Ruth Scurr – Ölümcül Saflık (2025)

Ruth Scurr bu çalışmasında, Maximilien Robespierre’in kişiliği ile Fransız Devrimi arasındaki karmaşık ilişkiyi tarihsel belgeler ve mektuplar eşliğinde yeniden düşünmeye çağırıyor. Yazar, Robespierre’i sadece katı bir diktatör olarak değil, erdem, halk egemenliği ve ahlaki siyaset arayışı içinde şekillenen tutkulu bir figür olarak resmediyor.

Scurr, Terör Dönemi’nin doğuşunu, devrimci ideallerle gerçekliğin çatıştığı bir eşik olarak ele alıyor ve Robespierre’in devrimi koruma iddiasıyla şiddeti meşrulaştırma sürecini inceliyor. Anlatı, kişisel yalnızlık, hastalık ve artan kuşku atmosferi üzerinden psikolojik bir derinlik kazanıyor.

‘Ölümcül Saflık: Robespierre ve Fransız Devrimi’ (‘Fatal Purity; Robespierre and French Revolution’), Robespierre’in erdemci siyaset anlayışının zamanla dogmatik bir mutlaklığa dönüştüğünü, halk adına konuşma iddiasının ise bireysel vicdanı bastıran bir mekanizmaya evrildiğini gösteriyor. Scurr, biyografi ile siyasi çözümlemeyi iç içe geçirerek devrim mitini sorguluyor ve tarihin insan zaafları eşliğinde biçimlendiğini vurguluyor.

Devrimin ahlaki saflık iddiası ile politik zorunlulukları arasındaki gerilim, anlatının merkezinde duruyor ve Robespierre’in adım adım yalnızlaşan portresi, ideallerle iktidar arasındaki uçurumu görünür kılıyor. Okur, hem bir düşünce adamının trajedisini hem de modern siyasal şiddetin kökenlerini izliyor.

Robespierre’in ne devrimci bir aziz ne de kana susamış bir canavar olarak tarif  eden Scurr’un anlatımı, kronolojik ilerlerken aynı zamanda düşünsel bir çözülmeyi de izliyor ve Robespierre’in ahlak, yurttaşlık ve kamu yararı üzerine geliştirdiği yeterlilik iddialarının nasıl sert bir tavra dönüştüğünü sezdiriyor. Böylece eser, devrimin insan doğasıyla kurduğu sorunlu ilişkiyi açık bir gözle okumaya davet ediyor.

Robespierre’in kaderi, erdem hayali uğruna kurulan siyasal düzenin kendi iç çelişkileriyle çözüldüğünü anlatıyor ve okuru iktidarın ahlaki sınırlarını yeniden düşünmeye yöneltiyor.

  • Künye: Ruth Scurr – Ölümcül Saflık: Robespierre ve Fransız Devrimi, çeviren: Barış C. Yıldırım, İletişim Yayınları, biyografi, 464 sayfa, 2025

Thomas Meyer – Hannah Arendt Kimdi? (2025)

Thomas Meyer’in ‘Hannah Arendt Kimdi?’ adlı kitabı, 20. yüzyılın en etkili siyaset düşünürlerinden biri olan Hannah Arendt’in yaşamını, düşünsel gelişimini ve entelektüel mirasını kısa ama yoğun bir biçimde anlatıyor. Meyer, biyografik anlatıyı felsefi çözümlemeyle iç içe geçirerek Arendt’in fikirlerinin hangi tarihsel ve kişisel koşullarda biçimlendiğini gösteriyor.

Kitap, Arendt’in Almanya’daki gençlik yıllarından başlıyor: Martin Heidegger’le kurduğu entelektüel ve duygusal ilişkinin, onun düşünsel yöneliminde yarattığı derin etkiyi tartışıyor. Nazi rejiminin yükselişiyle birlikte Arendt’in ülkesinden kaçışı, Paris ve ardından ABD’deki sürgün yaşamı, Meyer’in “düşüncenin köksüzleşmesi” dediği bir temaya dönüşüyor. Bu deneyim, Arendt’in sonraki çalışmalarında —özellikle ‘Totalitarizmin Kaynakları’, ‘İnsanlık Durumu’ ve ‘Kötülüğün Sıradanlığı: Eichmann Kudüs’te’— merkezi bir yere sahip olan özgürlük, eylem, yargı ve kötülük kavramlarının temelini oluşturuyor.

