Buket Kitapçı Bayrı – Diyar-ı Rum’dan Hikâyeler (2025)

On üçüncü ve on beşinci yüzyıllar arasında Anadolu ve çevresinde şekillenen politik, kültürel ve dini yapılar, Buket Kitapçı Bayrı’nın dikkatli analizinde bir kimlik ve sınır hikâyesine dönüşüyor. Kitap, Bizans’ın mirasıyla Osmanlı’nın yükselişi arasındaki geçiş sürecini, farklı toplulukların karşılaşmaları üzerinden ele alıyor. Bu dönemde “Roma” olarak anılan coğrafya, savaşçılar, şehitler ve dervişler aracılığıyla hem çatışma hem de etkileşim alanı haline geliyor. Bayrı, sınırların yalnızca fiziki değil, inanç, aidiyet ve kültürel alışveriş üzerinden de kurulduğunu vurguluyor.

Metin, dönemin dinî retoriklerini, gaza ideolojisini ve tasavvufî hareketleri bir arada inceliyor. Bayrı, kaynaklar üzerinden bu figürlerin nasıl hem toplumsal düzenin hem de siyasi projelerin taşıyıcıları olduğunu gösteriyor. Savaşçılar, askeri gücü; şehitler, dini meşruiyeti; dervişler ise kültürel ve manevi aktarımı temsil ediyor. Böylece sınırlar, yalnızca orduların yürüyüşleriyle değil, vaazların, menkıbelerin ve ritüellerin dolaşımıyla da şekilleniyor.

Kitap, kimliğin durağan bir yapı olmadığını, aksine sürekli müzakere ve yeniden tanımlama süreciyle oluştuğunu ortaya koyuyor. Bayrı’nın yaklaşımı, “sınır” kavramını statik bir çizgi olmaktan çıkarıp, çok katmanlı bir karşılaşma alanı olarak düşünmeye davet ediyor. Bu çerçevede kitap, Ortaçağ Anadolu’sunun çokkültürlü yapısını ve siyasi dönüşümlerini anlamak için hem tarihsel hem de antropolojik bir bakış sunuyor.

  • Künye: Buket Kitapçı Bayrı – Diyar-ı Rum’dan Hikâyeler: Hareketli Sınırlar, Değişen Kimlikler (13.-15. Yüzyıllar), çeviren: Zeynep Rona, Yapı Kredi Yayınları, tarih, 256 sayfa, 2025

Çiğdem Kafescioğlu – Konstantinopolis (2025)

Çiğdem Kafescioğlu bu çalışmasında, kentin Bizans’tan Osmanlı’ya uzanan dönüşümünü kültürel etkileşimler bağlamında inceliyor. ‘Konstantinopolis: İstanbul İmparatorluk Başkentinde Mekânın ve İmgenin Yeniden İnşası’ (‘Constantinopolis/Istanbul: Cultural Encounter’), İstanbul’un yalnızca bir başkent değil, farklı uygarlıkların, inançların ve sanat geleneklerinin kesişim noktası olduğunu gösteriyor. Kafescioğlu, Bizans mirasının Osmanlı döneminde tamamen yok edilmediğini, aksine yeni iktidar yapısı içinde yeniden yorumlanarak yaşatıldığını vurguluyor.

Eserde, Bizans mimarisi ile Osmanlı üslubunun iç içe geçtiği yapılar, şehir planındaki değişiklikler ve kamusal alanların yeniden işlevlendirilmesi ayrıntılı biçimde ele alınıyor. Kafescioğlu, Ayasofya’dan Topkapı Sarayı’na, surlardan camilere uzanan mimari dönüşümleri, hem siyasi güç gösterisi hem de kültürel sürekliliğin ifadesi olarak yorumluyor. Kentin çok dinli ve çok etnik yapısının, ticaret ağlarının ve diplomatik ilişkilerin şehir dokusuna nasıl yansıdığını da inceliyor.

