Marie Favereau – Moğollar Dünyayı Nasıl Değiştirdi? (2024)

Moğollar tarihe savaş ve fetihlerle geçmişlerdir.

Ancak Cengiz Han’ın ölümünden sonra ortaya çıkan Moğol İmparatorluğu’nun batı kısmı olan Orda’nın bu kapsamlı tarihinde Marie Favereau, bizi dünya tarihindeki en güçlü ekonomik entegrasyon modellerinden birinin içinde yolculuğa çıkararak, Moğolların başarılarının savaş alanının çok ötesine uzandığını gösteriyor.

Bu devlet modeli birbirinden uzak medeniyetleri ilk kez birbirine bağlayan olağanüstü ticari ağın merkezinde konumlanmıştır.

Ayrıca yetenekli yöneticileri ödüllendiren ve yenilikçi bir ekonomik düzeni teşvik eden benzersiz bir siyasi rejime sahipti.

Moğollar, Volga Nehri’nin aşağısındaki başkentlerinden Rusya’daki ve İslam dünyasındaki devlet formlarını etkilemiş, dünya hakkında sofistike teoriler yaymış ve kozmopolit pek çok şehri barış içinde yönetebilmiştir.

‘Moğollar Dünyayı Nasıl Değiştirdi?’, göçebelerin tarihin periferisinde olduğu varsayımlarımıza meydan okuyor ve Moğollar tarafından şekillendirilmiş bir dünyada yaşadığımızı ortaya koyuyor.

Kitap, Moğolların sadece yıkıcı bir güç değil, aynı zamanda küresel ticaret ağlarını şekillendiren, kültürel etkileşimi artıran ve dünya tarihini derinden etkileyen bir medeniyet olduğunu ortaya koyuyor.

  • Künye: Marie Favereau – Moğollar Dünyayı Nasıl Değiştirdi?, çeviren: Muhammed Murtaza Özeren, Dergah Yayınları, tarih, 448 sayfa, 2024

Kolektif – Karialılar (2024)

‘Karialılar: Denizcilerden Kent Kuruculara’, Karia Bölgesi’nin prehistorik çağlara ta­rihlenen en erken yerleşimlerinden Geç Osmanlı Dönemi’ne uzanan arkeolojik ve tarihi geçmişi hakkında bugüne dek yapılmış çalışmaların ve güncel araştırmaların bir özetini içeriyor.

Anadolu Yarımadası’nın güneybatı kesiminde yer alan ve Antikçağ ’da Karia olarak bilinen coğrafi bölgenin kuzey sınırını Büyük Menderes Vadisi, doğu sınırını Dalaman Çayı belirler.

MÖ 2. binyıla tarihlenen yazılı kaynaklarda birçok kez adı geçen Karialıların, Hitit istilaları karşısında Anadolu halklarını destekledikleri ancak daha sonra Mısırlılar karşısında Hititlerin yanında yer aldıkları görülür.

Karialıların adı, tüm Akdeniz’de geçtikleri yerleri talan ederek Geç Tunç Çağı’nın güçlü imparatorluklarının çöküşüne katkıda bulunan efsanevi “Deniz Kavimleri” arasında da anılır.

İlerleyen dönemler­de, Homeros Karialıların Yunanlara karşı Troia kentini savunmaya gelen halklar arasında yer aldığından bahsederken “savaşmaya bir kız gibi altınlarla süslü geldi­ler” sözleriyle Karialıların zenginliğini vurgular.

  • Künye: Kolektif – Karialılar: Denizcilerden Kent Kuruculara, çeviren: G. Bike Yazıcıoğlu, İpek Dağlı, Güler Ateş, Yapı Kredi Yayınları, arkeoloji, 512 sayfa, 2024

Vahram Torkomyan – Unutulan Geçmiş (2024)

İstanbullu doktor ve araştırmacı Vahram Torkomyan (1858-1942), ölümünden birkaç ay önce tamamladığı bu el yazması hatıratta İstanbul Ermenilerinin toplumsal, entelektüel ve dini hayatına dair eşsiz bir tanıklık sunarken, Osmanlı İmparatorluğu’nun başkentindeki sosyal ve politik yaşamın çok katmanlı yapısını da gözler önüne seriyor.

