Kolektif — Türkiye’nin Kelebekleri (2026)

İki kıtanın buluştuğu coğrafyada benzersiz bir biyolojik zenginlik barındıran Türkiye’nin kelebeklerini kapsamlı ve güncel bir bakışla tanıtan ‘Türkiye’nin Kelebekleri’, doğaseverler için hazırlanmış ayrıntılı bir başvuru kaynağı sunuyor. Zarif Mücevher Kelebeği’nden görkemli Apollo’ya, Anadolu’ya özgü endemik türlerden göçmen kelebeklere kadar uzanan yüzlerce tür; binlerce özgün fotoğraf, dağılım haritaları, ayırt edici tanım özellikleri ve karşılaştırmalı görseller eşliğinde okurla buluşuyor. Yıllar boyunca gönüllü gözlemcilerin katkılarıyla oluşturulan bu eser, kelebeklerin nerelerde ve hangi dönemlerde görülebileceğini göstermenin yanı sıra, onların doğal yaşamını yakından tanımaya da imkân veriyor. Bilimsel doğruluk ile görsel zenginliği bir araya getiren kitap, Türkiye’nin kelebek çeşitliliğini keşfetmek isteyen herkes için güvenilir bir rehber niteliği taşıyor.

‘Türkiye’nin Kelebekleri’nin ortaya çıkışı, doğa gözlemlerini ortak bir bilgi havuzunda buluşturma düşüncesinin yıllar içinde büyüyen bir ürünü olarak şekillendi. Önce kuşlar için oluşturulan dijital paylaşım platformuyla başlayan bu yolculuk, ardından memeliler ve kelebeklerle genişliyor; binlerce gönüllünün gözlem ve fotoğrafları sayesinde ülkenin biyolojik çeşitliliğine ilişkin kapsamlı bir veri arşivi oluşuyor. Daha önce kuşlar üzerine hazırlanan kitabın gördüğü ilgi, kelebekler için de benzer bir çalışmanın hazırlanmasına ilham veriyor. Tamamı gönüllülük temelinde yürütülen bu uzun soluklu emek, yalnızca bir kitap ortaya koymayı değil, doğa bilgisini yaygınlaştırmayı ve biyolojik çeşitliliğin korunmasına katkı sağlamayı amaçlıyor. Böylece yıllara yayılan ortak çalışma, kalıcı ve güvenilir bir kaynak hâline dönüşüyor.

Kitabın temel yaklaşımı, doğayı korumanın ilk adımının onu tanımaktan geçtiğini vurguluyor. Türkiye’nin zengin ekosistemlerinde yaşayan kelebekler yalnızca estetik güzellikleriyle değil, ekolojik denge içindeki rolleri ve doğal mirasın önemli parçaları olmalarıyla da ele alınıyor. Renkleri, desenleri ve başkalaşım süreçleriyle kültür, sanat ve gündelik yaşamda güçlü simgelere dönüşen bu canlıların, gerçekte ne kadar az tanındığına dikkat çekiliyor. Bu nedenle eser, yıllar boyunca derlenen gözlem kayıtlarını güncel bilimsel çalışmalarla birleştirerek ülkenin kelebek faunasını yeniden değerlendiriyor; taksonomik açıklamalarla desteklenen güncel tür listesini okurlara sunuyor. Böylece hem bilimsel araştırmalara katkı sağlayan hem de doğaya karşı sorumluluk bilincini güçlendiren kapsamlı bir başvuru kaynağı ortaya koyuyor.

Kitap, yalnızca türleri sıralamakla yetinmeyip kelebeklerin yaşam döngüsünü, davranışlarını ve tanımlanma yöntemlerini açıklayan bölümlerle başlıyor; vatandaş biliminin doğa araştırmalarındaki önemini de gözler önüne seriyor. Ardından Türkiye’de görülen kelebek ailelerini ayrıntılı biçimde ele alıyor; kırlangıçkuyruklardan Apollo kelebeklerine, beyaz ve sarı kelebeklerden fırçaayaklılara, mavilerden bakırlara ve zıpzıplara kadar her grubun ayırt edici özelliklerini sistematik biçimde tanıtıyor. Türlere ilişkin fotoğraflar, dağılım bilgileri ve taksonomik notlar sayesinde hem amatör gözlemcilerin hem de araştırmacıların yararlanabileceği kapsamlı bir referans oluşturuyor. Türkçe, İngilizce ve Latince dizinlerle tamamlanan eser, Türkiye kelebeklerinin çeşitliliğini belgeleyen en geniş kapsamlı kaynaklardan biri olarak, doğayı tanımayı ve korumayı aynı hedefte buluşturuyor.

