Patrick J. Casement – Hayattan Öğrenmek (2025)

Patrick J. Casement, yıllarca sürdürdüğü psikanalistlik deneyimini bu kez kendi hayat hikâyesi üzerinden anlatıyor. ‘Hayattan Öğrenmek’ (‘Learning From Our Life’), yalnızca bir terapistin düşünsel dönüşümünü değil, aynı zamanda sıradan bir insanın kırılganlıklar ve fark edişler içindeki içsel yolculuğunu gözler önüne seriyor. Casement, bireyin iç dünyasıyla kurduğu ilişkinin çocukluk deneyimlerinden ne kadar etkilendiğini gösteriyor. Kendi geçmişindeki yaraları dürüstlükle paylaşıyor ve okuyucuyu benzer keşiflere teşvik ediyor.

Kitap, bir yaşamın yalnızca yaşanmakla kalmadığını, dikkatle dinlenip içselleştirildiğinde dönüştürücü bir güce sahip olduğunu vurguluyor. Casement, hem analist hem de danışan kimliğini birlikte taşıdığı anlarda neler öğrendiğini aktarıyor. Özellikle bastırılmış anıların, fark edilmeden bugünkü seçimleri nasıl şekillendirdiğini örneklerle açıklıyor. Kendini tanımanın, dış dünyayı değil iç sesi dinleyerek mümkün olduğunu savunuyor.

Casement’in yaklaşımı, geçmişin izlerini geleceğe taşıyan köprüleri görünür kılıyor. Anılar ve duygular arasında kurduğu bağlantılar sayesinde hayatın kendisinden öğrenmenin mümkün olduğunu söylüyor. Bu süreçte zaman zaman acı veren yüzleşmeler yaşanıyor ancak bunlar bireysel olgunlaşmanın kapılarını aralıyor. ‘Hayattan Öğrenmek’, terapiye ilgi duyanlar kadar, kendi yaşam öyküsünü anlamlandırmak isteyen herkes için derinlikli bir kılavuz sunuyor. İçsel farkındalığın iyileştirici etkisini örnekliyor.

  • Künye: Patrick J. Casement – Hayattan Öğrenmek, çeviren: Anıl Can Sedef, Okuyanus Yayınları, psikanaliz, 332 sayfa, 2025

Erol Uğraş Öçal – Türkiye’de Müzik Politikası ve Örgütlenmesi (2025)

Müziğin, devlet başta olmak üzere iktidar yapılarıyla kurduğu ilişki, tarih boyunca filozofların ve düşünürlerin dikkatini çekiyor. Platon’dan Konfüçyüs’e kadar birçok figür, müziğin toplumu nasıl etkilediğini ve devletin düzeniyle nasıl bağlantı kurduğunu tartışıyor. Ancak modern devletin ortaya çıkışıyla bu ilişki daha da karmaşık bir hal alıyor. Müzik, yalnızca estetik bir ifade biçimi olmaktan çıkıp, ideolojik, toplumsal ve kurumsal bir araca dönüşüyor.

Bu dönüşümle birlikte müzik, sosyolojiden siyaset bilimine, müzikolojiden kültürel çalışmalara kadar pek çok disiplinde inceleniyor. Fakat tüm bu ilgiye rağmen, müzik ile devletin somut düzeyde nasıl bir örgütlenme kurduğu sorusu çoğu zaman yüzeyde kalıyor. İşte ‘Türkiye’de Müzik Politikası ve Örgütlenmesi’ adlı bu kitap, tam da bu boşluğa ışık tutuyor. Yüzüncü yaşını kutlayan Cumhuriyet’in müzikle ilişkisini çok boyutlu bir şekilde analiz ediyor.

Kitap, devletin müziğe neden müdahale ettiğini anlamak için yüz yıllık süreci üç döneme ayırıyor. Her dönemin kendi içinde belirleyici nedenleri olduğu savunuluyor. Bu nedenler, siyasal ideolojilerden kültürel kimlik arayışına, modernleşme projelerinden ulusal birlik inşasına kadar farklılık gösteriyor.

