George Dyson — Analog Dünya (2026)

George Dyson’ın bu kitabı, teknolojinin gelişimini yalnızca bilgisayarların ve dijital kodların yükselişi üzerinden okumak yerine, insan, doğa ve makine arasındaki daha eski ve karmaşık ilişkilerden hareketle yeniden düşünüyor. Dyson’ın temel sorusu, programlanabilir makinelerin dünyayı giderek daha fazla kontrol ettiği bir çağda, kontrol edilemeyen süreçlerin ve analog sistemlerin nasıl yeniden önem kazandığıdır.

Dyson, yaklaşık üç yüzyıllık teknoloji tarihini birbirinden kopuk icatlar dizisi olarak değil, insanın doğayla ve makinelerle kurduğu ilişkinin dönüşümü olarak ele alıyor. Bu tarihsel çizgide el yapımı aletlerden makinelerin makine ürettiği sanayi çağına, kodların kendilerini kopyalayabildiği dijital döneme ve günümüzde ortaya çıkan özerk sistemlere uzanan dört aşamalı bir gelişim modeli kuruyor. Böylece teknoloji tarihinin yalnızca daha fazla hesaplama gücüne doğru ilerleyen doğrusal bir süreç olmadığını savunuyor.

Kitabın anlatısı 18. yüzyıldaki Kuzey Pasifik keşiflerinden vakum tüplerine, Apaçi Savaşları sırasında kullanılan haberleşme yöntemlerinden bilgisayarların ve yapay zekânın gelişimine kadar uzanıyor. Dyson bu örnekler aracılığıyla teknolojik yeniliklerin çoğu zaman önceden belirlenmiş bir planın sonucu olmadığını; farklı ihtiyaçların, tesadüflerin, çevresel koşulların ve insan yaratıcılığının kesişmesinden doğduğunu gösteriyor. Haberleşme ağları ve hesaplama sistemleri de bu açıdan yalnızca teknik araçlar değil, kendi içinde beklenmedik ilişkiler üreten yapılar olarak ortaya çıkıyor.

Dyson’ın özellikle üzerinde durduğu nokta, dijital kontrolün sınırları. Bilgisayar programları belirli kurallar ve algoritmalar üzerinden çalışarak karmaşık süreçleri kontrol edebilse de canlı sistemler, ekolojik ağlar ve insan toplulukları aynı şekilde önceden programlanamaz. Doğanın işleyişi doğrusal ve deterministik olmaktan çok, geri beslemelere, rastlantılara ve kendiliğinden oluşan örüntülere dayanır. Dyson’a göre geleceğin teknolojileri de tam olarak bu nedenle yalnızca daha iyi algoritmalardan ibaret olmayabilir.

Bu yaklaşım, kitabın merkezindeki analog dünya fikrini ortaya çıkarıyor. Analog olan, burada yalnızca dijitalin karşıtı bir elektronik teknoloji anlamına gelmiyor; sürekli değişen, birbirine bağlı, çevresine tepki veren ve bütünüyle öngörülemeyen süreçleri ifade ediyor. Dyson, teknolojinin doğayı bütünüyle kontrol altına almak yerine onun organik özelliklerini yeniden üretmeye başladığı bir döneme girildiğini düşünüyor. Özerk makineler, yapay zekâ ve kendiliğinden gelişen sistemler bu dönüşümün örnekleri olarak ele alınıyor.

Dyson’ın kişisel tarihi de anlatının önemli bir parçası. Einstein ve John von Neumann gibi 20. yüzyıl biliminin büyük isimlerinin çevresinde geçen çocukluğunun anıları, bilimsel gelişmeleri soyut bir başarılar tarihinden çıkarıp insanlar arasındaki ilişkiler, fikir alışverişleri ve entelektüel çevreler üzerinden görmesini sağlıyor. Böylece kitap, bilim tarihi ile kişisel hafızayı ve teknoloji tarihini aynı anlatı içerisinde buluşturuyor.