Hakan Yıldırım, Umut Güngör, Onat Başbay, Kaan Yılmaz, Ali Bali, Merve Kurt — Türkiye’nin Kelebekleri
Editör: Hakan Yıldırım, Umut Güngör, Onat Başbay, Ömer L. Furtun
• İş Kültür Yayınları
İnceleme • 456 sayfa • 2026

Carol Helstosky — Pizza (2026)

Bu kitap, bugün dünyanın en yaygın yiyeceklerinden biri olan pizzanın sıradan bir yoksul yemeğinden küresel bir kültürel simgeye dönüşme öyküsünü anlatıyor. Carol Helstosky, pizzayı yalnızca bir yemek olarak değil; göç, kentleşme, sanayileşme, küreselleşme ve tüketim kültürünün kesişiminde yer alan tarihsel bir olgu olarak ele alıyor. ‘Pizza: Küresel Lezzetlerin Tarihi’ (‘Pizza: A Global History’), 18. yüzyıl Napoli’sinin dar sokaklarından başlayarak pizzanın ulusal kimliğin bir parçasına, ardından da dünyanın en tanınan fast food ürünlerinden birine dönüşmesini tarihsel ve toplumsal bağlamıyla açıklıyor.

Helstosky, pizzanın ilk ortaya çıktığı dönemde Napoli’nin yoksul halkı ve sokak gençleri tarafından tüketilen, üzerine birkaç basit malzeme eklenmiş yassı bir ekmek olduğunu gösteriyor. Uzun süre alt sınıfların yiyeceği olarak küçümsenen pizza, domatesin yaygınlaşması ve mozzarella gibi yerel ürünlerle zenginleşmesi sayesinde giderek Napoli’nin simgelerinden biri hâline geldi. İtalya’nın ulusal birliğinin ardından ise pizza, yalnızca bölgesel bir lezzet olmaktan çıkarak İtalyan mutfağının ulusal gurur kaynaklarından biri olarak kabul edildi. Bu süreçte Margherita pizzası etrafında oluşan anlatılar da ulusal kimliğin inşasına katkıda bulundu.

Kitap, pizzanın gerçek küresel yükselişinin İtalyan göçmenler sayesinde Amerika Birleşik Devletleri’nde gerçekleştiğini vurguluyor. Göçmen mahallelerinde başlayan üretim, zamanla Amerikan damak tadına uyarlanarak farklı hamur, sos ve malzemelerle çeşitlendi. Pizza Hut, Domino’s ve benzeri zincirlerin yükselişiyle pizza standartlaştırılmış, seri üretime uygun bir ürüne dönüşmüş; eve servis ve dondurulmuş gıda teknolojileri sayesinde dünyanın hemen her köşesine ulaşmıştır. Böylece pizza, İtalyan kökenini korurken aynı zamanda Amerikan tüketim kültürünün de simgelerinden biri hâline geldi ve kültürel alışverişin en görünür örneklerinden birini oluşturdu.

Helstosky, pizzanın küreselleşme sürecinde geçirdiği dönüşümleri de ayrıntılı biçimde inceliyor. Balık ezmesinden ananasa, ıstakozdan havyara, yenebilir altından geyik etine kadar uzanan sıra dışı malzemelerle hazırlanan pizzalar, bu yiyeceğin farklı toplumlarda nasıl yeniden yorumlandığını gösteriyor. Bir yanda milyonlarca insanın kolayca ulaşabildiği ekonomik pizzalar, diğer yanda binlerce dolara satılan lüks örnekler aynı kültürel mirasın farklı yüzlerini temsil ediyor. Kitapta ayrıca evde uygulanabilecek tariflere de yer verilerek pizzanın yalnızca tarihsel değil, pratik yönü de okura sunuluyor. Sonuç olarak eser, bugün ABD’de saniyede yüzlerce dilimi tüketilen pizzanın başarısını yalnızca lezzetiyle değil, farklı kültürlere uyum sağlayabilme yeteneğiyle açıklıyor; bu basit Napoli ekmeğinin nasıl küresel bir ortak dile dönüştüğünü gösteriyor.

Carol Helstosky — Pizza: Küresel Lezzetlerin Tarihi
Çeviren: Öykü Toros Irvana • Everest Yayınları
Yemek • 160 sayfa • 2026

Lisa Shaw, Stephanie Dennison — Brezilya Ulusal Sineması (2026)

Brezilya sinemasını yalnızca önemli yönetmenler ya da ünlü filmler üzerinden değil, devlet politikaları, toplumsal dönüşümler, popüler türler, yıldız sistemi ve ulusal kimlik tartışmaları ekseninde ele aldığı kapsamlı bir çalışma. Lisa Shaw ve Stephanie Dennison “ulusal sinema” kavramını Brezilya örneği üzerinden yeniden değerlendirirken, ülkenin sinema tarihini siyasal, kültürel ve ekonomik gelişmelerle birlikte inceliyor. Kitap, Brezilya sinemasının Hollywood karşısındaki konumunu, Portekizce dilinin ulusal kimliğe katkısını ve ulusötesi eğilimlere rağmen yerel toplumsal bağlamın belirleyici önemini vurguluyor. Böylece Brezilya sinemasının yalnızca sanat filmlerinden değil, popüler yapımlarından ve seyirci kültüründen de oluşan zengin bir gelenek olduğu gösteriliyor.

