Darian Leader – Neden Uyuyamıyoruz? (2025)

Darian Leader’ın bu çalışması, uykusuzluk çağının psikolojik, toplumsal ve kültürel temellerini araştırıyor. Yazar, modern insanın uyku yoksunluğunu yalnızca biyolojik bir rahatsızlık değil, çağın hız, üretkenlik ve sürekli bağlılık ideolojisinin bir sonucu olarak değerlendiriyor. Geçmişte bir ihtiyaç ve yenilenme biçimi olarak görülen uyku, bugün verimliliğin önünde bir engel gibi algılanıyor. Leader, bu dönüşümün hem bireysel hem de toplumsal düzeyde yarattığı tahribatı inceliyor.

‘Neden Uyuyamıyoruz?’ (‘Why Can’t We Sleep?’), uykuya dair bilimsel verileri psikanalitik bir okumayla birleştiriyor. Leader, uykusuzluğun bedensel bir arızadan çok, bilinçdışının işleyişiyle ilgili bir çatışmayı yansıttığını savunuyor. İnsan zihninin uyanıklık ve rüya arasındaki sınırları bulanıklaştıkça, dinlenme eylemi de anlamını yitiriyor. Uyku, yalnızca bedenin değil, kimliğin de yeniden kurulduğu bir alandır; dolayısıyla uykusuzluk, benliğin dağınıklığına işaret ediyor.

Yazar, günümüz kapitalist kültürünün “asla durmama” mottosunu eleştirerek, uykunun bir tür direniş alanı olduğunu ileri sürüyor. Akıllı telefonlar, gece mesaileri ve 7/24 açık dijital dünyalar, bireyin iç ritmini baskılayarak zihinsel huzursuzluğu kalıcı hale getiriyor. Bu ortamda uykusuzluk, kişisel bir sorun değil, toplumsal bir belirtiye dönüşüyor.

Leader, Freud ve Lacan’dan hareketle, uykuya dalmanın aslında kontrolü bırakmak anlamına geldiğini, modern insanın ise bu teslimiyetten korktuğunu öne sürüyor. Kitap, yalnızca uykusuzluk üzerine değil, çağımızın kaygı, üretkenlik ve anlam krizleri üzerine de derin bir düşünme daveti sunuyor. Uyuyamayan insanın hikâyesi, modern dünyanın huzursuz vicdanına dönüşüyor.

  • Künye: Darian Leader – Neden Uyuyamıyoruz?: İnsan Uykusunun Tarihi, çeviren: Elvan Göçmen Ertem, Axis Yayınları, inceleme, 2025

Robert T. Tally Jr. – Topofreni (2025)

Robert T. Tally Jr.’ın bu eseri, insanın mekânla kurduğu ilişkiyi edebiyat, kültür ve düşünce tarihi bağlamında tartışıyor. Tally, modern dünyada “yer” duygusunun hem derin bir aidiyet hem de varoluşsal bir tedirginlik kaynağı haline geldiğini savunuyor. “Topophrenia” kavramı, Yunancadan türetilmiş bir birleşim; “yer” anlamına gelen topos ile “zihin” ya da “delilik” anlamındaki phren köklerinden oluşuyor. Bu kavram, insanın mekân karşısındaki çift yönlü duygusunu —hem bağ kurma arzusunu hem de yabancılaşma korkusunu— tanımlıyor. ‘Topofreni: Yer, Anlatı ve Mekânsal İmgelem’ (‘Topophrenia: Place, Narrative, and the Spatial Imagination’), mekânın yalnızca fiziksel bir bağlam değil, anlatıların biçimini ve anlamını belirleyen bir zihinsel inşa olduğunu ileri sürüyor.