Sonuçta ‘Analog Dünya: İnsanların Makinelerin ve Doğanın Ortak Yazgısı’ (‘Analogia: The Emergence of Technology Beyond Programmable Control’), dijital teknolojinin kaçınılmaz biçimde her şeyi denetleyeceği fikrine mesafeli duruyor. Dyson’a göre teknoloji geliştikçe karşılaştığımız dünya daha fazla hesaplanabilir olmaktan ziyade, daha karmaşık, bağlantılı ve özerk hâle gelebilir. Geleceği yalnızca kodların ve algoritmaların belirleyeceği bir dünya olarak düşünmek yerine, insanın makinelerle ve doğayla birlikte oluşturduğu, bütünüyle programlanamayan bir sistem olarak kavramamız gerektiğini savunuyor.

George Dyson — Analog Dünya: İnsanların Makinelerin ve Doğanın Ortak Yazgısı
Çeviren: Mehmet Doğan • Koç Üniversitesi Yayınları
Bilim • 344 sayfa • 2026

Michael Morris — Cambridge Darwin ve Evrimci Düşünce Ansiklopedisi (2026)

Yalnızca Charles Darwin ve evrim kuramını anlatan bir başvuru kaynağı değil; Darwinci düşüncenin ortaya çıkışını, bilimsel gelişimini ve farklı disiplinlerde yarattığı etkileri çok yönlü biçimde inceleyen kapsamlı bir ansiklopedi. Michael Ruse editörlüğünde alanın önde gelen araştırmacılarının hazırladığı altmıştan fazla makale, Darwin’in yaşam öyküsünü, bilimsel çalışmalarını ve düşüncelerinin sonraki yüzyıllardaki dönüşümünü tarihsel ve eleştirel bir perspektifle ele alıyor.

Kitabın ilk bölümleri Darwin’in entelektüel gelişimini, Beagle yolculuğunu, gözlemlerini ve doğal seçilim kuramına ulaşmasını ayrıntılarıyla inceliyor. Bu süreçte yalnızca biyolojik keşifler değil, dönemin bilimsel ortamı, jeoloji, biyocoğrafya ve doğa tarihi araştırmaları da değerlendirilerek evrim düşüncesinin hangi entelektüel koşullarda şekillendiği gösteriliyor. Aynı zamanda ‘Türlerin Kökeni’nin hazırlanışı, yayımlanması ve ilk tepkiler de ayrıntılı biçimde ele alınıyor.

Ansiklopedinin önemli bir bölümü Darwin’in temel kavramlarını açıklamaya ayrılmış. Doğal seçilim, ortak ata, adaptasyon, türleşme, varyasyon, cinsel seçilim ve kalıtım gibi kavramlar hem tarihsel bağlamları hem de günümüzde ulaştıkları bilimsel düzey açısından değerlendiriliyor. Darwin’in eksik bıraktığı ya da döneminin bilgi sınırları nedeniyle açıklayamadığı sorunların, özellikle genetik ve moleküler biyolojideki gelişmeler sayesinde nasıl yeniden yorumlandığı da gösteriliyor. Böylece klasik Darwinizm ile çağdaş evrimsel biyoloji arasındaki süreklilik ve farklılaşmalar birlikte ele alınıyor.

‘Cambridge Darwin ve Evrimci Düşünce Ansiklopedisi’ (‘The Cambridge Encyclopedia of Darwin and Evolutionary Thought’), yalnızca biyolojiyle sınırlı kalmaz; Darwinci düşüncenin farklı disiplinlerde yarattığı etkileri de kapsamlı biçimde inceliyor. Evrim kuramının din, felsefe, etik, siyaset, hukuk, antropoloji, psikoloji, tıp, edebiyat ve kültür alanlarında yol açtığı tartışmalar ayrıntılı makalelerle değerlendiriliyor. Bunun yanında sosyal Darwinizm, öjeni, insan evrimi, cinsiyet tartışmaları ve evrim kuramının ideolojik amaçlarla çarpıtılması gibi konular da eleştirel bir bakışla incelenerek bilimsel kuram ile onun toplumsal ve siyasal kullanımları arasındaki ayrım vurgulanıyor.

