Nurcan Abacı – Osmanlı’da Korkunun Gölgesi (2025)

Nurcan Abacı’nın ‘Osmanlı’da Korkunun Gölgesi: El Âlem Ne Der ve Ehl-i Örf Heyulası Üzerine Bir Deneme’ adlı kitabı, Osmanlı toplumunun görünmez ama belirleyici duygusal yapısını “korku” ekseninde çözümlüyor. Yazar, arşiv belgeleriyle, özellikle kadı sicillerindeki sıradan insanların hikâyeleri üzerinden toplumsal psikolojinin izini sürüyor. Korkunun yalnızca cezayla değil, “cezalandırılma ihtimali” ve “el âlem ne der” kaygısıyla nasıl içselleştirildiğini gösteriyor. Kitabın yapısı da bu çok katmanlı duygunun anatomisini andırıyor: “El Âlem Ne Der Korkusu”, “Ehl-i Örf Heyulası” ve “Muhtemel Korkular” başlıkları, bireyin toplum, otorite ve kendi iç dünyası karşısındaki kırılgan dengesini ortaya koyuyor.

Abacı’nın yaklaşımı, tarih yazımını belgelerin soğuk yüzeyinden çıkarıp duyguların ve söylentilerin belirleyiciliğine taşıyor. “Gammazlık”, “iftira”, “mahalle baskısı” ve “devlet görevlisi korkusu” gibi mikro düzeydeki olgular, Osmanlı düzeninin sürekliliğini sağlayan görünmez mekanizmalar olarak yorumlanıyor. Korkunun biyolojik, psikolojik ve sosyal işlevlerini açıklayan giriş bölümü, tarih anlatısını disiplinlerarası bir zemine taşıyor.

Bu çerçevede, yazarın tarihsel yöntemi İstanbul Latin İmparatorluğu’nun yarattığı travmatik hafızayla da benzerlik gösteriyor. 1204’teki Haçlı istilasının ardından Bizans toplumunun yaşadığı belirsizlik ve güvensizlik duygusu nasıl uzun süre kolektif davranışları belirlediyse, Osmanlı toplumunda da korku aynı şekilde bir “düzen kurucu” unsur haline geliyor. Her iki örnek de iktidar ve toplumsal kontrolün yalnızca kılıçla ya da kanunla değil, insanların zihinlerinde kök salan duygusal rejimler aracılığıyla sürdürüldüğünü hatırlatıyor.

‘Osmanlı’da Korkunun Gölgesi’, tarihsel belgelerin ardındaki sessiz duyguları görünür kılarak, korkunun nasıl bir toplumsal tasarım ilkesi olduğunu düşündüren özgün bir tarih denemesi.

  • Künye: Nurcan Abacı – Osmanlı’da Korkunun Gölgesi: El Âlem Ne Der ve Ehl-i Örf Heyulası Üzerine Bir Deneme, Fol Kitap, tarih, 176 sayfa, 2025

Maria Mies, Vandana Shiva – Ekofeminizm (2025)

Maria Mies ve Vandana Shiva’nın ilk olarak 1993 yılında yayımlanan bu kitabı, çevre yıkımıyla ataerkil sistemin birbirine nasıl sıkı sıkıya bağlı olduğunu gösteren ekofeminist düşüncenin temel metinlerinden biri. Yazarlar, modern kapitalizmin hem doğayı hem de kadın bedenini sömürerek büyüdüğünü savunuyorlar. ‘Ekofeminizm’ (‘Ecofeminism’), çevresel krizi yalnızca ekolojik bir sorun olarak değil, aynı zamanda cinsiyet, sınıf ve sömürgecilik eksenlerinde işleyen küresel bir adaletsizlik sistemi olarak ele alıyor.