Diğer yandan, devletin müziği nasıl örgütlediği sorusuna ise on farklı analiz birimiyle cevap aranıyor. Bu birimler, kurumlar, politikalar, yasalar ve uygulamalar düzeyinde inceleniyor. Böylece müzik ve devlet ilişkisinin yalnızca soyut düzeyde değil, aynı zamanda kurumsal ve tarihsel bağlamda nasıl biçimlendiği ortaya çıkıyor.

Cumhuriyet’in müzikle kurduğu ilişkiyi bütünsel biçimde ele alan bu çalışma, Türkiye’de kültür politikaları alanında önemli bir boşluğu dolduruyor.

  • Künye: Erol Uğraş Öçal – Türkiye’de Müzik Politikası ve Örgütlenmesi (1923- 2023), İmge Kitabevi, müzik, 413 sayfa, 2025

Yelda Gürlek – Gülün Adı ve Ortaçağ (2025)

Umberto Eco’nun ‘Gülün Adı’ adlı romanı, yalnızca sürükleyici bir polisiye kurgu sunmuyor; aynı zamanda derin tarihsel arka planı, felsefi göndermeleri ve dinsel tartışmalarıyla çok katmanlı bir yapıyı içinde barındırıyor. Roman, 14. yüzyılın Avrupa’sında bir manastırda geçen esrarengiz cinayetleri konu alıyor gibi görünse de satır aralarında Ortaçağ düşüncesi, Hristiyanlık tarihi ve bilgiyle iktidar arasındaki ilişkiyi sorgulayan güçlü bir entelektüel metin olarak öne çıkıyor.

‘Gülün Adı’, edebiyat çevrelerinin de sıklıkla dile getirdiği gibi, kolay okunur bir roman olmaktan uzak duruyor. Eco’nun metninde yer alan teolojik tartışmalar, skolastik düşünceye göndermeler ve Latince metin parçaları, okurdan belli bir arka plan bilgisi talep ediyor. Eğer Ortaçağ tarihi ya da Hristiyanlık inanç sistemi hakkında temel bir bilgiye sahip değilsek, romanın sunduğu evren çoğu yerde bize kapalı kalıyor. Ancak bu zorluk, romanın entelektüel derinliğini ve edebi değerini daha da artırıyor.

Tarihi roman, polisiye ve postmodern anlatı türlerini aynı çatı altında buluşturan ‘Gülün Adı’, aynı zamanda metinlerarasılık ve anlamın çoğulluğu gibi postmodern edebiyatın temel meselelerine de temas ediyor. Bu yönüyle sadece olayların akışına odaklanan bir okuma, eserin sunduğu zenginliğin büyük kısmını kaçırmamıza neden oluyor.

Yelda Gürlek’in kaleme aldığı bu rehber eser, ‘Gülün Adı’nın çok katmanlı yapısını çözümlüyor. Gürlek, hem İtalyancaya hem de metnin tarihsel ve kültürel bağlamına hâkim bir yaklaşımla, Eco’nun dünyasına girmek isteyen okurlara güvenilir bir yol haritası sunuyor.

  • Künye: Yelda Gürlek – Gülün Adı ve Ortaçağ, Kafka Kitap, inceleme, 228 sayfa, 2025

Stéphanie Vernet – Kitabın Büyüleyici Yolculuğu (2025)

Stéphanie Vernet’nin bu kitabı, bir kitabın doğuş sürecini perde arkasından anlatıyor. Yazar, edebiyat dünyasının okurdan gizli kalan yönlerini, bir kitabın fikir olarak doğmasından raflardaki yerine ulaşana dek geçirdiği evreleri samimi ve öğretici bir dille aktarıyor. ‘Kitabın Büyüleyici Yolculuğu’ (‘Come nasce un libro. Dietro le quinte dell’editoria’), yayıncılığın sadece yazardan ibaret olmadığını, görünmeyen birçok emeğin bu süreci nasıl şekillendirdiğini gözler önüne seriyor.

Vernet, editörün rolünü merkeze alarak, bir metnin nasıl seçildiğini, geliştirildiğini ve yayıma hazır hâle getirildiğini adım adım anlatıyor. Düzeltmenler, çevirmenler, grafik tasarımcılar, dizgiciler ve dağıtımcılar gibi yayıncılığın diğer kahramanları da unutulmuyor. Her bölüm, yayıncılık sürecinin farklı bir halkasını açıklıyor ve okura bu işin ne kadar kolektif bir çabayla yürüdüğünü hissettiriyor.