Yazar, Osmanlı İstanbul’unun yalnızca geçmişi devralan değil, aynı zamanda onu dönüştüren yaratıcı bir merkez olduğunu savunuyor. Bu süreçte görsel kültür, el sanatları, yazılı kaynaklar ve seyyah anlatıları üzerinden, kentin kimliğinin sürekli yeniden üretildiğini gösteriyor. Kitap, İstanbul’u tarihin belirli bir dönemine sıkıştırmadan, onu bir kültürel karşılaşmalar ve müzakereler alanı olarak ele alıyor. Böylece okuyucu, kentin çok katmanlı geçmişini, estetik ve politik bağlamıyla birlikte kavrıyor.

  • Künye: Çiğdem Kafescioğlu – Konstantinopolis: İstanbul İmparatorluk Başkentinde Mekânın ve İmgenin Yeniden İnşası, çeviren: Ayşen Gür, Koç Üniversitesi Yayınları, mimari, 336 sayfa, 2025

Erkan Serçe, Akın Erdoğan – İzmir’de Bira ve Birahaneler (2025)

Kentlerin kimliği, sokaklarında yankılanan sesler ve paylaşılan lezzetlerle şekillenir. İzmir’de biranın hikâyesi de ithal bir keyiften şehrin ortak ritmine dönüşen bir kültürel yolculuğu anlatıyor.

Bu kitap, biranın 1820’lerde fıçılarla kente ayak basmasından günümüze uzanan serüvenini takip ediyor. Zamanla Prokopp gibi yerel üreticilerin eliyle bir sosyalleşme aracına dönüşen bira, çok kültürlü bu liman kentinin meydanlarında ve birahanelerinde kendine kalıcı bir yer buluyor.

İzmirli için iş çıkışı yorgunluk atmak, sahilin tadını çıkarırken güneşi bir kadehle batırmak ya da sıcak bir günde serin bir mola vermek; artık yalnızca bir içecek molası değil, şehrin ruhuna sinmiş, kuşaktan kuşağa aktarılan gündelik bir alışkanlık.

‘İzmir’de Bira ve Birahaneler’, bu köklü kültürel pratiğin izini sürerken, okuruna biranın damakta bıraktığı tatla birlikte İzmir’in geçmişine ve kültürel belleğine dair zengin bir okuma vadediyor.

  • Künye: Erkan Serçe, Akın Erdoğan – İzmir’de Bira ve Birahaneler, Sakin Kitap, inceleme, 144 sayfa, 2025

Jared Diamond – Düne Kadar Dünya (2025)

Jared Diamond, modern dünyanın hızla değişen yaşam biçimini anlamak için geleneksel toplumların yaşam tarzlarını inceliyor. Kitapta, binlerce yıldır insanlığın büyük çoğunluğunun avcı-toplayıcı, göçebe ya da küçük ölçekli tarım topluluklarında yaşadığı vurgulanıyor. Diamond, Papua Yeni Gine gibi yerlerde hâlen sürdürülen bu yaşam biçimlerinden hareketle, modern toplumların kaybettiği değerleri ve unutulan becerileri ortaya koyuyor.

Yazar, geleneksel toplumların çocuk yetiştirme yöntemlerinden yaşlılara verilen değere, beslenme alışkanlıklarından hastalıklarla başa çıkma biçimlerine kadar geniş bir yelpazede karşılaştırmalar yapıyor. Örneğin, çocuklara daha fazla özgürlük tanınmasının onların bağımsızlık ve sorumluluk duygusunu geliştirdiğini belirtiyor. Yaşlıların bilgi ve deneyim aktarma rolünün toplum bağlarını güçlendirdiğini vurguluyor.