Mies ve Shiva, özellikle Batı merkezli kalkınma anlayışını eleştiriyor. Bu anlayışın, üretimi erkekle, doğurganlığı ve doğayı ise kadınla özdeşleştirerek bir hiyerarşi kurduğunu öne sürüyorlar. Teknoloji, bilim ve sanayinin “ilerleme” adı altında dünyayı tahrip ettiğini; bu tahribatın en çok da kadınlar, köylüler ve yerli topluluklar üzerinde yıkıcı sonuçlar yarattığını vurguluyorlar. Bu nedenle kitap, doğanın korunması ile kadınların özgürleşmesini aynı mücadele olarak konumlandırıyor.

Eserdeki ekofeminist yaklaşım, yalnızca çevre etiğine değil, üretim biçimlerine, toplumsal dayanışmaya ve alternatif yaşam modellerine dair de yeni bir bakış sunuyor. Yazarlar, Batılı endüstriyel paradigmanın yerine yerel bilgiye, topluluk dayanışmasına ve doğayla uyumlu üretime dayalı bir dünya görüşü öneriyor. Böylece ‘Ekofeminizm’, hem çevreci hem de feminist kuramların kesiştiği noktada, doğa ile insan, kadın ile erkek arasındaki ilişkilerin yeniden düşünülmesini isteyen güçlü bir manifesto niteliği kazanıyor.

  • Künye: Maria Mies, Vandana Shiva – Ekofeminizm, çeviren: İlknur Urkun Kelso, Kolektif Kitap, feminizm, 504 sayfa, 2025

Süleyman Onur Geyik – İstanbul Latin İmparatorluğu (2025)

1204’teki Dördüncü Haçlı Seferi’nin ardından İstanbul’un Latinler tarafından işgali, yalnızca Bizans İmparatorluğu’nun sonunu hızlandıran bir siyasal kırılma değil, aynı zamanda Doğu Akdeniz’in kaderini değiştiren bir medeniyet sarsıntısıydı.

Süleyman Onur Geyik’in ‘İstanbul Latin İmparatorluğu: Kuruluş Devri (1204–1216)’ adlı çalışması, bu kısa ama etkisi yüzyıllar süren dönemi hem Bizans hem Latin kaynaklarını karşılaştırarak yeniden düşünmeye davet ediyor. Geyik, Latinlerin kurduğu yeni imparatorluğu yalnızca bir “yağma sonrası rejim” olarak değil, farklı iktidar geleneklerinin, ekonomik çıkarların ve dini meşruiyet iddialarının çarpıştığı geçici ama yoğun bir laboratuvar olarak yorumluyor.

Kitap, Haçlıların kenti ele geçirdikten sonra Bizans topraklarını nasıl bölüştüğünü, Latin yönetiminin İstanbul’un idari yapısına ve kutsal mekânlarına nasıl müdahale ettiğini inceliyor. Aynı zamanda II. Bulgar Krallığı ve İznik merkezli Bizans direnişiyle yürütülen siyasi mücadeleleri, Avrupa feodalizmi ile Bizans bürokrasisinin çelişkileri üzerinden yeniden okuyor. Bu bakımdan Geyik’in anlatısı, tarihsel olguların ötesinde, farklı kültürlerin iktidar ve aidiyet anlayışlarının çarpıştığı bir sahneye dönüşüyor.

Eserin değeri, İstanbul Latin İmparatorluğu’nu bir “fetih hikâyesi” olarak değil, medeniyetlerin birbirine dokunduğu, birbirini dönüştürdüğü bir kırılma anı olarak ele almasında yatıyor. Bu yönüyle kitap, Ortaçağ siyasetinin karmaşık diplomatik ağlarını ve o ağların ortasında kimliğini yeniden kurmaya çalışan bir şehrin hikâyesini açığa çıkarıyor. Özellikle İstanbul’un Latin hâkimiyeti altındaki kültürel direnci ve dini simgelerin yeniden anlamlandırılışı, günümüz kent tarihine dair tartışmalar için de yankı uyandırıyor.

