Katharina Linnepe — İmkânsız Vaka (2026)

Katharina Linnepe, patriyarkayı tarihsel bir kurum ya da soyut bir ideoloji olarak ele almak yerine onu terapi koltuğuna oturtulan bir “hasta” gibi inceliyor. Yazar, psikoloji ve sosyolojiyi bir araya getirerek bu toplumsal düzenin davranış kalıplarını analiz ediyor ve patriyarkanın yalnızca kadınları değil, toplumun bütün üyelerini etkileyen bir sistem olduğunu gösteriyor. Böylece gündelik hayatta doğal kabul edilen birçok davranışın, beklentinin ve ilişki biçiminin arkasındaki görünmez güç mekanizmaları görünür hâle geliyor.

Kitabın temel iddiası, patriyarkanın kendisini sürekli yeniden üreten bir yapı olarak işliyor olması. Linnepe, bu yapının narsisistik, makyavelist ve manipülatif özellikler sergilediğini savunuyor. Terapi metaforu sayesinde sistem adeta konuşan bir özneye dönüşüyor; eleştirilere nasıl tepki verdiği, değişime neden direndiği ve kendi varlığını nasıl meşrulaştırdığı açığa çıkıyor. Böylece patriyarka yalnızca dışarıdan dayatılan bir güç olarak değil, bireylerin düşüncelerine, alışkanlıklarına ve iç seslerine kadar sızan bir düzen olarak beliriyor.

‘İmkânsız Vaka’ (‘Wenn das Patriarchat in Therapie geht Sitzungen mit unserem kranken Gesellschaftssystem’), özellikle tükenmişlik, suçluluk, yetersizlik hissi ve sürekli başarılı olma baskısı gibi deneyimlerin yalnızca bireysel sorunlar olarak okunamayacağını vurguluyor. İnsanların kişisel eksiklik olarak değerlendirdiği birçok duygunun, aslında toplumsal beklentiler tarafından üretildiğini gösteriyor. Bu nedenle kitap, psikolojik sıkıntılar ile toplumsal yapı arasındaki bağı görünür kılarak bireysel olanın aynı zamanda politik olduğunu hatırlatıyor. Kişisel başarısızlık gibi görünen pek çok durumun, daha geniş bir sistemin etkileriyle bağlantılı olduğunu savunuyor.

‘İmkânsız Vaka’ aile, eğitim, iş yaşamı, popüler kültür ve dijital dünya gibi alanları da mercek altına alıyor. Patriyarkanın kadınlar üzerinde kurduğu baskının yanında erkeklere de katı roller yüklediğini, duygusal ifade alanlarını daralttığını ve ilişkileri hiyerarşik kalıplara sıkıştırdığını anlatıyor. Böylece sistemin yarattığı zararların farklı biçimlerde toplumun tamamına yayıldığını ortaya koyuyor. Günlük yaşamdan örneklerle ilerleyen anlatım, teorik tartışmaları somutlaştırarak kitabın erişilebilirliğini artırıyor.

Linnepe’nin amacı yalnızca teşhis koymakla sınırlı kalmıyor. Kitap, bireylerin içselleştirdikleri kalıpları fark etmelerinin ve bunlarla yüzleşmelerinin toplumsal dönüşüm açısından gerekli olduğunu savunuyor. Terapi süreci bu nedenle yalnızca patriyarkanın değil, onu yeniden üreten alışkanlıkların da sorgulanmasını temsil ediyor. Çağdaş toplumu eleştirel biçimde anlamaya çalışan bu çalışma, patriyarkanın görünmez etkilerini açığa çıkarırken daha eşitlikçi ve özgür ilişkilerin nasıl kurulabileceği üzerine düşünmeye çağırıyor. Bu yönüyle güncel toplumsal tartışmalar için önemli bir başvuru kaynağı niteliği taşıyor.

