Peter Brannen – Dünya’nın Son’ları (2025)

Peter Brannen’ın bu kitabı, Dünya tarihindeki beş büyük kitlesel yok oluşu merkeze alarak yaşamın gezegen üzerinde nasıl defalarca sona yaklaşıp yeniden kurulduğunu anlatıyor. Kitap, bu felaketleri tekil ve ani olaylar olarak değil, jeoloji, iklim ve biyoloji arasındaki uzun vadeli ve yıkıcı etkileşimlerin sonucu olarak ele alıyor.

Brannen, Ordovisiyen’den Permiyen’e, Triyas’tan Kretase’ye uzanan yok oluşları volkanizma, okyanus kimyası ve atmosfer değişimleri üzerinden inceliyor. Devasa volkan patlamalarının atmosfere saldığı gazların iklimi altüst ettiğini, okyanusların asitleştiğini ve oksijensizleştiğini gösteriyor. Bu süreçlerde türlerin büyük bölümünün yok olduğunu, ancak hayatta kalan canlıların Dünya’yı yeniden biçimlendirdiğini vurguluyor.

‘Dünya’nın Son’ları’ (‘The Ends of the World’), bilim insanlarının fosiller, izotoplar ve kaya katmanları aracılığıyla geçmişi nasıl okuduğunu da anlatıyor. Brannen, bilimsel tartışmaları ve görüş ayrılıklarını görünür kılarak yok oluş bilgisi üretiminin nasıl ilerlediğini gösteriyor. Aynı zamanda günümüz iklim krizinin, geçmiş kitlesel yok oluşlarla rahatsız edici benzerlikler taşıdığını hatırlatıyor.

Kitap, insanı tarihin merkezine koymayan bir bakış sunuyor. Dünya’nın bize ait olmadığını, yaşamın bizden önce defalarca çöktüğünü ve yeniden filizlendiğini söylüyor. Kitap, bugünü anlamak için gezegenin en karanlık geçmişlerine bakmak gerektiğini savunuyor ve insanlığın kırılgan konumunu açık biçimde ortaya koyuyor.

  • Künye: Peter Brannen – Dünya’nın Son’ları: Volkanik Kıyametler, Ölümcül Okyanuslar ve Dünyanın Geçmiş Kitlesel Yok Oluşlarını Anlama Arayışımız, çeviren: Anıl Yıldız, Sakin Kitap, inceleme, 336 sayfa, 2025

Mart Kuldkepp – Kısa İskandinavya Tarihi (2025)

Mart Kuldkepp’in bu kitabı, İskandinavya tarihini mitlerden modern refah devletlerine uzanan geniş bir zaman diliminde, yoğun ama berrak bir anlatıyla ele alan bir tarih çalışması. Kitap, bölgeyi tek bir kültürel bütün olarak sunmak yerine, Danimarka, Norveç, İsveç, Finlandiya ve İzlanda’nın ortaklıklarını ve ayrışmalarını birlikte düşünmeye davet ediyor.

Kuldkepp anlatıya Viking Çağı ile başlıyor, ancak Vikingleri yalnızca yağmacı savaşçılar olarak değil, ticaret ağları kuran, hukuk geliştiren ve Avrupa’nın siyasi yapısını etkileyen aktörler olarak konumlandırıyor. Pagan inançlardan Hristiyanlığa geçiş, krallıkların oluşumu ve Ortaçağ boyunca süren güç mücadeleleri, İskandinav toplumlarının erken siyasal ve kültürel temellerini açıklamak için kullanılıyor.

‘Kısa İskandinavya Tarihi’ (‘The Shortest History of Scandinavia’), erken modern dönemde İskandinavya’nın Avrupa içindeki konumuna özellikle odaklanıyor. Kalmar Birliği, İsveç İmparatorluğu’nun yükselişi, Danimarka-Norveç hattı ve Rusya ile ilişkiler, bölgenin bir “kenar” değil, Avrupa siyasetinin aktif bir parçası olduğunu gösteriyor. Bu süreçte savaş, vergi, din reformları ve merkezileşme politikalarının toplumsal yapıyı nasıl dönüştürdüğü anlatılıyor.