İstanbul’dan Paris’e uzanan yaşamını kaleme aldığı ‘Unutulan Geçmiş’te, çocukluğundan ilkgençliğine, öğrenciliğinden meslek hayatına, akademik ve tarihsel araştırmalarından toplumsal ve politik faaliyetlerine dek tüm hayatını, ince ayrıntılarıyla, berrak anılarıyla ve edebi maharetiyle gözler önüne seriyor.

  • Künye: Vahram Torkomyan – Unutulan Geçmiş: İstanbullu Bir Doktorun Üsküdar’dan Paris’e Yolculuğu, çeviren: Alev Er, Aras Yayıncılık, anı, 488 sayfa, 2024

Jérôme Baschet – Kapitalizm Ne Zaman Başlar? (2024)

‘Kapitalizm Ne Zaman Başlar?’

Soru açıksa da tarihçiler arasında bir fikir birliği yok: Bazıları ortaya çıkışını iki yüzyıl, diğerleri beş ya da sekiz yüzyıl, hatta birkaç bin yıl olarak öncesine tarihlendiriyor.

Dikkate alınması gereken faktörlerin niteliği ya da daha da şaşırtıcısı, kapitalizmin tanımı konusunda da bir fikir birliği yok.

Jérôme Baschet, kapitalizmi salt ticari ve parasal uygulamalardan ayırmak için koyduğu titiz kriterlerle, birçok klasik tarihsel modeli sorguluyor ve feodalizmden kapitalizme geçişte yer alan güçlerin karmaşıklığını araştırıyor.

Ortaçağ toplumunun iç dinamiklerini inceleyen, bir yandan Avrupamerkezci önyargıları reddederken diğer yandan Avrupa’nın özgün taraflarını vurgulayan Baschet’ye göre Avrupamerkezci olmayan bir tarih anlayışı, Avrupa’nın dünya tarihindeki rolünü doğru bir şekilde anlamayı gerektiriyor.

Süreksiz bir bakış açısını savunan Baschet, geçişin doğrusal, önceden belirlenmiş bir gelişme değil, insanlık ve gezegen tarihinde radikal bir kırılma olduğunu, bunun ise tam anlamıyla öneminin mevcut iklim ve ekolojik kriz bağlamında çıktığını vurguluyor.

Baschet, merkeze aldığı “ne zaman?”, “nasıl?” ve “ne?” sorularıyla tartışmanın odağını belirleyerek kapitalizmin tarihsel süreç içindeki oluşumunu derinlemesine inceliyor.

Ekonominin özerkleştiği, sınırsız büyüme mantığının olumlanarak egemenlik sürdüğü bir dünya şeklinde kendini gösteren kapitalizmin sonuçlarını bugün yaşıyoruz.

  • Künye: Jérôme Baschet – Kapitalizm Ne Zaman Başlar?: Feodal Toplumdan Ekonomi Dünyasına, çeviren: Hasan Can Utku, Monografi Yayınları, tarih, 120 sayfa, 2024

Enzo Traverso – Nazi Şiddetinin Kaynakları (2024)

Uluslararası toplum ve akademik çevreler, geleneksel olarak Nazizm ideolojisini ve Holokost’u Avrupa tarihinin doğal akışından bir sapma, önceki çağların barbarlığına ve vahşetine bir geri dönüş olarak gören yaygın bakış açısını kabul eder.

Enzo Traverso ‘Nazi Şiddetinin Kaynakları’nda keskin ve berrak bir analizle bu yaklaşımı tersyüz ederek milyonlarca insanın ölümüne sebep olan bu korkunç deneyimi, 18. yüzyıldan itibaren Avrupa’da gelişen modern trendlerin ve “medenileştirme süreci”nin uzantısı olarak yorumluyor.

Yazar siyasi, askerî, kolonyal, endüstriyel, bilimsel ve felsefi boyutlarıyla Batı modernleşmesinin karmaşık tarihsel hattını mercek altına alarak, bu benzersiz ölüm operasyonuna giden yolu ören fikirleri ve pratikleri inceliyor.

