Lou Andreas-Salomé — Eserlerinde Nietzsche (2026)

Lou Andreas-Salomé’nin bu eseri, Nietzsche’nin düşüncelerini yalnızca felsefi kavramlar üzerinden açıklamaya çalışan bir inceleme olmaktan çok, onun zihinsel ve ruhsal dünyasını eserleri aracılığıyla anlamaya yönelen erken dönem bir yorum niteliğinde. Nietzsche’yi yakından tanımış olan Salomé, filozofun metinlerini yaşam öyküsüyle birlikte ele alıyor ve düşüncelerinin ardındaki psikolojik dinamikleri görünür kılıyor. Bu nedenle kitap, Nietzsche üzerine yazılmış ilk kapsamlı monografilerden biri olmasının yanı sıra, onun kişiliği ile felsefesi arasındaki ilişkiyi araştıran öncü çalışmalar arasında yer alıyor.

Salomé’ye göre Nietzsche’nin felsefesi soyut kavramlardan oluşan kapalı bir sistem değil, derin kişisel deneyimlerden beslenen bir düşünsel yolculuk olarak okunmalı. Papaz bir ailenin içinde yetişen Nietzsche, geleneksel Hristiyan ahlakıyla erken yaşlarda karşılaşıyor; ancak zamanla bu dünyanın sınırlarını aşarak modern çağın en radikal eleştirmenlerinden birine dönüşüyor. Salomé, bu dönüşümün yalnızca entelektüel değil, aynı zamanda varoluşsal bir süreç olduğunu savunuyor. Nietzsche’nin din, ahlak, hakikat ve kültür eleştirileri, onun yaşamındaki yalnızlık, kırılganlık ve yoğun iç çatışmalarla birlikte değerlendiriliyor.

‘Eserlerinde Nietzsche’ (‘Friedrich Nietzsche in seinen Werken’) Nietzsche’nin başlıca eserlerini bir gelişim çizgisi içinde ele alıyor. İlk dönem yazılarında sanat ve kültür sorunları öne çıkarken, orta dönemde akıl, bilgi ve ahlak üzerine eleştiriler belirginleşiyor. Son dönemde ise güç istenci, üstinsan, ebedi dönüş ve değerlerin yeniden değerlendirilmesi gibi kavramlar merkezî bir konuma yerleşiyor. Salomé, bu kavramları sistematik bir doktrin olarak değil, Nietzsche’nin sürekli kendini aşmaya çalışan düşünsel hareketinin parçaları olarak yorumluyor. Ona göre Nietzsche’nin eserlerinde kesin sonuçlardan çok arayışlar, gerilimler ve dönüşümler bulunuyor.

Eserin en dikkat çekici yönlerinden biri, Nietzsche’nin yalnızlık deneyimine verdiği önem oluyor. Salomé, filozofun giderek toplumdan, akademiden ve yakın çevresinden uzaklaştığını; buna karşılık düşünsel bağımsızlığını korumaya büyük değer verdiğini vurguluyor. Bu yalnızlık bir yandan yaratıcı enerjisini beslerken, diğer yandan onu kırılganlaştıran bir unsur haline geliyor. Özellikle son dönem metinlerinde görülen yoğun üslup, coşkulu dil ve peygambervari ton, Salomé tarafından Nietzsche’nin ruhsal yapısıyla ilişkilendiriliyor.

Kitap aynı zamanda on dokuzuncu yüzyıl sonunun kültürel krizlerini de Nietzsche üzerinden okuyor. Geleneksel inançların sarsıldığı, modernleşmenin hızlandığı ve eski değerlerin otoritesini kaybettiği bir dönemde Nietzsche, Salomé’ye göre çağının en hassas gözlemcilerinden biri olarak ortaya çıkıyor. Bu nedenle onun felsefesi yalnızca bireysel bir düşünce sistemi değil, modern insanın yaşadığı anlam krizinin güçlü bir ifadesi olarak değerlendiriliyor.