Modern döneme gelindiğinde Kuldkepp, İskandinav refah devletinin ortaya çıkışını tarihsel bir kopuş olarak değil, uzun vadeli siyasal uzlaşmaların ve toplumsal örgütlenmelerin sonucu olarak ele alıyor. Tarım toplumundan sanayiye geçiş, işçi hareketleri, demokrasi kültürü ve tarafsızlık politikaları, bugünkü “İskandinav modeli”nin arka planını oluşturuyor. Aynı zamanda kitap, bu modelin homojenlik, sömürgecilik ve azınlıklar gibi karanlık yüzlerini de dışarıda bırakmıyor.

Sonuç olarak bu kitap, İskandinavya’yı romantize eden anlatıların ötesine geçerek, bölgenin tarihini çatışmalar, pazarlıklar ve dönüşümler üzerinden okuyor. Kısa ama yoğun yapısıyla kitap, İskandinavya’nın neden bugün olduğu gibi bir yer hâline geldiğini anlamak isteyenler için güçlü bir giriş sunuyor.

  • Künye: Mart Kuldkepp – Kısa İskandinavya Tarihi, çeviren: Özlem Özarpacı, Say Yayınları, tarih, 256 sayfa, 2025

Christine de Pizan – Kadınlar Şehri (2025)

Christine de Pizan’ın ‘Kadınlar Şehri’ adlı eseri, Ortaçağ’ın erkek egemen düşünce dünyasına karşı yazılmış en güçlü metinlerden biri olarak öne çıkıyor ve feminist düşüncenin kurucu metinlerinden biri kabul ediliyor. 1405 yılında kaleme alınan kitap, kadınların akıl, erdem ve yaratıcılık bakımından “eksik” olduğu yönündeki yaygın kabullere doğrudan itiraz ediyor.

‘Kadınlar Şehri’ (‘Le Livre de la cité des dames’), alegorik bir kurgu üzerine kuruluyor. Christine de Pizan, Akıl, Doğruluk ve Adalet adlı üç kadın figürün rehberliğinde, kadınlardan oluşan simgesel bir şehir inşa ediyor. Bu şehir, erkek otoritesinin çizdiği sınırları aşan bir düşünsel mekân olarak tasarlanıyor ve duvarları kadınların tarih boyunca ürettiği bilgi, emek ve ahlaki değerlerle örülüyor. Böylece kitap, kadınların yalnızca özel alana ait olmadığını, kamusal ve entelektüel hayatta da belirleyici roller üstlendiğini gösteriyor.

Metin boyunca Semiramis’ten Amazonlara, filozof Hypatia’dan azizelere kadar mitolojik, tarihsel ve dinsel kaynaklarda adı geçen çok sayıda kadın figür anlatılıyor. Bu anlatılar, kadınların savaşta, siyasette, bilimde ve düşüncede etkin olduklarını kanıtlayan örnekler olarak sunuluyor. Christine de Pizan, bu figürler aracılığıyla tarihin kadınları görmezden gelen anlatı biçimini sorguluyor ve sorunun kadınlarda değil, onları anlatamayan erkek merkezli tarih yazımında olduğunu savunuyor.

‘Kadınlar Şehri’, yalnızca kadınları savunan bir metin değil, aynı zamanda bilgi, otorite ve tarih yazımının nasıl kurulduğunu sorgulayan eleştirel bir eser. Kadınların yüzyıllardır taşıdığı gücü ve yaratıcılığı görünür kılan bu kitap, Ortaçağ koşullarında kaleme alınmış olmasına rağmen, eşitlik ve adalet tartışmalarına bugün hâlâ ilham veren güçlü bir düşünsel miras sunuyor.

  • Künye: Christine de Pizan – Kadınlar Şehri, çeviren: Pelin Mert Çetin, Fol Kitap, feminizm, 272 sayfa, 2025

Ray Kurzweil – İnsanlık 5.0 (2025)

Ray Kurzweil’in bu kitabı, yazarın yıllardır savunduğu “tekillik” tezini güncel yapay zekâ gelişmeleri ışığında yeniden ele aldığı kapsamlı bir çalışma. Kurzweil bu kitapta, insan ile makine arasındaki sınırın giderek silindiğini ve bu sürecin artık uzak bir gelecek değil, yaşanmakta olan bir dönüşüm olduğunu savunuyor.

