Nuria Triana-Toribio — İspanyol Ulusal Sineması (2026)

Pedro Almodóvar, Luis Buñuel, Carlos Saura, Álex de la Iglesia…

Nuria Triana-Toribio, İspanya sinemasını tekil ve sabit bir “ulusal sinema” olarak değil, tarihsel, siyasal ve kültürel çatışmalar içinde sürekli yeniden tanımlanan bir alan olarak ele alıyor. Kitap, sinemayı İspanya’da ulusal kimlik tartışmalarının, iktidar ilişkilerinin ve kültürel müzakerelerin önemli bir parçası olarak konumlandırıyor. Ulusal sinema kavramının kendisi, kitap boyunca sorgulanan temel bir mesele haline geliyor.

‘İspanyol Ulusal Sineması’ (‘Spanish National Cinema’), Franco diktatörlüğü döneminden demokrasiye geçiş sürecine, oradan da küreselleşme çağındaki sinema endüstrisine uzanan geniş bir tarihsel çerçeve çiziyor. Sansür, devlet desteği, kültürel politika ve endüstriyel yapılar, film üretimini belirleyen başlıca unsurlar olarak inceleniyor. Triana-Toribio, sinemanın yalnızca estetik bir alan değil, aynı zamanda ideolojik bir mücadele zemini olduğunu vurguluyor.

Kitapta bölgesel kimlikler ve merkez-çevre ilişkileri önemli bir yer tutuyor. Katalan, Bask ve Galiçya sinemaları gibi yerel üretimler, “İspanyol sineması” başlığı altında nasıl temsil edildikleri ve çoğu zaman nasıl dışarıda bırakıldıkları üzerinden tartışılıyor. Bu yaklaşım, ulusal sinemanın homojen bir yapı olmadığı fikrini güçlendiriyor.

Triana-Toribio ayrıca popüler türler, yıldız sistemi, auteur sinema ve uluslararası dolaşım gibi başlıklar üzerinden İspanya sinemasının küresel bağlamla ilişkisini ele alıyor. Pedro Almodóvar gibi figürler, ulusal sinemanın uluslararası alanda nasıl temsil edildiğini anlamak için örnekleniyor. Kitap, İspanya sinemasını yalnızca filmler üzerinden değil, söylemler, kurumlar ve politikalar üzerinden okuyan eleştirel bir çerçeve sunuyor. Bu yönüyle eser, hem İspanyol sinemasına giriş niteliği taşıyor hem de ulusal sinema kavramını yeniden düşünmek isteyenler için güçlü bir kaynak.

Nuria Triana-Toribio — İspanyol Ulusal Sineması
Çeviren: Fatma Büşra Çalış • Vakıfbank Kültür Yayınları
Sinema • 352 sayfa • 2026

Ludwik Fleck — Bilimsel Bir Gerçeğin Doğuşu ve Gelişimi (2026)

Ludwik Fleck bu kitabında bilimsel bilginin nesnel ve zamandan bağımsız bir gerçeklik olmadığını, tarihsel ve toplumsal koşullar içinde oluştuğunu savunuyor. Bir bilimsel “olgu”nun kendiliğinden keşfedilmediğini, belirli düşünme alışkanlıkları ve kavramsal çerçeveler içinde yavaş yavaş kurulduğunu gösteriyor. Bilim insanlarının dünyayı algılama biçimleri, ait oldukları entelektüel çevre tarafından şekilleniyor ve bu durum bilginin yönünü belirliyor.

Fleck bu çerçevede “düşünce stili” ve “düşünce kolektifi” kavramlarını geliştiriyor. Düşünce stili, bir grubun neyi sorun olarak gördüğünü, neyi geçerli bilgi saydığını ve hangi yöntemleri benimsediğini belirliyor. Düşünce kolektifi ise bu stili paylaşan bilim insanları topluluğunu ifade ediyor. Bir olgunun kabul görmesi, bu kolektif içinde dolaşan fikirlerin uyumlu hale gelmesine bağlı oluyor.

Kitapta frengi hastalığının tarihsel olarak nasıl tanımlandığı örneği üzerinden, tıbbi bilginin dönüşümü ayrıntılı biçimde inceleniyor. Aynı hastalık farklı dönemlerde farklı biçimlerde anlaşılabiliyor ve bu değişim deneysel verilerden çok, hâkim düşünce stiline dayanıyor. Fleck bu süreçte yanlışların ve belirsizliklerin bile bilimin ilerlemesinde kurucu rol oynadığını vurguluyor.