Diamond, geleneksel toplumlarda çatışma çözme yöntemlerinin, kan davalarından uzlaşma törenlerine kadar, modern adalet sistemlerine alternatif bakış açıları sunduğunu aktarıyor. Aynı zamanda bu toplumların beslenme çeşitliliği ve doğal çevreyle uyumlu yaşam biçimlerinin, günümüz sağlık sorunlarına karşı dersler içerdiğini ifade ediyor. ‘Düne Kadar Dünya: Eski Toplumlardan Ne Öğrenebiliriz?’ (‘The World Until Yesterday: What Can We Learn from Traditional Societies?’), geçmişin yalnızca nostaljik bir hatırlatması değil, aynı zamanda modern dünyada daha dengeli, sağlıklı ve anlamlı bir yaşam kurmak için rehber niteliğinde bir kaynak sunuyor.

  • Künye: Jared Diamond – Düne Kadar Dünya: Eski Toplumlardan Ne Öğrenebiliriz?, çeviren: Elif Kayurtar, Pegasus Yayınları, tarih, 624 sayfa, 2025

Tony Judt – Kötülük Kol Gezerken (2025)

Tony Judt’un ‘Kötülük Kol Gezerken’ (‘When the Facts Change: Essays, 1995–2010’) adlı eseri, İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa ve Amerika’yı şekillendiren sosyal demokrasi, refah devleti ve sosyal güvenlik sistemlerinin günümüzde karşı karşıya olduğu tehditleri inceliyor. Judt, son kitabında geçmişin deneyimlerine dönerek dayanışma, diğerkâmlık ve paylaşım temelli bir toplum idealini yeniden canlandırmanın gerekliliğini savunuyor. Ona göre, 1950’lerden itibaren dünyaya yön veren sosyal politikaların anlaşılması, eski refah düzenlerinin çöküşüne karşı durmanın ön şartı. Bu çerçevede, sosyal demokrasiyi hem savunuyor hem de eleştirerek, özellikle Yeni Sol hareketlerin ideallerinden uzaklaşmasını sorguluyor.

Yazar, Batı solunu sağ ideolojilerin ekonomik ve siyasi programlarını benimsemekle suçluyor ve çıkış yolunun, yöneticilerin çıkarlarını korumak yerine yoksulluğu azaltacak ve geniş kitlelere refah sağlayacak politikalar üretmekten geçtiğini söylüyor. Bu yaklaşım, yalnızca geçmişin özlemi değil, bugünün ekonomik eşitsizliklerine somut çözümler sunma çabası olarak öne çıkıyor.

Judt, kitabını özellikle Atlantik’in iki yakasındaki gençlere hitaben yazdığını belirtiyor. Occupy hareketlerinden finansal kriz tartışmalarına uzanan bir bağlamda, paylaşımcı değerlerin yeniden hatırlanması gerektiğini vurguluyor. ‘Kötülük Kol Gezerken’, genç kuşaklara sorumluluk bilinci aşılayan, sol düşüncenin yeniden canlanması için güçlü bir çağrı niteliğinde; hem eleştirel hem de ilham verici bir manifesto olarak öne çıkıyor.

  • Künye: Tony Judt – Kötülük Kol Gezerken, çeviren: Dilek Şendil, Alfa Yayınları, tarih, 192 sayfa, 2025

Hippolyte Taine – İngiltere Üzerine Notlar (2025)

Hippolyte Taine, 1860’larda gerçekleştirdiği İngiltere seyahatine dayanarak kaleme aldığı bu kitapta, gözlemci bir filozof titizliğiyle İngiliz toplumunu analiz ediyor. ‘İngiltere Üzerine Notlar’ (‘Notes sur l’Angleterre’), bir seyahat günlüğünden ziyade sosyolojik ve kültürel bir inceleme niteliği taşıyor. Fransa’dan farklı olarak İngiltere’nin bireycilik, düzen ve özgürlükle şekillenen yapısına dikkat çekiyor. Taine’in yaklaşımı, gözlemleri kadar yorumlarıyla da tarihsel anlam taşıyor.

Kitap boyunca İngiliz ahlak anlayışı, çalışma disiplini, dinî yaşantı ve toplumsal kurumlar üzerinde duruluyor. İngilizlerin güçlü burjuva değerlerine sahip olduğu, iş etiğiyle dinî tutumlarının birbirini desteklediği anlatılıyor. Sanayi devriminin etkisiyle şekillenen sosyal yapı, kentleşme ve refah seviyesi ayrıntılı biçimde betimleniyor. Taine, İngilizlerin pratik zekâsı ve sade yaşam tarzları karşısında hem hayranlık hem mesafe hissediyor.