Kitabın merkezinde, teknolojik ilerlemenin doğrusal değil üstel biçimde ilerlediği fikri yer alıyor. Kurzweil’e göre yapay zekâ, biyoteknoloji, nanoteknoloji ve sinirbilim alanlarındaki gelişmeler birbirini besleyerek insan zekâsını aşan sistemlerin ortaya çıkmasını hızlandırıyor. Özellikle büyük dil modelleri ve öğrenen algoritmalar, bu sürecin teorik değil pratik bir gerçekliğe dönüştüğünü gösteriyor.

‘İnsanlık 5.0: Yapay Zekâ ile Kaynaştığımızda’ (‘The Singularity Is Nearer: When We Merge with AI’), yapay zekânın insanı “yerine geçecek” bir tehdit olarak değil, insan zekâsını genişletecek bir ortak olarak ele alıyor. Beyin–bilgisayar arayüzleri, artırılmış biliş, dijital hafıza ve biyolojik bedenin teknolojik olarak güçlendirilmesi gibi başlıklar üzerinden, insanın kendi evrimini bilinçli biçimde yönlendireceğini savunuyor. Ona göre tekillik, insanlığın sonu değil, insan olmanın yeni bir aşamasıdır.

Kitap aynı zamanda etik, eşitsizlik ve kontrol sorunlarını da tartışıyor. Kurzweil, yapay zekânın yanlış kullanımlarının ciddi riskler barındırdığını kabul ediyor; ancak bu risklerin teknolojiyi yavaşlatmakla değil, bilinçli yönetişim ve küresel işbirliğiyle yönetilebileceğini ileri sürüyor. Yapay zekânın sağlık, eğitim ve yaratıcılık alanlarında insan yaşamını kökten dönüştüreceğini vurguluyor.

Sonuç olarak ‘İnsanlık 5.0’, yapay zekâyı kıyamet senaryolarıyla değil, insan-merkezli bir evrim vizyonuyla ele alan iyimser ama iddialı bir kitap. Kurzweil, insan ile yapay zekânın birleşmesinin kaçınılmaz olduğunu savunurken, bu sürecin nasıl bir geleceğe dönüşeceğinin bugünkü seçimlerimize bağlı olduğunu gösteriyor.

  • Künye: Ray Kurzweil – İnsanlık 5.0: Yapay Zekâ ile Kaynaştığımızda, çeviren: Abdullah Yılmaz, Alfa Yayınları, bilim, 488 sayfa, 2025

Ali Murat İrat – Gölgede Büyüyen Kimlik: Kürt Sağı (2025)

Ali Murat İrat’ın ‘Gölgede Büyüyen Kimlik: Kürt Sağı’ adlı çalışması, Türkiye’de Kürt siyasetinin çoğu zaman görmezden gelinen bir hattını, Kürt sağını tarihsel, kuramsal ve sosyolojik bir çerçevede ele alıyor. Kitap, Kürt kimliğinin yalnızca sol, seküler ya da ulusalcı anlatılarla açıklanamayacağını; dinî referanslar, muhafazakâr örgütlenmeler ve İslami düşünceyle kurulan ilişkiler üzerinden de şekillendiğini gösteriyor.

Çalışma, etnisite ve ulusal kimlik tartışmalarını teorik bir zemine oturtarak başlıyor. İlkçi, modernist ve etnosembolist yaklaşımlar üzerinden kimliğin nasıl hatırlanan ve unutulan bir yapı olarak inşa edildiğini tartışıyor. Ardından Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan tarihsel hatta, aşiret düzeninden modern medreselere, Bedirhan Bey’den Şeyh Ubeydullah’a, Said-i Nursi ve Şeyh Said’e uzanan Kürt elitlerinin rolünü izliyor. Bu figürler, Kürt sağının kolektif hafızasında kurucu mitler olarak ele alınıyor.

Kitap, modern dönemde Kürt kimliğinin aktörlerini ve kırılma anlarını da ayrıntılı biçimde inceliyor. PKK sonrası dönemde din ve etnik kimlik arasında konumlanan Hizbullah, Hüseyin Velioğlu sonrası dönüşüm, Hüda-Par, Zehra Eğitim ve Kültür Vakfı gibi yapılar Kürt sağının farklı evreleri olarak analiz ediliyor. Dergiler, yayınlar, anmalar ve ritüeller ise bu kimliğin nasıl yeniden üretildiğini gösteren somut zeminler olarak ele alınıyor.

