Kostas Kampourakis – Soyu Yeniden Düşünmek (2025)

Kostas Kampourakis’in bu kitabı, genetik köken testleriyle birlikte yaygınlaşan “biyolojik kimlik” anlayışını sorguluyor. Yazar, genetik bilginin tarih, kültür ve kimlik algısı üzerindeki etkilerini ele alarak, “etnik kökenin DNA’da saklı olduğu” fikrinin bilimsel bir yanılsama olduğunu savunuyor. Kampourakis, genetik verilerin yalnızca bireylerin soy ilişkilerini kısmen açıklayabildiğini, ancak bu bilgilerin sosyal anlamlar kazandığında kimlik politikalarına ve ırkçı söylemlere malzeme haline geldiğini gösteriyor.

‘Soyu Yeniden Düşünmek’ (‘Ancestry Reimagined: Dismantling the Myth of Genetic Ethnicities’), biyolojinin yanlış yorumlanmasının nasıl ideolojik bir araç haline geldiğini ayrıntılı biçimde inceliyor. Genetik çeşitliliğin, insan gruplarını keskin sınırlarla ayırmadığını, aksine türümüzün tarih boyunca süren karışım ve göç hareketleriyle şekillendiğini vurguluyor. Kampourakis, DNA testlerinin pazarlanma biçimlerinin insanlarda “genetik aidiyet” yanılsaması yarattığını; oysa atalık kavramının biyolojik olduğu kadar kültürel, tarihsel ve hatta politik bir inşa olduğunu belirtiyor.

Eser, genetik determinizmin toplumsal yansımalarını eleştirirken, bilimin popülerleştirilme süreçlerinin etik boyutlarına da değiniyor. Kampourakis, kimliği genetik bir özle tanımlamanın hem bilime hem insan deneyimine zarar verdiğini savunuyor. Ona göre, “atalık” bir biyolojik yazgı değil, çok katmanlı bir hikâyedir. ‘Soyu Yeniden Düşünmek’, genetik bilginin sınırlarını hatırlatarak kimliğin bilimle değil, anlamla kurulduğunu gösteriyor. Yazar, bizi DNA’dan ibaret bir benlik tasarımını terk etmeye ve insan olmanın kültürel, tarihsel karmaşıklığını yeniden düşünmeye davet ediyor.

  • Künye: Kostas Kampourakis – Soyu Yeniden Düşünmek: Genetik Etnisite Mitinin Çürütülmesi, çeviren: Gürol Koca, Metis Yayınları, biyoloji, 280 sayfa, 2025

İpek Özbey, Onur Alp Yılmaz – Orta Sınıfın Düşüşü (2025)

İpek Özbey ve Onur Alp Yılmaz’ın ‘Orta Sınıfın Düşüşü’ adlı kitabı, hem Türkiye’de hem de dünyada demokrasinin ve toplumsal dengenin dayandığı omurganın nasıl çöktüğünü inceliyor. Yazarlar, orta sınıfın çöküşünü salt ekonomik bir hikâye olarak değil, siyasal, kültürel ve ahlaki bir kırılma olarak yorumluyor. Refah devletinin yükselişiyle 1945 sonrası güç kazanan bu kesim, neoliberal dönemde borç, güvencesizlik ve kimlik siyaseti arasında sıkışıyor. Eğitim, bir zamanlar sınıf atlamanın anahtarıyken bugün eşitsizlikleri yeniden üreten bir mekanizmaya dönüşüyor. Orta sınıfın çöküşüyle birlikte toplumun makul sesi, kamusal vicdanı ve ölçülülük kültürü de eriyor.

Kitap, bu sürecin tesadüfi değil, sistematik bir dönüşüm olduğunu savunuyor. 1980’lerden itibaren uygulanan neoliberal politikalar, devletin küçülmesi, sendikaların zayıflaması ve kamusal alanın daralmasıyla güçlü bir orta sınıfın tasfiyesini hızlandırıyor. Soğuk Savaş döneminde kapitalizmin meşruiyet zeminini oluşturan orta sınıf, sosyalizmin çöküşüyle “gereksiz maliyet” olarak görülmeye başlanıyor. Böylece hem ekonomik refah hem de demokratik temsil alanı daralıyor.