İngiltere’nin siyasi sistemine ve kamu hayatına dair yapılan tespitlerde, anayasal monarşinin istikrarı ve özgürlükçü karakteri öne çıkıyor. Taine, İngiltere’nin eğitim kurumlarından tiyatroya, basın özgürlüğünden hukuk sistemine kadar birçok alandaki farklılıkları not ediyor. Bu gözlemler, 19. yüzyıl İngiltere’sinin sadece fiziksel değil zihinsel haritasını da ortaya koyuyor. Taine’in kalemi, Avrupa’nın iki büyük kültürü arasında bir ayna görevi üstleniyor.

  • Künye: Hippolyte Taine – İngiltere Üzerine Notlar, çeviren: Uzay Özgülenç, Vakıfbank Kültür Yayınları, seyahatname, 344 sayfa, 2025

Victor Hehn – Zeytin, Üzüm ve İncir (2025)

Victor Hehn bu klasik çalışmasında, insanlık tarihinin tarımla kurduğu ilişkiyi kültürel bir aktarım süreci üzerinden analiz ediyor. ‘Zeytin, Üzüm ve İncir: Kültür Tarihi Eskizleri’ (‘Kulturpflanzen und Hausthiere in ihrem Übergang aus Asien nach Griechenland und Italien sowie in das übrige Europa’), bitkilerin yayılışında sadece tarımın değil, kültürlerin ve uygarlıkların da izini sürüyor. Üzüm, buğday, zeytin, elma ve arpa gibi ürünlerin Doğu’dan Batı’ya geçişini incelerken yalnızca botanik değil, aynı zamanda dil, ticaret ve mitoloji üzerinden de okuma yapıyor. Bu bitkiler, Eski Dünya’nın ortak kültürel mirasını temsil ediyor.

Üzüm, Doğu Akdeniz kökenli olup, şarap aracılığıyla dini ritüellerde ve toplumsal yaşamda yer ediniyor. Hehn, üzümün Anadolulu halklar tarafından ehlileştirildiğini, oradan da Yunanistan ve İtalya’ya yayıldığını aktarıyor. Şarabın dinsel sembolizmi, bu bitkinin sıradanlıktan kutsallığa taşındığını gösteriyor.

Buğday ve arpa, Mezopotamya’dan Avrupa’ya uzanan tahıl zincirinin temelini oluşturuyor. Bu iki bitki, yerleşik yaşama geçişin simgesi olarak görülüyor. Hehn, özellikle buğdayın kültürel üstünlüğünü vurguluyor. Arpa ise daha sade halkın beslenme maddesi olarak karşımıza çıkıyor. İkisi de toprağa bağlı yaşam biçiminin temel öğesi oluyor.

Zeytin, Suriye-Filistin hattından Avrupa’ya taşınıyor ve yalnızca yağ üretimiyle değil, simgesel anlamlarıyla da öne çıkıyor. Uzun ömürlü yapısı, barışın ve bilgeliğin sembolü olmasını sağlıyor. Hehn, zeytinin göç ve ticaret yoluyla İtalya’ya ulaştığını belirtiyor.

Elma, Hehn’e göre Avrupa’ya en geç ulaşanlardan biri oluyor. Orta Asya kökenli olan elma, hem mitolojik hem besleyici değerleriyle kültürel hafızada yer ediniyor. Bu bitkilerin izini sürmek, yalnızca tarımı değil, insanlığın göç yollarını da anlamayı sağlıyor. Hehn, tarımı tarihsel ve filolojik bir bakışla birlikte yorumluyor.