Son bölümlerde Kürt sağının modern kimlik inşasına katkısı, Kürdistan tahayyülü, ulusçulukla kurulan mesafeli ilişki ve devlet, PKK ve Kürt sağı arasındaki çok katmanlı hegemonya mücadelesi tartışılıyor. ‘Gölgede Büyüyen Kimlik’, Kürt sağını geçici bir siyasal yönelim olarak değil; tarihsel sürekliliği olan, sembollerle, hafızayla ve gündelik pratiklerle yaşayan bir aidiyet alanı olarak kavrıyor. Bu yönüyle kitap, Kürt meselesine dair yerleşik anlatıların sınırlarını zorlayan önemli bir katkı sunuyor.

  • Künye: Ali Murat İrat – Gölgede Büyüyen Kimlik: Kürt Sağı, Fol Kitap, siyaset, 264 sayfa, 2025

Joseph Murphy – Zihin Yasaları Nasıl Kullanılır (2025)

Joseph Murphy bu kitabında, zihnin bilinçli ve bilinçaltı katmanlarının insan yaşamını nasıl yönlendirdiğini anlatıyor. Ona göre insanın yaşadığı deneyimler, büyük ölçüde zihninde taşıdığı inançlar ve düşünce kalıplarıyla şekilleniyor. Zihin yasaları evrensel biçimde işliyor ve kişi bu yasaları fark ederek kullandığında yaşamında belirgin değişimler yaratabiliyor.

‘Zihin Yasaları Nasıl Kullanılır’ (‘How to Use the Laws of the Mind’), bilinçli zihnin seçim yapan, düşünen yön olduğunu; bilinçaltının ise bu düşünceleri sorgulamadan kabul edip uygulayan bir güç olarak çalıştığını söylüyor. Murphy, tekrar edilen düşüncelerin ve duyguların bilinçaltına yerleştiğini, bunun da davranışlara ve sonuçlara dönüştüğünü vurguluyor. Bu nedenle olumlama, imgelem ve dua gibi yöntemlerin bilinçaltıyla iletişim kurmanın yolları olduğunu açıklıyor.

Yazar, korku, suçluluk ve olumsuz inançların zihinsel yasaları yanlış yönde çalıştırdığını ifade ediyor. Zihnin korkuya değil güvene odaklandığında daha uyumlu sonuçlar ürettiğini savunuyor. Sağlık, ilişkiler ve maddi yaşam alanlarında yaşanan pek çok sorunun kökeninde zihinsel çatışmalar bulunduğunu örneklerle anlatıyor.

Murphy ayrıca dini ve spiritüel metinleri simgesel bir dille yorumluyor. Bu metinlerin zihnin işleyişine dair evrensel ilkeleri anlattığını söylüyor. Kitap, zihni bilinçli biçimde kullanmanın bireye hem içsel denge hem de dış dünyada başarı kazandırdığını savunuyor. Bu yönüyle eser, modern kişisel gelişim düşüncesinin temel taşlarından biri sayılıyor.

  • Künye: Joseph Murphy – Zihin Yasaları Nasıl Kullanılır, çeviren: İbrahim Şener, Salon Yayınları, psikoloji, 208 sayfa, 2025

Lars Svendsen – Korkunun Felsefesi (2025)

Lars Svendsen bu kitabında, korku duygusunun bireysel ve toplumsal yaşamı nasıl derinden etkilediğini felsefi, psikolojik ve sosyolojik açılardan ele alıyor. Modern dünyada korkunun yalnızca içsel bir tepki değil, aynı zamanda kültürel olarak üretilen ve yönlendirilen bir olgu olduğunu savunuyor. Korkunun gündelik hayatı kuşatan görünmez bir çerçeveye dönüştüğünü gösteriyor.

‘Korkunun Felsefesi’ (‘Frykt’), modern toplumda korkunun nasıl sıradanlaştığını günlük örnekler üzerinden tartışıyor. Güvenlik önlemleri, medya dili ve sürekli vurgulanan riskler aracılığıyla bireylerin tehdit algısının nasıl şekillendiğini inceliyor. Svendsen, bu ortamda insanların gerçek tehlikelerle olasılıkları ayırt etmekte zorlandığını ve sürekli bir tedirginlik hali içinde yaşadığını söylüyor.

