Ender Kuntsal – Türk-Amerikan İlişkilerinin İlk Yüzyılında Bahriyeler ve Bahriyeliler (2025)

‘Türk-Amerikan İlişkilerinin İlk Yüzyılında Bahriyeler ve Bahriyeliler (1776–1876)’, Ender Kuntsal’ın iki devlet arasındaki ilişkilerin denizcilik ekseninde nasıl şekillendiğini ele aldığı kapsamlı bir çalışma sunuyor. ABD’nin 1776’da bağımsızlığını ilan etmesiyle başlayan süreç, Akdeniz’de güvenli ticaret yapma arayışının Garp Ocaklarıyla yapılan antlaşmalar üzerinden Osmanlı coğrafyasına uzanmasına neden oluyor. Bu ilk temaslar, Amerikan denizciliğinin Osmanlı limanlarıyla kurduğu pratik ilişkilerin temelini oluşturuyor.

On dokuzuncu yüzyıla gelindiğinde Navarin’de Osmanlı donanmasının yakılması, iki devlet arasında yeni bir diplomatik ve askeri iş birliği ihtiyacını doğuruyor. Hüsrev Paşa ile Komodor John Rodgers arasında yürütülen görüşmeler, 1831 Ticaret ve Seyrisefain Antlaşması’yla sonuçlanarak hem ABD’nin Akdeniz ve Karadeniz’deki ticari etkinliğini artırıyor hem de Osmanlı’nın donanmasını modernleştirme arzusunu besliyor. Bu dönemde Amerikan maslahatgüzarı olarak İstanbul’a gönderilen David Porter ile gemi inşa mühendisi Henry Eckford’un faaliyetleri, Osmanlı bahriyesinin teknik dönüşümünde belirgin izler bırakıyor.

1850’lerde Emin Bey ve ileride Kaptan-ı Derya olacak Mehmet Salih Paşa’nın ABD’ye yaptığı ziyaretler, özellikle modern harp gemisi temini konusundaki temasların derinleşmesini sağlıyor. Aynı yıllarda Amerikan savaş gemilerinin bilimsel araştırmadan diplomatik desteğe kadar çeşitli amaçlarla Osmanlı limanlarına yaptığı seyahatler, ilişkilerin çok katmanlı bir karakter kazanmasına katkı veriyor.

Kuntsal bu kitapta, 1776–1876 arasında iki ülke arasındaki temasları şekillendiren gemileri, deniz subaylarını ve denizcilik kökenli devlet görevlilerini merkeze alarak Türk-Amerikan ilişkilerinin denizlerde başlayan hikâyesini ayrıntılı ama derli toplu bir çerçevede anlatıyor. Eser, hem diplomatik tarihle hem de denizcilik mirasıyla ilgilenen okuyucular için benzersiz bir perspektif sunuyor.

  • Künye: Ender Kuntsal – Türk-Amerikan İlişkilerinin İlk Yüzyılında Bahriyeler ve Bahriyeliler (1776-1876), İş Kültür Yayınları, tarih, 528 sayfa, 2025

Yevgeni Aleksandroviç Adamov – Asya Türkiye’sinin Paylaşımı (2025)

Yevgeni Aleksandroviç Adamov 1924 tarihli bu eserinde, bu eserde İtilaf Devletleri ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki gizli diplomatik ilişkileri, Asya Türkiye’sinin paylaşımı üzerinden ayrıntılı biçimde inceliyor. ‘Asya Türkiye’sinin Paylaşımı’, Çarlık Rusyası’nın Ekim Devrimi sonrası açığa çıkarılan gizli arşivlerine dayanıyor ve emperyalist güçlerin savaş sürecinde yürüttüğü çıkar hesaplarını bütün açıklığıyla görünür kılıyor. Belgeler, ittifakların ardındaki çelişkileri, karşılıklı aldatmaları ve bölüşüm planlarının nasıl şekillendiğini somut bir zemin içinde ortaya koyuyor.

Adamov, yalnızca Osmanlı topraklarının paylaşımını değil, İstanbul ve Boğazlar üzerindeki diplomatik mutabakatları da kapsamına alarak dönemin jeopolitik hesaplarını daha geniş bir bağlamda ele alıyor. Rusya Dışişleri Bakanlığı tarafından savaşın ilk yıllarında hazırlanan dosyalar üzerinden ilerleyen çalışma, imparatorlukların çözülme sürecini ve modern dünya düzeninin oluşumunu belirleyen politik kırılmaları derinlemesine analiz ediyor. Böylece eser, Birinci Dünya Savaşı’nın görünmeyen yüzünü belge temelli bir perspektifle aydınlatıyor.