  • Künye: Victor Hehn – Zeytin, Üzüm ve İncir: Kültür Tarihi Eskizleri, çeviren: Necati Aça, Dost Kitabevi, tarih, 112 sayfa, 2025

Michael A. Malpass – İnka Uygarlığında Günlük Hayat (2025)

İnka İmparatorluğu, Güney Amerika’nın And Dağları boyunca uzanan güçlü bir uygarlık olarak yalnızca yönetimiyle değil, gündelik yaşamıyla da dikkat çekiyor. Michael A. Malpass, bu kitabında İnkaların gündelik hayatını ayrıntılı biçimde ele alıyor. İnka halkının ne yediğini, nasıl çalıştığını, nasıl ibadet ettiğini ve sosyal ilişkilerini anlaşılır bir dille anlatıyor. ‘İnka Uygarlığında Günlük Hayat’ (‘Daily Life in the Inca Empire’) , hem sıradan köylülerin hem de soyluların yaşam tarzını eş zamanlı olarak gözler önüne seriyor. Böylece imparatorluğun yalnızca yönetim değil, kültürel ve insani boyutunu da keşfetmeye olanak tanıyor.

İnka toplumu sıkı bir şekilde örgütlenmiş bir hiyerarşi içinde yaşıyor. Aile yapısı, köy örgütlenmesi ve ayllu denen akrabalık toplulukları, toplumsal yapının temelini oluşturuyor. Herkesin görevi belli olduğu için iş bölümü ve dayanışma hayatın merkezinde yer alıyor. Tarım ve hayvancılık, halkın geçim kaynağını oluşturuyor. Lama ve alpaka gibi hayvanlar hem yük taşımada hem de yün üretiminde kullanılıyor. Taras adı verilen tarım terasları ve sulama kanalları, doğayla uyumlu bir tarım sistemi kurduklarını gösteriyor.

Malpass, dini yaşamın gündelik hayatla iç içe geçtiğini belirtiyor. Güneş tanrısı Inti’ye duyulan bağlılık, sadece törenlerde değil, mevsimsel tarım etkinliklerinde de görülüyor. Kurban törenleri, tanrılarla insanlar arasında bir denge kurma çabası olarak yorumlanıyor. İnka takvimi, astronomi bilgisine dayalı olarak düzenleniyor ve zamanın kutsal bir boyutu olduğu düşünülüyor. Kitap, aynı zamanda yol sistemi, kervanlar ve posta haberleşmesi gibi altyapılara da ışık tutuyor. Böylece İnkaların yalnızca savaşçı değil, aynı zamanda mühendis ve yönetici bir toplum olduğu ortaya çıkıyor.

  • Künye: Michael A. Malpass – İnka Uygarlığında Günlük Hayat, çeviren: Tufan Göbekçin, Alfa Yayınları, tarih, 280 sayfa, 2025

A. Ezgi Akyol – Osmanlı’da İlksel Birikim (2025)

Birinci Dünya Savaşı, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan Türkiye kapitalizminin en sert dönemeçlerinden birini oluşturuyor. Bu dönem, yalnızca siyasi dönüşümlerle değil, aynı zamanda sermayenin nasıl biriktiği ve kimin ellerinde toplandığı sorusuyla da yakından ilişkili duruyor. Yaygın anlatıya göre, İttihat ve Terakki Cemiyeti savaş boyunca milli iktisat ilkeleri doğrultusunda Türk-Müslüman girişimcileri desteklemiş, şirketler ve bankalar kurarak yerli bir burjuvazinin temellerini atmış gibi görünüyor.

Ancak A. Ezgi Akyol, bu yerleşik anlatıyı sorguluyor. Sermaye birikimini fikir dünyasında değil, savaşın yarattığı maddi ve sınıfsal dönüşümlerde arıyor. İlksel birikim süreçlerini merkeze alarak, savaşın yalnızca ideolojik değil, aynı zamanda çok katmanlı ekonomik ve sosyal sonuçları olduğunu gösteriyor. Savaş yasalarının ve ekonomi politikalarının, kentli ve kır emekçilerinden kadınlara, gayrimüslim alt sınıflardan küçük üreticilere kadar geniş bir toplumsal kesimi nasıl mülksüzleştirdiğini gözler önüne seriyor.