Tally, roman, şiir, haritacılık ve felsefe gibi alanlar arasında dolaşarak mekânın edebi temsillerini çözümlüyor. Edebi mekânların, toplumsal ve ideolojik düzenlerin nasıl kurulduğunu açığa çıkardığını savunuyor. Dickens’tan Conrad’a, Joyce’tan Tolkien’e uzanan geniş bir yelpazede yazarların dünyayı anlatma biçimlerinin aynı zamanda “dünyayı haritalama” biçimleri olduğunu gösteriyor. Bu nedenle mekân, yalnızca karakterlerin yaşadığı bir alan değil; düşüncenin, belleğin ve kimliğin dokusuna işlenmiş bir anlatı aracına dönüşüyor.

Eserde modernliğin getirdiği mekânsal kırılmalar —kentleşme, küreselleşme, kimlik kaymaları— bireyin yerle ilişkisini karmaşıklaştıran süreçler olarak ele alınıyor. Tally, bu parçalanmış deneyimi anlamanın yolunun “mekânsal tahayyül”ü geliştirmekten geçtiğini öne sürüyor. ‘Topofreni’, edebiyat teorisi ile mekân düşüncesini buluşturarak, çağdaş insanın nerede olduğunu değil, nasıl yer tuttuğunu sorguluyor.

  • Künye: Robert T. Tally Jr. – Topofreni: Yer, Anlatı ve Mekânsal İmgelem, çeviren: Selin Şencan, Akademim Yayıncılık, inceleme, 304 sayfa, 2025

Zeliha Bürtek – Sosyal Çürüme (2025)

Zeliha Bürtek’in ‘Sosyal Çürüme’ adlı kitabı, Türkiye’deki ekonomik sıkıntıların ötesine geçerek, toplumsal yapının derinlerinde biriken ahlaki, kültürel ve duygusal tahribatı görünür kılıyor. Kitap, bir sokak röportajında Zeliha Bürtek’in söylediği o yankı uyandıran cümleden yola çıkıyor: “Türkiye’de sosyal çürüme var, dönüşü olmayan bir yerdeyiz.” Bu cümle, yalnızca ekonomik krizlerin değil, bir toplumun iç dengelerini yitirmesinin ifadesine dönüşüyor.

Gülşen İşeri, Bürtek’le yaptığı uzun söyleşide, toplumsal çözülmenin gündelik hayatın her alanında nasıl hissedildiğini derinlemesine tartışıyor. Kadına yönelik şiddetten toplumsal dayanışmanın zayıflamasına, tahammülsüzlükten umutsuzluğa kadar birçok sorunu, ekonomik gerekçelerin ötesine taşıyor. Bürtek’in gözlemleri, toplumun yalnızca yoksullaşmadığını, aynı zamanda değer kaybına ve vicdani bir körleşmeye sürüklendiğini ortaya koyuyor.

Kitap, “sosyal çürüme”yi bir teşhis olarak değil, bir yüzleşme alanı olarak ele alıyor. Bürtek, sorunları konuşmaktan korkmayan, sessizliğe direnen bir ses olarak, insanın insana, topluma ve doğaya yabancılaşmasının tarihsel köklerini sorguluyor. Bu sorgulama, aynı zamanda bir umut çağrısına dönüşüyor: eğer çürüme insani bir süreçse, iyileşme de öyle olabilir.

‘Sosyal Çürüme’, yalnızca bir röportaj değil; Türkiye’nin ruh haline tutulmuş bir ayna. Okurunu, içinde yaşadığı düzeni yeniden düşünmeye ve dayanışmanın, adaletin ve vicdanın yeniden inşasına davet ediyor. Çünkü, Bürtek’in de dediği gibi, bu çürüme yalnızca bireysel değil — hepimizin ortak hikâyesi.

  • Künye: Zeliha Bürtek – Sosyal Çürüme, söyleşi: Gülşen İşeri, İnkılap Kitabevi, inceleme, 184 sayfa, 2025

Jules Payot – Entelektüel Çalışma ve İrade (2025)

Jules Payot’nun bu kitabı, düşünsel üretimin yalnızca zekâya değil, irade disiplinine dayandığını savunan bir ahlak ve eğitim felsefesi metnidir. İlk kez 1909 yılında yayımlanan bu eser, yazarın klasikleşmiş ‘İrade Terbiyesi’ adlı kitabının devamı niteliğinde ve bireyin zihinsel emeği nasıl sürdürebileceğini, düşünmeyi bir alışkanlık haline nasıl getirebileceğini inceler.