Kitap, tarihsel olayları yalnızca kronolojik bir anlatı olarak sunmakla yetinmiyor, aynı zamanda diplomatik belgeler aracılığıyla güç dengelerinin nasıl kurulduğunu ve sömürgeci projelerin nasıl meşrulaştırıldığını gösteriyor. Adamov’un titiz yaklaşımı, Osmanlı’nın savaş içindeki konumunu ve büyük devletlerin stratejik hesaplarını daha net okumayı sağlıyor. Bu yönüyle çalışma, imparatorluk sonrası dünyayı anlamak isteyenler için temel bir referans niteliği taşıyor ve tarihsel bilinçle eleştirel kavrayışı birlikte geliştiriyor. Bu bütüncül bakış, belgelerin sadece geçmişi değil, güncel küresel ilişkileri de anlamaya yardımcı olan eleştirel bir zemin sunduğunu açık biçimde hissettiriyor ve ufuk açıyor.

  • Künye: Yevgeni Aleksandroviç Adamov – Asya Türkiye’sinin Paylaşımı: Eski Dışişleri Bakanlığı’nın Gizli Belgelerinde, çeviren: Fırat Sözeri, Kabalcı Yayınları, tarih, 344 sayfa, 2025

Jennifer Anna Gosetti-Ferencei – Hayal Gücü (2025)

Jennifer Anna Gosetti-Ferencei bu eserinde hayal gücünü yalnızca zihinsel bir süs değil, insan deneyimini kuran temel bir yeti olarak ele alıyor. Hayal gücü, algı ile düşünce arasında kurduğu köprü sayesinde bireyin dünyayı anlamlandırma biçimini derinden etkiliyor. Yazar, bu yetinin sanatsal yaratıcılıktan bilimsel keşfe, etik yargıdan öznel deneyime kadar geniş bir alanda işlev gördüğünü vurguluyor ve hayal gücünün yaşamın her boyutuna yayılan dinamik bir süreç olduğunu gösteriyor.

‘Hayal Gücü: Kısa Bir Giriş’ (‘Imagination: A Very Short Introduction’), hayal gücünün felsefe tarihindeki konumunu izleyerek antik dönemden modern düşünceye uzanan tartışmaları ele alıyor. Kant, Sartre ve Heidegger gibi düşünürlerin yaklaşımlarını karşılaştırırken, hayal gücünün pasif bir temsil değil, dünyayı yeniden kuran aktif bir güç olduğunu savunuyor. Bu güç, bireyin olasılıkları görmesini, empati geliştirmesini ve kendini aşan anlam alanları yaratmasını sağlıyor.

Gosetti-Ferencei, hayal gücünün bedensel deneyimle sıkı bir ilişki içinde olduğunu belirtiyor. Duyular, mekân ve zaman algısı bu yetiyle birleşerek özgün bir bilinç alanı oluşturuyor. Böylece hayal gücü, gerçeklikten kopan bir kaçış değil, gerçekliğin daha derin ve zengin bir kavrayışına açılan yaratıcı bir kapı olarak değerlendiriliyor.

Yazar, modern dünyada hayal gücünün teknoloji ve görsel kültürle nasıl yeniden biçimleniyor olduğunu da tartışıyor. Dijital imgelerle kuşatılan bireyin, imgeleri tüketmekle kalmayıp onları üretme ve dönüştürme kapasitesini koruması gerektiğini savunuyor. Hayal gücü, burada eleştirel düşünceyle birleşerek edilgenliği aşan bir yaratım alanı açıyor ve bireyin kendi varoluşunu anlamlı biçimde kurmasına aracılık ediyor. Bu nedenle eser, hayal gücünü bireysel özgürlüğün ve kültürel yenilenmenin vazgeçilmez bir kaynağı olarak konumlandırıyor.

  • Künye: Jennifer Anna Gosetti-Ferencei – Hayal Gücü: Kısa Bir Giriş, çeviren: Bülent O. Doğan, Koç Üniversitesi Yayınları, inceleme, 136 sayfa, 2025

Oğuz Tekin – Roma ve Bizans Dünyasında Para (2025)

Oğuz Tekin’in ‘Roma ve Bizans Dünyasında Para: Tarihi Sikkelerden Okumak’ adlı çalışması, sikkeleri yalnızca birer ekonomik nesne olarak değil, Roma ve Bizans dünyasının siyasetini, kültürünü, inançlarını ve toplumsal yapısını anlamamıza yardımcı olan birer tarihsel belge olarak ele alıyor. Yazar, MÖ 4. yüzyıl sonlarında Roma’da sikke basımının başlamasından, XI. Konstantinos döneminin son Bizans sikkelerine kadar uzanan yaklaşık 1800 yıllık geniş bir zaman dilimini kapsayan bir panorama sunuyor.