‘Orta Sınıfın Düşüşü’, Türkiye’deki rejim kriziyle birlikte yaşanan toplumsal savrulmayı da bu küresel çerçeveye oturtuyor. Orta sınıfın düşüşü, sadece gelir dağılımı değil; liyakat, kamusal ahlak ve temsil krizidir. Kitap, bu kaybın demokrasiyi nasıl temelsiz bıraktığını gösteriyor ve okuyucusunu geleceğe dair yeni bir toplumsal-siyasal tahayyül kurmaya davet ediyor.

  • Künye: İpek Özbey, Onur Alp Yılmaz – Orta Sınıfın Düşüşü, İnkılap Kitabevi, inceleme, 136 sayfa, 2025

Neil Bradbury – Zehrin Tadı (2025)

Neil Bradbury’nin bu eseri, bilimin karanlık yüzüne mercek tutarak zehrin hem kimyasal hem de insani hikâyesini anlatıyor. Kitap, on bir ölümcül maddenin yapısını, etkilerini ve tarihte bu zehirleri kullanan suikastçıları, casusları ve katilleri bir araya getiriyor. Bradbury, tıp ve kimya bilgisiyle, zehrin yalnızca ölümle değil, insanın güç, intikam ve kontrol arzularıyla da nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor. Her bölüm, farklı bir zehrin –arsenik, siyanür, risin, botulinum toksini, morfin gibi– biyokimyasal işleyişini incelerken, aynı zamanda bu maddelerin ardındaki suçların toplumsal ve psikolojik arka planını da araştırıyor.

Bradbury’nin anlatısı, laboratuvar titizliğiyle dedektif öyküsünün heyecanını birleştiriyor. Zehir, burada yalnızca bir kimyasal değil, insan doğasının karanlık yönlerini ortaya çıkaran bir metafor olarak işlev görüyor. ‘Zehrin Tadı: Katillerin Kullandığı 11 Ölümcül Madde’ (‘A Taste for Poison: Eleven Deadly Molecules and the Killers Who Used Them’) , Antik Roma’dan günümüz istihbarat operasyonlarına kadar uzanan örneklerle, ölümün bilimsel kesinliğini ve ahlaki belirsizliğini aynı potada eritiyor. Yazar, her vakayı suçun estetiğinden ziyade bilimin açıklayıcı gücüyle yorumluyor; böylece okuru hem bir adli tıp hikâyesine hem de moleküler bir dedektifliğe davet ediyor.

Eserin merkezinde, zehrin hem yok edici hem de tedavi edici çifte doğası yer alıyor. Dozun kaderi belirlediği bu ince çizgi, tıbbın ve kimyanın etik sınırlarını sorgulatıyor. Bradbury, bilimin soğuk formüllerini insan hikâyeleriyle birleştirerek yaşam ve ölüm arasındaki kimyasal dengeyi gözler önüne seriyor. Kitap, zehri sadece öldüren bir madde değil, insanlığın merak, hırs ve bilme isteğiyle kurduğu karmaşık ilişkinin simgesi olarak okuyor.

  • Künye: Neil Bradbury – Zehrin Tadı: Katillerin Kullandığı 11 Ölümcül Madde, çeviren: Nihan Vaysal, Antre Kitap, inceleme, 272 sayfa, 2025

Darian Leader – Neden Uyuyamıyoruz? (2025)

Darian Leader’ın bu çalışması, uykusuzluk çağının psikolojik, toplumsal ve kültürel temellerini araştırıyor. Yazar, modern insanın uyku yoksunluğunu yalnızca biyolojik bir rahatsızlık değil, çağın hız, üretkenlik ve sürekli bağlılık ideolojisinin bir sonucu olarak değerlendiriyor. Geçmişte bir ihtiyaç ve yenilenme biçimi olarak görülen uyku, bugün verimliliğin önünde bir engel gibi algılanıyor. Leader, bu dönüşümün hem bireysel hem de toplumsal düzeyde yarattığı tahribatı inceliyor.

