Deirdre Bair — Paris Yaşamları (2025)

Deirdre Bair’in bu kitabı, yazarın Paris’te geçirdiği yılları merkezine alan, edebiyat, felsefe ve kişisel hafızayı iç içe geçiren özgün bir anı anlatısı sunuyor. Bair, bu eserde yalnızca Samuel Beckett ve Simone de Beauvoir gibi 20. yüzyıl düşünce ve edebiyatının iki büyük figürüyle kurduğu yakın ilişkileri değil, aynı zamanda onların dünyasına içeriden tanıklık eden bir araştırmacı ve yazar olarak kendi konumunu da sorguluyor.

‘Paris Yaşamları’ (‘Parisian Lives’), Bair’in Beckett ve Beauvoir üzerine yürüttüğü biyografi çalışmalarının perde arkasını açarken, Paris’in entelektüel ortamını gündelik ayrıntılar üzerinden görünür kılıyor. Okur, büyük metinlerin ve fikirlerin ardındaki insanî kırılganlıkları, dostlukları, gerilimleri ve suskunlukları Bair’in birebir temaslarından süzülen anlatılar aracılığıyla izliyor. Beckett’in içine kapanık, mesafeli dünyası ile Beauvoir’ın politik, kamusal ve mücadeleci kişiliği arasındaki karşıtlık, kitabın temel gerilimlerinden birini oluşturuyor.

Bair, anılarını idealize edici bir hayranlık tonuyla değil, mesafeli ve eleştirel bir bakışla kaleme alıyor. Bu sayede Beckett ve Beauvoir, ikonlaşmış figürler olmaktan çıkarak çelişkileri, zaafları ve insani yönleriyle ele alınıyor. Aynı zamanda yazar, kadın bir biyografi yazarı olarak akademik ve entelektüel dünyada karşılaştığı güçlükleri, dışlanma biçimlerini ve kendi yazarlık serüvenini de dürüstçe aktarıyor.

‘Paris Yaşamları’, Paris’i yalnızca bir arka plan olarak değil, düşüncenin, yazının ve ilişkilerin biçimlendiği canlı bir mekân olarak sunuyor. Kitap, edebiyat ve felsefe tarihinin önemli isimlerini yakından tanımak isteyen okurlar için olduğu kadar, entelektüel üretimin gündelik hayatla nasıl iç içe geçtiğini görmek isteyenler için de güçlü ve samimi bir anlatı niteliği taşıyor.

Deirdre Bair — Paris Yaşamları: Samuel Beckett, Simone de Beauvoir ve Ben
Çeviren: Ayşen Tekşen • Payel Yayınevi
Anı • 379 sayfa • 2025

Jon Krakauer – Everest Günlüğü (2025)

‘Everest Günlüğü’ (‘Into Thin Air’), Jon Krakauer’in 1996 Everest Felaketi’ni hem kişisel tanıklık hem de analitik bir sorgulamayla aktardığı çarpıcı bir anlatı. Krakauer, Outside dergisi için ticari Everest tırmanışlarını araştırmak üzere Rob Hall’un Adventure Consultants ekibine katıldığında, yalnızca bir gazeteci değil, giderek sınırları zorlayan bir dağcının içine düştüğü etik ve fiziksel bir krizin tanığı hâline geldi.

10 Mayıs 1996’da yaşanan felaketin temeli, ticari dağcılığın Everest üzerinde yarattığı yapısal sorunlarda yatıyor: deneyimsiz müşteriler, zirve gününde sabit hatların zamanında kurulmamış olması, dar geçitlerde yığılmalar ve tehlikeli gecikmeler. Krakauer ve ekibi zirveye ulaşsa da dönüş yoluna fırtına yaklaşırken çıkmaları ölümcül sonuçların ilk işareti oluyor.