Yazar, korkunun hem biyolojik hem de toplumsal bir yönü olduğunu vurguluyor. Evrimsel açıdan hayatta kalmayı sağlayan bir refleks olarak ortaya çıkan korkunun, modern dünyada çoğu zaman orantısız ve irrasyonel biçimlerde deneyimlendiğini anlatıyor. Risk kavramının bilimsel ölçütlerden çok duygusal tepkilerle belirlendiğini gösteriyor.

Kitabın önemli bölümlerinden biri korkunun politik ve kültürel olarak nasıl araçsallaştırıldığını ele alıyor. Medya ve siyaset yoluyla yayılan korkunun güvenlik talebini artırdığını, bunun da özgürlük alanlarını daralttığını savunuyor. Korkunun toplumsal güveni aşındırdığını ve bireyleri birbirinden uzaklaştırdığını öne sürüyor.

Svendsen, Aristoteles’ten Hobbes’a uzanan düşünsel bir hat üzerinden korkunun felsefi arka planını tartışıyor. Etik, sorumluluk ve özgürlük kavramlarının korku ile nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor. Sonuçta korkunun tamamen yok edilmesi gereken bir duygu olmadığını, fakat bilinçli biçimde sorgulanmadığında yaşamı daraltan bir güce dönüştüğünü söylüyor.

  • Künye: Lars Svendsen – Korkunun Felsefesi, çeviren: Murat Erşen, Kairos Kitap, felsefe, 184 sayfa, 2025

Tuğçe Tatari – Gençler Nereye (2025)

Tuğçe Tatari’nin ‘Gençler Nereye: Bir Kuşağın Peşinde’ adlı kitabı, Türkiye’de genç olmanın ne anlama geldiğini doğrudan gençlerin sesinden anlatıyor. Metin, “gençlik nereye gidiyor” sorusunu soyut tartışmalarla değil, somut yaşam öyküleriyle kuruyor ve bu sorunun çoğu zaman bir tercih değil, zorlanmış bir yöneliş olduğunu gösteriyor.

Kitapta farklı sınıfsal, kültürel ve kimliksel arka planlardan gelen gençlerle yapılan görüşmeler yer alıyor. İki üniversite bitirip kuryelik yapanlardan, orta okul sıralarından koparılıp çocuk işçilere dönüştürülenlere, bağımlılıkla mücadele edenlerden, kimliğini savunmak zorunda kalanlara… Bu anlatılar, umutsuzlukla direncin, korkuyla hayalin yan yana durduğunu hissettiriyor.

Tatari, gençliğe yüklenen romantik beklentileri bilinçli biçimde parçalıyor. Gençlerin sırtına binen ekonomik baskı, sürekli belirsizlik ve gelecek kaygısı metnin ana damarını oluşturuyor. Aynı zamanda bavulunu hazır tutanlar ile kalıp mücadele etmeye çalışanlar arasındaki gerilim görünür oluyor.

‘Gençler Nereye’, yalnızca bir saha çalışması olarak kalmıyor; ülkenin geleceğine gençlerin gözünden bakma daveti sunuyor. Tuğçe Tatari, bu kitapla gençleri dinlemenin bir merhamet değil, zorunluluk olduğunu hatırlatıyor. Eser, bir toplumun yarınını anlamanın yolunun bugünün gençliğini ciddiye almaktan geçtiğini güçlü biçimde ortaya koyuyor.

  • Künye: Tuğçe Tatari – Gençler Nereye: Bir Kuşağın Peşinde, Literatür Yayıncılık, inceleme, 176 sayfa, 2025

Anders Winroth – Viking Çağı (2025)

Anders Winroth bu kitapta Viking Çağı’nı yağmacı ve yıkıcı bir dönem olarak sınırlayan geleneksel bakışı sorguluyor. Anlatı, 8. ile 11. yüzyıllar arasında İskandinav toplumlarının nasıl yaşadığını, düşündüğünü ve değiştiğini çok yönlü biçimde ele alıyor. Winroth, Vikinglerin yalnızca savaşçı değil, aynı zamanda çiftçi, tüccar ve yerleşimci olduklarını gösteriyor.