Katharina Linnepe — İmkânsız Vaka: İflah Olmaz Erkeklik Terapi Odasında
Çeviren: Serkan Seymen • Kolektif Kitap
İnceleme • 240 sayfa • 2026

Robin Wall Kimmerer — Armağan Yemişi (2026)

Robin Wall Kimmerer’in bu çalışması, modern dünyanın kıtlık, rekabet ve birikim üzerine kurulu ekonomik anlayışını doğanın işleyişi üzerinden yeniden düşünmeye çağırıyor. Botanikçi, ekoloji yazarı ve yerli bilgi geleneklerinin taşıyıcısı olan Kimmerer, insan toplumlarının çoğu zaman hayatı bir eksiklik ve yetersizlik hikâyesi olarak anlattığını, oysa doğanın bambaşka bir ilke doğrultusunda işlediğini savunuyor. Kitabın merkezinde yer alan armağan yemişi ağacı, bu alternatif dünyanın sembolü haline geliyor. Ağacın ürettiği meyveler kuşları, böcekleri, diğer canlıları ve nihayetinde insanları besliyor. Böylece doğa, mülkiyet yerine paylaşımı; rekabet yerine karşılıklı bağımlılığı temel alan bir düzen örneği sunuyor.

Kimmerer, piyasa ekonomisinin insanlara sürekli olarak kaynakların sınırlı olduğunu, herkesin kendi çıkarını koruması gerektiğini ve güvenliğin biriktirmekten geçtiğini öğrettiğini belirtiyor. Buna karşılık ekolojik sistemlerde bolluğun çoğu zaman paylaşım yoluyla üretildiğini gösteriyor. Bir ağacın meyvesi, bir nehrin suyu ya da bir kuşun şarkısı satılık mallar değildir; bunlar yaşam ağının diğer üyelerine sunulan armağanlardır. Doğadaki canlılar arasında işleyen bu karşılıklılık ilişkisi, insan topluluklarının da tarih boyunca geliştirdiği armağan ekonomilerinin temelini oluşturuyor. Yazar, özellikle yerli halkların bilgi ve yaşam pratiklerinden hareketle, ekonomik ilişkilerin yalnızca alışveriş ve kâr üzerinden değil, sorumluluk, minnettarlık ve karşılıklı bakım üzerinden de kurulabileceğini anlatıyor.

‘Armağan Yemişi’ (‘The Serviceberry’), armağan kavramını romantik bir ideal olarak değil, somut bir toplumsal ilke olarak ele alıyor. Kimmerer’e göre bir armağanın değeri, onun fiyatında değil, insanlar arasındaki bağı güçlendirmesinde yatıyor. Bir komşuya yardım etmek, bilgiyi paylaşmak, topluluk içinde dayanışma ağları kurmak ya da doğanın sunduğu nimetlere özen göstermek, piyasanın mantığıyla açıklanamayacak ama yaşamı sürdüren ilişkiler yaratıyor. Bu nedenle yazar, ekonomiyi yalnızca para dolaşımı olarak değil, karşılıklı bağımlılıkların ve ilişkilerin örgütlenme biçimi olarak yeniden tanımlıyor. İnsanların yalnızca tüketici ya da üretici değil, aynı zamanda birbirine borçlu ve bağlı varlıklar olduğunu hatırlatıyor.

Kimmerer’in çalışmasının en önemli yönlerinden biri, ekolojik krizleri ahlaki ve kültürel bir sorun olarak da değerlendirmesi. Doğayla kurulan ilişkinin sömürüye dayalı hale gelmesi, yalnızca çevresel yıkıma değil, toplumsal yabancılaşmaya da yol açıyor. Bu nedenle çözüm yalnızca teknik yeniliklerde değil, dünyayı algılama biçimimizin değişmesinde bulunuyor. ‘Armağan Yemişi’, bolluğun paylaşım sayesinde büyüdüğünü, gerçek zenginliğin sahip olunan şeylerin miktarında değil kurulan ilişkilerin niteliğinde yattığını savunuyor. Kimmerer, doğanın cömertliğinden hareketle daha adil, daha dayanışmacı ve daha sürdürülebilir bir yaşam tahayyülü geliştiriyor; okuru da kıtlık hikâyelerinin ötesine geçerek armağanın dönüştürücü gücünü yeniden keşfetmeye çağırıyor.