Fransız ve Osmanlı arşivlerinden elde edilen belgelerle hazırlanan bu çalışma, Müslüman-Türk burjuvazisinin savaş ekonomisi içinde nasıl serpildiğini, devletle kurduğu simbiyotik ilişki aracılığıyla ticaret ve bankacılıkta nasıl güç kazandığını sergiliyor. Devleti bir hegemonya aracı olarak kullanarak sermayeyi merkezileştiren bu süreç, Türkiye’de kapitalizmin yerli ve özgün dinamiklerine yeni bir bakış sunuyor. Devlet, sermaye ve sınıflar arasındaki ilişkinin tarihine yakından bakmak isteyenler için bu kitap, ezber bozan bir perspektif sunuyor.

  • Künye: A. Ezgi Akyol – Osmanlı’da İlksel Birikim: Birinci Dünya Savaşı’nda Mülksüzleşme, Sermaye ve Devlet, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, tarih, 372 sayfa, 2025

Frank McLynn – Cengiz Han (2025)

Cengiz Han’ın yükselişi, kabileler arası kaosun ve vahşi hayatta kalma mücadelesinin damgasını vurduğu bir ortamda başlıyor. Temuçin, zorlu bir çocukluk geçiriyor; babası zehirlenerek öldürülüyor, ailesi kabilesiz kalıyor ve hayatta kalmak için mücadele veriyor. Bu erken dönem deneyimleri, onun demir disiplinini, sadakat anlayışını ve sert liderlik tarzını şekillendiriyor. Frank McLynn, Temuçin’in kişiliğini anlatırken yalnızca tarihsel olaylara değil, onun ruhsal dünyasına ve iç çatışmalarına da odaklanıyor.

Kitapta, Cengiz Han’ın Moğol kabilelerini nasıl bir araya getirdiği ve merkezi bir otorite kurarak güçlü bir ordu oluşturduğu detaylı biçimde anlatılıyor. Yazar, bu ordunun sadece savaş gücüyle değil, organizasyon yapısıyla da benzersiz olduğunu vurguluyor. Yüzbaşılar, binbaşılar sistemi ve meritokrasi esasına dayanan terfi düzeniyle Moğol ordusu, dönemin en gelişmiş askeri yapılarından biri haline geliyor. McLynn, Cengiz Han’ın savaş stratejilerini, düşmanı yanıltma taktiklerini ve istihbarat ağını büyük bir dikkatle inceliyor.

Cengiz Han yalnızca askeri zaferleriyle değil, aynı zamanda kurduğu imparatorluğun sürekliliğiyle öne çıkıyor. Çin’den İran’a, Rusya’dan Hindistan sınırlarına dek uzanan bu devasa topraklar üzerinde, ticaret yollarını güvence altına alıyor ve yerel halklara dinî özgürlük tanıyor. Yazar, Moğol yönetiminin bazı yönleriyle sert ve yıkıcı olsa da, aynı zamanda düzen kurucu bir etkisi olduğunu söylüyor. Kitapta özellikle Buhara, Semerkand, Çin ve Orta Doğu seferleri, büyük yıkımlar ve diplomatik hesaplaşmalar üzerinden aktarılıyor.

McLynn, Cengiz Han’ı ne yalnızca bir barbar ne de bir kurtarıcı olarak gösteriyor. Onun yükselişini, dönemin siyasi dengeleri, iklim koşulları, göçebe kültürü ve kişisel karizmasıyla birlikte ele alıyor. Kitap boyunca tarihsel veriler, seyyahların ve düşmanların anlatıları ile bir araya gelerek eleştirel bir perspektif sunuyor. Yazar, bu geniş tarihsel tablo içinde Cengiz Han’ın modern dünyanın şekillenmesinde oynadığı rolü de tartışıyor.

  • Künye: Frank McLynn – Cengiz Han, çeviren: Özgür Özol, İş Kültür Yayınları, biyografi, 560 sayfa, 2025