‘Brezilya Ulusal Sineması’ (‘Brezilian National Cinema’), Brezilya sinemasının gelişimini Cumhuriyet’in kuruluşundan günümüze uzanan siyasal dönemler üzerinden izliyor. Devletin sansür, teşvik ve kurumsal yapılanmalar aracılığıyla sinemaya müdahalesi; Vargas dönemi, askerî diktatörlük yılları ve yeniden demokratikleşme süreci bağlamında ayrıntılı biçimde ele alınıyor. Instituto Nacional de Cinema ve Embrafilme gibi kurumların ulusal film üretimindeki rolleri, televizyonun yükselişi, küreselleşme ve yeni destek mekanizmalarının sektörü nasıl dönüştürdüğü değerlendiriliyor. Böylece sinemanın yalnızca sanatsal değil, aynı zamanda ulus inşasının ve kültürel politikanın önemli araçlarından biri olduğu ortaya konuyor.

Kitabın önemli katkılarından biri, Brezilya sinemasının tarihini yalnızca uluslararası alanda ün kazanan Cinema Novo hareketine indirgememesidir. Erken dönem öncü yönetmenlerden başlayarak chanchada müzikalleri, pornochanchada, korku sineması ve popüler komedi gibi uzun süre ihmal edilmiş türlere geniş yer veriliyor. Cinema Novo hareketi, toplumsal eşitsizlikleri ve ulusal kimliği sorgulayan estetik ve politik bir kırılma olarak incelenirken, Glauber Rocha ve Vidas Secas gibi yapıtların uluslararası etkisi de değerlendiriliyor. Ancak yazarlar, Brezilya sinemasının canlılığını yalnızca sanat sinemasına değil, geniş izleyici kitlesine ulaşan popüler filmlere de borçlu olduğunu özellikle vurguluyor.

Son bölümde ise Brezilya’nın yıldız sistemi, ulusal kimliğin beyaz perdedeki temsilleri üzerinden ele alınıyor. Carmen Miranda, Grande Otelo, Oscarito, Sônia Braga ve Mojica Marins gibi isimler; etnisite, toplumsal cinsiyet, sınıf ve ulusal aidiyet tartışmaları çerçevesinde değerlendiriliyor. Yerli ikonlarla uluslararası yıldızların temsil biçimleri karşılaştırılıyor; Brezilya kimliğinin farklı dönemlerde nasıl yeniden üretildiği gösteriliyor. Shaw ve Dennison, Brezilya sinemasının sürekli değişen siyasal koşullara rağmen üretim sürekliliğini koruduğunu, uluslararası başarılar kazanırken yerel kültürel köklerinden kopmadığını savunuyor. Böylece eser, Brezilya sinemasını devlet politikaları, popüler kültür, sanat sineması ve kimlik tartışmalarını bir araya getiren çok katmanlı bir ulusal kültür alanı olarak yeniden tanımlanıyor.

Lisa Shaw, Stephanie Dennison — Brezilya Ulusal Sineması
Çeviren: Fatma Büşra Çalış • Vakıfbank Kültür Yayınları
Sinema • 392 sayfa • 2026

Nurullah Kırkpınar — Beydere Ziraat Mektebi (2026)

Cumhuriyet’in kırsal kalkınma ve tarımı modernleştirme hedeflerinin önemli halkalarından biri olan Beydere Ziraat Mektebi’nin tarihini merkeze alan bu çalışma, Türkiye’de tarım reformunun eğitim politikalarıyla nasıl iç içe geçtiğini ortaya koyuyor. 1943 yılında Manisa’nın Selimşahlar köyü yakınlarında kurulan ve altmış yılı aşkın süre boyunca faaliyet göstererek 2006 yılında kapanan okulun gelişim süreci üzerinden, teknik ziraat eğitiminin ülkenin tarımsal üretimine ve kırsal dönüşümüne yaptığı katkılar ayrıntılı biçimde inceleniyor.

Köy Enstitüleriyle benzer şekilde üretim, uygulama ve iş temelli bir eğitim anlayışını benimseyen Beydere Ziraat Mektebi, yalnızca meslek kazandıran bir kurum değil, aynı zamanda Cumhuriyet’in köy merkezli kalkınma ideolojisini hayata geçiren örneklerden biri olarak ele alınıyor.

Nurullah Kırkpınar, tarım reformunun düşünsel temellerinden ziraat okullarının kuruluş sürecine, Teknik Ziraat-Bahçıvanlık Okulları modelinin şekillenmesinden Beydere Ziraat Mektebi’nin idari yapısına, fiziki imkânlarına ve eğitim programına kadar uzanan kapsamlı bir çerçeve sunuyor.