Payot, entelektüel emeği “bedensel çalışmadan daha incelikli ama aynı ölçüde zorlu” bir uğraş olarak tanımlar. Ona göre zekâ, irade olmadan yalnızca potansiyeldir; gerçek üretkenlik, kararlılık ve özdenetim sayesinde mümkündür. Dikkat dağınıklığı, tembellik, acelecilik ve yüzeysellik, modern çağın zihinsel hastalıklarıdır. Payot, bu alışkanlıkların üstesinden gelmek için sabırlı, planlı ve öz disipline dayalı bir düşünme tarzı öneriyor.

Kitapta, özellikle öğrenciler ve araştırmacılar için pratik nitelikte öneriler bulunuyor: çalışma saatlerinin düzenlenmesi, zihinsel yorgunlukla baş etme yolları, okuma stratejileri, bilgiyi özümseme ve yazıya aktarma teknikleri. Ancak bu yönlendirmeler salt pedagojik değildir; Payot, zihinsel çalışmayı ahlaki bir sorumluluk olarak da görür. İnsan düşünme yetisini ne kadar geliştirirse, hem kendine hem de topluma o ölçüde katkı sunar.

‘Entelektüel Çalışma ve İrade’ (‘Le Travail Intellectuel et la Volonté’), düşünmeyi bir beceri değil, bir yaşam biçimi olarak tanımlayan klasik bir eserdir. Payot, aklın üretkenliğini iradenin gücüyle birleştirerek, zihinsel emeğin hem kişisel olgunlaşmanın hem de toplumsal ilerlemenin temeli olduğunu savunur.

  • Künye: Jules Payot – Entelektüel Çalışma ve İrade, çeviren: Ayşe Meral, Albaraka Yayınları, inceleme, 248 sayfa, 2025

Kara Alaimo – Çevrimiçi Tuzaklar (2025)

Kara Alaimo’nun bu kitabı, sosyal medyanın bireyler, toplumlar ve siyaset üzerindeki etkilerini kapsamlı biçimde ele alıyor. Alaimo, bir iletişim uzmanı ve akademisyen olarak, dijital dünyanın yalnızca günlük alışkanlıklarımızı değil, aynı zamanda düşünme biçimlerimizi, ilişkilerimizi ve toplumsal düzeni nasıl yeniden şekillendirdiğini inceliyor.

Kitapta özellikle algoritmaların nasıl kutuplaşmayı artırdığı, yanlış bilgilerin nasıl hızla yayıldığı ve nefret söyleminin çevrimiçi ortamda nasıl normalleştiği anlatılıyor. Alaimo, sosyal medyanın gençler üzerindeki etkilerine de özel bir bölüm ayırıyor; beden algısı, özgüven sorunları, kaygı ve depresyon gibi meselelerin bu platformlar aracılığıyla nasıl derinleştiğini örneklerle açıklıyor.

‘Çevrimiçi Tuzaklar’ (‘Over The Influence’), yalnızca tehditleri ortaya koyan bir çalışma değil; aynı zamanda çözüm önerileri de sunuyor. Daha güvenli bir dijital gelecek için hem devletlerin hem de teknoloji şirketlerinin üstlenmesi gereken sorumlulukları tartışıyor. Bunun yanında, kullanıcıların bireysel düzeyde atabileceği adımlar da ele alınıyor; örneğin çevrimiçi içeriklere eleştirel bakabilme, dijital detoks uygulamaları ve bilinçli sosyal medya kullanımı.

Sonuçta Alaimo, kitabında sosyal medyanın modern dünyada kaçınılmaz etkilerini gözler önüne sererken, okuru yalnızca bir eleştiriye değil, sorumluluk almaya ve dijital geleceği dönüştürmeye de çağırıyor. Bu eser, sosyal medya çağının karmaşık doğasını anlamak isteyen herkes için hem uyarıcı hem de yol gösterici bir kaynak niteliği taşıyor.