Robin Wall Kimmerer — Armağan Yemişi: Doğal Yaşamda Bolluk ve Karşılıklık
Çeviren: Evşen Yeşert Akçay • Kolektif Kitap
Doğal Yaşam • 104 sayfa • 2026

Vanessa M. Reiser — Narsisistik İstismar (2026)

Vanessa M. Reiser’in bu kitabı, manipülatif ve benmerkezci özellikler taşıyan kişilerle kurulan ilişkilerin nasıl şekillendiğini ve bu ilişkilerin birey üzerinde bıraktığı etkileri inceliyor. Yazar, narsisizmi yalnızca klinik bir tanı olarak ele almıyor; gündelik yaşamda farklı yoğunluklarda ortaya çıkabilen davranış örüntülerini de değerlendiriyor. Bu yaklaşım sayesinde okur, karşısındaki kişinin etiketlenmesine odaklanmak yerine ilişkinin sağlıksız yönlerini tanımaya yöneliyor. Reiser, özellikle romantik ilişkilerde görülen duygusal manipülasyonların zaman içinde nasıl normalleşebildiğini gösterirken, bireyin kendi deneyimini daha net anlamasına yardımcı oluyor.

Kitabın merkezinde narsisistik istismar döngüsü yer alıyor. Yazar, ilişkinin ilk aşamasında yoğun ilgi, hayranlık ve idealizasyonun öne çıktığını anlatıyor. Bu dönemde kişi kendisini özel, değerli ve anlaşılmış hissediyor. Ancak zamanla eleştiri, küçümseme, değersizleştirme ve kontrol davranışları belirginleşiyor. Manipülatif partner, karşısındaki kişinin özgüvenini aşındırırken onun gerçeklik algısını da sarsıyor. Reiser, suçluluk duygusu yaratma, duygusal geri çekilme, çarpıtma ve belirsizlik üretme gibi yöntemlerin mağdur üzerinde güçlü etkiler bıraktığını açıklıyor. Böylece ilişkinin neden dışarıdan göründüğü kadar kolay sonlandırılamadığını ortaya koyuyor.

‘Narsisistik İstismar’ın (‘Narcissistic Abuse’) önemli bölümlerinden biri ayrılık sonrasına odaklanıyor. Yazar, ilişkinin bitmesinin her zaman duygusal özgürleşme anlamına gelmediğini vurguluyor. Ayrılığın ardından özlem, kafa karışıklığı, pişmanlık, yalnızlık ve kimlik kaybı gibi duyguların ortaya çıkabildiğini belirtiyor. İstismar gören kişinin çoğu zaman yaşadıklarını sorguladığını, hatta kendisini suçlayabildiğini ifade ediyor. Bu nedenle iyileşme sürecinin yalnızca ilişkiyi sonlandırmaktan ibaret olmadığını, kişinin kendi değer duygusunu yeniden inşa etmesini gerektirdiğini savunuyor. Travmatik bağların çözülmesi ve duygusal bağımlılığın anlaşılması bu sürecin temel parçalarını oluşturuyor.

Reiser, iyileşmenin merkezine sınır koyma becerisini yerleştiriyor. Okuru sürekli olarak kendi ihtiyaçlarını, sorumluluklarını ve ilişki içindeki tutumlarını değerlendirmeye çağırıyor. Sağlıklı ilişkilerin karşılıklılık, saygı ve güven üzerine kurulduğunu hatırlatırken, kişinin kendi sezgilerine yeniden güvenmeyi öğrenmesinin önemini vurguluyor. Kitap boyunca amaç birilerini şeytanlaştırmak ya da her sorunlu ilişkiyi narsisizmle açıklamak değil. Bunun yerine zararlı davranış örüntülerini tanımayı, güvenli çıkış yolları geliştirmeyi ve duygusal iyileşme için gerekli adımları atmayı öğretiyor. Bu yönüyle eser, narsisistik istismar kavramını geniş bir çerçevede ele alırken farkındalık, özsaygı ve psikolojik dayanıklılık üzerine güçlü bir rehber sunuyor. Alanında dikkat çeken çalışmalardan biri olarak, özellikle duygusal manipülasyonun etkilerini anlamak ve sağlıklı sınırlar geliştirmek isteyen okurlar için önemli bir kaynak niteliği taşıyor.