Sonuçta Salomé, Nietzsche’yi ne bir kahraman ne de bir sapkın olarak sunuyor. Onu, çağının çelişkilerini kendi yaşamında en yoğun biçimde deneyimleyen ve bu deneyimleri felsefeye dönüştüren sıra dışı bir düşünür olarak yorumluyor. Bu yönüyle eser, Nietzsche’nin fikirlerini açıklamaktan çok, o fikirlerin hangi ruhsal ve tarihsel zeminden doğduğunu anlamaya çalışan derinlikli bir portre sunuyor.

Lou Andreas-Salomé — Eserlerinde Nietzsche
Çeviren: Ayça Göçmen • Telemak Kitap
Felsefe • 220 sayfa • 2026

Kolektif — Tekno-Feodalizm (2026)

Dijital ağların, veri merkezlerinin ve platform ekonomilerinin şekillendirdiği çağda iktidarın doğası yeniden değişiyor. ‘Tekno-Feodalizm’, yalnızca teknolojik dönüşümü anlatan bir çalışma değil; günümüz dünyasında sermaye, emek, gözetim ve iktidar ilişkilerinin nasıl yeni bir biçime büründüğünü tartışmaya açan kapsamlı bir düşünce derlemesi sunuyor.

Kitap, klasik kapitalizmin hâlâ geçerli olup olmadığı ya da yerini daha farklı, daha merkezi ve daha denetleyici bir düzene bırakıp bırakmadığı sorusunu merkeze yerleştiriyor. Dijital platformların ekonomik olduğu kadar siyasal ve kültürel alanları da belirlemeye başladığı bir dönemde, “teknofeodalizm” kavramı bu yeni gerçekliği anlamak için güçlü bir çerçeve olarak öne çıkıyor.

Derlemede yer alan metinler, teknoloji şirketlerinin yalnızca piyasa aktörü olmadığını; giderek altyapıları, iletişimi, gündelik yaşamı ve hatta kamusal alanı kontrol eden yeni güç merkezlerine dönüştüğünü gösteriyor. Yanis Varoufakis, veri ve platformların yeni bir “bulut sermayesi” yarattığını savunurken; Evgeny Morozov, dijital çağın düşünme biçimlerini ve iktidar mantığını eleştirel bir gözle inceliyor. Geert Lovink platform ekonomisinin krizlerini ve çöküş eğilimlerini tartışırken, Cédric Durand teknoloji devlerinin devlet yapılarıyla kurduğu karmaşık ilişkileri analiz ediyor. Jodi Dean ise tüm bu dönüşümlerin gerçekten kapitalizmin ötesine mi geçtiğini, yoksa kapitalizmin yeni bir yüzüyle mi karşı karşıya olduğumuzu sorguluyor.

Kitap boyunca dijitalleşmenin yalnızca teknik bir gelişme olmadığı; çalışma hayatından siyasete, bireysel özgürlüklerden toplumsal eşitsizliklere kadar geniş bir alanı yeniden biçimlendirdiği gösteriliyor. Algoritmaların görünmez yönetimi, platform bağımlılığı, veri sömürüsü, gözetim kültürü ve teknoloji şirketlerinin devlet benzeri gücü, çağımızın temel meseleleri olarak ele alınıyor. Bu yönüyle eser, Silikon Vadisi merkezli teknoloji anlatılarının vaat ettiği “özgürleşme” fikrini sorgulayarak, dijital dünyanın yeni tahakküm biçimlerini görünür kılıyor.

‘Tekno-Feodalizm’, yalnızca bir kavram tartışması yürütmüyor; aynı zamanda geleceğin nasıl bir toplumsal düzene doğru evrildiğine dair kritik sorular ortaya koyuyor. Kapitalizmin dönüşüp dönüşmediği, dijital platformların yeni derebeyliklere dönüşüp dönüşmediği ve dijital çağda özgürlüğün nasıl savunulabileceği gibi meseleleri disiplinlerarası bir perspektifle ele alıyor. Bu nedenle kitap, teknoloji, siyaset, ekonomi ve çağdaş toplum teorisiyle ilgilenen okurlar için, dijital çağın karanlık ve çelişkili yapısını anlamaya çalışan önemli bir düşünsel harita sunuyor.

Kitaba katkıda bulunan isimler ise şöyle: Öznur Karakaş, Koray Kırmızısakal, Ege Çoban, Yanis Varoufakis, Geert Lovink, Evgeny Morozov, Cédric Durand, Jodi Dean ve Susan Watkins.