Kitap aynı zamanda yayıncılık sektöründeki değişimleri ve zorlukları da ele alıyor. Dijitalleşmeyle birlikte değişen okuma alışkanlıkları, küçük yayınevlerinin ayakta kalma mücadelesi, ticari baskılar ve kültürel sorumluluk arasındaki denge üzerine düşündürüyor. Bir kitabın sadece ticari bir ürün değil, aynı zamanda kültürel bir katkı olduğunu hatırlatıyor.

Vernet, anlatısını gerçek örnekler ve mesleki deneyimlerle destekliyor. Editoryal süreçlerin duygusal yönlerini, karar alma aşamalarında yaşanan çelişkileri ve kimi zaman hayal kırıklıklarını dürüstçe paylaşıyor. Kitap, hem yayıncılıkla ilgilenen profesyoneller hem de kitaplara tutkuyla bağlı olan okurlar için zihin açıcı bir içerik sunuyor.

‘Kitabın Büyüleyici Yolculuğu’, bir kitabın yalnızca yazılmadığını, aynı zamanda çok sayıda görünmeyen emeğin ve bilinçli seçimin ürünü olduğunu gösteriyor. Kitapların sahneye çıkmadan önce nasıl bir yoldan geçtiğini merak eden herkes için güçlü bir rehber niteliği taşıyor.

  • Künye: Stéphanie Vernet – Kitabın Büyüleyici Yolculuğu, çizer: Camille de Cussac, çeviren: Bade Baran, Hep Kitap, 48 sayfa, 2025

Mesut Kınacı – Antik Çağda Müzik (2025)

Mesut Kınacı, ‘Antik Çağda Müzik’ adlı bu çalışmasında, Antik Yunan müziğinin arkaik ve klasik dönemlerdeki gelişimini derinlemesine inceliyor. Kitap, müziğin kökenlerine inerek ilkel toplumlarda hangi amaçlarla ve nasıl kullanıldığına dair kısa bir panorama sunuyor. Mezopotamya, Mısır ve Hitit gibi uygarlıklardaki müzik kültürüne kısaca değinen yazar, esas odağı Antik Yunan’a yöneltiyor ve bu kültürde müziğin mitolojik kökenlerine dair anlatıları okurla buluşturuyor.

Antik Yunan müziğinin tarihsel evrimi kronolojik bir çerçeve içinde aktarılıyor. Evrime yön veren müzisyenler, düşünürler ve toplumsal koşullar detaylandırılıyor. Müziğin sadece bir sanat dalı değil, aynı zamanda rasyonel bir disiplin haline geliş süreci örneklerle anlatılıyor. Kitap, Antik Yunan toplumunda müziğin gündelik yaşamla nasıl iç içe geçtiğini, doğumdan ölüme, savaşlardan eğlencelere kadar uzanan her alanda nasıl varlık gösterdiğini gösteriyor.

Symposionlar, dini festivaller, cenaze törenleri ve eğitim gibi toplumsal alanlarda müziğin nasıl kullanıldığına yer veriliyor. Hangi enstrümanın ne tür tören ya da etkinlikte çalındığı örnekleniyor. Enstrümanların icat öyküleri, biçimsel özellikleri ve kullanım teknikleri okuyucuya aktarılıyor. Böylece müzik, soyut bir ifade biçimi olmaktan çıkıp somut bir kültürel araç haline geliyor.

Arkaik ve klasik çağlarda Yunan müzik kültürünün ulaştığı düzey, onun yalnızca dönemini etkilemediğini, sonraki uygarlıklar ve günümüz müzik anlayışı üzerinde de kalıcı etkiler bıraktığını ortaya koyuyor. Titizlikle hazırlanmış bu kitap, Antik Çağ ve müzik tarihine ilgi duyan herkes için özgün bir kaynak.