Meyer, Arendt’in felsefi tutumunu bir “düşünme cesareti” olarak tanımlar. Arendt için düşünmek, yalnızca anlamak değil, itaatsizliğin bir biçimidir. Yazar, onun totalitarizm eleştirisini günümüz siyasal atmosferiyle ilişkilendirerek, bireyin sorumluluğunun ve politik katılımın önemini vurgular. Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” kavramı, burada ahlaki kayıtsızlığın modern toplumlarda nasıl kök saldığını açıklayan bir uyarı olarak öne çıkar.

Kitap, ne akademik bir monografi ne de sıradan bir biyografi. Thomas Meyer, Arendt’in fikirlerini sade ama derin bir dille aktararak, düşünürün çağını aşan sorularını yeniden güncelliyor: “Özgürlük nedir?”, “Eylem ne zaman politikleşir?”, “İnsan, düşünmeyi bıraktığında neye dönüşür?”

  • Künye: Thomas Meyer – Hannah Arendt Kimdi?, çeviren: Özlem Kırtay, Ebubekir Demir, Lejand Yayınları, biyografi, 136 sayfa, 2025

Donald J. Robertson – Bilge Kral Marcus Aurelius (2025)

Donald J. Robertson’ın kaleme aldığı bu kitap, Roma İmparatoru Marcus Aurelius’un yaşamını Stoacılık felsefesiyle birlikte ele alıyor. Böylece hem bir biyografi hem de felsefi bir rehber niteliğinde. ‘Bilge Kral Marcus Aurelius’ (‘Marcus Aurelius: The Stoic Emperor’), yalnızca bir imparatorun siyasi ve askeri mücadelesini değil, aynı zamanda bir filozofun içsel yolculuğunu ve erdemli yaşam arayışını da gözler önüne seriyor. Robertson, Marcus’un hem bireysel zaaflarını hem de Stoacı ilkelerle güçlendirdiği taraflarını aktararak onu tarihsel bir figürden çok, çağımıza seslenen bir rehber olarak konumlandırıyor.

Kitapta Marcus’un çocukluğu, aldığı eğitim ve imparatorluğa giden yolu detaylandırılıyor. İmparatorluk görevleri sırasında karşılaştığı savaşlar, veba salgını ve siyasi çekişmeler gibi zorluklara rağmen Marcus’un her zaman Stoacı ölçülülük, bilgelik, adalet ve cesarete bağlı kalmaya çalıştığı vurgulanıyor. Robertson, ‘Meditasyonlar’ üzerinden onun zihinsel dayanıklılığını, kendini sorgulayan içsel konuşmalarını ve hayatın zorluklarına karşı geliştirdiği tavırları derinlemesine inceliyor.

Eser, modern okurlar için liderlik, kişisel gelişim ve etik bir yaşam üzerine dersler sunuyor. Robertson, Marcus’un imparatorluk iktidarını Stoacı bir öz disiplinle yönetmesini, bugünün dünyasında yöneticiler ve bireyler için ilham verici bir örnek olarak yorumluyor. Böylece kitap, Marcus Aurelius’u yalnızca Roma’nın son filozof imparatoru değil, aynı zamanda çağımızın değer arayışına ışık tutan bir figür olarak sunuyor.

  • Künye: Donald J. Robertson – Bilge Kral Marcus Aurelius, çeviren: Sibel Doğru, Vakıfbank Kültür Yayınları, biyografi, 256 sayfa, 2025

Lyndall Gordon – Henry James: Kadınları ve Sanatı (2025)

Henry James’in yaşamını ve sanatını şekillendiren kadın figürleri üzerinden yapılan bu inceleme, yazarın iç dünyasına farklı bir açıdan bakmaya davet ediyor. Lyndall Gordon, James’in hayatında derin izler bırakan iki kadına odaklanıyor: erken yaşta kaybettiği kuzeni Minny Temple ve Amerikalı yazar Constance Fenimore Woolson. Bu iki isim, James için yalnızca birer hatıra değil; ilham, yaratıcılık ve duygusal karmaşanın da simgesi oluyor.