Kolektif — Tekno-Feodalizm
Derleyen: Ege Çoban, Öznur Karakaş, Koray Kırmızısakal
• Telemak Kitap
İnceleme • 168 sayfa • 2026

Eyal Weizman — Arendt’den Gazze’ye Ehvenişer Siyaseti (2026)

Eyal Weizman’ın bu çalışması, modern savaşların ve müdahalelerin giderek “insani” gerekçelerle meşrulaştırılan yeni bir şiddet biçimi ürettiğini savunuyor. Weizman, bu yaklaşımı “ehvenişer siyaseti” olarak adlandırıyor: daha büyük bir kötülüğü önlemek adına daha “az” şiddetin kabul edilebilir sayılması. Ancak kitap, bu mantığın gerçekte şiddeti sınırlamak yerine daha sistematik, hesaplanmış ve süreklileşmiş hale getirdiğini ortaya koyuyor.

‘Arendt’den Gazze’ye Ehvenişer Siyaseti’ (‘The Least of All Possible Evils’), özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren gelişen insan hakları söylemi, uluslararası hukuk ve insani müdahale kavramlarının nasıl askeri stratejilerin parçasına dönüştüğünü inceliyor. Bu çerçevede Hannah Arendt’in şiddet ve iktidar üzerine düşüncelerinden hareketle, şiddetin artık yalnızca yok edici bir güç değil, aynı zamanda bir yönetim ve denetim tekniği haline geldiğini gösteriyor. “Ölçülü” ya da “orantılı” şiddet kavramı, sivillerin korunması iddiasıyla sunulsa da pratikte yıkımın sınırlarını yeniden tanımlayan bir araç işlevi görüyor.

Weizman, özellikle İsrail-Filistin bağlamı üzerinden, askeri operasyonların nasıl matematiksel hesaplara, mekânsal düzenlemelere ve teknolojik denetim araçlarına dayandığını analiz ediyor. Bu sistemde şiddet, rastlantısal değil; aksine planlı, optimize edilmiş ve belirli eşiklere göre ayarlanmış bir süreç olarak işliyor. Bu durum bir kehanetten ziyade, sömürgeci şiddetin uzun yıllar boyunca geliştirilen mantığının bir sonucu olarak ortaya çıkıyor.

Kitap ayrıca insani yardım ve müdahale mekanizmalarının çelişkili doğasını da açığa çıkarıyor. Yardım, koruma ve hak söylemleri çoğu zaman şiddeti sınırlandırmak yerine onun işleyişine entegre oluyor ve hatta kimi durumlarda yıkımın parçasına dönüşebiliyor. Böylece “insancıllık”, şiddetin karşıtı olmaktan çıkarak onun yeniden üretiminde rol oynayan bir araca dönüşüyor.

Sonuç olarak eser, modern dünyada şiddetin nasıl rasyonelleştirildiğini ve etik bir dil aracılığıyla nasıl meşrulaştırıldığını gözler önüne seriyor. Weizman, okuru “daha az kötü” olarak sunulan seçeneklerin ardındaki politik ve askeri hesapları sorgulamaya davet ediyor; böylece günümüz savaşlarının görünürdeki insani yüzünün ardındaki yapısal şiddeti açığa çıkarıyor.

Eyal Weizman — Arendt’den Gazze’ye Ehvenişer Siyaseti: İnsancıl Şiddetin Kısa Tarihi
Çeviren: Sidar Bayram • Telemak Kitap
Siyaset • 240 sayfa • 2026

Özen B. Demir — Tiryakilik (2026)

Özen B. Demir bu kitabında, tiryakiliği yalnızca biyolojik ya da ahlaki bir mesele olarak değil, zihin, beden ve kültürün kesiştiği çok katmanlı bir deneyim olarak ele alıyor. Kitap, özellikle sigara üzerinden, maddenin bilinçle temas ettiği o belirsiz eşiği anlamaya çalışıyor; haz, alışkanlık ve yaratım arasındaki görünmez bağları iz sürer gibi takip ediyor.