  • Künye: Kara Alaimo – Çevrimiçi Tuzaklar, çeviren: Sevda Akyüz, Doğan Kitap, inceleme, 288 sayfa, 2025

Hasan Cem Çal – Ludoloji (2025)

Video oyunları, çağımızın kültürel ve estetik dönüşümünü anlamak için güçlü bir mercek sunuyor. Hasan Cem Çal, ‘Ludoloji’ adlı kitabında oyunları salt teknolojik ürünler ya da tüketilen eğlence nesneleri olarak değil, zamanın ruhunu yansıtan karmaşık kültürel metinler olarak ele alıyor. Bu yaklaşım, oyunların yalnızca teknik yönlerine değil, aynı zamanda kimlik, hafıza ve estetik deneyim gibi alanlara da temas eden çok katmanlı bir anlam evreni sunduğunu gösteriyor. Böylece dijital oyunlar, toplumsal ve bireysel düzeyde deneyimlenen dönüşümlerin okunabileceği bir sahneye dönüşüyor.

Kitapta Fortnite’ın pop kültür mozaiğiyle kurduğu ilişki, Dark Souls’un ölümü ve zorluğu hazla örerek oluşturduğu benzersiz deneyim, GTA: Vice City’nin seksenli yıllara dayanan nostaljisi ya da Silent Hill’in sisleriyle temsil edilen bilinmezlik duygusu gibi örneklerle her bir oyunun kendi atmosferi içinde incelenmesi dikkat çekiyor. Hasan Cem Çal, yıllara dayanan oyun deneyimini ve oyun kültürüne dair birikimini denemeci bir perspektifle buluştururken, hem oyun meraklılarına hem de dijital kültür üzerine düşünenlere taze bir bakış açısı sunuyor.

‘Ludoloji’, pikselden felsefeye uzanan bu yolculukta oyunların yalnızca eğlence değil, çağımızın sanat, kültür ve düşünce dünyasında vazgeçilmez bir ifade biçimi olduğunu ortaya koyuyor. Oyunları anlamanın, bugünün insanını ve kültürünü anlamak demek olduğunu hissettirerek dijital çağın ruhuna dokunan özgün bir metin olarak öne çıkıyor.

  • Künye: Hasan Cem Çal – Ludoloji: Video Oyunları Üzerine Denemeler, Akademim Yayıncılık, inceleme, 176 sayfa, 2025

Meryem Çakır Kantarcıoğlu – Erken Cumhuriyet’te Devlet ve Köy İlişkisi (2025)

Meryem Çakır Kantarcıoğlu’nun ‘Erken Cumhuriyet’te Devlet ve Köy İlişkisi: Dirlik, Düzen, Asayiş’ adlı kitabı, Cumhuriyet’in ilk yıllarında devletin köy ve köylülerle kurduğu ilişkinin dinamiklerini mercek altına alıyor. Cumhuriyet ilan edildiğinde nüfusun büyük çoğunluğunun köylerde yaşadığı ve üretimin tarıma dayalı olduğu gerçeğinden yola çıkan yazar, köyün neden devletin öncelikli ilgi alanı hâline geldiğini açıklıyor. Bu bağlamda, Cumhuriyet’in ilanından kısa süre sonra gündeme alınan Köy Kanunu’nun yalnızca bir yasal düzenleme değil, aynı zamanda kurucu bir metin olarak taşıdığı sembolik ve işlevsel anlamları inceliyor.

Kitap, devlet ve köylü arasındaki ilişkiyi yalnızca hukuksal çerçevede ele almakla kalmıyor; nüfus, toprak ve yönetim gibi devlet inşasının temel kategorilerini tartışmaya açıyor. Bu üç eksen üzerinden Cumhuriyet’in kuruluş sancılarını anlamaya çalışan Kantarcıoğlu, süreci çok disiplinli bir yaklaşım ile değerlendiriyor. Sosyoloji, tarih, hukuk, coğrafya, mimarlık, nüfus bilim ve iktisat gibi alanlardan yararlanarak köyün erken Cumhuriyet tahayyülündeki yerini yeniden yorumluyor.