Öğleden sonra başlayan şiddetli kar fırtınası, Ek III ile zirve arasındaki bölgeyi bir ölüm koridoruna çeviriyor. Görüş sıfıra inerken birçok tırmanıcı yönünü kaybediyor; bazıları çöküp donmaya başlıyor. Krakauer büyük bir tükenmişlikle de olsa Kamp IV’e ulaşmayı başarıyor, fakat dağın üst kesimlerinde kalanların kaderi hızla kararıyor. Rehberler Rob Hall ve Andy Harris, dağcılar Doug Hansen ve Yasuko Namba da dahil olmak üzere sekiz kişi Everest’te hayatını kaybediyor. Krakauer, özellikle Andy Harris’i sağ kaldığını sanarak yanlış yönde değerlendirme yapmasının kendisinde ömür boyu taşıdığı ağır bir suçluluk duygusu yarattığını açıkça anlatıyor.

Krakauer, kitabında sadece olayların fiziksel akışını değil, kararların nasıl alındığını, yetkin rehberliğin sınırlarını ve ticari dağcılığın etik sorunlarını da mercek altına alıyor. Everest’in “ana tanrıça” olarak anılmasının ardında yatan hem çekicilik hem de ölümcül cazibe, onun anlatısında insan hırsı, kırılganlık ve doğa karşısındaki çaresizlikle birleşiyor. ‘Everest Günlüğü’, bir felaketi belgelemekten çok daha fazlası: modern maceracılığın karanlık yüzüne, bireysel sorumluluğa ve sınır deneyimlerinin insan ruhunda açtığı yaralara dair sarsıcı bir hesaplaşma.

  • Künye: Jon Krakauer – Everest Günlüğü, çeviren: Pelin Sertoğlu Hız, Siren Yayınları, anı, 328 sayfa, 2025

Tarık Alpagut – Benim Babam Darbeci (2025)

Tarık Alpagut’un ‘Benim Babam Darbeci’ adlı eseri, Türkiye’nin askeri darbeler tarihine içeriden bir tanıklık sunan nadir örneklerden biri olarak öne çıkıyor. Yazar, 27 Mayıs 1960 darbesiyle başlayan ve 22 Şubat 1962 darbe girişimine uzanan çalkantılı dönemi, büyük anlatıların gölgesinde kalmış kişisel bir hikâyeyle birleştiriyor. Milli Birlik Komitesi’nin iktidarı ele alış biçimi, Yassıada yargılamalarının yarattığı adalet tartışmaları ve darbeci kadroların kendi içindeki kırılmalar, anlatının arka planında tarihsel bir panoramaya dönüşüyor.

Eser, darbe sonrası kurulan düzenin hem toplumsal hem de siyasal sonuçlarını hatırlatırken, “biz kimseye karşı ihtilal yapmadık” söylemi ile uygulanan politikaların yarattığı çelişkiyi görünür kılıyor. Milyonlarca vatandaşın oy verdiği bir partinin kapatılması ve yöneticilerinin ölüm cezasıyla yargılanması, hem toplumda hem de ordu içinde derin bir huzursuzluk yaratıyor. Bu gerilim, askerî kadroların deneyimsizliği ile ülkeyi yönetme iddiası arasında sıkışmış bir kuşağın çıkmazını da yansıtıyor.

Kitabın merkezinde ise Talat Aydemir hareketi ve 22 Şubat 1962 girişimi yer alıyor. İsmet İnönü ile genç subaylar arasındaki güç mücadelesi, kan dökülmeden bastırılmış olsa da Türkiye’nin sancılı siyasal dönüşümünü belirleyen önemli bir dönüm noktasına işaret ediyor. Alpagut, bu tarihsel çatışmayı yalnızca belgelerle değil, Kara Harp Okulu Alay Komutanı olan babası Kurmay Albay Turgut Alpagut’un kişisel kaderi üzerinden aktararak anlatıya duygusal ve insani bir derinlik kazandırıyor.

‘Benim Babam Darbeci’, darbelerin soğuk siyasi dilini kırarak, aile, sadakat, hayal kırıklığı ve tarihsel mirasın yükü gibi temalarla örülü bir iç hesaplaşmaya dönüşüyor. Böylece kitap, sadece siyasi bir dönemin değil, o dönemi yaşayanların ruh halinin de izini süren özgün bir tanıklık sunuyor.