Ansiklopedi ayrıca Darwin’den önceki evrim fikirlerini, Darwin’in çağdaşlarını ve onu izleyen araştırmacıları da kapsayan geniş bir tarihsel panorama sunuyor. Evrimsel düşüncenin farklı ülkelerde nasıl benimsendiği, eleştirildiği ya da dönüştürüldüğü; paleontoloji, ekoloji, genetik ve gelişim biyolojisi gibi alanlardaki ilerlemelerin Darwinci çerçeveyi nasıl genişlettiği ayrıntılı biçimde gösteriliyor. Böylece evrim kuramı tek bir bilim insanının eseri olmaktan ziyade, farklı disiplinlerin katkısıyla sürekli gelişen dinamik bir araştırma programı olarak değerlendiriliyor.

Zengin görsel malzemesi, biyografik makaleleri ve kavramsal açıklamalarıyla eser, hem Darwin’in bilimsel mirasını hem de evrimsel düşüncenin yaklaşık yüz elli yıllık gelişimini bütünlüklü biçimde ortaya koyuyor. Araştırmacılar için güvenilir bir başvuru kaynağı olmasının yanı sıra, evrim kuramının tarihsel kökenlerini, bilimsel temellerini ve modern dünyadaki etkilerini kapsamlı biçimde anlamak isteyen okurlar için de temel bir referans niteliği taşıyor.

Kolektif — Cambridge Darwin ve Evrimci Düşünce Ansiklopedisi,
Editör: Michael Ruse
Çeviren: Mehmet Doğan • Alfa Yayınları
Ansiklopedi • 1064 sayfa • 2026

Tim Ingold — Yapmak (2026)

Tim Ingold, ‘Yapmak’ adlı eserinde antropoloji, arkeoloji, sanat ve mimarlığı ortak bir düşünme ve üretme alanının farklı biçimleri olarak yorumluyor. Kitabın temel iddiası, bilginin yalnızca kuramsal düşünceyle değil, yapma süreçleri içinde oluştuğu fikrine dayanıyor. Ingold’a göre insan, dünyayı önce zihninde tasarlayıp sonra ona biçim veren bir varlık değil; malzemeler, çevre ve diğer canlılarla etkileşim kurarken öğrenen bir canlı olarak var oluyor. Bu nedenle düşünmek ve yapmak birbirinden ayrılmıyor; insan yaparken düşünüyor, düşünürken de dönüşüyor.

‘Yapmak: Antropoloji, Arkeoloji, Sanat, Mimarlık’ (‘Making: Anthropology, Achaeology, Art and Architecture’), akademide yaygın olan teori-pratik ayrımını eleştiriyor. Antropoloji, arkeoloji, sanat ve mimarlığın değeri, dünyayı dışarıdan açıklamalarında değil, onunla birlikte hareket etmelerinde yatıyor. Bir zanaatkârın malzemeyle kurduğu ilişki nasıl karşılıklıysa, araştırmacının bilgiyle ilişkisi de aynı şekilde gelişiyor. Öğrenme, hazır bilgileri aktarmaktan çok deneyim içinde yön bulmayı gerektiriyor. Bu yaklaşım, eğitimi de tek yönlü bilgi aktarımı olmaktan çıkarıp ortak bir araştırma ve keşif süreci olarak yeniden tanımlıyor.

Kitabın merkezindeki kavram mütekabiliyet. Ingold, yapma eylemini insanın edilgen maddeler üzerinde hâkimiyet kurması şeklinde tanımlamaz. Ona göre üretim, yapan kişi ile malzemeler arasında gelişen canlı bir karşılaşma. Ahşap, taş, toprak, lif ya da metal yalnızca biçim verilen nesneler değil; sürece kendi özellikleriyle katılan etkin unsurlar olarak önem kazanıyor. Ortaya çıkan ürün de tek taraflı bir tasarımın değil, bu karşılıklı ilişkinin sonucu oluyor. Bu nedenle yaratıcılık, önceden belirlenmiş bir planın uygulanmasından çok, süreç içinde ortaya çıkan imkânlara yanıt vermeyi içeriyor.