  • Künye: Süleyman Onur Geyik – İstanbul Latin İmparatorluğu: Kuruluş Devri (1204-1216), Kabalcı Yayınları, tarih, 256 sayfa, 2025

Sigmund Freud – Uygarlığın Huzursuzluğu (2025)

Sigmund Freud’un bu eseri, insan doğası ile uygarlığın yarattığı düzen arasındaki çatışmayı derinlemesine inceliyor. Freud, insanın içgüdüsel arzuları ile toplumun kuralları arasında kaçınılmaz bir gerilim bulunduğunu savunuyor. Uygarlık, bireysel özgürlükleri sınırlayarak ortak yaşamı mümkün kılıyor ancak bu sınırlama, bireyde sürekli bir huzursuzluk yaratıyor. İnsan, doğası gereği haz arayan ve saldırganlık içeren bir varlık olarak tanımlanıyor; oysa toplum, bu eğilimleri bastırmaya zorlayarak suçluluk duygusunu içselleştiriyor.

Freud’a göre uygarlığın ilerlemesi, teknik ve kültürel kazanımlarla birlikte bireyin iç dünyasında artan bir baskı yaratıyor. Vicdanın kökeninde, içe yöneltilmiş saldırganlık bulunuyor; bu da süperego aracılığıyla bireyin kendine karşı acımasızlaşmasına neden oluyor. Dini inançların sunduğu “ilahi baba” fikri, bu içsel çatışmanın geçici bir tesellisi olarak görülüyor. Ancak Freud, dinin huzursuzluğu ortadan kaldırmadığını, yalnızca onu şekil değiştirmiş bir biçimde sürdürdüğünü belirtiyor.

‘Uygarlığın Huzursuzluğu’ (‘Das Unbehagen in der Kultur’), insanlığın mutluluk arayışını temelden sorguluyor. Freud, uygarlığın bireye güvenlik sağlarken içsel özgürlüğünü tahrip ettiğini, bu yüzden insanın ne tamamen mutlu ne de tamamen uyumlu olamayacağını ileri sürüyor. Sonuçta kitap, modern insanın kendi yarattığı düzen içinde neden tatmin bulamadığını psikolojik bir çerçevede açıklayarak hem bireysel hem toplumsal düzeyde kalıcı bir gerilimin kaçınılmazlığını ortaya koyuyor.

  • Künye: Sigmund Freud – Uygarlığın Huzursuzluğu, çeviren: Ferhat Jak İçöz, Sel Yayıncılık, psikanaliz, 96 sayfa, 2025

Rob Boddice – Acının Tarihi (2025)

Rob Boddice’in bu kitabı, acının yalnızca biyolojik bir olgu değil, aynı zamanda tarih boyunca kültürel, duygusal ve toplumsal biçimlerde şekillenmiş karmaşık bir deneyim olduğunu gösteriyor. Boddice, acının anlamının farklı dönemlerde nasıl değiştiğini incelerken, tıbbi, felsefi ve duygusal tarihleri bir araya getiriyor. Ona göre acı, yalnızca sinirlerin ilettiği bir sinyal değil; bireyin toplumsal konumu, inançları, cinsiyeti ve içinde bulunduğu kültür tarafından şekillenen bir duyumsama biçimi olarak varlık buluyor.

Yazar, 18. yüzyıldan günümüze kadar uzanan bir çizgide, beden ile zihin arasındaki ilişkinin acı deneyimini nasıl dönüştürdüğünü ele alıyor. Modern tıbbın yükselişiyle birlikte acının ölçülmeye ve nesnelleştirilmeye çalışıldığı, ancak bu süreçte öznel boyutunun çoğu kez göz ardı edildiği anlatılıyor. Buna karşılık Boddice, acının öznel doğasına ve duygularla olan derin bağlarına dikkat çekerek, tıbbi açıklamaların ötesine geçen bir “hissedilen tarih” inşa ediyor.

‘Acının Tarihi: Duyum, Duygu ve Deneyim’ (‘Knowing Pain: A History of Sensation, Emotion, and Experience’), savaşlar, ameliyatlar, dini deneyimler ve psikolojik rahatsızlıklar gibi örnekler üzerinden acının hem bireysel hem de kolektif bir fenomen olduğunu gösteriyor. Farklı dönemlerde insanların acıya yüklediği anlamlar, empati kavramının nasıl evrildiğini de ortaya koyuyor. Sonuçta ‘Acının Tarihi’, insanlık tarihini acı üzerinden yeniden okuyan, duyguların tarihsel inşasına dair güçlü bir düşünsel çerçeve sunuyor.