  • Künye: Tarık Alpagut – Benim Babam Darbeci, Ayrıntı Yayınları, anı, 176 sayfa, 2025

Mert Kaya – “Ben, Eski Ben Değilim” (2025(

Mert Kaya, büyük dedesinin izini sürerken sıradan bir aile geçmişinden çok daha fazlasını ortaya çıkarıyor; Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi’nin kuşaklara yayılan sessiz tarihini, kalanın ve gideni aynı anda etkileyen derin kırılmalarını gün ışığına çıkarıyor. “Ben, Eski Ben Değilim” bu sessizliğin ardındaki belleği, Müslümanlaş(tırıl)mış Rumların kimlik dönüşümlerini ve aktarılamayan hikâyelerin yarattığı kopuklukları sözlü tarih görüşmeleriyle bir araya getiriyor. Kaya’nın uzun yıllara yayılan akademik birikimi, arşiv belgeleriyle birleşerek hem kişisel hem toplumsal bir yüzleşme alanı açıyor.

Kitap, kimliğin bastırılmış katmanlarını görünür kılarken hafızanın nasıl şekillendiğini, sessizliğin hangi koşullarda kuşaklar boyunca sürdüğünü ve hatırlamanın neden çoğu zaman acı verici bir eyleme dönüştüğünü gösteriyor. Tanıkların geçmişleriyle kurdukları ilişki, saklanmış aidiyetlerin gölgesi ve yeniden adlandırılan hayatların gerilimi anlatının merkezine yerleşiyor. Kaya, yalnızca bireysel tanıklıkları değil, bir toplumun kendisiyle kurduğu sorunlu ilişkiyi de tartışmaya açarak okuru hem tarihsel hem etik bir sorgulamaya davet ediyor.

Bu çalışma, mübadelenin ardından sessizce değişen kimlik biçimlerini anlamak, bellek ile aidiyet arasındaki kırılgan sınırları yeniden düşünmek ve yakın tarihin gizli kalmış yönleriyle yüzleşmek için önemli bir kapı aralıyor.

  • Künye: Mert Kaya – “Ben, Eski Ben Değilim”: Müslümanlaş(tırıl)mış Rumlarda Bellek ve Kimlik, İstos Yayın, inceleme, 240 sayfa, 2025

Jane Hawking – Sonsuzluğa Yolculuk (2025)

Jane Hawking’in bu kitabı hem kişisel bir otobiyografi hem de Stephen Hawking’le olan uzun evliliğinin içsel ve duygusal bir portresi olarak öne çıkıyor. ‘Sonsuzluğa Yolculuk: Stephen’la Hayatım’ (‘Travelling to Infinity: My Life with Stephen’), büyük fizikçinin olağanüstü bilimsel yolculuğuyla birlikte, onunla birlikte yaşamın getirdiği sınavları, zorlukları ve derin bağları anlatıyor.

Jane, Cambridge’de tanıştıkları ilk günlerden başlayarak Stephen’ın ALS teşhisi aldığı dönemi ve bu teşhisin hem bireysel hem de ortak yaşamlarında nasıl sarsıcı bir etki yarattığını aktarıyor. Bir yandan genç yaşta ağır bir hastalıkla mücadele eden bir eşin yanında dimdik durmaya çalışırken, diğer yandan da akademik hayatın baskıları, çocuk yetiştirmenin sorumlulukları ve kişisel fedakârlıklarla dolu bir yaşam sürdürüyor.

Kitap, yalnızca Stephen Hawking’in bilimsel başarılarına tanıklık eden bir eşin gözünden yazılmıyor; aynı zamanda kadınlık, annelik ve bireysel kimliğin korunma mücadelesiyle de örülüyor. Jane, bu süreçte yaşadığı yalnızlığı, duygusal yükleri ve zamanla evliliklerinde ortaya çıkan kırılma noktalarını da samimiyetle paylaşıyor.