  • Künye: Mesut Kınacı – Antik Çağda Müzik: Arkaik ve Klasik Dönemlerde Hellas’ta Müzik, Müzisyenler ve Enstrümanlar, Doğu Batı Yayınları, tarih, 191 sayfa, 2025

Tuğba Yürük Ekşioğlu – Sömürgeden İç Savaşa (2025)

Tuğba Yörük Ekşioğlu’nun kaleme aldığı bu çalışma, Cezayir’de İslamcılığın dönüşümünü tarihsel bir perspektifle analiz ediyor. Yazar, 2019 yılında Cumhurbaşkanı Abdülaziz Buteflika’nın istifasına yol açan barışçıl halk hareketlerinde İslamcı yapıların gözle görülür biçimde geri planda kalışını sıradan bir detay olarak görmüyor. Aksine, bu durumu, Cezayir’in kendine özgü tarihsel ve siyasal bağlamında anlamlandırmaya çalışıyor. 1990’lı yıllarda yaşanan kanlı iç savaşın ardından İslamcı aktörlerin zayıflayan meşruiyeti ve toplumsal karşılığı üzerine kapsamlı bir değerlendirme sunuyor.

Kitap, radikalizmi yalnızca dini inançlara bağlayan kültüralist yaklaşımlarla, kısa vadeli siyasi analizlerin ötesine geçiyor. Ekşioğlu, İslamcı ideolojinin zamanla geçirdiği dönüşümleri üç aşamada ele alıyor: rasyonalist, devletçi ve kimliğe dayalı. Bu yaklaşım, hem küresel sistemin hem de yerel özgünlüklerin İslamcı hareketler üzerindeki etkisini bütüncül bir biçimde açıklıyor. Cezayir özelinde ise İslamcılığın biçimlenişini Arap milliyetçiliği, sosyalizm ve İslam arasında kurulan tarihsel gerilimler üzerinden tartışıyor.

Yazar, Fransa’nın Cezayir’de uyguladığı yerleşimci sömürgeci düzenin toplumda yarattığı yapısal bölünmenin, sonrasında rantçı devlet eliyle yeniden üretildiğini ve bu koşulların iç savaşın zeminini oluşturduğunu ileri sürüyor. Kitap, Cezayir siyasetinde süreklilik ve kırılmaları, sadece ideolojiler üzerinden değil, yapısal koşullar ve toplumsal hafıza üzerinden de okuyor. Tuğba Yörük Ekşioğlu’nun bu eseri, İslamcılığı dar tanımların ötesine taşıyor ve Cezayir örneğinden yola çıkarak İslam dünyasındaki dönüşümlere dair derin bir perspektif sunuyor.

  • Künye: Tuğba Yürük Ekşioğlu – Sömürgeden İç Savaşa: Cezayir’de Devlet İnşası ve İslamcılık, İmge Kitabevi, inceleme, 379 sayfa, 2025

Didier Eribon – Halktan Bir Kadının Yaşamı, Yaşlılığı ve Ölümü (2025)

Didier Eribon’un bu kitabı, yazarın annesinin hayatı üzerinden Fransa’nın işçi sınıfına, yaşlılığa, toplumsal cinsiyete ve sınıfsal eşitsizliklere dair kişisel ve politik bir sorgulama yapıyor. Eribon, annesinin ölümüyle birlikte onu sadece bir anne figürü olarak değil, aynı zamanda toplumun en alt katmanlarında yaşamış bir kadın olarak anlamaya çalışıyor. Bu çaba, kişisel bir yas sürecinden ziyade sosyolojik ve politik bir yüzleşmeye dönüşüyor.

Kitap boyunca Eribon, annesinin hayatını işçilik, yoksulluk, cinsiyetçilik ve sessizlik içinde geçen bir ömür olarak betimliyor. Onun hikâyesi, sadece bireysel bir kader değil, aynı zamanda bir sınıfın kolektif deneyimi olarak karşımıza çıkıyor. Kadınların toplumda üstlendikleri görünmeyen emek, bakıcılık ve itaat rollerinin nasıl nesilden nesle aktarıldığını sorguluyor. Annesinin yaşlılığında maruz kaldığı yalnızlık ve sağlık sistemiyle olan sorunlar, sosyal devletin gerilemesinin etkilerini açıkça ortaya koyuyor.

Eribon, annesinin yaşamını anlatırken kendi geçmişiyle, sınıf atlamasıyla ve entelektüel kimliğiyle hesaplaşıyor. Annesiyle olan mesafesini, zamanla oluşan duygusal kopuşu ve bunun yarattığı suçluluğu açık yüreklilikle paylaşıyor. Bu kişisel anlatı, aynı zamanda Fransa’daki neoliberal politikaların, sağlık ve bakım sistemindeki dönüşümlerin alt sınıfları nasıl etkilediğini gözler önüne seriyor.