Kitap, uygulamalı eğitim yöntemlerini, araştırma ve geliştirme faaliyetlerini, üretim ve dağıtım çalışmalarını, mezunların görev aldıkları hizmet alanlarını ve okulun ülke tarımına sağladığı katkıları ayrıntılı biçimde değerlendirirken, kurumun bulunduğu bölgenin sosyal, ekonomik ve kültürel yaşamı üzerindeki etkilerini de gözler önüne seriyor.

Böylece Beydere Ziraat Mektebi’nin hikâyesi üzerinden, erken Cumhuriyet döneminde modern tarım tekniklerini köylü çocuklarına kazandırmayı hedefleyen eğitim anlayışının, Türkiye’nin tarımsal kalkınma serüvenindeki yeri ve eğitim tarihimizde büyük ölçüde göz ardı edilmiş tarım okullarının önemi bütüncül bir bakışla yeniden ele alınıyor.

Nurullah Kırkpınar — Beydere Ziraat Mektebi: Halka Dost, Köylüye Yar
• İş Kültür Yayınları
Tarih • 192 sayfa • 2026

Andrei Marmor — Hukuk Felsefesi (2026)

Andrei Marmor ‘Hukuk Felsefesi’ adlı eserinde hukuk felsefesinin tarihini kronolojik biçimde anlatmak yerine, hukukun doğasına ilişkin temel sorunları çağdaş analitik hukuk felsefesinin tartışmaları üzerinden inceliyor. Kitabın odağında iki temel soru yer alıyor: Bir hukuk normunu geçerli kılan nedir ve hukuk insanlara hangi anlamda bağlayıcı nedenler sunar? Marmor, bu soruları özellikle hukuki pozitivizm perspektifinden ele alırken Hans Kelsen, H.L.A. Hart, Joseph Raz ve Ronald Dworkin gibi düşünürlerin görüşlerini karşılaştırıyor; pozitivist geleneği savunurken onu içeriden eleştirmeyi de ihmal etmez. Böylece eser, hukuk ile ahlak, otorite, yorum ve normatiflik arasındaki ilişkileri berrak bir kavramsal çözümlemeyle tartışıyor.

Kitabın ilk bölümleri hukuki geçerlilik sorununa ayrılmış. Marmor’a göre hukukun ne olduğuna ilişkin açıklamalar, hukukun geçerlilik ölçütünü toplumsal olgular temelinde açıklamak zorundadır. Bu nedenle hukuk, yalnızca egemenin buyruğuna indirgenemez; onu var eden şey, toplum içinde yerleşmiş kurallar, kurumlar ve uzlaşımlardır. Kelsen’in “Saf Hukuk Kuramı” ile temel norm kavramını yeniden değerlendiren Marmor, hukukun başka disiplinlere indirgenmesini reddederken hukuki geçerliliğin yine de toplumsal gerçeklikten bağımsız düşünülemeyeceğini savunuyor. Hart’ın tanıma kuralı ve Raz’ın otorite anlayışı da bu çerçevede ele alınarak hukukun kurumsal yapısı açıklanıyor.

Eserin ikinci ekseni hukukun normatifliği, yani bireyler için neden bağlayıcı sayıldığı meselesi. Hukukun insanlara eylem nedenleri sunduğunu kabul eden Marmor, bu bağlayıcılığın zorunlu olarak ahlaki olmadığını ileri sürüyor. Ronald Dworkin’in hukukun yalnızca kurallardan değil, ahlaki ilkelerden de oluştuğu yönündeki yaklaşımını ayrıntılı biçimde tartışıyor; hukuki geçerliliğin ahlaki doğrulukla belirlenemeyeceğini savunarak dışlayıcı (sert) hukuki pozitivizm çizgisini geliştiriyor. Ahlaki ilkelerin yargıçlar tarafından kullanılabileceğini kabul etse de bunların hukukun geçerlilik ölçütünü oluşturmadığını vurguluyor.

Son bölümlerde Marmor, hukuk felsefesinin kendisinin normatif olup olmadığı sorusunu ele alıyor ve hukuki pozitivizmin etik temellerini, yöntemsel varsayımlarını ve işlevsel gerekçelerini tartışıyor. Ardından hukukun dili ve yorumu üzerinde durarak her hukuki metnin sürekli yoruma ihtiyaç duymadığını, ancak belirsizlik, norm çatışmaları ve dilin semantik ya da pragmatik sınırları ortaya çıktığında yorumun kaçınılmaz hâle geldiğini gösteriyor. Böylece hukuk dilinin yapısı ile hukuki muhakeme arasındaki ilişkiyi çözümleyen eser, hukukun yalnızca kurallar bütünü değil, toplumsal kurumlar, otorite ilişkileri ve dilsel pratikler içinde işleyen karmaşık bir normatif düzen olduğunu ortaya koyuyor. Analitik üslubu ve problem merkezli yaklaşımıyla ‘Hukuk Felsefesi’ (‘Philosophy Of Law’), çağdaş hukuki pozitivizmin temel kavramlarını açıklarken, hukukun doğasını anlamaya yönelik en önemli soruları sistematik biçimde tartışan kapsamlı bir giriş kitabı niteliği taşır.