Vanessa M. Reiser — Narsisistik İstismar: Toksik ve Manipülatif Kişileri Tespit Etmeniz, Onlardan Kaçınmanız ve İyileşmeniz için Bir Rehber
Çeviren: Elif Okan Gezmiş • Kolektif Kitap
Psikoloji • 320 sayfa • 2026

Nathan Perl-Rosenthal — Devrimler Çağı ve Bu Devrimleri Yapan Kuşaklar (2026)

Nathan Perl-Rosenthal bu çalışmasında Amerikan, Fransız, Haiti ve Latin Amerika devrimlerini yalnızca birkaç büyük liderin ya da ani patlamaların sonucu olarak değil, kuşaklar boyunca biriken deneyimlerin ve fikirlerin sonucu olarak ele alıyor. ‘Devrimler Çağı ve Bu Devrimleri Yapan Kuşaklar’ (‘The Age of Revolution and the Generations Who Made It’), 18. yüzyılın sonu ile 19. yüzyılın başında yaşanan dönüşümlerin tek tek ülkelerin iç meselelerinden ibaret olmadığını; Atlantik dünyasına yayılan ortak bir siyasal hayal gücünün parçası olduğunu gösteriyor. Perl-Rosenthal’a göre devrimler, bir kuşağın eski düzeni sorgulamasıyla başlayıp sonraki kuşakların bu sorgulamayı örgütlü bir siyasal programa dönüştürmesiyle derinleşiyor. Böylece “Devrimler Çağı”, yalnızca tahtların yıkıldığı bir dönem değil, modern dünyanın düşünsel temelinin atıldığı uzun bir tarihsel süreç olarak okunuyor.

Kitapta özellikle fikirlerin dolaşımı büyük önem taşıyor. Gazeteler, mektuplar, liman kentleri, ticaret ağları ve savaşlar sayesinde özgürlük, yurttaşlık, anayasa ve eşitlik gibi kavramların kıtalar arasında hızla yayıldığı anlatılıyor. Amerikan Devrimi’nin yarattığı cumhuriyet fikri Fransa’da yeni bir siyasal tahayyülü beslerken, Fransız Devrimi de Haiti’de köleleştirilmiş insanların özgürlük mücadelesine ilham veriyor. Aynı şekilde Latin Amerika’daki bağımsızlık hareketleri de Avrupa’daki krizlerden ve Atlantik dünyasında dolaşan devrimci fikirlerden etkileniyor. Yazar, bu bağlantılar sayesinde devrimlerin birbirinden kopuk olaylar değil, birbirini sürekli dönüştüren tarihsel dalgalar olduğunu savunuyor.

Perl-Rosenthal, devrimlerin yalnızca başarı ve kahramanlık hikâyeleri üretmediğini de vurguluyor. Her devrim yeni umutlar kadar büyük hayal kırıklıkları, iç çatışmalar ve şiddet biçimleri yaratıyor. Özgürlük vaatleri çoğu zaman sınırlı kalıyor; kadınlar, köleler, yerli halklar ve yoksullar eşitlik söylemine rağmen dışarıda bırakılabiliyor. Buna rağmen devrimler, insanların siyasal düzeni değiştirebileceği düşüncesini kalıcı hale getiriyor. Kitap, modern demokrasilerin, ulus-devletlerin ve yurttaşlık fikrinin bu çalkantılı süreçlerden doğduğunu gösterirken, devrimlerin gerçek mirasının tek bir ayaklanma anında değil, nesiller boyunca süren mücadelelerde saklı olduğunu ortaya koyuyor.