Kitap, Roma devletine ait sikkelerden Roma kolonilerinin bastığı örneklere, imparatorluk egemenliği altındaki kentlerin yerel sikkelerinden Bizans döneminin karakteristik tiplerine uzanan dört ana başlık etrafında şekilleniyor. Bu çeşitlilik, Akdeniz dünyasını yönlendiren devletlerin ekonomik tercihlerinden dinsel sembollerine, mitolojik anlatılarından siyasi propaganda yöntemlerine kadar birçok dinamiği gözler önüne seriyor. Zengin görsel malzeme eşliğinde sunulan bu içerik, hem meraklı okuyuculara hem de konuya akademik ilgi duyanlara dönemin atmosferini canlı biçimde hissettiriyor.

Tekin’in çalışması yalnızca sikkeleri tanıtmakla kalmıyor; üzerlerindeki tasvirlerin, lejantların, sembollerin ve mitolojik göndermelerin nasıl okunabileceğini de adım adım açıklıyor. Böylece numismatik alanında temel metodolojiye ihtiyaç duyan tarih ve arkeoloji öğrencilerine pratik bir rehber sunuyor. Tasvir tiplerini yorumlama, sembolleri teşhis etme ve kronolojik bağlam kurma gibi araştırmacılar için kritik beceriler, kitabın önemli katkılarından biri olarak öne çıkıyor.

Sonuç olarak eser, Roma ve Bizans dünyasını paranın dili üzerinden anlamaya davet eden; siyaset, ekonomi, kültür ve dinin kesiştiği noktaları somut buluntularla aydınlatan kapsamlı bir başvuru kaynağı ortaya koyuyor.

  • Künye: Oğuz Tekin – Roma ve Bizans Dünyasında Para: Tarihi Sikkelerden Okumak, Koç Üniversitesi Yayınları, arkeoloji, 724 sayfa, 2025

Noam Chomsky – Uçurum (2025)

Noam Chomsky bu kitabında, neoliberal düzenin kırk yılı aşkın süredir dünyayı nasıl daha eşitsiz, daha kırılgan ve daha otoriter hale getirdiğini tartışıyor. Neoliberalizmin kamusal alanı tasfiye eden, sosyal devleti eriten ve sermayeyi sınırsız biçimde güçlendiren yapısının pandemiyle birlikte tüm çarpıklığıyla görünür olduğunu vurguluyorlar. Sağlık sistemlerinin çökmesi, iş güvencesinin zayıflaması ve demokratik kurumların etkisizleşmesi bu yapısal krizin doğal sonuçları olarak ele alınıyor.

‘Uçurum: Neoliberalizm, Pandemi ve Radikal Değişim İçin Acil Gereksinim’ (‘The Precipice: Neoliberalism, the Pandemic and the Urgent Need for Social Change’), pandemiyi yalnızca bir sağlık krizi değil, neoliberal politikaların birikmiş sonuçlarını açığa çıkaran bir dönüm noktası olarak yorumluyor. Chomsky, küresel sorunların piyasa mantığıyla çözülemeyeceğini, çünkü piyasanın insan yaşamını değil sermaye birikimini öncelediğini belirtiyor. Bu nedenle krizin kaynağını bireysel hatalarda değil, sistemin işleyişini belirleyen ideolojik çerçevede aramak gerektiğini savunuyor.

Yazar, özellikle iklim krizi, yükselen otoriter rejimler ve demokratik gerileme gibi alanlarda neoliberal yapının dünyayı uçuruma sürüklediğini söylüyor. Bu durumun tesadüf değil, sermayeyi merkezde tutan politik tercihlerin mantıksal sonucu olduğunu aktarıyor. Pandemi, bu eğilimleri hızlandıran bir katalizör olarak sunuluyor.

Son bölümde kitap, mevcut düzenin kaçınılmaz olmadığını, toplumsal değişimin mümkün olduğunu ve bunun ancak geniş tabanlı bir kamusal bilinç, dayanışma ve radikal bir yönelim değişikliğiyle başarılabileceğini savunuyor. Chomsky, insanlığın karşı karşıya olduğu tehlikelerin piyasa aklıyla değil kolektif, adil ve demokratik bir dönüşümle aşılabileceğini hatırlatıyor.