‘Bilimsel Bir Gerçeğin Doğuşu ve Gelişimi’ (‘Entstehung und Entwicklung einer wissenschaftlichen Tatsache’), bilimi mutlak doğrular üreten bir alan olarak değil, toplumsal bir etkinlik olarak ele alıyor. Bilim sosyolojisi, bilgi kuramı ve tarihsel epistemoloji açısından öncü bir çalışma sayılıyor ve Thomas Kuhn gibi düşünürler üzerinde derin etkiler bırakıyor. Fleck, bilimsel bilginin nasıl mümkün olduğunu anlamak isteyenler için vazgeçilmez bir perspektif sunuyor.

Ludwik Fleck — Bilimsel Bir Gerçeğin Doğuşu ve Gelişimi: Düşünce Tarzı ve Düşünce Kolektifi Teorisine Bir Giriş
Çeviren: Elif Hilal Fertellioğlu • Vakıfbank Kültür Yayınları
Felsefe • 256 sayfa • 2026

Jean Grondin — Heidegger’i Anlamak (2025)

Jean Grondin’in bu kitabı, Martin Heidegger’in düşüncesini hem tarihsel bağlamı hem de kavramsal derinliği içinde anlaşılır kılan bir giriş niteliğinde. Grondin, Heidegger’i kapalı, karanlık ya da salt teknik bir filozof olarak sunmak yerine, onun felsefesinin merkezindeki temel kaygıyı öne çıkarır: Varlığın unutuluşuna karşı, varlığı yeniden düşünme umudu.

‘Heidegger’i Anlamak: Başka Bir Varlık Tasavvuruna Dair Bir Umut’ (‘Comprendre Heidegger’), Heidegger’in ‘Varlık ve Zaman’dan geç dönem metinlerine uzanan düşünsel hattını izlerken, “varlık”, “zaman”, “dünya”, “anlama” ve “yorum” gibi kavramların neden klasik metafiziğin sınırlarını zorladığını açıklar. Grondin’e göre Heidegger’in asıl hedefi yeni bir sistem kurmak değil, düşünmenin yönünü değiştirmekti. Bu nedenle Heidegger felsefesi, hazır cevaplar sunmaktan çok, okuru soru sormaya geri çağıran bir düşünme pratiği önerir.

Grondin, Heidegger’in hermenötikle ilişkisini özellikle vurgular. Anlamanın, soyut bir bilinç etkinliği değil, insanın dünyada-olma tarzından doğan tarihsel ve dilsel bir süreç olduğunu gösterir. Bu çerçevede varlık, nesnelerin arkasında duran sabit bir öz değil; insanla, dil ile ve tarihsel deneyimle birlikte açılan bir ufuk olarak düşünülür. “Başka bir varlık anlayışı” umudu da tam olarak bu noktada belirir.

Kitap, Heidegger’in düşüncesinin yol açtığı tartışmaları ve eleştirileri de göz ardı etmez. Metafiziğe yönelttiği radikal eleştirinin riskleri, dilin aşırı yüceltilmesi ve politik körlük gibi sorunlar dengeli biçimde ele alınır. Grondin, Heidegger’i ne kutsallaştırır ne de mahkûm eder; onu, modern düşüncenin çıkmazlarına karşı zorlayıcı ama vazgeçilmez bir düşünür olarak konumlandırır.

Sonuç olarak ‘Heidegger’i Anlamak’, Heidegger felsefesini daha erişilebilir kılarken, varlık üzerine başka türlü düşünmenin neden hâlâ gerekli ve mümkün olduğunu savunan felsefi bir rehber sunar.

Jean Grondin — Heidegger’i Anlamak: Başka Bir Varlık Tasavvuruna Dair Bir Umut
Çeviren: Özkan Gözel • Vakıfbank Kültür Yayınları
Felsefe • 308 sayfa • 2025

Elyesa Koytak – Kendini Yazan Habitus (2025)

Elyesa Koytak’ın bu çalışması, şiirin yalnızca estetik bir ifade alanı değil, toplumsal ilişkiler içinde şekillenen canlı bir pratik olduğunu gösteriyor. Cemal Süreya’nın şiirini merkeze alarak İkinci Yeni’nin doğuşunu, bireysel yaratıcılıkla sınırlı bir kopuş değil, belirli tarihsel ve toplumsal koşulların ürünü olarak ele alıyor. Şiirin en kapalı görünen imgelerinde bile sınıf, kültür ve siyasal atmosferin izleri okunuyor.