Avrupa’nın siyasi ve entelektüel tarihi üzerine derinlemesine çalışmalarıyla tanınan Traverso’dan soykırım tartışmalarına ufuk açıcı bir katkı.

Kitaptan bir alıntı:

“Yahudi soykırımının fevkaladeliği, pek de ‘öncülü olmayan’ (…) bir olay değil, modern Batı tarihinde daha önce birbirinden ayrı olarak denenmiş geniş hükümranlık ve yok etme yöntemlerinin özgün bir sentezi olmasıdır. Özgün, dolayısıyla da radikal biçimde yeni olan şey sentezdi ve çağdaşlarının pek çoğu için hayal edilemez ve anlaşılamazdı.”

  • Künye: Enzo Traverso – Nazi Şiddetinin Kaynakları, çeviren: Ertuğrul Genç, İletişim Yayınları, siyaset, 213 sayfa, 2024

H. G. Wells – Tarihin Ana Hatları (2024)

Bir yazarı 1918’de bir dünya tarihi yazmaya iten pek çok neden vardı.

Bu yıl, I. Dünya Savaşı’nın son, en yıpratıcı ve en hayal kırıklığı yaratan yılıydı.

Her yerde alışılmadık yoksunluklar vardı; her yerde yas hâkimdi.

Ölenler ve sakat kalanların sayısı milyonları bulmuştu.

İnsanlar bir kriz noktasına geldiklerini hissediyorlardı.

Karmaşık olasılıkları düşünemeyecek kadar yorgun ve kalp hastasıydılar.

Uygarlık için bir felaketle mi, yoksa insanların birliğinin yeni bir aşamasının başlangıcıyla mı karşı karşıya olduklarından emin değillerdi; olayları böyle düz alternatiflerin basitliğiyle görüyor ve umuda sarılıyorlardı.

Dünya siyasetinde olası yeni düzenlemeler, savaşın ortadan kaldırılmasına yönelik dünya anlaşmaları, ulusların ve halkların birlikleri üzerine bolca tartışma vardı.

Herkes “uluslararası düşünüyordu” veya en azından bunu yapmaya çalışıyordu; ancak dünya demokrasilerinin üzerine aniden ve trajik şekilde çöken devasa sorunların temellerinin yeterince anlaşılmadığına dair yaygın bir farkındalık vardı.

Yazar profesyonel bir tarihçi değildir, ancak kariyerinin başlangıcından beri kendi bakış açısına özgü tarihsel ana hatlarını oluşturmaktadır.

Her zaman bir bütün olarak tarihle ve tarihe yön veren genel güçlerle meşgul olmuştur.

Bu onun zihninin bir kıvrımıdır.

Fen öğrencisiyken bile tarih okumaları için bir defter tutardı.

Yayınlanan ilk öyküsü ‘Zaman Makinesi’ (1894), insan kaderinin gidişatı hakkında fantastik bir spekülasyondu; ‘Efendi Uyanıyor’ uygarlığımızın gelişiminin pitoresk bir abartısıydı; ‘Beklentiler’ (1900), mevcut süreçlerin bazı olası sonuçlarını tartışmaya yönelik bir girişimdi.

Pek çok kitabında, örneğin ‘Mükemmel Araştırma’ ve ‘Sönmeyen Ateş’te tarihin küçük “ana hatları” çizilmiş ve böylece savaş zamanının bu zihinsel çalkantısı, onunun geçmiş ve şimdiki olaylara kapsamlı bir bakış atmak için özel olarak donanımlı değilse bile, en azından özel olarak eğilimli olduğunu ortaya koymuştur.

  • Künye: H. G. Wells – Milattan Önce Tarihin Ana Hatları, çeviren: İbrahim Şener, Retorik Yayınları, tarih, 2024

José Manuel Lucía Megías – Cervantes ve Türk Akdenizi (2024)

Esaret, şövalyeler, silahlar, deniz, korsanlar, özgürce âşık olmak ve tüm bunların merkezinde Akdeniz…

Miguel de Cervantes, Akdeniz olmadan, Akdeniz’de geçirmiş olduğu yıllar olmadan anlaşılamaz.