Gordon, Minny ile Fenimore’un kişisel hikâyelerini James’in eserleriyle diyalog içinde ele alıyor. Yazarın bu kadınlarla kurduğu bağ, yalnızca özel bir ilişki değil, aynı zamanda yaratıcı bir ortaklık olarak biçimleniyor. Gordon, mektuplar, arşiv belgeleri ve dönemin tanıklıklarından yararlanarak, James’in üretim sürecini ve onun etrafında gelişen duygusal ilişkileri ayrıntılı şekilde analiz ediyor.

‘Henry James: Kadınları ve Sanatı’ (‘Henry James: His Women and His Art’), James’in “yalnız dâhi” imajını sorgularken, onu sosyal ilişkiler içinde düşünen ve üreten bir sanatçı olarak konumlandırıyor. Okur, James’in edebiyatındaki zarif psikolojik çözümlemelerin ardında, gerçek hayattaki etkileşimlerin nasıl iz bıraktığını keşfediyor. Gordon’un derinlikli yaklaşımı, hem bir yaşam öyküsü hem de yaratıcı sürecin içsel dinamiklerini anlamak için güçlü bir perspektif sunuyor.

  • Künye: Lyndall Gordon – Henry James: Kadınları ve Sanatı, çeviren: Zeynep Çiftçi, Alfa Yayınları, biyografi, 616 sayfa, 2025

Nigel Rodgers – Manet (2025)

Nigel Rodgers, bu kapsamlı çalışmasında Édouard Manet’nin yaşamını ve sanatsal dönüşümünü görsel bir anlatıyla sunuyor. ‘Manet: 500 Görsel Eşliğinde Yaşamı ve Eserleri’ (‘Manet: His Life and Works in 500 Images’), yalnızca bir biyografi değil; aynı zamanda sanat tarihine görsel bir yolculuk sunan, zengin illüstrasyonlarla desteklenmiş bir inceleme olarak öne çıkıyor. Manet’nin erken dönem çalışmalarından başyapıtlarına kadar uzanan süreç, hem estetik hem tarihsel bağlam içinde analiz ediliyor. Sanatçının yaşadığı çağın toplumsal ve kültürel atmosferi, eserlerine nasıl yansıdığıyla birlikte ele alınıyor.

Manet’nin klasik geleneğe duyduğu ilgiyle başlayan sanat yolculuğu, zamanla modernleşen ve kurallara karşı çıkan bir üsluba evriliyor. Akademik resim anlayışıyla hesaplaşırken kullandığı figürler, konular ve teknikler dönemin izleyicilerini şaşırtıyor. Olympia, Le Déjeuner sur l’herbe ve Bar at the Folies-Bergère gibi eserler, sadece estetik değil, aynı zamanda ahlaki ve politik tartışmalar da yaratıyor. Rodgers, bu yapıtları hem sanat teorisi hem sosyal eleştiri bağlamında yorumluyor.

Kitapta Manet’nin kişisel yaşamına, arkadaş çevresine ve özellikle izlenimcilerle olan ilişkisine de geniş yer veriliyor. Monet, Degas ve Zola gibi figürlerle kurduğu entelektüel bağlar, onun yalnızca bir ressam değil, aynı zamanda düşünsel bir figür haline gelişini ortaya koyuyor. Rodgers’ın anlatımı, Manet’yi yalnızca bir sanatçı olarak değil, modern sanatın öncüsü olarak anlamaya imkân tanıyor. Görsellerle desteklenen bu anlatı, okuyucuyu hem gözle hem zihinle iz bırakacak bir yolculuğa çıkarıyor.

  • Künye: Nigel Rodgers – Manet: 500 Görsel Eşliğinde Yaşamı ve Eserleri, çeviren: Menekşe Arık, İş Kültür Yayınları, resim, 256 sayfa, 2025

Naomi Pasachoff – Marie Curie ve Radyoaktivite Bilimi (2025)

Naomi Pasachoff’un bu kitabı, Marie Curie’nin yaşamını anlatırken onu tarihsel bağlamına yerleştiriyor. ‘Marie Curie ve Radyoaktivite Bilimi’ (‘Marie Curie and The Science of Radioactivity’), Curie’nin yalnızca başarılarını değil, bu başarıların nasıl ve hangi koşullarda ortaya çıktığını da gösteriyor. Özellikle genç okurlara hitap eden anlatım diliyle, Curie’nin kişisel direncini, bilimsel merakını ve sistematik çalışmasını anlaşılır bir dille aktarıyor. Her bölüm, Curie’nin hayatındaki bir döneme ya da önemli bir bilimsel gelişmeye odaklanıyor. Bu yapı, okuyucunun hem onun kişiliğini hem de bilimsel katkılarını daha net kavramasını sağlıyor.