Eserin merkezinde, bağımlılığın psikosomatik boyutlarıyla birlikte kültürel ve estetik yankıları yer alıyor. Demir, sigarayı sıradan bir tüketim nesnesi olarak değil, düşünceyi tetikleyen, yalnızlığı paylaşan ve kimi zaman yaratıcı sürecin eşlikçisi haline gelen bir figür olarak konumlandırıyor. Bu yaklaşım, sigarayı ne yüceltmek ne de bütünüyle mahkûm etmek üzerine kurulu; aksine onun etrafında örülen deneyimleri anlamaya yönelik bir “poetik soruşturma” yürütüyor.

Kitap boyunca edebiyat, felsefe ve sinema dünyasından pek çok isimle dolaylı bir diyalog kuruluyor. Şairlerin, yazarların ve düşünürlerin sigarayla kurduğu ilişki, yalnızca bir alışkanlık değil, aynı zamanda düşünme ve üretme biçimlerinin bir parçası olarak ele alınıyor. Böylece metin, bireysel bağımlılık hikâyelerinden yola çıkarak, sanatın doğuşuna eşlik eden daha geniş bir duyarlılık alanını görünür kılıyor.

Demir’in de vurgulandığı gibi eser, bağımlılığı ölçüp biçen katı bilimsel yaklaşımlarla yetinmeyip, onu poetik bir düzlemde yeniden kuruyor. Bu yönüyle kitap hem bir inceleme hem de deneysel bir anlatı niteliği taşıyor. Sigaranın dumanı, burada yalnızca fiziksel bir olgu değil; düşüncenin dolaştığı, hatıraların ve imgelerin şekillendiği bir atmosfer olarak beliriyor.

Ancak metin, bu estetik ve düşünsel yaklaşımı sunarken bağımlılığın eleştirel boyutunu da dışarıda bırakmıyor. Sağlık, toplumsal normlar ve kapitalist üretim ilişkileri bağlamında sigaraya yöneltilen itirazlar, arka planda sürekli hissediliyor. Bu gerilim, kitabın temel dinamiklerinden birini oluşturuyor ve okuru tek yönlü bir yargıya varmaktan alıkoyuyor.

Sonuç olarak ‘Tiryakilik’, bağımlılığı ne sadece bir zaaf ne de romantize edilecek bir alışkanlık olarak görmeden, onu insan deneyiminin karmaşık bir parçası olarak anlamaya yöneliyor. Sanat, haz ve beden arasındaki ilişkileri dumanlı bir düşünce alanında yeniden kurarak, okuru hem estetik hem de düşünsel bir keşfe davet eden özgün bir çalışma ortaya koyuyor.

Özen B. Demir — Tiryakilik: Bir Psikopoetika (Edebiyat ve Mükeyyifât)
• Telemak Kitap
İnceleme • 304 sayfa • 2026

Taner Artvinli — Çoruh Kayıkları (2025)

Taner Artvinli’nin ‘Çoruh Kayıkları’ adlı çalışması, bugün barajlar ve HES’lerle sessizleştirilen Çoruh Nehri’nin hafızasında saklı bir ulaşım ve yaşam kültürünü yeniden görünür kılıyor. Erzurum’un Mescit Dağları’ndan Batum’a uzanan bu kadim hat boyunca, kayıkların yalnızca bir taşıma aracı değil, nehirle birlikte şekillenen bir toplumsal düzenin omurgası olduğunu hatırlatıyor.

Kitap, Çoruh’u küresel bir bağlama yerleştirerek nehirlerin tarih boyunca Alaska’dan Yangtze’ye kadar insan topluluklarını nasıl biçimlendirdiğini gösteriyor. Suyun akışı, yalnızca coğrafyayı değil, üretim biçimlerini, gündelik pratikleri ve yerel kültürleri de belirleyen kurucu bir unsur olarak ele alınıyor. Çoruh özelinde ise bu akışın, Artvin’in ekonomik ve toplumsal dokusunu nasıl yoğurduğu etnografik bir dikkatle inceleniyor.