  • Künye: Noam Chomsky – Uçurum: Neoliberalizm, Pandemi ve Radikal Değişim İçin Acil Gereksinim, röportaj: C. J. Polychroniou, çeviren: Osman Şenkul, Scala Yayıncılık, siyaset, 416 sayfa, 2025

Julia Annas – Erdemler ve Beceriler (2025)

Julia Annas bu eserinde, erdemi donmuş kurallar bütünü olarak değil, pratik zekâyla gelişen dinamik bir yetkinlik olarak ele alıyor. Ona göre erdemli davranmak, hazır reçetelere uymaktan çok, yaşamın içinde tekrarlanan karar alma süreçlerinde ilerleyen bir beceri kazanmayı gerektiriyor. Bu yaklaşım, erdemi tıpkı bir zanaat ya da sanatsal yetenek gibi öğrenilebilir ve derinleşebilir bir pratik olarak yorumluyor. Böylece moral yaşam, dış baskılarla şekillenen bir zorunluluk değil, kişinin karakterini bilinçli seçimlerle geliştirdiği yaratıcı bir alan haline geliyor.

Annas, erdemin yalnızca doğru eylemi seçmekle sınırlı olmadığını, aynı zamanda neden o eylemin doğru olduğunu kavrama kapasitesiyle bütünleştiğini vurguluyor. Bu yüzden erdem, bilgi ve alışkanlığın birleştiği bir akıl yürütme sürecine dayanıyor. Kişi iyi bir yaşam sürmek için hem duygularını hem de düşüncelerini uyum içinde yönlendiren bir iç tutarlılık geliştirmeye çalışıyor. Böylece ahlaki karakter, tekil eylemlerden çok yaşamın geneline yayılan bir pratik bilgelik haline dönüşüyor.

‘Erdemler ve Beceriler’ (‘Intelligent Virtue’), erdemin değişen durumlara uyum sağlayabilen esnek bir akıl yapısı gerektirdiğini savunuyor. Bu esneklik, kişinin yeni koşullarda doğruyu bulmasını sağlayan yaratıcı bir yetenek olarak öne çıkıyor. Annas, modern etik tartışmalarında sıkça görülen kuralcılığı geride bırakarak, erdemin kişinin kendi yaşam projesiyle kurduğu ilişki içinde anlam kazandığını belirtiyor. Bu çerçevede erdemli yaşam, teorik ilkelerin mekanik uygulanışı değil, akıllı ve özgürce şekillenen bir karakter inşası olarak sunuluyor.

  • Künye: Julia Annas – Erdemler ve Beceriler, çeviren: Reha Kuldaşlı, İş Kültür Yayınları, felsefe, 280 sayfa, 2025

Alper Öztaş – SSCB’de Sosyalizmin Çözülüşü (2025)

Alper Öztaş’ın ‘SSCB’de Sosyalizmin Çözülüşü: Komünistlerin Marksizm ile Sınavı’ adlı çalışması, üretim biçimlerinin tarihsel dönüşümünü ve bu dönüşümlerin ortaya çıkardığı kavramsal dünyayı merkeze alıyor. Feodal düzenin çözülüşü nasıl kapitalizmin kendine özgü ekonomik kategorilerini yarattıysa, kapitalizmin yerleşmesi de bugünün doğal kabul edilen piyasa, meta, değer ve para gibi kavramlarını görünür kılmıştı. Kapitalist üretim tarzı tarih sahnesine çıktığında, önceki dönemin düşünce ufkunda imkânsız görünen olguları somut gerçeklikler haline getirmişti.

Öztaş, 1917 Ekim Devrimi’ni de benzer bir tarihsel kırılma olarak ele alıyor: kapitalizmin çürüyen yapısını aşma iddiasıyla sosyalist üretim ilişkilerinin kurulması. Ancak sosyalist inşa süreci, bu yeni üretim tarzının kendi kavram ve kategorilerini yaratması gerektiği gerçeğini göz ardı etti. Kapitalizmin ekonomik yasalarını daha adil, daha eşitlikçi bir biçime dönüştürerek sosyalizmin hizmetine sokma düşüncesi, devrimci kopuşun özünü zayıflattı. Oysa her yeni üretim biçimi yalnızca eski kavramları dönüştürmez; kendi özgün düşünsel çerçevesini de yaratır ve bu çerçeve üretimin örgütlenişini yeniden biçimlendirir.