‘Neden Uyuyamıyoruz?’ (‘Why Can’t We Sleep?’), uykuya dair bilimsel verileri psikanalitik bir okumayla birleştiriyor. Leader, uykusuzluğun bedensel bir arızadan çok, bilinçdışının işleyişiyle ilgili bir çatışmayı yansıttığını savunuyor. İnsan zihninin uyanıklık ve rüya arasındaki sınırları bulanıklaştıkça, dinlenme eylemi de anlamını yitiriyor. Uyku, yalnızca bedenin değil, kimliğin de yeniden kurulduğu bir alandır; dolayısıyla uykusuzluk, benliğin dağınıklığına işaret ediyor.

Yazar, günümüz kapitalist kültürünün “asla durmama” mottosunu eleştirerek, uykunun bir tür direniş alanı olduğunu ileri sürüyor. Akıllı telefonlar, gece mesaileri ve 7/24 açık dijital dünyalar, bireyin iç ritmini baskılayarak zihinsel huzursuzluğu kalıcı hale getiriyor. Bu ortamda uykusuzluk, kişisel bir sorun değil, toplumsal bir belirtiye dönüşüyor.

Leader, Freud ve Lacan’dan hareketle, uykuya dalmanın aslında kontrolü bırakmak anlamına geldiğini, modern insanın ise bu teslimiyetten korktuğunu öne sürüyor. Kitap, yalnızca uykusuzluk üzerine değil, çağımızın kaygı, üretkenlik ve anlam krizleri üzerine de derin bir düşünme daveti sunuyor. Uyuyamayan insanın hikâyesi, modern dünyanın huzursuz vicdanına dönüşüyor.

  • Künye: Darian Leader – Neden Uyuyamıyoruz?: İnsan Uykusunun Tarihi, çeviren: Elvan Göçmen Ertem, Axis Yayınları, inceleme, 2025

Özge Öner – Herkes Biliyor Geminin Su Aldığını (2025)

Özge Öner’in bu kitabı, Türkiye’nin yakın dönemini yalnızca ekonomik göstergelerle değil, toplumsal ve ahlaki boyutlarıyla birlikte okumaya çağırıyor. Yazar, karmaşık iktisadi olguları sade ama yüzeyselliğe düşmeyen bir dille ele alıyor; ekonomi tartışmalarını hayatın içinden hikâyelerle ilişkilendiriyor. Metin, bir yandan Türkiye’nin yönetilemeyen ekonomik yapısını, yapısal reformların neden kâğıt üzerinde kaldığını, rant ekonomisinin nasıl toplumun ruhuna sirayet ettiğini tartışıyor; diğer yandan devlet, hukuk ve piyasa arasındaki ilişkilerin kırılgan dengesini sorguluyor.

‘Herkes Biliyor Geminin Su Aldığını’, rakamlardan çok, bu rakamların ardındaki insan hikâyelerine odaklanıyor. Ekonominin teknik bir mesele değil, bir vicdan ve adalet sorunu olduğunu vurguluyor. Bu yönüyle, toplumsal dokuyu hesaba katmadan yapılan analizlerin gerçeği yansıtamayacağını gösteriyor. Öner, Türkiye’nin iktisadi kaderini belirleyen yapısal eşitsizlikleri açıklarken hem akademik bir birikim hem de insani bir sezgiyle konuşuyor.

Yazarın yaklaşımı, Türkiye’nin yaşadığı krizin yalnızca makroekonomik değil, aynı zamanda ahlaki bir kriz olduğunu ortaya koyuyor. “Herkes biliyor geminin su aldığını” derken, görünür olanla yüzleşmeye çağırıyor. Kitap, ezberleri tekrarlamadan, umudu ve emeği merkeze alan bir ekonomi anlayışının hâlâ mümkün olup olmadığını sorguluyor.