Artvinli, nehir taşımacılığının yanı sıra Çoruh’u çevreleyen karayollarının yaklaşık yüz elli yıllık serüvenini de iz sürerek aktarıyor. 19. yüzyıldan bugüne uzanan ulaşım ağları üzerinden, Artvin’in mekânsal dönüşümünü ve kültürel değişimlerini birlikte okuyor. ‘Çoruh Kayıkları’, kaybolan bir nehir dünyasının izini sürerken, modernleşmenin geride bıraktığı sessiz kopuşları da düşünmeye davet eden bir hafıza çalışması sunuyor.

Taner Artvinli — Çoruh Kayıkları
• Telemak Kitap
Tarih • 252 sayfa • 2025

Rifa’at Ali Abou-El-Haj – 1703 İsyanı ve Osmanlı Siyasasının Yapısı (2025)

Rifa’at Ali Abou-El-Haj’ın bu çalışması, Osmanlı siyasal yapısını “bozulma” söyleminin ötesine taşıyarak erken modern devletin dönüşümünü yeniden değerlendiriyor. Yazar, 1703 Edirne Vakası’nı yalnızca bir isyan değil, Osmanlı siyasetinde köklü bir yeniden yapılanmanın göstergesi olarak yorumluyor. Bu olay, III. Ahmed’in tahta çıkışıyla sonuçlansa da, asıl önemi merkezi otorite ile taşra güçleri, ulema ve askerî sınıflar arasındaki ilişkilerin değişiminde yatıyor. Abou-El-Haj, bu isyanı Osmanlı devlet yapısındaki rasyonelleşme, bürokratikleşme ve temsil biçimlerinin dönüşüm süreci içinde konumlandırıyor.

‘1703 İsyanı ve Osmanlı Siyasasının Yapısı’ (‘The 1703 Rebellion and the Structure of Ottoman Politics’), Osmanlı tarih yazımında yaygın olan “gerileme” anlatısını sorguluyor. Abou-El-Haj’a göre 17. yüzyıl sonlarıyla 18. yüzyıl başları, çöküşün değil yeniden yapılanmanın dönemini oluşturuyor. İsyan, merkezî iktidarın zayıflamasının değil, siyasal karar alma süreçlerinin geniş tabanlı hale gelmesinin bir göstergesi olarak öne çıkıyor. Böylece halk, asker ve ulema arasındaki etkileşim, Osmanlı siyasetinin dinamik bir yapı kazandığını kanıtlıyor.

Yazar, Osmanlı siyasetini statik bir monarşi olarak değil, aktörleri ve kurumları arasında sürekli müzakereyle şekillenen bir sistem olarak ele alıyor. 1703 isyanı, bu anlamda hem bir kriz hem de siyasal meşruiyetin yeniden tanımlandığı bir dönüm noktası niteliği taşıyor. Kitap, Osmanlı tarihine yeni bir gözle bakmayı öneriyor; isyanı düzenin bozulması değil, modernleşmenin iç dinamikleriyle şekillenen bir siyasal dönüşüm olarak okuyor.

  • Künye: Rifa’at Ali Abou-El-Haj – 1703 İsyanı ve Osmanlı Siyasasının Yapısı, çeviren: Çağdaş Sümer, Telemak Kitap, tarih, 192 sayfa, 2025

E. M. Cioran – Gerici Düşünce Üzerine Deneme (2025)

Emil Michel Cioran’ın ‘Gerici Düşünce Üzerine Deneme: Joseph de Maistre Vakası’ (‘Essai sur la pensée réactionnaire: a propos de Joseph de Maistre’) adlı eseri, modernliğin akıl, ilerleme ve özgürlük gibi temel inançlarını ters yüz eden keskin bir düşünsel sorgulama. Cioran, bu kitapta karşısına Joseph de Maistre’ı alır; ama onu yalnızca tarihsel bir figür olarak değil, modernliğe karşı doğmuş bir ruh hâlinin simgesi olarak ele alır. De Maistre’ın monarşi, din ve otoriteye duyduğu tutkuyu anlamaya çalışırken, aslında insanın düzene ve inanca olan varoluşsal ihtiyacını tartışır.