Kitapta, radyoaktivitenin ne olduğu ve bilimsel tarihte nasıl bir yer edindiği yalın örneklerle açıklanıyor. Pasachoff, bu karmaşık konuyu sadeleştirerek Curie’nin polonyum ve radyumu keşfediş sürecini adım adım anlatıyor. Curie’nin deneylerini nasıl yaptığı, nasıl ölçümler geliştirdiği ve hangi zorluklarla karşılaştığı görsel desteklerle sunuluyor. Görseller, belgeler, fotoğraflar ve döneme ait çizimler, kitaba tarihsel bir derinlik kazandırıyor. Curie’nin bilime olan katkısı yalnızca buluşlar değil, bilimsel yöntemi sabırla uygulama biçimiyle de öne çıkıyor.

Pasachoff, Curie’yi yücelten bir anlatıdan çok, insani ve çalışkan yönünü merkeze alıyor. Özellikle kadınların bilimdeki yeri ve Curie’nin karşılaştığı ayrımcılıklar açık bir biçimde ortaya konuyor. Kitap, yalnızca geçmişte yaşanmış bir başarı öyküsü sunmuyor; aynı zamanda bilimsel tutkunun neleri mümkün kılabileceğini de gösteriyor. Sonunda, Curie’nin başarıları kadar kişiliğinin, çalışma disiplininin ve öğrenmeye duyduğu sevginin, onu nesiller boyu ilham veren bir figüre dönüştürdüğü görülüyor.

  • Künye: Naomi Pasachoff – Marie Curie ve Radyoaktivite Bilimi, çeviren: Mustafa Bayrak, Vakıfbank Kültür Yayınları, biyografi, 136 sayfa, 2025

Owen Gingerich, James MacLachlan – Nikolas Kopernik (2025)

 

Nicolaus Copernicus’un yaşamı, yalnızca bir astronomun değil, aynı zamanda bir devrimcinin hikâyesi olarak dikkat çekiyor. Owen Gingerich ve James MacLachlan, bu kısa ama yoğun kitapta, Copernicus’un bilim tarihindeki yerini yalnızca kuramsal katkılarıyla değil, dönemin kültürel, dinsel ve siyasal bağlamı içinde ele alıyor. Copernicus’un yaşadığı 15. yüzyıl sonu ile 16. yüzyıl başı, düşünsel dönüşümlerin hızlandığı, skolastik düşüncenin çözülmeye başladığı bir dönem olarak öne çıkıyor.

Yazarlar, Copernicus’un çocukluk ve eğitim yıllarını anlatırken onun yalnızca astronomiye değil, matematik, hukuk ve tıp gibi alanlara da yoğun ilgi gösterdiğini aktarıyor. İtalya’da aldığı eğitim, onun dünya merkezli Evren anlayışına eleştirel yaklaşmasını kolaylaştırıyor. Ptolemaiosçu sistemin karmaşıklığına karşın, Copernicus’un Güneş merkezli modeli daha yalın ve bütünlüklü bir çözüm sunuyor. Ancak bu çözüm, yalnızca bir gökbilim modeli olmanın ötesine geçerek, insanın evrendeki yerini de sarsıyor.

‘Nikolas Kopernik: Dünya Gezegen Olunca’ (‘Nicolaus Copernicus: Making the Earth a Planet’), Copernicus’un ‘De Revolutionibus Orbium Coelestium’ adlı başyapıtının hazırlık sürecine ve yayımlanmasındaki tereddütlerine de odaklanıyor. Gingerich’in bilim tarihi uzmanlığı sayesinde metin, teorik ayrıntılara boğulmadan okunabilir kalıyor. MacLachlan ise tarihsel anlatıyı canlı bir dile taşıyor. İki yazarın ortak çalışması, Copernicus’un yalnızca gezegenlerin düzenini değil, düşünce evrenimizi de değiştirdiğini gösteriyor.