Andrei Marmor — Hukuk Felsefesi: Hukukun Doğasına Dair Pozitivist Bir Soruşturma
Çeviren: Erdoğan Önen • Vakıfbank Kültür Yayınları
Hukuk • 272 sayfa • 2026

Kazimierz Dąbrowski — Pozitif Çözülme (2026)

Kazimierz Dąbrowski’nin ‘Pozitif Çözülme Kuramı’, insan gelişimini uyum sağlama ya da psikolojik dengeyi koruma üzerinden değil, kişinin eski benlik yapısını sorgulayıp daha yüksek bir bilinç ve değer düzeyine ulaşması üzerinden açıklar. Bu klasik eser, kaygı, içsel çatışma, kimlik bunalımı ve yoğun duygulanım gibi çoğu zaman patolojik kabul edilen yaşantıların, belirli koşullarda ruhsal gelişimin temel itici gücü olabileceğini savunuyor. Psikolojik belirtileri yalnızca tedavi edilmesi gereken bozukluklar olarak gören yaklaşımlara karşı çıkan Dąbrowski, insanın gerçek olgunlaşmasının çoğu kez kriz, çözülme ve yeniden yapılanma süreçleriyle mümkün olduğunu ileri sürer.

Kitabın merkezinde yer alan pozitif çözülme kavramı, bireyin mevcut kişilik örgütlenmesinin dağılmasıyla başlayan yaratıcı bir dönüşümü ifade eder. Dąbrowski’ye göre kişi, toplumsal beklentilere uyum sağlayan ilk benlik yapısından sıyrılarak kendi seçtiği ahlaki değerlere dayalı yeni bir kişilik inşa edebilir. Bu süreç doğrusal değildir; çatışmalar, kararsızlıklar, suçluluk duyguları, varoluşsal sorgulamalar ve yoğun iç gerilimler gelişimin doğal aşamalarıdır. Böylece insan, yalnızca çevresine uyum sağlayan biri olmaktan çıkar, bilinçli seçimler yapan özerk bir bireye dönüşür.

Dąbrowski, gelişimi beş düzeyden oluşan dinamik bir modelle açıklar. Alt düzeylerde davranışlar daha çok biyolojik dürtüler ve toplumsal beklentiler tarafından belirlenirken, üst düzeylerde birey kendi değerlerini bilinçli biçimde oluşturur ve yaşamını bu değerlere göre yeniden düzenler. Bu yükselişi mümkün kılan temel unsur ise gelişim potansiyelidir. Özellikle duygusal, zihinsel ve hayal gücü bakımından yoğun yaşantılar yaşayan bireylerde görülen aşırı duyarlılıkların, doğru koşullarda yaratıcı ve ahlaki gelişimi desteklediğini öne sürer. Bu nedenle yüksek hassasiyet ya da yoğun içsel gerilim, tek başına bir zayıflık değil, gelişim kapasitesinin göstergesi olabilir.

‘Pozitif Çözülme’ (‘Positive Disintegration’) aynı zamanda psikiyatride normallik kavramını yeniden tartışmaya açar. Dąbrowski, ruh sağlığını yalnızca semptomların yokluğu ya da toplumsal uyumla tanımlamanın yetersiz olduğunu savunur. Gerçek ruhsal olgunluk, kişinin kendi ideallerine uygun biçimde yaşamayı öğrenmesiyle mümkündür. Bu yaklaşım, varoluşçu psikoloji, anlam arayışı, travma sonrası büyüme ve günümüzde önem kazanan nöroçeşitlilik ile yüksek duyarlılık tartışmalarına güçlü bir teorik zemin sunar. Pozitif Çözülme, insanın en zor dönemlerinin bazen en derin dönüşümün başlangıcı olabileceğini göstererek psikoloji literatürünün en özgün gelişim kuramlarından birini ortaya koyuyor.