  • Künye: Özge Öner – Herkes Biliyor Geminin Su Aldığını: Türkiye’nin İktisadi ve Siyasi Ahvali, Doğan Kitap, iktisat, 280 sayfa, 2025

Rifa’at Ali Abou-El-Haj – 1703 İsyanı ve Osmanlı Siyasasının Yapısı (2025)

Rifa’at Ali Abou-El-Haj’ın bu çalışması, Osmanlı siyasal yapısını “bozulma” söyleminin ötesine taşıyarak erken modern devletin dönüşümünü yeniden değerlendiriyor. Yazar, 1703 Edirne Vakası’nı yalnızca bir isyan değil, Osmanlı siyasetinde köklü bir yeniden yapılanmanın göstergesi olarak yorumluyor. Bu olay, III. Ahmed’in tahta çıkışıyla sonuçlansa da, asıl önemi merkezi otorite ile taşra güçleri, ulema ve askerî sınıflar arasındaki ilişkilerin değişiminde yatıyor. Abou-El-Haj, bu isyanı Osmanlı devlet yapısındaki rasyonelleşme, bürokratikleşme ve temsil biçimlerinin dönüşüm süreci içinde konumlandırıyor.

‘1703 İsyanı ve Osmanlı Siyasasının Yapısı’ (‘The 1703 Rebellion and the Structure of Ottoman Politics’), Osmanlı tarih yazımında yaygın olan “gerileme” anlatısını sorguluyor. Abou-El-Haj’a göre 17. yüzyıl sonlarıyla 18. yüzyıl başları, çöküşün değil yeniden yapılanmanın dönemini oluşturuyor. İsyan, merkezî iktidarın zayıflamasının değil, siyasal karar alma süreçlerinin geniş tabanlı hale gelmesinin bir göstergesi olarak öne çıkıyor. Böylece halk, asker ve ulema arasındaki etkileşim, Osmanlı siyasetinin dinamik bir yapı kazandığını kanıtlıyor.

Yazar, Osmanlı siyasetini statik bir monarşi olarak değil, aktörleri ve kurumları arasında sürekli müzakereyle şekillenen bir sistem olarak ele alıyor. 1703 isyanı, bu anlamda hem bir kriz hem de siyasal meşruiyetin yeniden tanımlandığı bir dönüm noktası niteliği taşıyor. Kitap, Osmanlı tarihine yeni bir gözle bakmayı öneriyor; isyanı düzenin bozulması değil, modernleşmenin iç dinamikleriyle şekillenen bir siyasal dönüşüm olarak okuyor.

  • Künye: Rifa’at Ali Abou-El-Haj – 1703 İsyanı ve Osmanlı Siyasasının Yapısı, çeviren: Çağdaş Sümer, Telemak Kitap, tarih, 192 sayfa, 2025

Thomas Nail – Hareket Felsefesi (2025)

Thomas Nail’ın bu eseri, Batı felsefesinin durağanlık ve öz merkezli düşünce biçimlerine karşı köklü bir alternatif öneriyor. Nail’a göre felsefenin tarihi, varlığı “hareketin içinde” değil “hareketin ardından” düşünme eğilimiyle şekillenmiştir. Oysa dünya, özlerin değil akışların, süreçlerin ve geçişlerin alanıdır. Nail bu yaklaşımı “kinetik ontoloji” olarak adlandırır ve varlığı, sürekliliği olan bir hareket düzeni olarak yorumlar. Bu çerçevede madde, toplum, doğa ve özne durağan varlıklar değil, kesintisiz bir hareket ağına dâhil olan dinamik süreçlerdir.

‘Hareket Felsefesi’ (‘The Philosophy of Movement’) felsefe tarihine bu hareket perspektifinden yeniden bakıyor. Nail, Antik Yunan’dan modernliğe kadar felsefenin “hareketi sabitleme” çabasını izliyor; Platon’un idealar dünyasından Aristoteles’in telos’una, Descartes’ın mekân anlayışından Kant’ın fenomenal düzenine kadar uzanan düşünce çizgisini eleştiriyor. Ona göre, düşünce tarihi boyunca “hareket” hep ikincil bir olgu sayılmış, “değişmez öz” arayışı varoluşun merkezine yerleştirilmiştir. Nail ise bu eğilimi tersine çevirerek, hareketi yalnızca fiziksel bir olgu değil, varlığın temel açıklayıcısı olarak konumlandırıyor.