‘Sonsuzluğa Yolculuk’, bu yönüyle hem Hawking’in olağanüstü zekâsının ardındaki insani yönleri açığa çıkarıyor hem de maceralı bir hayatın gölgesinde kendi yolunu çizmeye çalışan bir kadının hikâyesini anlatıyor. Kitap, sevgi, sabır, adanmışlık ve bireysel özgürlüğün karmaşık dengelerini sorgulayan güçlü bir yaşam anlatısı olarak öne çıkıyor.

  • Künye: Jane Hawking – Sonsuzluğa Yolculuk: Stephen’la Hayatım, çeviren: Yakut Eren, Alfa Yayınları, bilim, 472 sayfa, 2025

Zygmunt Bauman – Parçalar Halinde Hayatım (2025)

Zygmunt Bauman, ‘Parçalar Halinde Hayatım’ (‘My Life in Fragments’) adlı bu kitabında yaşamının farklı dönemlerinden anılar, fikirler ve izlenimlerle örülü bir anlatı kuruyor. Kitap bir otobiyografiden çok, düşünsel bir günlük gibi ilerliyor. Bauman, yaşamını bütüncül bir hikâye olarak değil, parçalı ve geçişli bir deneyim ağı olarak sunuyor. Bu nedenle her bölüm, bir yaşam kırıntısına, bir zihinsel dönemeç ya da tarihsel bir kesite işaret ediyor. Sürgünlük, belirsizlik ve kimlik temaları, kitabın temel yapı taşlarını oluşturuyor.

Polonya’daki çocukluk yılları, Nazizm’den kaçış, savaş döneminde yaşadığı deneyimler ve sosyalizme duyduğu geçici inanç, anlatıda belirgin şekilde yer alıyor. Bu yaşanmışlıklar, onun sosyolojik bakışını şekillendiriyor. Göçlerle, sınırlarla, kimlik krizleriyle örülü hayatı, modernliğin çelişkilerini anlamasında etkili oluyor. Bauman, yerleşikliğin değil, hareketin ve geçiciliğin insan üzerindeki etkisini irdeliyor.

Kitap boyunca, özel olanla kamusal olan sürekli iç içe geçiyor. Bir birey olarak yaşadıklarıyla, teorik olarak ele aldığı kavramlar arasında sıkı bir bağ kuruluyor. Aile ilişkileri, akademik çevrelerle hesaplaşmaları, Doğu Avrupa’nın çelişkili siyaset iklimi ve Batı’daki entelektüel hayatın yüzeysel yönleri üzerine kişisel notlar aktarıyor. Bauman, bu parçalı yapı sayesinde hem kendini açıyor hem de düşünsel mirasını sorguluyor.

  • Künye: Zygmunt Bauman – Parçalar Halinde Hayatım, çeviren: Akın Emre Pilgir, Ayrıntı Yayınları, anı, 240 sayfa, 2025

Jak Şalom – Bir Sinematekten Ötekine (2025)

Onat Kutlar, Hüseyin Baş ve Şakir Eczacıbaşı’nın girişimleriyle 1965’te kurulan, Türkiye’de sinema “kültürünün” yer etmesinde önemli rol oynayan Türk Sinematek Derneği’nin, ilk üyesi Jak Şalom.

Fransa Sinemateki’nin kurucusu, “hazinelerin koruyucu ejderi” Henri Langlois ile beraber Fransız Sinemateki’nde ve Dünya Sinema Müzesi’nin kuruluşunda görev almış sinema uzmanı Jak Şalom.

Film eleştirileri yazmış, gerçekleşen yeni hareketlerin, kurulan oluşumların içinde bulunmuş, hatta bir kısa film bile çekmiş sinemacı Jak Şalom.

50 yıl sonra, yarım kalan hikâyenin devamını getirmek üzere kolları sıvamış ve daha kurumsal bir yapıyı inşa etmiş sinematekçi Jak Şalom.