Yaklaşık yetmiş yıl süren Sovyet sosyalist deneyiminin çözülüşü, Öztaş’a göre tam da bu teorik ve pratik çelişkiden doğdu. Kitap, SSCB’deki sosyalizmin yükseliş ve dağılma sürecini Marksist yöntemle inceleyerek, işçi sınıfının yeniden ayağa kalkması için bilimsel bir tartışma alanı açmayı amaçlıyor. Devrimin neden tökezlediğini anlamak ve aynı hataların tekrarlanmamasını sağlamak için, üretim tarzlarının tarihsel mantığını ve sosyalist inşanın özgün gerekliliklerini yeniden düşünmeye çağırıyor.

  • Künye: Alper Öztaş – SSCB’de Sosyalizmin Çözülüşü: Komünistlerin Marksizm ile Sınavı, Doruk Yayınları, siyaset, 347 sayfa, 2025

Jörg Rüpke – Pantheon (2025)

Jörg Rüpke’nin bu eseri, antik dinlerin tek bir çizgide ilerleyen sabit sistemler olmadığını gösteriyor ve farklı kültürlerin ritüeller, tanrılar ve kutsallık anlayışları üzerinden birbirini etkileyerek geliştiğini anlatıyor. Rüpke, Mezopotamya’dan Mısır’a, Yunan’dan Roma’ya uzanan geniş bir coğrafyada dinin hem toplumsal düzeni kuran hem de bireysel deneyimi şekillendiren bir güç olduğunu vurguluyor. Metin, tanrıların yalnızca mitolojik figürler değil aynı zamanda politik araçlar olarak nasıl kullanıldığını gösteriyor.

‘Pantheon: Yeni Bir Roma Dini Tarihi’ (‘Pantheon: Geschichte der antiken Religionen’), ritüellerin gündelik yaşamla ilişkisini öne çıkarıyor. Tapınak pratikleri, kehanet gelenekleri, kurban ve festival kültürü gibi uygulamaların insanların dünyayı anlamlandırma biçimlerini nasıl belirlediğini açıklıyor. Rüpke, antik insanın kutsalı deneyimleme biçimini yalnızca dini otoriteler üzerinden değil, sıradan bireylerin gündelik tercihleri üzerinden de okumayı öneriyor.

Eserin bir diğer önemli yönü, farklı dinlerin birbirleriyle temasının yarattığı dönüşümü işlemeye dayanıyor. Kültürel alışveriş, fetihler, ticaret yolları ve göçler sayesinde tanrıların kimliklerinin nasıl değiştiğini, bazı inançların nasıl kaybolup bazılarının güçlendiğini gösteriyor. Rüpke, antik dinlerin durağan değil sürekli yeniden şekillenen yapılar olduğunu belirtiyor.

Son bölümde Roma İmparatorluğu’nun dini çeşitliliği ele alınıyor. Çoktanrılı yapı ile yeni yükselen kültlerin rekabeti, imparator kültünün siyasi birleştiriciliği ve bireysel dindarlık biçimlerinin artışı inceleniyor. Rüpke, antik dünyanın dinini büyük anlatılar yerine dinamik ilişkiler ağı olarak sunuyor ve okuyucuya dinin tarih boyunca nasıl değişen bir pratik olduğunu hatırlatıyor.

  • Künye: Jörg Rüpke – Pantheon: Yeni Bir Roma Dini Tarihi, çeviren: Atilla Dirim, Ekin Öyken, Vakıfbank Kültür Yayınları, din, 488 sayfa, 2025

Trevor Bryce – Hattuşili (2025)

Hattusili’nin yaşamı, Hitit İmparatorluğu’nun hem kırılganlığını hem de yeniden doğuş gücünü gösteriyor. Trevor Bryce, prens olarak başladığı yolculuğun onu nasıl imparatorluğun kaderini belirleyen bir figüre dönüştürdüğünü anlatıyor. Hattusili, genç yaşından itibaren siyasetin sert dengeleriyle yüzleşiyor ve ailesi içindeki rekabet onu güç arayışına doğru itiyor. Bu dönemde sergilediği kararlılık, ileride kuracağı düzenin ilk işaretlerini veriyor.