Cervantes, 1569 yılında Roma’ya gelmeden önceki dönemi ve İtalyan savaş birliklerine katılma dönemleri olmadan, İnebahtı Deniz Savaşı’ndan (1571) beş yıl sonra Madrid’e dönene kadar geçirmiş olduğu yıllar hakkında bilgi sahibi olmadan anlaşılamaz.

Cervantes, Cezayir olmadan, korsanlarla dolu ticaret ve fırsatlar denizi Akdeniz olmadan anlaşılamaz.

Yani ne Cervantes’i ne de eserlerini beş yıllık Osmanlı İmparatorluğu yıllarını öğrenmeden anlamamız mümkün değildir.

Elinizdeki bu kitap Cervantes’in hayatını ve eserlerini inşa eden Akdeniz ve Osmanlı topraklarında geçirmiş olduğu dönem hakkındadır.

Bütün hayatını etkileyen ve işgal eden gençlik ve ilk olgunluk yıllarında yaşadığı hayatı ile ilgilidir.

Cervantes’in hayatı ve eserlerinin, özellikle Türk Akdeniz’i ile olan ilişkisi üzerine odaklanıyor.

José Manuel Lucía Megías, Cervantes’in edebiyatında Osmanlı ve Akdeniz etkilerini irdeliyor, aynı zamanda İspanyol-Osmanlı ilişkilerinin edebiyata yansımalarını da inceliyor.

  • Künye: José Manuel Lucía Megías – Cervantes ve Türk Akdenizi, çeviren: Nesrin Karavar, Dergah Yayınları, tarih 128 sayfa, 2024

 

Peter Thonemann – Antik Köylerde Yaşam (2024)

Manisa ilinin Sardis antik kentini de içine alan ovalık alanı geçip doğuya ilerlediğimizde Antikçağ’da Katakekaumene olarak adlandırılan “yanık ülke”ye ulaşırız.

Burada Sardis’le boy ölçüşebilecek büyük şehirler yoktur.

En büyük kentlerinin bile “kasaba irisi” olarak tanımlanabileceği bölgede, çok sayıda köy yerleşimi vardır.

Bu ücra dağ köylerinde yaşayan, yaşamını çiftçilik, çobanlık ya da dokumacılık yaparak geçiren insanlar, üzerinde bütün akrabalarının adlarının uzun uzun sıralandığı mezar taşlarıyla gömülür.

Büyük hanelerde, birbirine sıkı sıkıya bağlı aileler içinde yaşayan bu köylüler, İS birinci yüzyılda birdenbire bize günahlarını anlatmaya başlar.

Tanrılarına adadıkları kabartmalı stellerin üzerindeki hikâyeleriyle birden karşı karşıya kalıveririz.

İki bin yıl öncesinin Manisalı köylüleri bizimle doğrudan konuşmakta, üstelik bize en mahrem aile sırlarını anlatmaktadır.

Bu, Antikçağ’da başka hiçbir yerde ve zamanda karşılaşmadığımız, hayret ve heyecan verici bir durum.

Tam da bu yüzden, bu yazıtlar, on dokuzuncu yüzyılın sonlarından başlayarak epigraf ve tarihçilerin “iştahını kabartarak” çok sayıda çalışmaya konu olmuştur.

Sayısı neredeyse iki yüze yaklaşan bu adaklarda, insanların hem birbirleriyle hem tanrılarıyla ilişkilerine dair onlarca öykü gizlidir.

Bu kitap, Manisa’daki Sardis antik kentini merkeze alarak antik Roma döneminde Anadolu’daki kırsal yaşamı, özellikle de köy yaşamına dair detaylı bir inceleme sunuyor.

Peter Thonemann, bu çalışmasında antik dönemdeki köylerin sosyal yapısını, ekonomik durumunu, dini inançlarını ve günlük yaşamlarını mercek altına alıyor.