Kazimierz Dąbrowski — Pozitif Çözülme
Çeviren: Cemre Birkan • Okuyan Us Yayınları
Psikoloji • 144 sayfa • 2026

 

Gülçin Özge Tan — İktidarın Cinsiyeti ve AK Kadınlar (2026)

Türkiye’de toplumsal cinsiyet rejiminin tarihsel dönüşümünü AKP iktidarı ekseninde inceleyen ‘İktidarın Cinsiyeti ve AK Kadınlar’, otoriterleşme sürecinin yalnızca siyasal kurumları değil, aileyi, kadınlığı ve nüfus politikalarını da yeniden biçimlendirdiğini ortaya koyuyor. Kitap, AKP döneminde cinsiyet politikalarının rejim inşasının tamamlayıcı unsurlarından biri hâline geldiğini savunurken, bu deneyimi dünyadaki yeni sağ iktidarların benzer yönelimleriyle karşılaştırarak daha geniş bir çerçeveye yerleştiriyor. Böylece kadın haklarına yönelik küresel gerilemenin Türkiye’de aldığı özgün biçimleri görünür kılıyor.

Eserin temel sorusu, kadınları kamusal ve özel yaşam üzerinde denetimi artıran bu siyasal projenin yalnızca hedefi olarak değil, aynı zamanda nasıl bir parçası hâline getirdiği. Bu sorunun peşinden giden Gülçin Özge Tan, farklı dönemlerde AKP saflarında siyaset yapmış kadınlarla gerçekleştirdiği kapsamlı saha araştırmasına dayanarak, iktidarın kadın kadrolarını hangi söylemler, deneyimler ve aidiyet ilişkileri üzerinden şekillendirdiğini inceliyor. Böylece erkek egemenliğinin günümüzde aldığı yeni biçimlerin, partinin ideolojik dönüşümünden ve otoriterleşme sürecinden bağımsız düşünülemeyeceğini gösteriyor.

İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı ve aile ile nüfusu merkeze alan yeni siyasal yönelimlerin belirginleştiği dönemi arka planına alan kitap, AKP’nin toplumsal cinsiyet anlayışını içeriden tanıklıklarla analiz ederken, Türkiye’de otoriterlik, muhafazakârlık ve kadın politikaları arasındaki ilişkiyi anlamak isteyen okurlar için kapsamlı ve eleştirel bir değerlendirme sunuyor.

Gülçin Özge Tan — İktidarın Cinsiyeti ve AK Kadınlar
• Ayrıntı Yayınları
Siyaset • 416 sayfa • 2026

Erica Shumener — Özdeşlik (2026)

Erica Shumener ‘Özdeşlik’ (‘Identity’) adlı kitabında metafiziğin en temel problemlerinden biri olan özdeşlik kavramını sistematik biçimde ele alıyor. Kitap, iki nesnenin ya da iki kişinin hangi koşullarda gerçekten aynı sayılabileceği sorusundan hareket ediyor ve özdeşlik ölçütlerinin felsefedeki yerini tartışıyor. Bir kişinin zaman içinde geçirdiği değişimlere rağmen aynı kişi olarak kalması, bir nesnenin parçaları değişse bile varlığını sürdürmesi ya da bir maddenin farklı bir biçime dönüşmesi gibi örnekler üzerinden özdeşlik probleminin gündelik deneyimlerin ötesine uzanan metafizik sonuçları bulunduğunu gösteriyor. Örneğin bir saç telini kaybeden Leyla, hâlâ aynı Leyla mıdır? Shumener, özdeşlik sorununu yalnızca soyut bir mantık problemi olarak değil, nesnelerin varlığına ve bireyselliğine ilişkin temel bir soru olarak değerlendiriyor.

Kitabın ilk bölümü, özdeşlik ölçütlerinin ne olduğunu, hangi amaçla kullanıldığını ve farklı türlerini inceliyor. Yazar, bazı ölçütlerin yalnızca iki şeyin özdeş olup olmadığını belirlemeye çalıştığını, bazılarının ise bunun nedenini de açıklamayı amaçladığını savunuyor. Özdeşlik ölçütlerinin kişi, madde, sanat eseri ya da fiziksel nesne gibi farklı varlık türleri için aynı biçimde işlemeyebileceğini vurguluyor ve her metafizik kuramın benimsediği varlık anlayışına göre farklı ölçütler geliştirdiğini gösteriyor.

İkinci bölüm, Leibniz Yasası’nın en yaygın kabul gören yönü olan özdeşlerin ayırt edilemezliği ilkesini ele alıyor. Bu ilkeye göre özdeş iki şey bütün özelliklerini paylaşmak zorunda bulunuyor. Shumener, bu ilkeye dayanan klasik argümanları ayrıntılı biçimde çözümlüyor, çeşitli düşünce deneylerini değerlendiriyor ve görünürde ilkeye aykırı duran örneklerin gerçekten bir ihlal oluşturup oluşturmadığını tartışıyor. Ayrıca çağdaş metafizikte bu ilkenin nasıl yeniden yorumlandığını da inceliyor.