İlk değerlendirmelerini 12 yaşındayken kenara not almaya başlayan, 1950’lerden bugüne “büyük beyazperde”ye tüm yönleriyle kendini adamış sinemasever Jak Şalom.

‘Bir Sinematekten Ötekine: Sinemayı Sevmek’ Jak Şalom’un kaleminden ve dilinden, bir insanın, dönemin, kurumun, o kuruma hayat verenlerin, kendini sinemaya adamış insanların “belge”si.

  • Künye: Jak Şalom – Bir Sinematekten Ötekine: Sinemayı Sevmek, Kırmızı Kedi Yayınevi, anı, 448 sayfa, 2025

Tolga Aydoğan – Sabahattin Ali’nin Ankara’daki İzleri (2025)

Türk edebiyatının önemli isimlerinden biri olan Sabahattin Ali’nin 41 yıllık kısa hayat yolculuğunda Ankara önemli bir duraktır. Ankara ile yolu ilk defa 1927’de kesişiyor ve 1948’e kadar Ankara onun hayatında önemli izler bırakıyor. Bu kitapta Sabahattin Ali’nin Ankara’da yaşadığı evleri, çalıştığı yerleri, ailesiyle ve arkadaşlarıyla gittiği lokantaları, gazinoları, pastaneleri tek tek bulup ortaya çıkarıyor. Onun hatıralarının geçtiği binaların bir kısmı halen ayakta, bir kısmı ise seneler içinde çoktan yıkılmış. Tolga Aydoğan, onu tanıyanların anılarından hareketle bu mekânları analiz ederek, onu tanıyan ve hayatta olan kişilerle görüşerek Sabahattin Ali’nin Ankara’daki izlerini kaleme almış.

Ankara, Sabahattin Ali’nin hayatında çok önemli bir yer tutar. Son döneminde, yazmak istediği bir kent olarak karşımıza çıkar. Arkadaşı Mediha Esensel’e “Ankara’yı yazacağım. Ankara’yı öyle bir yazacağım ki, pek çok insan burada kendisini bulacak… Yazarlık sanatımın tüm inceliklerini bu kitapta ortaya koyacağım” diyecektir. Maalesef o çok istediği Ankara romanını yazmaya fırsat bulamıyor.

Aydoğan ise, Sabahattin Ali’nin Ankara’da bıraktığı izleri takip ederek Sabahattin Ali’nin Ankarası’nı anlatıyor. Onun Ankara’daki yaşantısına dair bazı bilgiler ilk kez gün ışığına çıkarken Sabahattin Ali’nin Ankara’daki İzleri bazı yanlış bilinenlerin de bu kitapta yer alan bilgilerle düzeltilecektir. Bugüne kadar yayımlanmamış iki fotoğrafı da yine bu kitapta ilk defa ortaya çıkacak. Sonuç olarak Sabahattin Ali’nin Ankara’daki günlerine ilişkin kaleme alınan bu kitap, ileride yapılacak araştırmalar için de bir kaynak kitap teşkil edecektir.

  • Künye: Tolga Aydoğan – Sabahattin Ali’nin Ankara’daki İzleri, Yapı Kredi Yayınları, inceleme, 400 sayfa, 2025

Sir James E. Alexander – Şarkta ve Garpta Askerlik (2025)

Kraliyet Askeri Akademisi’nden yetişen ve İngiliz ordusunun en çalkantılı dönemlerinde sahneye çıkan Sir James E. Alexander, yalnızca bir asker değil aynı zamanda bir diplomat ve kâşifti. Alexander’ın bu eseri, yazarın uzun ve çeşitli askeri kariyerinin anılarını kapsıyor. ‘Şarkta ve Garpta Askerlik’ (‘Passages in the Life of a Soldier: Or, Military Service in the East and West’), Alexander’ın hem “Doğu” olarak adlandırdığı bölgelerdeki (Hindistan, İran vb.) hem de “Batı” olarak tanımladığı coğrafyalardaki (Avrupa, Afrika, Amerika) askeri hizmetlerini ve bu hizmetler sırasındaki kişisel deneyimlerini detaylı bir şekilde aktarıyor.