  • Künye: Owen Gingerich, James Maclachlan – Nikolas Kopernik: Dünya Gezegen Olunca, çeviren: Mustafa Bayrak, Vakıfbank Kültür Yayınları, bilim, 152 sayfa, 2025

Marc Van De Mieroop – Hammurabi (2025)

Marc Van De Mieroop, Babil’in ünlü kralı Hammurabi’nin hayatını ve hükümdarlığını detaylı bir şekilde inceliyor. ‘Hammurabi’ (‘King Hammurabi of Babylon’), Hammurabi’nin sadece bir kanun koyucu olarak değil, aynı zamanda yetenekli bir askeri lider, diplomat ve yönetici olarak da portresini çiziyor.

Hammurabi’nin Babil tahtına yükselişi ve ilk yılları ele alınıyor. Kralın, babasından devraldığı küçük krallığı nasıl genişlettiği, siyasi ve askeri stratejileri detaylandırılıyor. Hammurabi’nin, Mezopotamya’daki diğer şehir devletleriyle olan ilişkileri, ittifakları ve savaşları inceleniyor. Özellikle Larsa, Mari ve Eşnunna gibi önemli şehir devletleriyle olan mücadeleleri ve bu mücadelelerin Babil İmparatorluğu’nun genişlemesindeki rolü vurgulanıyor.

Kitapta, Hammurabi’nin ünlü kanunları, yani Hammurabi Kanunları’nın ortaya çıkışı ve içeriği detaylandırılıyor. Kanunların, Babil toplumunun yapısını, adalet anlayışını ve günlük yaşamını nasıl şekillendirdiği analiz ediliyor. Kanunların sadece cezalandırıcı değil, aynı zamanda koruyucu ve düzenleyici bir işlevi olduğu vurgulanıyor.

Hammurabi’nin yönetim anlayışı, bürokrasisi ve ekonomik politikaları ele alınıyor. Kralın, tarım, ticaret ve sulama sistemleri gibi alanlarda yaptığı reformlar, Babil ekonomisinin güçlenmesine nasıl katkı sağladığı inceleniyor. Hammurabi’nin, merkezi bir yönetim kurma çabaları ve bu çabaların Babil İmparatorluğu’nun istikrarına etkisi değerlendiriliyor.

Kitapta, Hammurabi’nin kişisel özellikleri, karakteri ve dönemin kültürel atmosferi hakkında da bilgiler veriliyor. Kralın, mektupları, yazıtları ve diğer tarihi kaynaklar aracılığıyla portresi çiziliyor. Hammurabi’nin, tanrılarla olan ilişkisi, dini inançları ve dönemin mitolojik dünyası hakkında da bilgiler sunuluyor.

Son olarak kitap, Hammurabi’nin mirasını ve Babil İmparatorluğu’nun sonraki dönemlerini ele alıyor. Hammurabi’nin, Mezopotamya tarihinde nasıl bir iz bıraktığı, kanunlarının ve yönetim anlayışının sonraki medeniyetlere etkisi değerlendiriliyor. Kitap, Hammurabi’nin sadece bir kral değil, aynı zamanda bir medeniyetin kurucusu ve şekillendiricisi olarak da önemini vurguluyor.

  • Künye: Marc Van De Mieroop – Hammurabi, çeviren: Bülent O. Doğan, İş Kültür Yayınları, biyografi, 176 sayfa, 2025

Gerald Martin – Gabriel García Márquez (2025)

Gerald Martin’in kaleme aldığı ‘Gabriel García Márquez’ (‘Gabriel García Márquez: A Life’) adlı eser, Nobel Edebiyat Ödülü sahibi yazarın hayatını ve edebi yolculuğunu detaylı bir şekilde ele alıyor. 1927’de Kolombiya’da doğan ve 2014’te Meksika’da hayata veda eden Gabriel García Márquez, Latin Amerika edebiyatının en önemli isimlerinden biri olarak kabul edilir.

Kitap, Márquez’in çocukluğundan başlayarak, gazetecilik yıllarını, edebi kariyerinin yükselişini, siyasi görüşlerini ve özel hayatını okuyuculara aktarıyor. Yazarın ailesiyle olan ilişkileri, arkadaşlıkları, aşkları ve hayal kırıklıkları, eserlerinde de izlerini bulduğu önemli olaylar olarak öne çıkıyor.