  • Künye: Peter Thonemann – Antik Köylerde Yaşam: Roma Anadolusu’nda Kırsal Yaşam, çeviren: Pınar Özlem Aytaçlar, İzmir Büyükşehir Belediyesi Yayınları, tarih, 374 sayfa, 2024

Jean-Paul Roux – Kutsal ve Mitik Dağlar (2024)

İnsanlık tarihi boyunca dağlar göklerle ve metafizikle ilişkide bazen aracı bazen de bizatihi bu ilişkinin tecessümü oldu: Tanrıların meskeni olan Olympus; Şiva’nın yogi pozisyonunda oturduğu Kailasa Dağı; Çin’de göksel imparatorun ikamet ettiği en ünlü efsanevi dağ Kunlun; Türklerin çıktığı Ötüken; İbrahimî dinlerin dağları…

Doğu’da olduğu gibi Batı’da da insanlar dağları tanrılar ve şeytanlarla doldurmuşlardır.

Zamanın başlangıcından beri dağlar saygı görmüş, mukaddes bilinmiş, kutsalın sınırında durmuştur.

Kimi halklar dağları dünyanın merkezi, diğerleri ise Cennet ve Dünya arasındaki iletişim noktası olarak görmüştür.

Kimileri cenneti orada bulmuş, kimileri canavarlar ve muhteşem hayvanların doğaüstü diyarlar olarak düşlemiştir.

Dağlar büyük tek tanrılı dinlerin kalbinde yer alır: Tanrı Hz. Musa’ya Yasa tabletlerini Sina’da vermiştir, Hz. İsa Golgota’da ölmüş ve dirilmiştir ve Baş Melek Cebrail Hz. Muhammed’e Cebel-i Nur’da görünmüş ve ondan ilahi sözü yaymasını istemiştir.

Dağ her zaman büyülemiş ama aynı zamanda korkutmuştur ve kutsal olan her şeyde bulunan bu kararsızlık, içinde şaşırtıcı arketipler keşfettiğimiz sayısız mitolojiyi beslemiştir.

Bu kitap bizi dağlarla ilgili asırlık inançları, mitleri, halk geleneklerini ve batıl inançları keşfetmeye davet ediyor.

Kitaptan bir alıntı:

“Dağın karanlık, olumsuz, korkutucu bir görünüşü var. Tezahürleri kimi zaman bizi dehşete düşürür… Dağ istikrardır, güçtür, erktir… Dikeylik idealinin canlı tezahürüdür… Dağın verdiği en önemli ders, ölümün bir başlangıç olduğudur.”

  • Künye: Jean-Paul Roux – Kutsal ve Mitik Dağlar, çeviren: Lale Özcan, Dergah Yayınları, tarih, 384 sayfa, 2024

Klaus Kreiser – Kısa Türkiye Tarihi (2024)

Türkiye 1923 yılında cumhuriyetin kurulmasının ardından yalnızca birkaç kuşak içinde bölgenin en kalabalık ve ekonomik açıdan en güçlü devleti haline geldi.

Klaus Kreiser bir yandan Türkiye’nin siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel gelişimini anlatırken bir yandan da Kıbrıs sorunu, azınlıklar ve dinin kamusal rolü gibi ülkenin Avrupalı komşularını endişelendirmeye devam eden iç ve dış politika gerilimlerini ayrıntılı bir şekilde gözler önüne seriyor.

Kitaptan bir alıntı:

“Bu kitapta, Türkiye’nin ve insanlarının 1920’den günümüze dek izlediği yolu anlatmaya çalıştım. Batı ittifak sistemlerine entegrasyon, İslamiyet’in rolü ya da Kürt sorunu gibi temel konuları göz ardı etmeksizin, kırsal kesimin kalkınması, Doğu-Batı arasındaki seviye farkı ve eğitim sistemi gibi birçok araştırmada yeteri kadar değinilmeyen, eksik kalan konulara yöneldim. Geleceğe dair ‘tahminlerin’, tarihsel bir anlatıda yeri olmayacağı gibi övgü ve serzenişin de yeri yoktur.”

  • Künye: Klaus Kreiser – Kısa Türkiye Tarihi, çeviren: Sema Özgün, Say Yayınları, tarih, 152 sayfa, 2024