İngold ayrıca nesnelerden çok malzemelerin yaşamına odaklanıyor. Dünya tamamlanmış objelerden değil, sürekli akış halindeki süreçlerden oluşuyor. İnsanlar da bu akışın dışında duran varlıklar değil; yollar, izler ve ilişkiler boyunca hareket eden canlılar olarak yaşamlarını sürdürüyor. Böylece insan ile çevre arasındaki sınırlar daha geçirgen hale geliyor. Kitap, insanı doğadan ayrı ve üstün gören modern anlayışa güçlü bir eleştiri getiriyor.

Türkçe baskıya yazdığı önsözde Ingold, kitabın yayımlanmasından sonra ortaya çıkan tartışmaları değerlendiriyor. “Yapmak” kavramının farklı alanlarda yaygınlaştığını, ancak amacının tüm zanaatları tek bir başlık altında toplamak olmadığını vurguluyor. Yeni materyalizm, eğitim felsefesi ve yapay zekâ tartışmalarına değinerek, insanlığın geleceği açısından el ve ses gibi temel becerilerin önemini koruduğunu savunuyor. Dijital teknolojilerin yükselişine rağmen insan deneyiminin hâlâ maddi dünyayla doğrudan temas içinde şekillendiğini hatırlatıyor.

‘Yapmak’, çağdaş antropolojinin en etkili eserlerinden biri olarak bilgi üretimini yaşamın içindeki yaratıcı süreçlerle birlikte düşünmeye çağırıyor. Ingold, insanın dünyayı yapan değil, dünya ile birlikte oluşan bir varlık olduğunu gösterirken antropoloji, sanat, mimarlık ve arkeoloji arasında yeni köprüler kuruyor. Bu yönüyle kitap, yalnızca akademik disiplinleri değil, insanın dünyayla kurduğu ilişkiyi de yeniden düşünmeye davet ediyor.

Tim Ingold — Yapmak: Antropoloji, Arkeoloji, Sanat, Mimarlık
Çeviren: Mehmet Doğan • İş Kültür Yayınları
Antropoloji • 192 sayfa • 2026

Matt Ridley – Akılcı İyimser (2025)

Matt Ridley’nin ‘Akılcı İyimser: Refahın Evrimi’ (‘The Rational Optimist: How Prosperity Evolves’) adlı kitabı, insanlık tarihinin uzun vadede sürekli bir ilerleme ve refah artışı gösterdiğini savunan, iyimser bir bakış açısı sunuyor. Ridley, bu ilerlemenin temelinde yatan en önemli faktörün “fikirlerin ticareti” ve “uzmanlaşma” olduğunu savunuyor. İnsanların birbirleriyle fikirlerini ve ürünlerini değiş tokuş etme yeteneği sayesinde, kollektif zekânın ve inovasyonun hızla arttığını, bunun da yoksulluğun azalmasına, yaşam kalitesinin yükselmesine ve teknolojik gelişmelere yol açtığını öne sürüyor.

Kitap, felaket tellallığı yapan karamsar görüşlerin aksine, insanlığın karşılaştığı her zorluğun üstesinden yenilik ve iş birliği ile geldiğini gösteren tarihsel örnekler sunuyor. Tarım devriminden sanayi devrimine, tıp alanındaki ilerlemelerden iletişim teknolojilerine kadar birçok alandaki gelişmeleri bu perspektiften inceliyor. Ridley, piyasa ekonomisinin ve serbest ticaretin, bu fikir alışverişini teşvik eden ve refahın yayılmasını sağlayan temel mekanizmalar olduğunu savunuyor.