‘Hattuşili: İmparatorluğu Ele Geçiren Hitit Prensi’ (‘Hattusili, the Hittite Prince Who Stole an Empire: Partner and Rival of Ramesses the Great’), Hattuşili’nin askeri dehasını öne çıkarıyor. Kuzeydeki kabilelerle yürüttüğü mücadeleler, Suriye’deki hakimiyet yarışı ve özellikle Kadeş çevresindeki güç oyunları onun nasıl stratejik bir lider olduğunu gösteriyor. Bryce, bu mücadeleleri aktarırken Hattuşili’nin düşmanlarını yenmekten çok onları kontrol etmeye odaklandığını belirtiyor. Bu yaklaşım, onun imparatorluğu genişletirken aynı zamanda içerideki istikrarı da sağlamasını mümkün kılıyor.

Eserde en çarpıcı bölümlerden biri, Hattuşili ile II. Ramses arasındaki karmaşık ilişkiyi ele alıyor. İki hükümdar rakip olarak sahneye çıkıyor ancak zamanla diplomatik bir denge kuruyor. Kadeş Savaşı sonrası imzalanan antlaşma, dönemin uluslararası ilişkileri açısından büyük önem taşıyor ve Bryce bunu iki karakterin kişisel hırsları üzerinden yorumluyor.

Son bölümde Hattuşili’nin kendi ailesi içinde yaşadığı iktidar mücadelesi ve yeğeniyle olan çekişmesi anlatılıyor. Bu çatışma, onun hem gücünün hem de kırılganlığının bir yansıması olarak öne çıkıyor. Bryce, Hattuşili’nin siyasi zekasının yanında insani yanını da ortaya koyuyor ve onun tarihte bıraktığı izleri derinlikli bir biçimde aktarıyor. Ayrıca kitap, dönemin kültürel atmosferini ve saraydaki güç dengelerini açıkça aktarıyor. Hattuşili’nin kararlarının yalnızca askeri değil toplumsal sonuçlar da doğurduğunu gösteriyor.

  • Künye: Trevor Bryce – Hattuşili: İmparatorluğu Ele Geçiren Hitit Prensi, çeviren: Gökhan Aydın, Kabalcı Yayınları, tarih, 357 sayfa, 2025

Karl O. Högström – İskandinavya’daki Hunlar (2025)

Karl O. Högström’un bu çalışması, Hunların İskandinavya’ya ulaşmış olabileceği yönündeki tartışmaları modern DNA verileri, arkeolojik bulgular ve tarihsel analizleri bir araya getirerek yeniden yorumluyor. Yazar, genetik örüntülerde görülen bazı hatların Orta Avrasya kökeniyle ilişkili olabileceğini öne sürüyor; ancak bu verilerin kesin bir göç kanıtı olmadığını, dikkatle değerlendirilmesi gereken istatistiksel olasılıklar sunduğunu vurguluyor. Bu yaklaşım, göç tarihini katı kimliklerin değil, temas ve etkileşimlerin şekillendirdiği uzun erimli süreçler olarak düşünmeye davet ediyor.

‘İskandinavya’daki Hunlar’ (‘The Huns in Scandinavia: A new approach centered around modern DNA’), Güney İsveç’teki mezar biçimleri, ritüel gömüler ve at koşum parçaları gibi buluntuları inceleyerek bunların bazı Orta Avrasya unsurlarıyla sınırlı benzerlikler taşıdığını gösteriyor. Högström, bu benzerliklerin doğrudan bir Hun yerleşimine değil, kültürel aktarım kanallarına işaret edebileceğini belirtiyor. Dilsel ve toponimik ayrıntılar da tartışmaya dahil ediliyor; yer adlarının tarihsel temaslara dair dolaylı işaretler sunduğu ve bazı örüntülerin göç yollarıyla örtüşebildiği anlatılıyor. Böylece farklı veri türleri bir arada değerlendirilerek daha geniş bir çerçeve kuruluyor.

Eserin temel katkısı, İskandinavya’nın geç antikçağ tarihini yalnızca yerel gelişmelerle değil, Avrasya’nın uzun süreli hareketlilikleriyle birlikte ele alan çoğulcu bir okuma sunması oluyor. Högström, Hun mirasını genetik bir zorunluluk değil, kültürel, sembolik ve olasılıksal izler üzerinden anlamayı öneriyor. Bu yaklaşım, bölgenin geçmişine dair yerleşik anlatıları sorgulayan ve yeni araştırmalara kapı açan eleştirel bir perspektif oluşturuyor.

  • Künye: Karl O. Högström – İskandinavya’daki Hunlar, çeviren: Aydın Şelte, Kabalcı Yayınları, tarih, 168 sayfa, 2025