Márquez’in en bilinen eseri olan ‘Yüzyıllık Yalnızlık’ın yazılma süreci, yazarın bu romanla olan özel bağı ve eserin dünya çapında yankı uyandırması kitapta geniş bir şekilde yer alıyor. Ayrıca ‘Kolera Günlerinde Aşk’, ‘Başkan Babamızın Sonbaharı’ gibi diğer önemli eserlerinin de yazılma aşamaları ve temaları hakkında bilgiler sunuluyor.

Kitap, Márquez’in sadece bir yazar olarak değil, aynı zamanda bir gazeteci, bir aktivist ve bir entelektüel olarak da portresini çiziyor. Yazarın Latin Amerika’daki siyasi çalkantılara karşı duruşu, Küba Devrimi’ne olan desteği ve ülkesi Kolombiya’daki çatışmalara yönelik eleştirileri kitapta önemli bir yer tutuyor.

Gerald Martin, Márquez’in hayatını anlatırken, yazarın kişisel özelliklerini, tutkularını, korkularını ve zaaflarını da gözler önüne seriyor. Márquez’in arkadaş canlısı, esprili ve sıcakkanlı kişiliği, ailesine olan düşkünlüğü ve edebiyata olan tutkusu kitapta vurgulanan özelliklerinden bazıları.

Kitap, yazarın hayatına ve eserlerine dair kapsamlı bir bakış sunarken, Latin Amerika edebiyatının ve siyasi tarihinin de önemli bir dönemine ışık tutuyor. Kitap, Márquez’in edebi dehasını ve kültürel mirasını anlamak isteyenler için önemli bir kaynak niteliği taşıyor.

  • Künye: Gerald Martin – Gabriel García Márquez, çeviren: Zeynep Alpar, İş Kültür Yayınları, biyografi, 720 sayfa, 2025

Murat Beşer – Nesrin Sipahi (2025)

Murat Beşer’in kaleme aldığı “Nesrin Sipahi: Sahnelerin, Radyoların, Plakların Hanımefendisi’, Türk müziğinin zarif ve unutulmaz sesi Nesrin Sipahi’nin sadece müzikal yolculuğunu değil, aynı zamanda bir dönemin kültürel dokusunu da aydınlatan bir eser olarak karşımıza çıkıyor. Yeşilköy’ün sakin sokaklarından başlayıp, radyoların büyülü dünyasına, plak kayıtlarının ölümsüz seslerine, görkemli turnelere ve ışıltılı gazinolara uzanan bu muazzam başarı öyküsü, Sipahi’nin hayatının sadece bilinen yönlerini değil, aynı zamanda onun derin ve çoğu zaman gizli kalmış yönlerini de gün yüzüne çıkarıyor.

Kitap, sanatçının kariyerinin zirvelerinden, kurduğu samimi dostluklara, sıkı sıkıya bağlı olduğu aile ilişkilerinden, hayatının renkli ve unutulmaz anılarına kadar geniş bir yelpazede detaylar sunarak, okuyucuyu adeta bir zaman yolculuğuna çıkarıyor. Bu yolculuk, sadece Nesrin Sipahi’nin hayatının bir portresini çizmekle kalmıyor, aynı zamanda bir dönemin kültürel portresini de gözler önüne seriyor.

Burhan Felek’in “müziğimizin yüz akı” olarak tanımladığı Nesrin Sipahi’yi yakından tanıyanlar için bu kitap, nostaljik bir zevk sunarken, yeni nesiller için de ilham verici bir müzikal yolculuk vaat ediyor. Sipahi’nin hayatı, sadece müzikle değil, aynı zamanda bir dönemin sosyal ve kültürel yaşamıyla da iç içe geçmiş bir hikâye olarak okuyucunun karşısına çıkıyor. Bu kitap, Nesrin Sipahi’nin sadece bir sanatçı olarak değil, aynı zamanda bir insan olarak da ne kadar özel ve değerli olduğunu bir kez daha hatırlatıyor.

Kitaptan bir alıntı:
“Nesrin Sipahi, hem radyoda, hem plak dünyasında, hem de sahnelerde gerçek bir yıldızdı. (…) Tüm yeteneğine rağmen son derece mütevazı ve sakin bir karaktere sahipti. Ekolünün yegâne temsilcisi ve bir daha benzeri gelmeyecek biriydi o.”

  • Künye: Murat Beşer – Nesrin Sipahi: Sahnelerin, Radyoların, Plakların Hanımefendisi, İletişim Yayınları, biyografi, 184 sayfa, 2025