  • Künye: Rob Boddice – Acının Tarihi: Duyum, Duygu ve Deneyim, çeviren: Akın Sarı, Ayrıntı Yayınları, bilim, 272 sayfa, 2025

Mengzi – Hükümdara Öğütler (2025)

‘Hükümdara Öğütler’ ya da Batı’da bilinen adıyla ‘Mencius’, Konfüçyüs sonrası Çin düşüncesinin en önemli klasiklerinden biri. ‘Hükümdara Öğütler’ (‘孟子 (Mèngzǐ)’, Mengzi’nin MÖ 4. yüzyılda farklı hükümdarlarla yaptığı diyalogları, ahlak, siyaset ve insan doğası üzerine görüşlerini içeriyor. Temel iddiası, insanın doğuştan iyi olduğu fikridir. Mengzi’ye göre merhamet, adalet, saygı ve bilgelik her insanda potansiyel olarak vardır; ancak bu nitelikler doğru eğitim ve erdemli bir yönetimle geliştirilmediğinde körelir. Bu nedenle iyi bir toplumun temeli, bireylerin içsel iyiliğini besleyen adil bir yönetimdir.

Kitapta yöneticiye düşen görev, halkın refahını sağlamak ve onların ahlaki gelişimine zemin hazırlamaktır. Mengzi, zorbalığa dayanan yönetimleri meşru saymaz; bir hükümdar halkın iyiliğini gözetmiyorsa, halkın ona karşı çıkma hakkı vardır. Bu düşünce, Çin siyaset felsefesinde “erdemli yönetici” idealini pekiştirir. Mengzi ayrıca ekonomik adalet, ölçülü yönetim ve halkın temel ihtiyaçlarının karşılanması üzerine de ayrıntılı analizler yapar.

Eserin dili öğretici ve diyaloglar üzerinden ilerler; bu yönüyle hem felsefi hem pedagojik bir metindir. Mengzi, Konfüçyüs’ün öğretilerini soyut ahlak ilkelerinden çıkarıp toplumsal ve politik bir zemine taşır. Mengzi, insan doğasına duyduğu güvenle, ahlakın kaynağını dışsal otoritede değil, insanın içsel vicdanında arayan bir bilgelik kitabıdır.

  • Künye: Mengzi – Hükümdara Öğütler: Mengzi Klasiği, çeviren: İlknur Sertdemir, Vakıfbank Kültür Yayınları, siyaset, 272 sayfa, 2025

Gabor Maté – Aç Hayaletler Diyarında (2025)

Gabor Maté’nin bu çalışması, bağımlılığı yalnızca kimyasal bir hastalık değil, insanın duygusal acılarına verilmiş bir yanıt olarak ele alıyor. Vancouver’daki yoksul ve madde bağımlısı hastalarla yıllarca çalışan Maté, klinik deneyimlerini nörobilim ve psikolojiyle harmanlayarak bağımlılığın kökenine iniyor. Ona göre bağımlılıklar, çocuklukta yaşanan travmaların, sevgisizlik ve dışlanmanın yetişkinlikte bıraktığı boşluğu doldurma çabasıdır. Beynin ödül sistemi bu duygusal eksikliklerle yeniden şekilleniyor ve kişi, geçici bir rahatlama uğruna kendine zarar veren davranışlara sığınıyor.

Maté, uyuşturucu bağımlılığını merkez alsa da alışveriş, teknoloji, yeme veya başarı hırsı gibi daha “saygın” bağımlılık biçimlerini de aynı mekanizmanın ürünü olarak tanımlıyor. Böylece bağımlılığı, toplumsal yapının dayattığı yalnızlık, rekabet ve bastırılmış duyguların bir sonucu olarak görmemizi sağlıyor. ‘Aç Hayaletler Diyarında: Bağımlılıkla Yakın Temaslar’ (‘In the Realm of Hungry Ghosts: Close Encounters with Addiction’), cezalandırma yerine şefkat temelli bir yaklaşım öneriyor: bağımlıyı suçlamak yerine, onun hikâyesini anlamaya çalışmak.