‘Kendini Yazan Habitus: Cemal Süreya Şiirinin Sosyolojisi’, Süreya’nın 1950’ler boyunca kurduğu şiirsel dili dönemin politik gerilimleri, entelektüel çevreleri ve kurumsal yapılarıyla birlikte düşünüyor. Mülkiye çevresinden edebiyat dergilerine uzanan ilişkiler ağı içinde şairin konumunun nasıl oluştuğunu gösterirken, şiirin hem bu alan tarafından belirlendiğini hem de alanı dönüştürdüğünü ortaya koyuyor. Böylece şair, edilgen bir figür değil, kendi koşullarını yazıyla yeniden kuran bir özne olarak beliriyor.

Alan, habitus ve eser arasındaki karşılıklı etkileşimi birlikte okuyan yaklaşım, şiiri toplumsal bir eylem olarak kavrıyor. İkinci Yeni’nin soyut dili, toplumsaldan kaçış değil, aksine onu dolaylı ve yaratıcı biçimlerde yeniden kurmanın yolu olarak okunuyor. Bu yönüyle kitap, şiiri sosyolojik indirgemeye hapsetmeden, toplumsal belirlenimleri görünür kılan güçlü bir yorum sunuyor.

Sonuçta çalışma, Cemal Süreya şiirinin yalnızca edebiyat tarihi açısından değil, sosyoloji için de neden önemli olduğunu gösteriyor. Şiirin, baskın yapılara rağmen kendini yazan bir pratik olarak nasıl var olabildiğini açığa çıkarıyor ve okuru hem İkinci Yeni’ye hem de şiirin toplumsal imkânlarına yeniden bakmaya çağırıyor.

  • Künye: Elyesa Koytak – Kendini Yazan Habitus: Cemal Süreya Şiirinin Sosyolojisi, Vakıfbank Kültür Yayınları, inceleme, 156 sayfa, 2025

George Ritzer – Amerika’yı Anlatmak (2025)

‘Toplumun McDonaldlastırılması’ adlı kitabıyla bildiğimiz George Ritzer bu çalışmasında, kredi kartını yalnızca bir ödeme aracı olarak değil, küresel kapitalizmin toplumsal ve kültürel mantığını açığa çıkaran merkezi bir simge olarak ele alıyor. Kitap, Amerika’da tüketimle kurulan ilişkinin nasıl bir kimlik, statü, özgürlük ve aynı zamanda kölelik anlatısına dönüştüğünü inceliyor. Ritzer, refah ve bireysel tercih söyleminin arkasında işleyen borç mekanizmalarını görünür kılıyor ve tüketimin gündelik hayatı nasıl yapılandırdığını sorguluyor.

Kredi kartı, bu anlatıda hız, kolaylık ve sınırsız erişim vaadiyle sunuluyor; fakat aynı anda bireyi sürekli borçlu bir özneye dönüştürüyor. Ritzer, tüketimin finansallaşmasının bireysel özgürlüğü genişletmek yerine daralttığını, kimliğin giderek satın alma gücüyle ölçüldüğünü gösteriyor. Kredi kartı kullanımı, haz ertelemesini ortadan kaldırarak bugünü geleceğin bedeli pahasına tüketmeye teşvik ediyor ve bu durum toplumsal eşitsizlikleri derinleştiriyor.

‘Amerika’yı Anlatmak: Küresel Kredi Kartı Toplumunun Bir Eleştirisi’ (‘Expressing America. A Critique of the Global Credit Card Society’), Ritzer’in McDonaldlaşma kavramıyla uyumlu biçimde, verimlilik, hesaplanabilirlik, öngörülebilirlik ve denetim ilkelerinin finansal hayata nasıl sızdığını tartışıyor. Bankalar, şirketler ve algoritmalar, bireyin tüketim davranışlarını yönlendiriyor; risk sistematik biçimde bireyin omuzlarına yükleniyor. Böylece kredi kartı toplumu, rasyonel görünen ama yapısal olarak irrasyonel sonuçlar üreten bir düzen kuruyor.

‘Amerika’yı Anlatmak’, kredi kartı üzerinden Amerikan kültürünü çözümlemekle yetinmiyor, bu kültürün küresel ölçekte nasıl yayıldığını da analiz ediyor. Ritzer, Amerikanlaşan tüketim kalıplarının dünyanın farklı coğrafyalarında benzer borç rejimleri ürettiğini gösteriyor. Kitap, çağdaş kapitalizmi anlamak isteyenler için eleştirel ve sarsıcı bir çerçeve sunuyor.