Eserin dikkat çeken yanlarından biri, devletin merkezî politikalarının kırsalda nasıl karşılandığını ve köylülerin bu politikalara verdikleri tepkileri tarihsel belgeler ışığında irdelemesi. Bu yönüyle kitap, hem devletin düzen ve asayişi sağlama çabasını hem de köylünün kendi gündelik pratikleri üzerinden geliştirdiği direniş veya uyum biçimlerini ortaya koyuyor.

Kantarcıoğlu’nun çalışması, erken Cumhuriyet’in kırsal toplumsal yapıyı dönüştürme girişimlerini ve bu girişimlerin yarattığı gerilimleri anlamak için kapsamlı bir kaynak. Devlet-köylü ilişkisini tek boyutlu bir “merkezden taşraya” bakışa indirgemek yerine, iki taraf arasındaki karşılıklı etkileşimleri ön plana çıkararak Cumhuriyet tarihine yeni bir bakış açısı kazandırıyor.

  • Künye: Meryem Çakır Kantarcıoğlu – Erken Cumhuriyet’te Devlet ve Köy İlişkisi: Dirlik, Düzen, Asayiş, İletişim Yayınları, inceleme, 380 sayfa, 2025

F. R. Leavis – Büyük Gelenek (2025)

Bu muazzam çalışma, İngiliz edebiyatının “büyük roman geleneği”ni tartışan ve 20. yüzyıl edebiyat eleştirisinin en etkili metinlerinden biri kabul ediliyor. F. R. Leavis, roman sanatını yalnızca estetik bir tür olarak değil, aynı zamanda ahlaki ve entelektüel bir gelenek olarak ele alıyor. Ona göre roman, toplumsal yaşamı, bireyin iç dünyasını ve ahlaki sorumluluğunu en yoğun biçimde yansıtan edebi türdür.

Leavis, “büyük gelenek”i kuran üç temel yazar olarak George Eliot, Henry James ve Joseph Conrad’ı seçiyor. Eliot’un eserlerinde insan doğasının karmaşıklığını, toplumsal değerlerin dönüşümünü ve ahlaki seçimlerin yükünü derinlikli biçimde işlediğini öne çıkarıyor. Henry James’i, bireysel bilinç ile toplumsal ilişkiler arasındaki gerilimi modern romanın en rafine biçimde ele alan yazarı olarak tanımlıyor. Conrad’da ise insanın karanlık yönlerini, iktidar ilişkilerini ve sömürgecilik bağlamında ahlaki açmazları evrensel bir dile taşıyan anlatım gücünü vurguluyor.

‘Büyük Gelenek: George Eliot, Henry James, Joseph Conrad’ (‘The Great Tradition: George Eliot, Henry James, Joseph Conrad’), yalnızca bu üç yazarı değil, Dickens, Lawrence ve diğer romancılara da değiniyor; ancak Leavis’in temel argümanı, edebi miras içinde gerçekten kalıcı ve derinlikli olanın, “ahlaki ciddiyet” ve “yaşamın karmaşıklığını kavrama” kapasitesiyle ölçüldüğüdür. Bu nedenle Eliot, James ve Conrad, “büyük gelenek”in omurgasını oluşturuyor.

‘Büyük Gelenek’, hem İngiliz roman tarihine dair bir eleştirel seçki hem de edebiyatın ahlaki işlevine dair güçlü bir manifesto niteliği taşıyor. Leavis’in yaklaşımı, edebiyat eleştirisinde seçiciliği, “yüksek kültür” vurgusunu ve romanın toplumsal sorumluluğunu öne çıkararak uzun yıllar tartışma yaratmış bir çerçeve sunuyor.

