin felsefesinin ana konularından biri de zihin-beden problemidir.

Jonathan Westphal’in bu çalışması ise, bu kadim konu üzerine her seviyeden okurun rahatlıkla okuyabileceği bir eser.

Zihin ve beden ikiliğinin felsefe tarihinde nasıl bir gelişim kaydettiği, bu konudaki monist ve düalist yaklaşımların neler söylediği, modern felsefenin zihin-beden problemi konusunda sunduğu katkılar, Westphal’in ele aldığı kimi konular.

Konu üzerine usta işi bir eser arayanların muhakkak edinmesi gereken bir çalışma.

  • Künye: Jonathan Westphal – Zihin-Beden Problemi, çeviren: Saliha Tuncer Erdem, Pan Yayıncılık, felsefe, 254 sayfa, 2020