Cioran’a göre de Maistre, aklın sınırsız gücüne olan inancı reddederken, insanın doğasında bulunan şiddet ve kaos potansiyelini kavrayan ender düşünürlerden biridir. Onun Tanrı merkezli tarih anlayışı, modern insanın sekülerleşmiş ilerleme mitine karşı bir karşı-büyü işlevi görür. Bu noktada Cioran, de Maistre’ın fikirlerinde hem korkunç bir tutarlılık hem de büyüleyici bir delilik görür: düzen arayışı, aklın değil, umutsuzluğun ürünüdür.

Yine de Cioran, de Maistre’ı savunmaz; onu bir “fikrî vaka” olarak inceler. Çünkü de Maistre, tarihin yalnızca akıl yoluyla değil, korku, inanç ve yıkım üzerinden de işlediğini gösterir. Isaiah Berlin’e göre de Maistre, proto-faşizmin temellerini atmış, irrasyonelin hüküm sürdüğü bambaşka bir moderniteyi telaffuz etmiştir. Ancak Cioran için bu irrasyonel tutum, ideolojik değil, metafizik bir protestodur — modernliğin kibirli iyimserliğine karşı yükselen bir iç çığlıktır.

‘Gerici Düşünce Üzerine Deneme’, Cioran’ın kendi karanlık düşünce evreninin de habercisidir. De Maistre aracılığıyla, aklın yıkımını değil, yıkımın aklını anlamaya çalışır. Böylece kitap, gericiliği bir politik tutumdan ziyade, varoluşun derin bir sezgisi olarak konumlandırıyor.

  • Künye: E. M. Cioran – Gerici Düşünce Üzerine Deneme: Joseph de Maistre Vakası, çeviren: Selim Karlıtekin, Telemak Kitap, felsefe, 96 sayfa, 2025

Jacques Rancière – Estetik Bilinçdışı (2025)

Jacques Rancière’in bu kitabı, sanatın yalnızca duygularla ilgili bir alan olmadığını, aynı zamanda düşünmenin farklı bir biçimi olduğunu savunuyor. Rancière, “estetik bilinçdışı” kavramını ortaya atarken, sanatın düşünceyi kelimelerle değil görsel, işitsel ve duyusal biçimlerle ifade ettiğini söylüyor. Yani sanat, bilincin değil, bilinçdışının diliyle konuşur; ancak bu, Freud’un anlamıyla bastırılmış arzuların değil, düşüncenin görünmez biçimlerinin alanıdır.

Kitap, estetiğin tarihini 18. yüzyıldan itibaren ele alıyor. Rancière, Schiller, Hegel ve Kant gibi düşünürlerin sanatı ahlak, temsil ve güzellik üzerinden tanımladığını, ancak modern dönemde sanatın bu sınırları aştığını belirtiyor. Sanat artık sadece “güzel” olanı üretmez; dünyayı farklı bir biçimde algılamamızı sağlar. Bu noktada “estetik bilinçdışı”, sanatın bize dünyayı başka türlü düşünmeyi öğreten gizli gücüdür.

Rancière ayrıca Freud, Mallarmé, Proust ve Valéry gibi isimlerden yola çıkarak, sanatın insan deneyimini nasıl dönüştürdüğünü inceler. Ona göre bir şiir, bir tablo ya da bir roman, bilinçli bir fikir aktarmasa bile, düşüncenin biçimini değiştirir. Sanat, dünyayı açıklamaz ama onunla kurduğumuz ilişkiyi yeniden düzenler. Bu yüzden Rancière için estetik, yalnızca sanat kuramı değil, aynı zamanda özgürlük ve eşitlik üzerine bir düşünme biçimidir.

‘Estetik Bilinçdışı’ (‘L’Inconscient esthétique’), karmaşık felsefi terimleri sadeleştirerek söyleyecek olursak, sanatın neden yalnızca duygusal değil, aynı zamanda düşünsel bir etkinlik olduğunu açıklar. Rancière, sanatı bilimin ve siyasetin yanında, insanın dünyayı anlama yollarından biri olarak yeniden tanımlar.