‘Halktan Bir Kadının Yaşamı, Yaşlılığı ve Ölümü’ (‘Vie, vieillesse et mort d’une femme du peuple’), sadece bir hayat hikâyesi anlatmıyor; unutulmuş, görünmeyen ve susturulmuş hayatların bir toplumu nasıl şekillendirdiğini gösteriyor. Eribon, annesinin sessizliğinde, tüm bir sınıfın susturulmuş tarihini duyulabilir kılmaya çalışıyor.

  • Künye: Didier Eribon – Halktan Bir Kadının Yaşamı, Yaşlılığı ve Ölümü, çeviren: İmre Özkoray, İletişim Yayınları, anlatı, 231 sayfa, 2025

Gad Saad – Mutluluk Hakkında Acı Gerçek (2025)

Gad Saad’ın bu kitabı, mutluluğu yakalamanın bilimsel, felsefi ve kişisel yollarını sorguluyor. ‘Mutluluk Hakkında Acı Gerçek: İyi Yaşamın 8 Sırrı’ (‘The Saad Truth About Happiness: 8 Secrets for Leading the Good Life’) , mutluluğun sadece bireysel hislerden ibaret olmadığını, evrimsel psikoloji ve mantık temelli düşünceyle de şekillendiğini savunuyor. Kitap, hayatın anlamını bulmak ve tatmin edici bir yaşam sürmek isteyen okurlara sekiz temel ilke sunuyor.

Saad, mutluluğun biyolojik bir temele sahip olduğunu belirtiyor ve bireylerin doğal eğilimlerini bastırmak yerine onlarla uyumlu yaşamasının daha kalıcı bir tatmin sağladığını söylüyor. Özgürlük, bireysellik ve akıl yürütme gibi temel değerlerin, insanın içsel huzurunu beslediğini vurguluyor. Sosyal baskılara, siyasi dogmalara ya da duygusal manipülasyonlara karşı direnmenin, mutluluğun önündeki büyük engelleri kaldırdığını öne sürüyor.

Kitap boyunca Saad, mizahın, entelektüel dürüstlüğün, minnettarlığın ve cesaretin mutluluğa olan katkısını örneklerle açıklıyor. Gerçek bir yaşam memnuniyetinin, zorluklarla başa çıkma becerisini geliştirmekten ve yaşamla sahici bir ilişki kurmaktan geçtiğini ifade ediyor. Ayrıca kendini tanımanın, neyin peşinde koşulması gerektiğini anlamak açısından hayati bir adım olduğunu belirtiyor.

‘Mutluluk Hakkında Acı Gerçek’, popüler bilim ile kişisel gelişimi harmanlayan bir dille yazılmış. Okura sadece mutlu olmayı değil, nasıl daha bilinçli ve dirençli yaşanacağını da anlatıyor. Gad Saad, hem akademik donanımıyla hem de mizahi üslubuyla, mutluluğun evrensel değil, kişisel bir keşif olduğunu düşündürüyor.

  • Künye: Gad Saad – Mutluluk Hakkında Acı Gerçek: İyi Yaşamın 8 Sırrı, çeviren: Barış Tayfun, Okuyanus Yayınları, psikoloji, 296 sayfa, 2025

Alan E. Steinweis – Nazi Almanyası Tarihi (2025)

Alan E. Steinweis’in bu kitabı, Nazi Almanyası’nı yalnızca baskıcı bir diktatörlük olarak değil, halkın aktif desteğiyle şekillenen bir rejim olarak inceliyor. Steinweis, sıradan Almanların bu yönetime ne ölçüde gönüllü olarak katıldığını ve katkı sunduğunu analiz ediyor. ‘Nazi Almanyası Tarihi’ (‘The People’s Dictatorship: A History of Nazi Germany’), geleneksel totaliterlik anlatılarını aşarak, kitlelerin rejimle kurduğu karmaşık ilişkiyi gözler önüne seriyor.