Nathan Perl-Rosenthal — Devrimler Çağı ve Bu Devrimleri Yapan Kuşaklar
Çeviren: Gökhan Arıkan • Kolektif Kitap
Tarih • 480 sayfa • 2026

Mem Fox — Okumanın Büyüsü (2026)

Mem Fox’un bu kitabı, çocuklara kitap okumanın yalnızca eğitsel bir etkinlik olmadığını, onların zihinsel, duygusal ve toplumsal gelişimini kökten dönüştüren bir deneyim olduğunu söylüyor. Yazar, özellikle yaşamın ilk yıllarında beynin hızla şekillendiğini ve bu süreçte duyulan her kelimenin, ritmin ve tekrarın sinir ağlarını yeniden kurduğunu vurguluyor. Bu nedenle erken yaşta düzenli okuma alışkanlığı, çocuğun geleceğini belirleyen temel bir unsur haline geliyor.

‘Okumanın Büyüsü?’ (‘Reading Magic’), yüksek sesle okumanın dikkat gelişimi, dil becerileri ve öğrenme isteği üzerindeki etkilerini somut örneklerle anlatıyor. Fox’a göre çocuklar, hikâyeler aracılığıyla yalnızca kelimeleri değil, dünyayı anlamlandırma biçimlerini de öğreniyor. Okuma sırasında kurulan ritim ve tekrar, çocukların dil yapısını içselleştirmesini sağlıyor; bu da onların daha hızlı ve kolay okumayı öğrenmesine katkı sunuyor. Aynı zamanda hikâyeler, empati kurma becerisini geliştirerek çocukların başkalarının duygularını anlamasına yardımcı oluyor.

Eserde öne çıkan bir diğer tema, okumanın çocuk ile ebeveyn arasındaki bağı güçlendirmesi oluyor. Her gün ayrılan kısa bir zaman dilimi bile, çocuk için güven, sevgi ve aidiyet duygusunu pekiştiriyor. Bu ortak deneyim, kitabın sunduğu bilgiden çok daha fazlasını taşıyor; çocuk için kitaplar, sevgiyle özdeşleşen bir alan haline geliyor. Bu sayede okuma, zorunlu bir görev değil, keyifli ve aranan bir etkinliğe dönüşüyor.

Fox, kitabının önsözünde bu alışkanlığın yıllar içinde küresel ölçekte daha fazla önem kazandığını belirtiyor. Çocuk doktorlarından eğitimcilere kadar birçok uzmanın erken yaşta okumanın önemini vurguladığını ifade ediyor. Hatta bu durumun yalnızca bireysel değil, toplumsal sonuçları da olduğunu ileri sürüyor: erken okuryazarlığın artması, uzun vadede suç oranları, işsizlik ve sosyal sorunların azalmasına katkı sağlıyor. Böylece okuma, bireysel gelişimin ötesinde toplumsal refahın da anahtarlarından biri haline geliyor.

Sonuç olarak kitap, karmaşık yöntemlere gerek duymadan, sevgiyle ve istikrarla sürdürülen günlük okuma pratiğinin çocukların hayatını nasıl dönüştürdüğünü gösteriyor. ‘Okumanın Büyüsü’, erken çocukluk döneminde edinilen bu alışkanlığın, hem bireyin hem de toplumun geleceğini şekillendiren güçlü bir temel sunduğunu ortaya koyarak alanında etkili ve ilham verici bir rehber niteliği taşıyor.

Mem Fox — Okumanın Büyüsü: Çocuklarımıza Kitap Okumak Hayatlarını Neden Sonsuza Dek Değiştirecek?
Çeviren: Abbas Karakaya • Kolektif Kitap
İnceleme • 144 sayfa • 2026

Mara van der Lugt — Dünyaya Çocuk Getirmek Ne Anlama Gelir? (2026)

Mara van der Lugt’un bu kitabı, çocuk sahibi olmayı biyolojik bir süreçten çok ahlaki, felsefi ve varoluşsal bir “yaratma eylemi” olarak ele alıyor. Yazar, “çocuk istiyor muyuz?” sorusunun yüzeysel kaldığını, asıl sorunun “dünyaya yeni bir varlık getirmek ne anlama geliyor?” olduğunu savunuyor. Üreme kararının bireysel arzularla sınırlanamayacağını, bu kararın rıza, zarar, sorumluluk, belirsizlik ve etik yükümlülüklerle iç içe geçmiş çok katmanlı bir sorun olduğunu gösteriyor.