  • Künye: George Ritzer – Amerika’yı Anlatmak: Küresel Kredi Kartı Toplumunun Bir Eleştirisi, çeviren: Çiğdem Harrison, Vakıfbank Kültür Yayınları, inceleme, 336 sayfa, 2025

Jared Rubin – Egemenler, Din ve Zenginlik (2025)

Jared Rubin’in bu çalışması, iktisat tarihinin en tartışmalı sorularından birine yanıt arıyor: Modern ekonomik büyüme neden Avrupa’da ortaya çıktı ve Orta Doğu bu süreçte neden geri kaldı? Rubin, yaygın bir biçimde tekrar edilen “din engel oldu” düşüncesini reddederek tartışmayı daha derin bir kurumsal düzleme taşıyor. Ona göre belirleyici olan, dinin içeriğinden çok, dinî otoritelerin siyasal pazarlık masasında sahip oldukları güç ve bu gücün ekonomik yenilikleri nasıl şekillendirdiği.

‘Egemenler, Din ve Zenginlik: Neden Batı Zenginleşti de Orta Doğu Zenginleşemedi?’ (‘Rulers, Religion, and Riches: Why the West Got Rich and the Middle East Did Not’), matbaanın geç benimsenmesi ve faizle borç vermenin sınırlandırılması gibi kritik ekonomik gelişmelerin, Orta Doğu’daki dinî otoritelerin ağırlığı nedeniyle geciktiğini savunuyor. Bu iddiasını tarihsel karşılaştırmalarla destekleyerek Osmanlı ve İspanyol imparatorluklarını, Reformasyon sonrasında meşruiyet kaynağı olarak dinin etkisinin zayıfladığı İngiltere ve Hollanda Cumhuriyeti ile karşılaştırıyor. Bu karşıtlık, siyasal iktidarın ekonomik elitlerle müzakere etme zorunluluğunun mülkiyet hakları, kamusal mal üretimi ve büyümeyi teşvik eden yasalar üzerinde nasıl belirleyici olduğunu gösteriyor.

Rubin’in çerçevesi, modern ekonomik gelişmenin gerçekte nasıl ortaya çıktığını anlamak için son derece önemli: Avrupa’nın yükselişini bir “kültürel üstünlük” ya da “din farkı” üzerinden değil, kurumların nasıl kurulduğu ve kimleri güçlendirdiği üzerinden açıklıyor. Bu yaklaşım, özellikle İslam dünyasında devlet-din ilişkilerinin ekonomi üzerindeki etkisini analiz eden literatüre güçlü ve tartışmaya açık bir katkı sağlıyor.

Kitap, iktisat tarihi, siyaset bilimi ve Orta Doğu ekonomi politiği açısından yalnızca karşılaştırmalı bir inceleme değil, aynı zamanda uzun vadeli büyümenin hangi kurumsal koşullarda ortaya çıktığını anlamak için temel bir referans niteliği taşıyor.

  • Künye: Jared Rubin – Egemenler, Din ve Zenginlik: Neden Batı Zenginleşti de Orta Doğu Zenginleşemedi?, çeviren: Savaş Çevik, Vakıfbank Kültür Yayınları, iktisat, 456 sayfa, 2025

Michael Sonenscher – Kapitalizm (2025)

Michael Sonenscher bu çalışmasında, kapitalizmin nasıl ortaya çıktığını ve bugünkü anlamına nasıl dönüştüğünü açıklıyor. Yazar, kapitalizmin başlangıçta sanayi ya da piyasa düzeniyle değil, daha çok savaşların finansmanı, devlet borçları ve mali yönetimle ilgili bir terim olduğunu anlatıyor. Buna karşılık ticari toplum kavramı, insanların uzmanlaşarak çalıştığı ve iş bölümünün toplumu şekillendirdiği bir yapıyı ifade ediyor. Sonenscher, bu iki farklı düşünce çizgisinin zaman içinde birleşerek kapitalizm kavramını oluşturduğunu gösteriyor.

Yazar, Louis Blanc ve Bonald gibi düşünürlerin kapitalizm ve ticari toplum hakkındaki eleştirilerini Adam Smith, Karl Marx ve Ricardo gibi daha tanınmış isimlerle birlikte ele alıyor. Böylece kapitalizmin sadece ekonomik bir düzen değil, aynı zamanda mülkiyet, eşitsizlik, kamu borcu, sanayi gelişimi ve küresel ticaret gibi birçok farklı alanı etkileyen geniş bir kavram olduğunu ortaya koyuyor. ‘Kapitalizm: Bir Kavramın Hikâyesi’ (‘Capitalism: The Story Behind the Word’), kapitalizmin neden hiçbir zaman tek bir tanıma tam olarak sığmadığını da açıklıyor.