‘Viking Çağı’ (‘The Age of the Vikings’), Viking dünyasının ekonomik ve toplumsal temellerine odaklanıyor. Denizcilik becerilerinin ticareti nasıl genişlettiğini, kölelik sisteminin toplumsal yapıyı nasıl şekillendirdiğini ve yerel güç dengelerinin zamanla krallıklara evrildiğini anlatıyor. Bu süreçte şiddetin, gündelik hayatın olağan ama sınırlı bir parçası olduğunu vurguluyor.

Winroth, Viking yayılmasının nedenlerini de sade bir dille açıklıyor. Nüfus artışı, miras düzeni ve siyasal rekabet gibi etkenlerin seferleri tetiklediğini savunuyor. Aynı zamanda, Hristiyanlıkla karşılaşmanın ve kabul sürecinin İskandinav dünyasında derin dönüşümler yarattığını gösteriyor.

Eser, Avrupa ile kurulan ilişkileri merkezine alıyor. İngiltere, Frank toprakları ve Doğu Avrupa ile temasların kültürel etkileşimi hızlandırdığını, Vikinglerin yalnızca alan değil, bilgi ve kurum da taşıdığını ortaya koyuyor. Bu temaslar, Avrupa tarihinin yönünü kalıcı biçimde etkiliyor.

‘Viking Çağı’, arkeolojik bulgular ile yazılı kaynakları dengeli biçimde birleştiriyor. Kitap, Vikingleri mitlerden arındırarak tarihsel bağlamına yerleştiriyor ve bu dönemin Orta Çağ Avrupa’sının oluşumunda neden belirleyici olduğunu açık biçimde gösteriyor.

  • Künye: Anders Winroth – Viking Çağı, çeviren: Samet Öksüz, Say Yayınları, tarih, 400 sayfa, 2025

Adrian Goldsworthy – Philippos ve Büyük İskender (2025)

Adrian Goldsworthy bu kitapta, Makedonya’nın iki kurucu figürü olan II. Philippos ile oğlu Büyük İskender’i birlikte ele alıyor. Anlatı, baba ile oğulun kişiliklerini, hedeflerini ve siyasal koşullarını yan yana getirerek Makedon gücünün nasıl doğduğunu gösteriyor. Philippos’un reformcu bir kral olarak attığı adımların, İskender’in fetihlerinin zeminini nasıl hazırladığını vurguluyor.

‘Philippos ve Büyük İskender: Krallar ve Fatihler’ (‘Philip and Alexander: Kings and Conquerors’), Philippos’un orduyu yeniden örgütlemesini, diplomasi ile zor gücünü dengeli biçimde kullanmasını ve Yunan dünyasında kurduğu hâkimiyeti ayrıntılandırıyor. Bu süreçte Philippos’un yalnızca bir asker değil, sabırlı ve hesapçı bir devlet adamı olduğunu ortaya koyuyor. Onun kurduğu sistemin, kısa vadeli zaferlerden çok kalıcı bir güç yarattığını savunuyor.

Kitabın ikinci ekseni İskender’in genç yaşta devraldığı mirası nasıl dönüştürdüğünü anlatıyor. İskender’in cesareti, hırsı ve kişisel karizması öne çıkıyor, ancak bu özelliklerin Philippos’tan kalan askeri ve idari yapı olmadan anlam kazanmadığı belirtiliyor. Fetihlerin plansız bir atılganlık değil, mevcut gücün ileri taşınması olduğunu gösteriyor.

Eser, baba ile oğul arasındaki süreklilik ve kopuş noktalarını karşılaştırmalı biçimde ele alıyor. Philippos pragmatik ve temkinli bir genişleme izlerken, İskender sınırları zorlayan bir vizyon benimsiyor. Bu karşıtlık, Makedon başarısının tek bir dahinin eseri olmadığını, kuşaklar arası bir inşa süreci olduğunu düşündürüyor.

Goldsworthy’nin çalışması, askeri tarih ile siyasal biyografiyi dengeli biçimde birleştiriyor. Kitap, Makedonya’nın yükselişini anlamak isteyenler için temel bir kaynak olmayı sürdürüyor ve Büyük İskender mitinin arkasındaki yapısal gerçekliği görünür kılıyor. Bu yönüyle antik dünyada güç, liderlik ve miras ilişkisini kavramada önemli bir yer tutuyor.

  • Künye: Adrian Goldsworthy – Philippos ve Büyük İskender: Krallar ve Fatihler, çeviren: Abdullah Yılmaz, Alfa Yayınları, tarih, 648 sayfa, 2025