‘Dünyaya Çocuk Getirmek Ne Anlama Gelir?’ (‘Begetting: What Does It Mean to Create a Child?’), doğum/üreme karşıtlığı, zarar argümanı, rıza problemi, yaratma etiği ve iklim krizi gibi başlıklar üzerinden, çocuk sahibi olmanın her koşulda “iyi” kabul edilmesine karşı eleştirel bir düşünme alanı açıyor. İklim değişikliği bağlamında hem gezegenin hem de doğacak çocuğun iyiliğini birlikte düşünmenin zorunluluğunu vurguluyor. Kültürel anlatılar, biyolojik dürtüler, romantik idealler ve ebeveynlik mitleri sorgulanıyor; çocuk yapma kararının ardındaki güdüler etik bir süzgeçten geçiriliyor.

Van der Lugt, kitabı boyunca kesin hükümler vermekten kaçınıyor, ancak üremenin otomatik olarak meşru, masum ve erdemli bir eylem olarak görülmesini problemli buluyor. Çocuk sahibi olmayı bir “hak” değil, ağır bir sorumluluk ve geri dönülmez bir yaratma kararı olarak konumluyor. Kitap, okuru çocuk yapmayı doğal ve sorgulanamaz bir refleks olarak değil, etik, politik ve varoluşsal sonuçları olan bilinçli bir karar olarak yeniden düşünmeye çağırıyor.

Mara van der Lugt — Dünyaya Çocuk Getirmek Ne Anlama Gelir?
Çeviren: Evrim Öncül • Kolektif Kitap
Felsefe • 352 sayfa • 2026

Tiffany Watt Smith – Kötü Arkadaş (2025)

Tiffany Watt Smith bu kitabında, kadınlar arasındaki dostluğu idealize eden anlatıları bilinçli biçimde tersyüz ediyor. Toplumun kadın arkadaşlığını koşulsuz destek, sürekli uyum ve sarsılmaz sadakat üzerinden tanımladığını hatırlatan Smith, bu beklentilerin gerçek deneyimleri görünmez kıldığını söylüyor. Kitap, kadın dostluklarının her zaman “iyi” ve pürüzsüz olmadığını, aksine kıskançlık, kırgınlık, rekabet ve uzaklaşma gibi duygularla şekillendiğini gösteriyor.

Smith, kendi kişisel deneyimlerinden yola çıkarak yirminci yüzyıl boyunca kurulmuş kadın dostluklarının izini sürüyor. Arşiv belgeleri, edebiyat metinleri ve psikanalitik kayıtlar aracılığıyla, birbirine hayran olan ama aynı zamanda birbirini kıskanan, kopma noktasına gelen ama bağı tamamen kesmeyen kadınların hikâyelerini anlatıyor. Bu ilişkilerde dostluk, yalnızca bir dayanışma alanı değil; çatışmanın, dönüşümün ve kişisel büyümenin de sahnesi olarak ortaya çıkıyor.

‘Kötü Arkadaş’ (‘Bad Friend’), kadın arkadaşlıklarını ahlaki bir kusursuzluk ölçütüyle değerlendirmek yerine, onları çelişkileriyle birlikte düşünmeye çağırıyor. Smith’e göre “kötü” duygular olarak adlandırılan hisler, bu ilişkilerin başarısızlığı değil, derinliğinin bir parçası. Kitap, kadın dostluklarının kırılgan ama üretken doğasını görünür kılarak, kadınlar arası bağları yeniden düşünmek için güçlü bir çerçeve sunuyor ve bu yüzden çağdaş feminist tartışmalar açısından önemli bir yere oturuyor.