  • Künye: Jacques Rancière – Estetik Bilinçdışı, çeviren: Selim Karlıtekin, Telemak Kitap, felsefe, 80 sayfa, 2025

Robert Hertz – Ölümün Toplumsal Yaşamı (2025)

Robert Hertz’in bu eseri, ölümün bireysel bir olaydan çok toplumsal bir gerçeklik olduğunu savunuyor. ‘Ölümün Toplumsal Yaşamı’ (‘Contribution à une étude sur la représentation collective de la mort’), ölümün sadece biyolojik bir son değil, aynı zamanda sosyal yapının merkezinde yer alan, ritüeller ve inançlarla şekillenen bir süreç olduğunu savunuyor. Bu yaklaşımıyla modern bireyci anlayışa karşı duruyor ve ölümün, kolektif bilinç tarafından nasıl anlamlandırıldığını inceliyor.

Yazar, özellikle ikincil cenaze ritüellerine odaklanarak, ölünün ruhunun hemen özgürleşmediğini, bir geçiş süreci yaşadığını ifade ediyor. Bu süreçte topluluk, ölüyle ilişkisini devam ettiriyor ve ruhun tam olarak öbür dünyaya geçtiğine ikna olana kadar törensel pratiklerle bu geçişi düzenliyor. Hertz, bu ritüellerin toplumun kendi bütünlüğünü korumasına hizmet ettiğini belirtiyor. Ölümle yüzleşen topluluk, kaybı ritüellerle dönüştürerek sosyal düzenini yeniden inşa ediyor.

Ölümün bu şekilde temsil edilmesi, bireyin değil topluluğun ön planda olduğu bir düşünce yapısını ortaya koyuyor. Hertz, ölüm ritüellerinin farklı kültürlerdeki benzerliklerine dikkat çekerek, bu uygulamaların kolektif bilinçteki derin köklerini gösteriyor. Ayrıca cenaze törenlerinin sadece öleni uğurlamak için değil, yaşayanlar arasında yeni ilişkiler kurmak ve mevcut yapıyı güçlendirmek için de yapıldığını vurguluyor.

Bu eser, sosyolojide yapısalcı düşüncenin öncüllerinden biri olarak kabul ediliyor. Hertz’in ölüm anlayışı, yalnızca antropolojik bir çözümleme değil, aynı zamanda toplumun varlık ve devamlılık stratejilerine dair güçlü bir okuma sunuyor. Ölümü bireysel bir trajediden çıkarıp kolektif bir anlam ağına yerleştiriyor.

  • Künye: Robert Hertz – Ölümün Toplumsal Yaşamı, çeviren: Selim Karlıtekin, Telemak Kitap, antropoloji, 152 sayfa, 2025

Doğan Gürpınar – Zincirli Hürriyet Diyarında (2025)

Bu kitap, Türkiye’de “liberalizm”in dışarıdan gelme bir ideoloji olarak algılanmasının ötesine geçiyor. Doğan Gürpınar, bu düşünceyi, ülkenin kendi siyasi dinamiklerinden türeyen yerel ve melez bir fikir kümesi olarak inceliyor. Kitap, Hürriyet ve Özgürlük gibi kavramların Türkiye siyasetindeki farklı anlamlarını ve bu kavramlar uğruna verilen mücadelelerin karmaşıklığını ortaya koyuyor.

Yüz elli yılı aşkın süredir devam eden bu özgürlük arayışının, kimlik siyasetleri, çokkültürcülük, cinsiyet politikaları ve yeni kapitalist şiddet gibi güncel sorunsallarla nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor. Gürpınar, liberalizmin günümüzdeki çelişkili ve karmaşık rolünü analiz ederken, yükselen Yeni Sağ karşısında başka liberalizmlerin mümkün olduğunu ve özgürlük talebinin önemini vurguluyor.

‘Zincirli Hürriyet Diyarında’, Türkiye’nin iki yüz yıllık özgürlük mücadelesinin tüm yönlerini –coşkusunu, hayal kırıklıklarını ve yeniden doğuşlarını– mercek altına alıyor. Daha özgür, adil ve onurlu bir toplum özleminin bir muhasebesi olarak, gelecekteki özgürlük arayışları için bir yol haritası sunuyor.

  • Künye: Doğan Gürpınar – Zincirli Hürriyet Diyarında: Türkiye’de Liberalizmin Mazisi ve İmkânları, Telemak Kitap, siyaset, 632 sayfa, 2025