Alexander, bir asker olarak görev yaptığı farklı coğrafyalardaki askeri harekatlara, savaşlara, garnizon hayatına ve sosyal ilişkilere dair canlı ve birinci elden bilgiler sunar. Kitap, dönemin askeri taktiklerini, ordunun günlük yaşamını, askerlerin arasındaki ilişkileri ve farklı kültürlerle olan etkileşimleri yansıtan anekdotlarla dolu. Yazar, sadece askeri olayları anlatmakla kalmaz, aynı zamanda görev yaptığı bölgelerin coğrafi özelliklerini, yerel halkların yaşam tarzlarını ve kültürel farklılıklarını da kendi gözlemleriyle okuyucuya aktarıyor.

Kitap, bir askerin kişisel yolculuğunu ve askeri hizmetin farklı cephelerini gözler önüne sererken, aynı zamanda 19. yüzyılın ilk yarısındaki İngiliz İmparatorluğu’nun askeri ve sosyal tarihine de ışık tutuyor. Alexander’ın anıları, dönemin askeri hayatına dair samimi ve detaylı bir bakış sunarak, okuyucuyu o yılların dünyasına götürüyor.

  • Künye: Sir James E. Alexander – Şarkta ve Garpta Askerlik, çeviren: Uğur Gezen, Albaraka Yayınları, anı, 176 sayfa, 2025

Maureen Murdock – Mit Yaratımı (2025)

Maureen Murdock’ın bu çalışması, anı yazımını sadece geçmiş olayların kronolojik bir kaydı olarak değil, aynı zamanda kişisel mitolojimizi inşa etme ve benliğimizi derinlemesine keşfetme aracı olarak ele alıyor. ‘Mit Yaratımı: Hayatını Anlamlandırmak, Mitini Keşfetmekle Başlar’ (‘Mythmaking: Self-Discovery and the Timeless Art of Memoir’), anılarımızı yazarken kullandığımız anlatı yapılarını, arketipsel temaları ve sembolleri inceleyerek, bu sürecin bireysel psikolojik yolculuğumuzla nasıl iç içe geçtiğini ortaya koyuyor. Kitap, anı yazarlarını kendi hayat hikayelerinin kahramanları olarak görmeye ve deneyimlerini evrensel mitolojik motiflerle ilişkilendirmeye teşvik ediyor.

Murdock, Carl Jung’un arketip kavramlarından ve Joseph Campbell’ın kahramanın yolculuğu modelinden ilham alarak, anı yazım sürecinde ortaya çıkan farklı arketipsel figürleri ve temaları analiz ediyor. Gölge benlik, bilge yaşlı, anima/animus gibi arketiplerin kişisel hikayelerimizde nasıl tezahür ettiğini ve bu arketipsel dinamikleri anlamanın kendi benliğimizi daha derinlemesine kavramamıza nasıl yardımcı olabileceğini sunuyor.

Kitap, anı yazarlarını sadece olayları hatırlamaya değil, aynı zamanda bu olayların duygusal ve psikolojik anlamlarını keşfetmeye, travmaları ve zorlukları kişisel büyüme ve dönüşüm fırsatlarına çevirmeye yönlendiriyor.

Murdock, anı yazımının iyileştirici gücünü vurgulayarak, kendi mitolojimizi yaratma sürecinin bizi daha otantik ve bütünleşmiş bir benliğe taşıyabileceğini savunuyor. Kitap, hem anı yazmaya yeni başlayanlar hem de deneyimli yazarlar için ilham verici ve yol gösterici bir kaynak sunuyor.

  • Künye: Maureen Murdock – Mit Yaratımı: Hayatını Anlamlandırmak, Mitini Keşfetmekle Başlar, çeviren: Selnur Güneş, Beyaz Baykuş Yayınları, mitoloji, 208 sayfa, 2025