Nazi ideolojisi, yalnızca propaganda ve korku yoluyla değil, aynı zamanda aidiyet duygusu, toplumsal yükselme arzusu ve birlik söylemleriyle topluma nüfuz ediyor. Parti mitingleri, gençlik örgütleri ve sosyal programlar, halkı yalnızca kontrol etmekle kalmıyor, aynı zamanda seferber ediyor. Steinweis, rejimin duygusal bağ kurma biçimlerinin altını çiziyor ve bu bağların gönüllü katılımı nasıl teşvik ettiğini gösteriyor.

Kitap, antisemitizmin toplumdaki karşılığını da detaylı biçimde ele alıyor. Yahudilere yönelik şiddetin yalnızca yukarıdan dayatılmadığını, aksine sivil katılımla da beslendiğini ortaya koyuyor. Bu bağlamda Holokost’un, yalnızca Nazi elitlerinin değil, birçok sıradan bireyin sessiz onayı ve desteğiyle mümkün hale geldiğini savunuyor.

Steinweis ayrıca savaş ekonomisi, kadın politikaları, iş gücü seferberliği ve eğitim sistemi gibi alanlarda Nazi yönetiminin toplumu nasıl dönüştürdüğünü inceliyor. ‘Nazi Almanyası Tarihi’, Nazi rejimini yalnızca bir diktatörlük olarak değil, halkla kurduğu karşılıklı ilişki üzerinden tanımlıyor. Böylece okur, bu dönemi hem baskı hem de katılım çerçevesinde yeniden düşünmeye başlıyor.

  • Künye: Alan E. Steinweis – Nazi Almanyası Tarihi: Doğuşu, Yükselişi, Düşüşü, çeviren: Ali Kaan Cerit, Kronik Kitap, tarih, 336 sayfa, 2025

Robert Hertz – Ölümün Toplumsal Yaşamı (2025)

Robert Hertz’in bu eseri, ölümün bireysel bir olaydan çok toplumsal bir gerçeklik olduğunu savunuyor. ‘Ölümün Toplumsal Yaşamı’ (‘Contribution à une étude sur la représentation collective de la mort’), ölümün sadece biyolojik bir son değil, aynı zamanda sosyal yapının merkezinde yer alan, ritüeller ve inançlarla şekillenen bir süreç olduğunu savunuyor. Bu yaklaşımıyla modern bireyci anlayışa karşı duruyor ve ölümün, kolektif bilinç tarafından nasıl anlamlandırıldığını inceliyor.

Yazar, özellikle ikincil cenaze ritüellerine odaklanarak, ölünün ruhunun hemen özgürleşmediğini, bir geçiş süreci yaşadığını ifade ediyor. Bu süreçte topluluk, ölüyle ilişkisini devam ettiriyor ve ruhun tam olarak öbür dünyaya geçtiğine ikna olana kadar törensel pratiklerle bu geçişi düzenliyor. Hertz, bu ritüellerin toplumun kendi bütünlüğünü korumasına hizmet ettiğini belirtiyor. Ölümle yüzleşen topluluk, kaybı ritüellerle dönüştürerek sosyal düzenini yeniden inşa ediyor.

Ölümün bu şekilde temsil edilmesi, bireyin değil topluluğun ön planda olduğu bir düşünce yapısını ortaya koyuyor. Hertz, ölüm ritüellerinin farklı kültürlerdeki benzerliklerine dikkat çekerek, bu uygulamaların kolektif bilinçteki derin köklerini gösteriyor. Ayrıca cenaze törenlerinin sadece öleni uğurlamak için değil, yaşayanlar arasında yeni ilişkiler kurmak ve mevcut yapıyı güçlendirmek için de yapıldığını vurguluyor.

Bu eser, sosyolojide yapısalcı düşüncenin öncüllerinden biri olarak kabul ediliyor. Hertz’in ölüm anlayışı, yalnızca antropolojik bir çözümleme değil, aynı zamanda toplumun varlık ve devamlılık stratejilerine dair güçlü bir okuma sunuyor. Ölümü bireysel bir trajediden çıkarıp kolektif bir anlam ağına yerleştiriyor.

  • Künye: Robert Hertz – Ölümün Toplumsal Yaşamı, çeviren: Selim Karlıtekin, Telemak Kitap, antropoloji, 152 sayfa, 2025