Maté’nin üslubu hem bilimsel hem derin biçimde insani. Kendi yaşamındaki duygusal boşluklara da değinerek bağımlılığın kişisel boyutunu açık yüreklilikle paylaşıyor. ‘Aç Hayaletler Diyarında’, modern toplumun ruhsal yoksulluğunu gözler önüne seren ve iyileşmenin empatiyle mümkün olabileceğini hatırlatan güçlü bir eser olarak öne çıkıyor.

  • Künye: Gabor Maté – Aç Hayaletler Diyarında: Bağımlılıkla Yakın Temaslar, çeviren: Defne Orhun, İletişim Yayınları, psikoloji, 535 sayfa, 2025

John Freely – Anadolu Selçukluları (2025)

John Freely’nin bu çalışması, Anadolu Selçuklularının tarih sahnesine çıkışını, Orta Asya bozkırlarından Anadolu’ya uzanan uzun göç ve fetih süreciyle birlikte anlatıyor. Freely, Selçukluların yalnızca savaşçı bir kavim olmadığını; aynı zamanda İslam dünyasının siyasal, kültürel ve entelektüel dönüşümünde belirleyici bir rol oynadığını vurguluyor. ‘Anadolu Selçukluları: At Sırtında Fırtına’ (‘Storm on Horseback: The Seljuk Warriors of Turkey’), 10. yüzyılın sonlarında Horasan’da başlayan yükselişin, 11. yüzyılda Anadolu’nun kapılarını açan Malazgirt Zaferi’yle nasıl doruğa ulaştığını ayrıntılı biçimde ele alıyor.

Yazar, Selçukluların kurduğu devlet yapısını yalnızca askeri başarılar üzerinden değil, aynı zamanda şehirleşme, bilim, mimari ve sanat alanlarındaki gelişmelerle de inceliyor. Alparslan, Melikşah ve Nizamülmülk gibi figürlerin liderlik anlayışı ile kurumsal mirasları, İslam dünyasında uzun vadeli bir siyasal istikrarın temellerini oluşturuyor. Freely, Selçuklu dönemini Osmanlı’nın öncülü olarak değerlendirirken, bu mirasın hem Türk hem İslam kimliğini şekillendirdiğini savunuyor.

Eserde, anlatı dili tarihsel ayrıntılardan beslenirken akıcı ve edebi bir üslup da korunuyor. Freely, savaşların yıkıcılığını ve imparatorlukların ihtişamını aynı anda aktararak, Selçukluların Anadolu tarihindeki dönüştürücü gücünü gözler önüne seriyor. Kitap, hem akademik hem popüler tarih okurlarına hitap eden; Selçuklu dönemini askeri fetihlerin ötesinde, medeniyet kurucu bir dönem olarak yeniden yorumlayan kapsamlı bir çalışma olarak öne çıkıyor.

  • Künye: John Freely – Anadolu Selçukluları: At Sırtında Fırtına, çeviren: Ayşen Tekşen, Alfa Yayınları, tarih, 280 sayfa, 2025

Samuel Dolbee – Çekirgelerin Saltanatı (2025)

Samuel Dolbee’nin bu çalışması, modern Orta Doğu tarihine çevresel bir perspektiften yaklaşarak sınırlar, iktidar ve doğa arasındaki karmaşık ilişkiyi inceliyor. Dolbee, özellikle Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminden Fransız ve İngiliz manda yönetimlerine uzanan süreçte, Mezopotamya ve Suriye çöllerindeki, bilhassa Cezire’deki çekirge istilalarını merkezine alıyor. Bu afetleri yalnızca ekolojik olaylar olarak değil, aynı zamanda imparatorlukların sınır politikalarını, bürokratik düzenlemelerini ve halkların direniş biçimlerini şekillendiren siyasal araçlar olarak yorumluyor.