Üçüncü ve dördüncü bölümlerde kitabın ağırlık noktası olan ayırt edilemezlerin özdeşliği ilkesi ele alınıyor. Yazar, bütün özellikleri ortak olan iki nesnenin gerçekten tek ve aynı nesne sayılıp sayılamayacağını sorguluyor. Bu görüşe yöneltilen karşı örnekleri, simetrik evren senaryolarını ve bireyleşme problemini ayrıntılı biçimde değerlendiriyor. Leibniz Yasası’nı savunan ve reddeden çağdaş yaklaşımları karşılaştırıyor; özdeşliği açıklamak için önerilen alternatif ilkeleri ve hiçbir genel özdeşlik ölçütünün bulunamayabileceği ihtimalini de tartışıyor.

Shumener, sonuç bölümünde özdeşlik probleminin tek ve kesin bir çözümünün bulunmadığını, buna rağmen özdeşlik ölçütlerinin metafizik araştırmalar için vazgeçilmez kavramsal araçlar sunduğunu savunuyor. Kitap, Leibniz Yasası’nın hem gücünü hem de sınırlarını ortaya koyarken, özdeşlik tartışmalarının yalnızca mantık alanını değil, kişisel kimlikten nesnelerin bireyselliğine kadar uzanan geniş bir felsefi alanı aydınlattığını gösteriyor. Açık anlatımı ve sistematik yapısıyla eser, çağdaş metafizikte özdeşlik tartışmalarına kapsamlı ve erişilebilir bir giriş niteliği taşıyor.

Erica Shumener — Özdeşlik
Çeviren: Emre Çeliker • Vakıfbank Kültür Yayınları
Felsefe • 112 sayfa • 2026

Toyin Falola — Sömürge Dönemi Afrika’sında Günlük Hayat (2026)

Bu kitap, sömürgeciliği yalnızca siyasal ve askerî bir egemenlik biçimi olarak değil, Afrikalıların gündelik yaşamını kökten dönüştüren kapsamlı bir toplumsal süreç olarak ele alıyor. Toyin Falola, 19. yüzyılın sonlarında Avrupa devletlerinin Afrika’yı paylaşmasıyla başlayan sömürge düzeninin, üretimden aile yapısına, dinden eğitime, kentleşmeden çalışma hayatına kadar uzanan etkilerini inceliyor. ‘Sömürge Dönemi Afrika’sında Günlük Hayat’ (‘Daily Life in Colonial Africa’), sömürgeleştirilen toplumları edilgen kurbanlar olarak değil, değişen koşullara uyum sağlayan, pazarlık eden ve direnen öznel aktörler olarak değerlendiriyor.

Eserin ilk bölümleri, sömürge öncesi Afrika toplumlarının ekonomik, siyasal ve kültürel çeşitliliğini ortaya koyarak Avrupa merkezli “tarihsiz Afrika” anlatısını reddediyor. Ardından Berlin Konferansı sonrasında kurulan sömürge yönetimlerinin yeni sınırlar çizerek farklı toplulukları aynı idari yapılar içinde bir araya getirdiğini, yerel siyasal dengeleri bozduğunu ve geleneksel otoriteleri kendi çıkarları doğrultusunda yeniden şekillendirdiğini gösteriyor. Böylece gündelik hayat, sömürge devletinin vergi sistemi, hukuku ve bürokrasisi tarafından yeniden düzenlendi.

Falola, ekonomik dönüşümü kitabın merkezine yerleştiriyor. Geçimlik üretim yapan köylüler, sömürge ekonomisinin ihtiyaçları doğrultusunda pamuk, kakao, kahve, yer fıstığı ve kauçuk gibi ticari ürünler yetiştirmeye yönlendirildi; zorla çalıştırma, vergilendirme ve ücretli emek sistemi milyonlarca insanın yaşamını değiştirdi. Demiryolları ve limanlar yerel kalkınmadan çok doğal kaynakların Avrupa’ya aktarılmasına hizmet ederken, kentler yeni iş olanaklarıyla birlikte toplumsal eşitsizliklerin de büyüdüğü mekânlara dönüştü.

Kitap ayrıca misyoner faaliyetlerinin eğitim, din ve kültür üzerindeki etkilerini ayrıntılı biçimde ele alıyor. Hıristiyanlığın yayılmasıyla birlikte geleneksel inançlar ve ritüeller baskı altına alınırken, misyoner okulları yeni bir eğitimli seçkinler kuşağı yetiştirdi. Kadınların toplumsal rolleri, aile ilişkileri, sağlık uygulamaları ve çocuk yetiştirme anlayışları da bu dönüşümden etkilendi.

Bununla birlikte Falola, Afrikalıların yeni dinî ve kültürel unsurları bütünüyle benimsemek yerine çoğu zaman yerel geleneklerle sentezlediklerini vurguluyor.