Ridley, küresel ısınma, kaynak kıtlığı ve aşırı nüfus gibi günümüzün büyük sorunlarına rağmen, insan zekâsının ve iş birliğinin bu zorlukların üstesinden gelebilecek çözümler üreteceğine dair güçlü bir inanç besliyor. Kitap, geleceğe dair bir umut mesajı verirken, bu iyimserliğin rasyonel verilere dayandığını ve insanlık tarihinin bize gösterdiği derslerle desteklendiğini vurguluyor.

  • Künye: Matt Ridley – Akılcı İyimser: Refahın Evrimi, çeviren: Mehmet Doğan, Alfa Yayınları, iktisat, 472 sayfa, 2025

Nick Lane – Dönüştürücü (2024)

İçinde asetil koA’ların, fumaratların, pirüvik asitlerin kol gezdiği, hücresel zarlara gömülü pompaların yüklü molekülleri bir alandan diğerine iteklediği, milyarlarca hücrede cereyan eden milyar kere milyar tepkimenin kesintisiz akıp gittiği mekanik bir üretim bandı nasıl olur da bilincin, varoluşumuzun kutsal mekanına dönüşür?

Biyokimyanın derin ve soğuk sularında yüzmekten korkmayan Nick Lane, okuru yaşam fabrikasının merkezindeki motora, varlık şehrinin en kritik kavşak noktasına, biyokimyasal döngülerin Oroboros’una, Krebs çevrimine götürüyor.

Enerji ve madde devrinin karşıt güçler arasındaki dengeyle sağlandığı bu biyokimyasal atlıkarınca kimi zaman hızıyla ve karmaşıklığıyla başınızı döndürecek, kimi zaman eylemlerinizle ve zaman katarıyla avuçlarınızdan kayacak.

Yaşamın, hareketin ve enerjinin; gaz püsküren derin deniz bacalarının etrafında milyonlarca yıl önce doğduğu haliyle devam ettiğini gördükçe zirveden inişe uzanan canlılığınız yaşamın kökenine, mitokondrileriniz bakterilere, bilinciniz gezegenin görkemli tarihine bağlanacak.

‘Dönüştürücü’, canlılar dünyasının derin kimyasını idrak edeceğiniz bu muhteşem yolculukta sizi de dönüştürecek.

  • Künye: Nick Lane – Dönüştürücü: Yaşamın ve Ölümün Derin Kimyası, çeviren: Mehmet Doğan, Koç Üniversitesi Yayınları, bilim, 296 sayfa, 2024

Steve Brusatte – Memelilerin Yükselişi ve Saltanatı (2024)

  • Dış görünüşümüz neden böyle?
  • Neden bu şekilde büyüyoruz?
  • Neden sırt ağrısı çekiyoruz?
  • Dişçilere neden kucak dolusu para veriyoruz?
  • Neden Dünya hakkında kafa yorabiliyoruz ve bu düşünceler bizi neden duygulandırıyor?

Her şey 325 milyon yıl önce, ufak tefek, pullu yaratıkların bir fırtınada yaşam alanlarından öteye savrulmasıyla başladı.

Felaketlerin ve tehlikelerin şekil verdiği vücutları kimi zaman koşucular, kazıcılar, kimi zaman uçucular, yüzücüler çıkardı.

Fare boyutunda filler, yürüyen balinalar, dev armadillolar, Amerika savanasında koşturan develer, gergedanlar ve daha niceleri…

Dinozorların dev ayakları altında ezilmeden, küresel ısınma dalgalarında kavrulmadan, gerektiğinde sal üzerinde okyanusları aşan, buzullara, çöllere göğüs geren, tam üç kitlesel yokoluş atlatan, yok oldukça küllerinden doğan bu hayvanlarla ne kadar gurur duysak az.

Çünkü onların tarihi, bizim tarihimizdir.

Bizlerin, yani memelilerin.

Paleontolojinin dinamik ismi Steve Brusatte, kıtalar ayrılıp birleşirken iklimlerin cehennemî sıcaklardan buzul evrelere savrulduğu bu dünyada egemenliklerin geçici, yokoluşun kaçınılmaz, uyum gücününse tek çözüm olduğunu gösteriyor.