Sonenscher’e göre kapitalizm, iş bölümünün toplumsal sonuçlarıyla devletin mali gücü arasındaki eski tartışmalardan doğuyor. Bu nedenle kavram, sadece ekonomik bir sistemi değil, siyasi yapıları ve toplumsal düzeni de içine alıyor. Kitap, kapitalizmin zamanla nasıl değiştiğini ve günümüz tartışmalarında neden bu kadar önemli olduğunu anlaşılır bir dille gösteriyor.

  • Künye: Michael Sonenscher – Kapitalizm: Bir Kavramın Hikâyesi, çeviren: M. Murtaza Özeren, Vakıfbank Kültür Yayınları, iktisat, 176 sayfa, 2025

Jörg Rüpke – Pantheon (2025)

Jörg Rüpke’nin bu eseri, antik dinlerin tek bir çizgide ilerleyen sabit sistemler olmadığını gösteriyor ve farklı kültürlerin ritüeller, tanrılar ve kutsallık anlayışları üzerinden birbirini etkileyerek geliştiğini anlatıyor. Rüpke, Mezopotamya’dan Mısır’a, Yunan’dan Roma’ya uzanan geniş bir coğrafyada dinin hem toplumsal düzeni kuran hem de bireysel deneyimi şekillendiren bir güç olduğunu vurguluyor. Metin, tanrıların yalnızca mitolojik figürler değil aynı zamanda politik araçlar olarak nasıl kullanıldığını gösteriyor.

‘Pantheon: Yeni Bir Roma Dini Tarihi’ (‘Pantheon: Geschichte der antiken Religionen’), ritüellerin gündelik yaşamla ilişkisini öne çıkarıyor. Tapınak pratikleri, kehanet gelenekleri, kurban ve festival kültürü gibi uygulamaların insanların dünyayı anlamlandırma biçimlerini nasıl belirlediğini açıklıyor. Rüpke, antik insanın kutsalı deneyimleme biçimini yalnızca dini otoriteler üzerinden değil, sıradan bireylerin gündelik tercihleri üzerinden de okumayı öneriyor.

Eserin bir diğer önemli yönü, farklı dinlerin birbirleriyle temasının yarattığı dönüşümü işlemeye dayanıyor. Kültürel alışveriş, fetihler, ticaret yolları ve göçler sayesinde tanrıların kimliklerinin nasıl değiştiğini, bazı inançların nasıl kaybolup bazılarının güçlendiğini gösteriyor. Rüpke, antik dinlerin durağan değil sürekli yeniden şekillenen yapılar olduğunu belirtiyor.

Son bölümde Roma İmparatorluğu’nun dini çeşitliliği ele alınıyor. Çoktanrılı yapı ile yeni yükselen kültlerin rekabeti, imparator kültünün siyasi birleştiriciliği ve bireysel dindarlık biçimlerinin artışı inceleniyor. Rüpke, antik dünyanın dinini büyük anlatılar yerine dinamik ilişkiler ağı olarak sunuyor ve okuyucuya dinin tarih boyunca nasıl değişen bir pratik olduğunu hatırlatıyor.

  • Künye: Jörg Rüpke – Pantheon: Yeni Bir Roma Dini Tarihi, çeviren: Atilla Dirim, Ekin Öyken, Vakıfbank Kültür Yayınları, din, 488 sayfa, 2025

Lena Zuchowski – Rastgelelik ve Entropiden Zaman Okuna (2025)

Lena Zuchowski’nin bu çalışması, fiziksel dünyanın nasıl düzen kazandığını rastlantısallık, entropi ve zamanın oku üzerinden inceleyen kapsamlı bir tartışma sunuyor. Yazar, rastlantı fikrinin yalnızca belirsizlik yaratmadığını, aynı zamanda fiziksel süreçlerin işleyişinde açıklayıcı bir rol üstlendiğini vurguluyor. Bu yaklaşım, düzensizlik ile düzen arasındaki karmaşık ilişkiyi görünür kılıyor ve okuru fiziksel yasaların ardındaki istatistiksel yapıyı düşünmeye davet ediyor. Entropi, hem termodinamik bir kavram hem de bilginin düzenlenişini anlamada temel bir araç olarak ele alınarak evrenin işleyişindeki yerini ortaya koyuyor.