Eserde siyaset, ekonomi, doğa ve toplumsal ilişkiler de bu dinamik felsefenin uzantısı olarak ele alınıyor. Hareket, göç, akış ve dönüşüm kavramları toplumsal yapının analizinde de belirleyici hale geliyor. Nail, insanın kendini ve dünyayı anlamasının ancak değişimle mümkün olduğunu savunuyor. Kitap, felsefeyi yeniden düşünmeye çağıran, sabitlik yerine akışa, kimlik yerine ilişkiselliğe dayalı bir ontoloji öneriyor. Böylece Nail, hem düşüncenin hem varlığın merkezine süreğen hareketi yerleştirir.

  • Künye: Thomas Nail – Hareket Felsefesi: Bir Giriş, çeviren: Özhan Öztürk, Ayrıntı Yayınları, felsefe, 304 sayfa, 2025

Doğukan Bingöl – Hukuk ve Şiddet (2025)

Doğukan Bingöl’ün ‘Hukuk ve Şiddet: Temeller, Eleştiri ve İmkânlar’ adlı kitabı, modern hukuk düşüncesinin merkezinde yer alan bir soruya odaklanıyor: Hukuk, şiddeti ortadan kaldırmak için mi vardır, yoksa onun rafine biçimi midir? Yirmi birinci yüzyılın otoriterleşme eğilimleri, sistematik insan hakları ihlalleri, iklim krizi ve savaşlar karşısında hukukun giderek güçsüzleşmesi, bu sorunun güncelliğini artırıyor.

Bingöl, hukukun yalnızca kurallar bütünü olmadığını; iktidarın şiddet tekeliyle iç içe geçmiş, onun biçim değiştirmiş hali olduğunu savunuyor. Walter Benjamin ve Hannah Arendt’in düşüncelerinden hareketle, hukukun doğasını sorgularken, iktidar ile meşruiyet arasındaki bağı çözümlemeye girişiyor.

Eser, hukuku düzenin aracı olarak değil, şiddetin sürekliliğini meşrulaştıran bir sistem olarak ele alıyor. Bingöl, hukukun sınırlarını çizen şiddetin yalnızca istisnai anlarda değil, her yasada, her yaptırımda yeniden üretildiğini gösteriyor. Hukukun krizi, yasaya uymama haliyle değil, yasayı kuran şiddetin sorgulanmamasıyla derinleşiyor. Bu nedenle kitap, hukukun etik temellerine dönerek, adalet fikrini yeniden düşünme çağrısı yapıyor.

‘Hukuk ve Şiddet’, hem bir eleştiri hem de mevcut düzenin ötesine geçebilecek bir hukuk tahayyülünün imkanlarını araştıran felsefi bir girişim niteliğinde.

Bingöl’ün sözleri kitabın özünü açıklar nitelikte:

“Devlet ve siyasi iktidarın hukuk kurallarına uymadığı, bunun kronik bir hal aldığı ve krizlere dönüştüğü durumlar aslında rastlantı değil, şiddeti bir yöntem olarak benimsemenin kaçınılmaz sonuçlarıdır. Eğer hukuk, yapısı gereği iktidarın şiddet tekeli ile uygulanıyorsa şiddet tekelini elinde bulunduran iktidar ona uymak istemediğinde hukukun hükümsüz kalması da doğal, hatta kaçınılmazdır.”

  • Künye: Doğukan Bingöl – Hukuk ve Şiddet: Temeller, Eleştiri ve İmkânlar, Dost Kitabevi, hukuk, 216 sayfa, 2025

İlhan Tekeli – Cumhuriyetin Belediyecilik Öyküsü (2025)

İlhan Tekeli’nin Cumhuriyetin Belediyecilik Öyküsü (1923-1990) adlı eseri, Türkiye belediyeciliğinin Cumhuriyet dönemi boyunca geçirdiği dönüşümleri tarihsel ve kuramsal bir perspektifle anlatıyor. Kitap, belediyeciliği yalnızca idari bir kurum olarak değil, modernleşme, devlet-toplum ilişkileri ve kentsel yaşamla iç içe geçmiş bir toplumsal pratik olarak ele alıyor. Tekeli, yasal düzenlemelerden mali kaynaklara, merkez-yerel ilişkilerden çok partili hayatın yerel yönetim pratiklerine etkisine kadar geniş bir alanı sistematik biçimde inceliyor. Eser, belediyeciliğin hukuki ve idari evrelerini ayrıntılı bir envanterle belgeliyor ve bu veriler üzerinden yerel yönetim sorunları ve çözüm yaklaşımlarına ilişkin kapsamlı analizler sunuyor.