Tuhaf atalarımızın hikâyesi, evrimin kocaman beyinli kitap okurlarına dönüştürdüğü bizlere, bu dayanıklılık destanını sürdürmenin tek bir yolu olduğunu da fısıldıyor: Gezegenle işbirliği!

ABD’li paleontolog Steve Brusatte, dinozorların evrimi alanındaki çalışmalarına Edinburgh Üniversitesi’nde devam ediyor.

  • Künye: Steve Brusatte – Memelilerin Yükselişi ve Saltanatı, çeviren: Mehmet Doğan, Koç Üniversitesi Yayınları, bilim, 416 sayfa, 2024

Richard Holmes – Merak Çağı (2024)

‘Merak Çağı’, on sekizinci yüzyılın sonundaki keşifleri ve icatlarıyla romantik bilim çağını doğuran kadın ve erkeklerin sürükleyici tarihini anlatıyor.

Bu çağ, bilim insanlarının yanı sıra büyük yazar ve şairlere de uzanıyor; tüm yaratıcılar yüksek heyecan, sınırları zorlama ve keşif anlarının tadını çıkarıyor.

Holmes, büyük fikirlerin ve deneylerin –hem başarıların hem de başarısızlıkların– nasıl çoğu zaman yalnız bir adanmışlıktan doğduğunu ve dini inanç ile bilimsel gerçeğin nasıl çarpıştığını gösteriyor.

‘Merak Çağı’ özgünlüğü, hikâye anlatma enerjisi ve entelektüel önemiyle nefes kesici bir kitap.

  • Künye: Richard Holmes – Merak Çağı: Romantik Kuşak Bilimin Güzelliğini ve Dehşetini Nasıl Keşfetti?, çeviren: Mehmet Doğan, Alfa Yayınları, bilim, 552 sayfa, 2024

Ersin Kalaycıoğlu, Ali Çarkoğlu – Türkiye’de Seçim Dinamikleri (2024)

Türkiye’de siyasal sistemin demokrasiyle bağlarının zayıfladığı kritik bir dönemeçte yurttaşların siyasete katılımının asli biçimi olan oy verme davranışlarını incelemek kritik önem taşıyor.

Zira Cumhuriyet bir ray değişikliği yaşıyorsa meşruiyet kaynaklarının hangi seçmenlerin ne tür kaygı ve motivasyonlarıyla oluştuğunu, hangi yönlerden çarpıştığını, esnediğini ya da katılaştığını anlamak gerekiyor.

Ersin Kalaycıoğlu ve Ali Çarkoğlu bu olağanüstü döneme dünden bugüne tanık olunan tarihsel bağlamların ve siyasal güç devşirmenin modern biçimlerinin perspektifinden bakıyor.

Yaklaşık 15 yıllık bir dönemi (2002-2015) kapsayan saha araştırmaları siyasal manzarayla ilgili sıkça kullanılan bir kavram olan kutuplaşmanın Türkiye’nin kılcal damarlarında nasıl işlediğini ortaya koyuyor.

  • Künye: Ersin Kalaycıoğlu, Ali Çarkoğlu – Türkiye’de Seçim Dinamikleri: Kırılgan Ama Dirençli Bir Süreç?, çeviren: Mehmet Doğan, Koç Üniversitesi Yayınları, siyaset, 400 sayfa, 2024

Henry Mance – İnsanların Şekillendirdiği Bir Dünyada Hayvanları Nasıl Sevmeli? (2024)

Hayvanları seviyoruz, fakat eylemlerimiz bu sevgiye sığıyor mu?