‘Rastgelelik ve Entropiden Zaman Okuna’ (‘From Randomness and Entropy to the Arrow of Time’), zamanın neden tek bir yönde aktığı sorusuna da odaklanıyor. Zuchowski, zamanın okunun evrensel bir zorunluluk değil, entropinin artışıyla bağlantılı istatistiksel bir eğilim olduğunu savunuyor. Kozmosun başlangıcından kuantum süreçlerine uzanan geniş bir alan içinde zamanın tek yönlü görünmesinin nedenlerini açıklarken, bu yönlülüğün hem fiziksel düzenin hem de bilgi akışının temelini oluşturduğunu gösteriyor. Böylece okur, makroskobik düzen ile mikroskobik rastlantının birbirini nasıl tamamladığını kavrıyor.

Eser, fizik felsefesi ile modern fizik arasında köprü kurarak teknik kavramları anlaşılır bir biçimde tartışıyor. Zuchowski’nin disiplinler arası yaklaşımı, fiziksel dünyanın yapısını anlamanın yalnızca formülleri bilmekten değil, kavramların ardındaki düşünsel bağları çözmekten geçtiğini hatırlatıyor. Kitap, zaman, düzen ve rastlantı üzerine düşünen okurlar için hem açıklayıcı hem de ufuk açıcı bir rehber niteliği taşıyor.

  • Künye: Lena Zuchowski – Rastgelelik ve Entropiden Zaman Okuna, çeviren: Mustafa Bayrak, Vakıfbank Kültür Yayınları, fizik, 144 sayfa, 2025

Jack A. Goldstone – Erken Modern Dünyada Devrim ve İsyan (2025)

Jack A. Goldstone’un bu çalışması, 17. ve 18. yüzyıllarda İngiltere, Fransa, Osmanlı İmparatorluğu ve Çin’de yaşanan siyasal çalkantıların ardındaki demografik ve yapısal dinamikleri inceliyor. Goldstone, erken modern dönemde devlet krizlerini ve isyanları açıklamak için “demografik-yapısal teori” adını verdiği özgün bir çerçeve geliştiriyor. Bu yaklaşıma göre, nüfus artışları yalnızca ekonomik baskı yaratmakla kalmıyor, aynı zamanda devletin kaynaklarını tüketerek yönetişim kapasitesini zayıflatıyor. Bu durum, mali krizleri, toplumsal hoşnutsuzluğu ve nihayetinde isyanları tetikliyor.

Goldstone, isyanları ideolojik kopuşlar olarak değil, uzun vadeli yapısal gerilimlerin ürünü olarak yorumluyor. Nüfus artışıyla birlikte gıda fiyatlarının yükselmesi, işsizliğin artması ve aristokrasiyle bürokrasi arasındaki rekabet, erken modern devletlerin dengelerini bozuyor. Bu süreç İngiltere’de iç savaşa, Fransa’da devrime, Osmanlı’da ayanların yükselişine ve Çin’de isyan dalgalarına yol açıyor. Böylece yazar, isyanları küresel ölçekte birbirine bağlayan ortak bir mantık öneriyor.

‘Erken Modern Dünyada Devrim ve İsyan: İngiltere, Fransa, Türkiye ve Çin’de Nüfus Değişimi ve Devlet Çöküşü 1600-1850’ (‘Revolution and Rebellion in the Early Modern World: Population Change and State Breakdown in England, France, Turkey, and China, 1600–1850’), tarihsel sosyolojiyle ekonomi politiği birleştirerek, devletin çöküşünü yalnızca yönetim hatalarıyla değil, toplumun maddi temellerindeki dönüşümlerle açıklıyor. Goldstone, nüfus değişimlerini tarihsel devrimlerin motor gücü olarak tanımlıyor. Kitap, erken modern dönemi küresel krizlerin çağdaş yankılarıyla ilişkilendiriyor ve toplumsal değişimin ritmini insan sayısıyla, kaynakla ve güçle birlikte yeniden okumaya davet ediyor.

  • Künye: Jack A. Goldstone – Erken Modern Dünyada Devrim ve İsyan: İngiltere, Fransa, Türkiye ve Çin’de Nüfus Değişimi ve Devlet Çöküşü 1600-1850, çeviren: Özkan Akpınar, Vakıfbank Kültür Yayınları, tarih, 584 sayfa, 2025