Yazar, devletin denetim mekanizmaları ile yerel özerklik talepleri arasındaki gerilimi tarihsel süreç içinde izliyor ve bu gerilimin kentleşme, mali krizler ve toplumsal eşitsizliklerle nasıl kesiştiğini gösteriyor. Tekeli’nin anlatısı, belediyeciliğin yalnızca teknik bir iş olmadığını; demokratik katılım, sosyal hizmet ve mekânsal adalet gibi ilkelere bağlı olduğunu vurguluyor. Kitap, uygulamalı politika önerileri ve zengin bir kaynakça niteliğindeki dokümantasyonuyla hem akademisyenlere hem uygulayıcılara başvuru sağlayan bir eser olarak öne çıkıyor.

Sonuç olarak, ‘Cumhuriyetin Belediyecilik Öyküsü’, Türkiye’de yerel yönetimlerin tarihsel dönüşümünü anlamak isteyen herkes için temel bir başvuru kaynağı olmanın ötesinde, çağdaş belediyecilik tartışmalarına eleştirel katkılar sunuyor. Kitap, belediyeciliğin geçmişini anlatmakla kalmayıp, geleceğe dönük yerel siyaset ve planlama için düşünsel bir zemin oluşturuyor.

  • Künye: İlhan Tekeli – Cumhuriyetin Belediyecilik Öyküsü (1923-1990), Efil Yayınevi, inceleme, 404 sayfa, 2025

Eva Meijer – Dilimin Sınırları (2025)

 

Eva Meijer’in bu eseri, depresyonu yalnızca bir ruhsal hastalık değil, aynı zamanda dil, düşünce ve dünya arasındaki ilişkinin kırıldığı bir deneyim olarak ele alıyor. Başlığını Ludwig Wittgenstein’ın “Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır” sözünden alan kitap, depresyonu dilin çöktüğü, anlamın parçalandığı bir varoluş hali olarak inceliyor. Meijer, hem bir filozof hem de depresyonu bizzat yaşamış bir birey olarak, bu sessizliğin içinde düşünmenin ve konuşmanın mümkün olup olmadığını sorguluyor. ‘Dilimin Sınırları: Depresyonla ilgili Küçük Felsefi Bir Araştırma’ (‘De grenzen van mijn taal: een klein filosofisch onderzoek naar depressie’), felsefi analizi kişisel deneyimle buluşturarak, akıl ile duygu arasındaki sınırları yeniden tanımlıyor.

Meijer’e göre depresyon, bireyin kendisiyle, diğer insanlarla ve dünyayla kurduğu iletişimin bozulduğu bir durumdur. Ancak bu sessizlik mutlak değildir; içinde yeni bir anlam kurma potansiyelini taşır. Dilin sınırlarına ulaşmak, bazen yeni bir dili —acıya, yalnızlığa, kırılganlığa ait bir dili— bulma çabasına dönüşür. Meijer, Spinoza’dan Kierkegaard’a, oradan Virginia Woolf’a uzanan geniş bir düşünsel hattı izleyerek, depresyonun yalnızca tıbbi değil, varoluşsal bir olgu olduğunu savunuyor.

Eserde, toplumsal normların “sağlıklı zihin” anlayışına da eleştirel bir bakış getiriliyor. Meijer, depresyonun bireyi toplumsal beklentilerden özgürleştiren, ancak aynı zamanda onu dünyadan koparan çelişkili doğasını açığa çıkarıyor. ‘Dilimin Sınırları’, dilin imkânlarıyla sınırlı bir varoluşun felsefi anatomisini sunuyor. Meijer, depresyonun sessizliğinde dahi düşüncenin bir yankısı olduğunu gösteriyor; kelimelerin tükendiği yerde bile anlamın yeniden doğabileceğini hatırlatıyor.

  • Künye: Eva Meijer – Dilimin Sınırları: Depresyonla ilgili Küçük Felsefi Bir Araştırma, çeviren: Gül Özlen, Kaplumbaa Kitap, felsefe, 96 sayfa, 2025