Sevgimizi sınavdan geçirsek, hayvan yaşamının değersizliği üzerine kurulmuş mezbahalarımız, bir günlükken yavrusundan koparılmış, meme iltihabı ve topallıkla boğuşan süt makinesi ineklerimiz, gaddarlığın vücut bulmuş hali olan balıkçılık yöntemlerimiz, hayvanların yapaylığa ve can sıkıntısına mahkûm edildiği hayvanat bahçelerimiz ve hatta cins hayvan hevesimiz yüzünden eklem sorunlarından ve türlü hastalıklardan mustarip köpeklerimiz, bu sınavdan geçebilir mi?

Henry Mance ‘Hayvanları Nasıl Sevmeli’de, sahne ışıklarını yüz çevirdiğimiz, yok saydığımız, görmezden geldiğimiz hoyratlığımıza çeviriyor.

Kendi sınavını vermek için bir mezbahada yüz yüze geldiği başı kopuk koyunun göğüs kafesine kuş bakışı bakıyor, dondurucu soğukta balık tutmaya, puslu ormanda geyik vurmaya çalışıyor.

Avcılıktan veganlığa uzanan yelpazede sevgisini tanımlamaya çalışırken okuru kendi kültürüne, alışkanlıklarına ve duygularına doğru zorlu bir yolculuğa çıkarıyor.

Sırça köşkünüzden çıkmaya, dünya üzerinde bıraktığımız ayak izini görmeye, hayvanlara adil muamelenin daha iyi yollarını aramaya hazır mısınız?

İnsanlar başka hayvanlarla bağlantı kurmak için kendi yollarını bulur, diyor Mance.

Sizinki ne olacak?

Henry Mance, Financial Times için siyaset ve çevre konularında yazıyor.

  • Künye: Henry Mance – İnsanların Şekillendirdiği Bir Dünyada Hayvanları Nasıl Sevmeli?, çeviren: Mehmet Doğan, Koç Üniversitesi Yayınları, inceleme, 400 sayfa, 2024

Athena Aktipis – Hilekâr Hücre (2024)

Kansere neden olan etkenleri düşündüğümüzde evrim ilk aklımıza gelenler arasında değildir.

Oysaki evrim ve kanser yakından ilişkilidir.

Dünya’nın uzun tarihi içinde yaşamı mümkün kılan süreçler kanserin de yaratıcısıdır.

Kanserin evrimsel kökenlerinin anlaşılması bize kanser tedavisinde daha etkili, devrim niteliğinde çözümler bulma şansı verebilir.

‘Hilekâr Hücre’de Athena Aktipis kanser ile evrim arasındaki sıra dışı ilişkiyi anlayabilmek için milyarlarca yıl geriye giderek tekhücreli yaşamdan çokhücreliliğe geçişin izlerini sürüyor.

İşbirliği içindeki hücrelerden bazıları, hilekâr olanlar, kaynakları aşırı kullanmaya, kontrolsüz çoğalmaya başlar.

Sonuç kanserdir.

Kanserin her yerde karşımıza çıkması evrimin bir sonucudur ve çokhücreli yaşam devam ettiği müddetçe kanser de varlığını sürdürecektir.

Öyleyse kanseri tedavi etmekten vazgeçmemiz mi gerekiyor?

Aktipis, kansere başka bir mercekten bakmayı öneriyor.

Hastalık hemen yok edilmesi gereken bir düşman değil, uzun vadede kontrol altında tuttuğumuz bir yoldaş olabilir.

Kanserin biyolojik geçmişimizin, bugünümüzün ve geleceğimizin parçası olduğu ve evrime karşı vereceğimiz bir savaşı kazanmamızın mümkün olmadığı gerçeğini kabullenirsek, kanser tedavileri daha akılcı, daha stratejik ve daha insani olabilir.

‘Hilekâr Hücre’ kanserin temel doğasını ve kanserle olan ilişkimizi yeniden düşünmeye davet ediyor.

  • Künye: Athena Aktipis – Hilekâr Hücre: Kanseri Anlayıp Tedavi Etmemize Evrim Nasıl Yardımcı Olur?, çeviren: Mehmet Doğan, Koç Üniversitesi Yayınları, tıp, 264 sayfa, 2024