Yazar, çekirgeleri metaforik bir unsur olarak kullanarak doğanın da iktidar ilişkilerinin bir parçası haline geldiğini öne sürüyor. Çekirge salgınları karşısında geliştirilen idari tepkiler, yerel halkın yaşam biçimleri ve üretim düzeni üzerindeki etkilerle birlikte analiz ediliyor. Dolbee, çevresel felaketlerin imparatorlukların çöküşünde ve yeni ulusal sınırların çizilmesinde ne kadar belirleyici rol oynadığını gözler önüne seriyor. Bu yönüyle kitap, tarih yazımında çevre faktörünün uzun süre göz ardı edilen gücünü vurguluyor.

‘Çekirgelerin Saltanatı: Osmanlı’da Sınır, Çevre ve İktidar’ (‘Locusts of Power: Borders, Empire, and Environment in the Modern Middle’), yalnızca çevre tarihi açısından değil, aynı zamanda Orta Doğu’nun modernleşme sürecini anlamak için de çığır açıcı bir çalışma. Dolbee, iktidarın yalnızca insanlar arasında değil, doğa ile kurulan ilişkilerde de üretildiğini gösteriyor. Böylece, ekoloji ile siyaset arasındaki sınırları aşan bir anlatı kurarak Orta Doğu tarihine yeni bir derinlik kazandırıyor.

  • Künye: Samuel Dolbee – Çekirgelerin Saltanatı: Osmanlı’da Sınır, Çevre ve İktidar, çeviren: Can Gümüş İspir, Fol Kitap, tarih, 432 sayfa, 2025

Kolektif – Büyük Tarih (2025)

‘Büyük Tarih’ (‘Big History’), evrenin başlangıcından insanlığın geleceğine kadar uzanan geniş bir zaman çizelgesini bütüncül biçimde ele alıyor. Yazarlar, bilimi, tarihi ve felsefeyi bir araya getirerek “büyük tarih” adını verdikleri yaklaşımda evrenin, yaşamın ve insan toplumlarının gelişimini tek bir anlatı içinde birleştiriyor. Kitap, kozmik ölçekteki dönüşümlerle insanlık tarihindeki toplumsal ve teknolojik değişimleri birbirine bağlayarak, evrendeki karmaşık düzenin nasıl ortaya çıktığını açıklamaya çalışıyor.

Anlatı, sekiz “eşik” üzerinden ilerliyor: Büyük Patlama’dan yıldızların oluşumuna, yaşamın evriminden tarım devrimine ve modern teknolojik çağa kadar her aşama, artan enerji yoğunluğu ve karmaşıklık düzeyiyle tanımlanıyor. Bu yapı sayesinde kitap, yalnızca geçmişi anlatmakla kalmıyor; geleceğe dair olası senaryolar da sunuyor. İnsan türünün çevresini dönüştürme gücü, gezegenin ekolojik sınırları ve yapay zekâ gibi yeni dönüm noktaları, tarihsel süreklilik içinde tartışılıyor.

Yazarlar, geleneksel tarih anlayışının insan merkezli sınırlarını aşarak, insanı evrensel bir bağlamda konumlandırıyor. Ancak bu yaklaşım, bazı tarihçilerce aşırı soyut ve bilimsel indirgemeci bulunuyor. Yine de ‘Büyük Tarih’, farklı disiplinleri birleştiren açıklıkta yazılmış nadir eserlerden biri olarak, insanlığın yerini evrendeki büyük hikâyeye bağlayan etkileyici bir sentez sunuyor.

  • Künye: Kolektif – Büyük Tarih: Big Bang’den İnsanlığın Geleceğine Disiplinlerarası Bir Bakış, editör: David Christian, William H. McNeill, Jerry H. Bentley, Ralph C. Croizier, J. R. McNeill, Heidi Roupp, Judith P. Zinsser, Brett Bowden, çeviren: Ozan Karakaş, Alfa Yayınları, tarih, 328 sayfa, 2025