  • Künye: F. R. Leavis – Büyük Gelenek: George Eliot, Henry James, Joseph Conrad, çeviren: Barış Özkul, İletişim Yayınları, inceleme, 326 sayfa, 2025

Mary Beard – Klasiklerle Yüzleşmek (2025)

Mary Beard, klasik dünyayı yalnızca geçmişin tozlu sayfalarına ait bir alan olarak değil, bugünün entelektüel tartışmalarıyla bağlantılı canlı bir konu olarak ele alıyor. ‘Klasiklerle Yüzleşmek: Antik Tarihle Yeni Hesaplaşmalar’ (‘Confronting the Classics: Traditions, Adventures and Innovations’), Antik Yunan ve Roma tarihine dair modern algılarımızı sorgulayan denemelerden oluşuyor. Beard, klasik metinlerin yeniden okunma biçimlerini, bu eserlerin güncel kültürdeki yankılarını ve onlara yüklenen ideolojik anlamları inceliyor.

Kitapta, ünlü tarihçilerin, arkeologların ve edebiyatçıların klasiklere bakışları tartışılıyor. Beard, Antik Çağ kahramanlarının günümüzde nasıl temsil edildiğini, antik toplumlarda demokrasi, kölelik ve kadınların konumuna dair önyargılarımızı masaya yatırıyor. Ona göre klasikler, sabit doğruların kaynağı değil; her dönemde yeniden yorumlanan metinlerdir. Bu açıdan, klasik dünyayı anlamak, geçmişin olduğu kadar bugünün değerlerini de sorgulamak anlamına geliyor.

Beard, ayrıca arkeolojik buluntuların nasıl ideolojik araçlara dönüştüğünü ve müzelerin “otorite” üreten yapısını da eleştiriyor. Antikiteye dair anlatıların, imparatorluk idealleri ve milliyetçi söylemlerle nasıl iç içe geçtiğini örneklerle açıklıyor. Böylece klasiklerin yalnızca akademik bir alan değil, politik bir mesele olduğunu vurguluyor.

Kitap, gelenek ile yenilik arasındaki gerilimi açığa çıkarırken, klasik çalışmaların katı bir disiplin olmadığını; aksine sürekli değişen, tartışmalara açık bir alan olduğunu gösteriyor. Beard, klasik dünyaya hayranlıkla bakmanın ötesinde, onu eleştirel bir mercekle kavramamız gerektiğini savunuyor. Bu yaklaşım, hem antik tarih meraklıları hem de modern dünyayı anlamak isteyenler için klasiklere yeni bir kapı aralıyor.

  • Künye: Mary Beard – Klasiklerle Yüzleşmek: Antik Tarihle Yeni Hesaplaşmalar, çeviren: Nilüfer Şen, Pegasus Yayınları, inceleme, 384 sayfa, 2025

Erkan Serçe, Akın Erdoğan – İzmir’de Bira ve Birahaneler (2025)

Kentlerin kimliği, sokaklarında yankılanan sesler ve paylaşılan lezzetlerle şekillenir. İzmir’de biranın hikâyesi de ithal bir keyiften şehrin ortak ritmine dönüşen bir kültürel yolculuğu anlatıyor.

Bu kitap, biranın 1820’lerde fıçılarla kente ayak basmasından günümüze uzanan serüvenini takip ediyor. Zamanla Prokopp gibi yerel üreticilerin eliyle bir sosyalleşme aracına dönüşen bira, çok kültürlü bu liman kentinin meydanlarında ve birahanelerinde kendine kalıcı bir yer buluyor.

İzmirli için iş çıkışı yorgunluk atmak, sahilin tadını çıkarırken güneşi bir kadehle batırmak ya da sıcak bir günde serin bir mola vermek; artık yalnızca bir içecek molası değil, şehrin ruhuna sinmiş, kuşaktan kuşağa aktarılan gündelik bir alışkanlık.

‘İzmir’de Bira ve Birahaneler’, bu köklü kültürel pratiğin izini sürerken, okuruna biranın damakta bıraktığı tatla birlikte İzmir’in geçmişine ve kültürel belleğine dair zengin bir okuma vadediyor.

  • Künye: Erkan Serçe, Akın Erdoğan – İzmir’de Bira ve Birahaneler, Sakin Kitap, inceleme, 144 sayfa, 2025