Son bölümde ise sömürge düzenine karşı gelişen direniş biçimleri inceleniyor. Silahlı ayaklanmaların yanı sıra gündelik yaşam içindeki küçük ölçekli itaatsizlikler, kültürel dayanışma ağları, sendikal hareketler ve milliyetçi örgütlenmeler bağımsızlık mücadelelerinin temelini oluşturdu. Falola’ya göre sömürgecilik Afrika’nın toplumsal dokusunda derin izler bırakmış olsa da, Afrikalılar kendi tarihlerini yalnızca sömürünün nesneleri olarak değil, değişime yön veren aktörler olarak yazmışlardır. Kitap, sömürge dönemini büyük siyasal olaylardan çok insanların gündelik deneyimleri üzerinden okuyarak Afrika tarihine daha insani, çok katmanlı ve eleştirel bir perspektif kazandırıyor.

Toyin Falola — Sömürge Dönemi Afrika’sında Günlük Hayat
Çeviren: Tevabil Alkaç • Alfa Yayınları
Tarih • 360 sayfa • 2026

Cem Behar — Osmanlı/Türk Musıkisi Tarihinin İzinde (2026)

Cem Behar ‘Osmanlı/Türk Musıkisi Tarihinin İzinde’ adlı bu kitabında, Osmanlı/Türk musıkisinin tarihini yalnızca besteler, makamlar ya da notalar üzerinden değil; bu müziği üreten, aktaran ve yaşatan toplumsal dünyanın bütünlüğü içinde ele alıyor. Farklı yıllarda kaleme aldığı makale, bildiri ve söyleşileri bir araya getiren eser, musıki tarihinin ancak siyaset, ekonomi, şehir hayatı, kültür ve zihniyet tarihiyle birlikte okunabileceğini savunan bütünlüklü bir yaklaşım sunuyor. Tanpınar’dan Tanburî Cemil Bey’e, biyografi geleneğinden nota sistemlerine uzanan geniş bir yelpazede, yerleşik kabulleri sorgulayan ve yeni araştırma yolları öneren metinler okuru bekliyor.

Kitabın temel iddiası, Osmanlı/Türk musıkisi tarihinin belge yığınlarıyla değil, belgelerin eleştirel biçimde yorumlanmasıyla yazılabileceğidir. Cem Behar, tarihçiliği arşivcilikten ayırarak tek tek kaynakların “keşfedilmesini” yeterli görmez; belgelerin üretildikleri toplumsal ve siyasal bağlam içinde anlam kazandığını vurguluyor. Bu nedenle eser, müzik tarihini yalnızca teknik ayrıntılar ya da biyografiler üzerinden kurmaya çalışan yaklaşımları eleştirirken, disiplinlerarası ve analitik bir tarih anlayışını öne çıkarıyor.

Üç ana bölümden oluşan kitapta, önce Türk musıkisi tarihinin temel kaynakları ve Tanpınar’ın musıkiye dair sezgileri yeniden değerlendiriliyor; ardından Osmanlı’nın farklı dönemlerinde müzik üretimi, şehir yaşamı ve müzisyenlerin toplumsal konumu inceleniyor. Son bölümde ise nota sistemleri, Şûrî tartışmaları, Tanburî Cemil Bey, Es’ad Efendi ve İstanbul’un musıki hayatı gibi konular üzerinden hem teknik hem tarihsel meseleler yeni sorular eşliğinde ele alınıyor. Behar, her metni güncel kaynaklarla zenginleştirirken farklı dönemlerde yazılmış olmalarına rağmen ortak bir tarihsel bakışın izini sürdürüyor.

Yazar özellikle Osmanlı musıkisinin “saray” ile “halk”, “seçkin” ile “popüler” gibi keskin ayrımlarla açıklanamayacağını; bu gelenek içinde farklı toplumsal katmanların sürekli etkileşim hâlinde bulunduğunu gösteriyor. Musıkinin sözlü aktarım geleneği, icra ortamları, dinleyici kitlesi, ekonomik destek mekanizmaları ve kültürel dolaşımı, müziğin estetik yapısı kadar belirleyici unsurlar olarak değerlendiriliyor. Böylece eser, musıkinin yalnızca işitilen bir sanat değil, değişen toplumun aynası ve ürünü olduğunu ortaya koyuyor.

‘Osmanlı/Türk Musıkisi Tarihinin İzinde’, kesin hükümler ortaya koymaktan çok, yeni araştırmalar için sağlam bir yöntem öneren, belge fetişizmi ile nostaljik tarih anlatılarının ötesine geçen bir çalışma niteliği taşıyor. Cem Behar, Osmanlı/Türk musıkisinin tarihini yeniden düşünmeye çağırırken, müziğin tarihini onu mümkün kılan sosyal, kültürel ve ekonomik ilişkiler ağının tarihi olarak okumanın gerekliliğini güçlü biçimde savunuyor.

Cem Behar — Osmanlı/Türk Musıkisi Tarihinin İzinde
• Yapı Kredi Yayınları
Müzik • 264 sayfa • 2026