Tiffany Watt Smith — Kötü Arkadaş: Kadın Arkadaşlığının Yüzyılı
Çeviren: Ayça Göçmen • Kolektif Kitap
İnceleme • 336 sayfa • 2025

Alessandro Gandini – Zamanın Ruhu (2025)

Alessandro Gandini, Zamanın Ruhu Nostalji adlı çalışmasında, günümüz kapitalizminin çözülme anlarını nostalji kavramı üzerinden okuyor. Savaş sonrası dönemde emeği, refahı ve “iyi hayat” idealini mümkün kılan toplumsal mutabakatın dağılmasıyla birlikte, geçmişe dönük söylemlerin neden bu kadar güçlü hâle geldiğini sorguluyor. Gandini’ye göre nostalji, masum bir özlem değil; güvencesizleşen çalışma rejimlerinin, kırılgan orta sınıfların ve siyasal temsil krizinin ürettiği bir duygulanım biçimi olarak işliyor.

‘Zamanın Ruhu: Nostalji Popülizm, Çalışma ve “İyi Yaşam” Üzerine’ (‘Zeitgeist Nostalgia: On populism, work and the “good life”’), popülist siyasetin “kontrolü geri alma” ya da “yeniden büyük olma” vaatlerini, emeğin değersizleşmesi ve geleceğin belirsizleşmesi bağlamında ele alıyor. Ulus-devletin, istikrarlı istihdamın ve kitlesel tüketimin norm olduğu döneme yapılan göndermelerin, aslında kaybedilen bir toplumsal düzenin yasını tuttuğunu gösteriyor. Bu nostalji, geçmişi yeniden kurmaktan çok, bugünün güvencesizliğine katlanmayı mümkün kılan bir ideolojik sığınak sunuyor.

Gandini, dijital emek, yaratıcı endüstriler ve esnek çalışma biçimleri üzerinden, nostaljinin kültürel üretimle nasıl iç içe geçtiğini de inceliyor. Sosyal teoriyle kişisel gözlemleri birleştirerek, nostaljinin hem popüler kültürde hem de akademik tartışmalarda nasıl merkezi bir yer edindiğini açığa çıkarıyor. Kitap, nostaljiyi yalnızca bir duygu değil, çağdaş kapitalizmin krizlerini görünür kılan analitik bir mercek olarak ele alıyor ve “iyi hayat” fikrinin neden sürekli geçmişte arandığını sorguluyor.

  • Künye: ​​​​​​​Alessandro Gandini – Zamanın Ruhu: Nostalji (Popülizm, Çalışma ve “İyi Yaşam” Üzerine), çeviren: M. Gökhan Aslan, Kolektif Kitap, sosyoloji, 144 sayfa, 2025

Robin Wall Kimmerer – Kutsal Otu Örmek (2025)

Robin Wall Kimmerer’ın bu kitabı, botanik bilimiyle yerli bilgeliğini aynı potada eriten, doğayla ilişkimizi hem zihinsel hem de duygusal düzeyde yeniden kuran etkileyici bir ekoloji anlatısı sunuyor. İlk kez 2013’te yayımlanan bu eser, modern çevre yazınının en güçlü başvuru kaynaklarından biri hâline geldi.

Potawatomi halkının bir üyesi olan Kimmerer, bitkileri yalnızca biyolojik organizmalar olarak değil, öğretmenler, yol göstericiler ve ilişki kurduğumuz varlıklar olarak görüyor. Bilimsel eğitiminden gelen analitik bakışı, yerli kozmolojisinin dünyayı armağanlar ağı olarak gören perspektifiyle birleştirerek okura hem kanıta dayalı hem de ruhu besleyen bir düşünme biçimi sunuyor. Bu yaklaşım, çevreyi “kaynak” olarak gören modern anlayışla keskin bir karşıtlık oluşturuyor ve ekolojik krizin derin nedenlerinin ilişkisizlik, kopuş ve karşılıklılık eksikliği olduğunu hatırlatıyor.

‘Kutsal Otu Örmek: Kadim Bilgelik, Bilimsel Bilgi ve Bitkilerin Öğretileri’ (‘Braiding Sweetgrass: Indigenous Wisdom, Scientific Knowledge and the Teachings of Plants’); Kaplumbağa Adası’nın (Kuzey Amerika kıtasının yerli yaratılış anlatısı) mitlerinden Kimmerer’ın kendi anneliğine, bitkilerle kurduğu kişisel bağlardan günümüz ekolojik tehditlerine kadar uzanan çok katmanlı bir hikâye anlatıyor. Burada temel bir fikir öne çıkıyor: Yaşayan dünyanın diğer sakinleriyle karşılıklı bir ilişki kurmadan gerçek bir ekolojik farkındalık geliştiremeyiz. Bitkilerin ve hayvanların “dilini duymayı” öğrenmek, toprağın cömertliğini anlamanın ve ona karşı sorumluluk geliştirebilmenin ön koşulu.

‘Kutsal Otu Örmek’, bilimle maneviyatı, kişisel deneyimle toplumsal eleştiriyi, ekolojik kaygıyla şükranı bir araya getiren son derece özgün bir çalışma. Hem çevre felsefesi hem de yerli ekobilgisi açısından önemli bir başvuru kaynağı olarak kabul ediliyor; doğaya dair bilgiyi yalnızca akılla değil, ilişki ve karşılıklılıkla kurmayı hatırlattığı için modern ekoloji tartışmalarında benzersiz bir yer tutuyor.

  • Künye: Robin Wall Kimmerer – Kutsal Otu Örmek: Kadim Bilgelik, Bilimsel Bilgi ve Bitkilerin Öğretileri, çeviren: Ayşe Başcı, Kolektif Kitap, ekoloji, 528 sayfa, 2025

Maria Mies, Vandana Shiva – Ekofeminizm (2025)

Maria Mies ve Vandana Shiva’nın ilk olarak 1993 yılında yayımlanan bu kitabı, çevre yıkımıyla ataerkil sistemin birbirine nasıl sıkı sıkıya bağlı olduğunu gösteren ekofeminist düşüncenin temel metinlerinden biri. Yazarlar, modern kapitalizmin hem doğayı hem de kadın bedenini sömürerek büyüdüğünü savunuyorlar. ‘Ekofeminizm’ (‘Ecofeminism’), çevresel krizi yalnızca ekolojik bir sorun olarak değil, aynı zamanda cinsiyet, sınıf ve sömürgecilik eksenlerinde işleyen küresel bir adaletsizlik sistemi olarak ele alıyor.

Mies ve Shiva, özellikle Batı merkezli kalkınma anlayışını eleştiriyor. Bu anlayışın, üretimi erkekle, doğurganlığı ve doğayı ise kadınla özdeşleştirerek bir hiyerarşi kurduğunu öne sürüyorlar. Teknoloji, bilim ve sanayinin “ilerleme” adı altında dünyayı tahrip ettiğini; bu tahribatın en çok da kadınlar, köylüler ve yerli topluluklar üzerinde yıkıcı sonuçlar yarattığını vurguluyorlar. Bu nedenle kitap, doğanın korunması ile kadınların özgürleşmesini aynı mücadele olarak konumlandırıyor.

Eserdeki ekofeminist yaklaşım, yalnızca çevre etiğine değil, üretim biçimlerine, toplumsal dayanışmaya ve alternatif yaşam modellerine dair de yeni bir bakış sunuyor. Yazarlar, Batılı endüstriyel paradigmanın yerine yerel bilgiye, topluluk dayanışmasına ve doğayla uyumlu üretime dayalı bir dünya görüşü öneriyor. Böylece ‘Ekofeminizm’, hem çevreci hem de feminist kuramların kesiştiği noktada, doğa ile insan, kadın ile erkek arasındaki ilişkilerin yeniden düşünülmesini isteyen güçlü bir manifesto niteliği kazanıyor.

  • Künye: Maria Mies, Vandana Shiva – Ekofeminizm, çeviren: İlknur Urkun Kelso, Kolektif Kitap, feminizm, 504 sayfa, 2025