Joseph de Maistre — Fransa Üzerine Düşünceler (2026)

Modernlik karşıtı düşüncenin önde gelen isimlerinden olan Joseph de Maistre’in ‘Fransa Üzerine Düşünceler’ (‘Considérations sur la France’) adlı eseri, Fransız Devrimi’ne karşı yazılmış en etkili ve en tartışmalı siyasal metinlerden biri olarak öne çıkıyor. Hasan Aksakal’ın sunuşunda da vurgulandığı üzere kitap, yalnızca öfkeli bir devrim karşıtı metin değil; modern siyasetin otorite, meşruiyet, gelenek ve düzen sorunlarını ele alan kapsamlı bir inceleme. Maistre, 1789’u özgürlük ve ilerlemenin zaferi olarak değil, Fransa’nın tarihsel ve dinsel temellerinden uzaklaşmasının sonucu olarak yorumluyor.

Eserin ilk bölümlerinde devrimlerin insan eliyle başlayıp kısa sürede insan iradesini aşan tarihsel kuvvetlere dönüştüğünü savunuyor. Fransız Devrimi’ni İlahi Takdir’in bir aracı olarak görüyor ve Fransa’nın dinsizlik, ahlaki çözülme ve siyasal kibir nedeniyle cezalandırıldığını ileri sürüyor. Ona göre tarih, yalnızca insan aklıyla açıklanamıyor; görünmeyen manevi güçler de toplumsal olayların yönünü belirliyor. Bu nedenle devrim, basit bir siyasal değişim değil, daha derin bir tarihsel ve dinsel sürecin sonucu olarak değerlendiriliyor.

Üçüncü bölümde savaş, kurban ve şiddet temaları üzerinde duruyor. İnsanlık tarihinin şiddetten tamamen arındırılmış biçimde düşünülemeyeceğini savunuyor. Düzen ile düzensizlik, akıl ile tutkular ve kutsal ile siyaset arasındaki gerilimlerin toplumların ayrılmaz parçaları olduğunu ileri sürüyor. Bu yaklaşım, Maistre’i yalnızca muhafazakâr bir polemikçi olmaktan çıkarıyor ve modern toplumsal teorinin karanlık sorularıyla ilgilenen bir düşünür hâline getiriyor.

Kitabın devamında Fransız Cumhuriyeti’nin kalıcı olamayacağını öne sürüyor. Büyük toplumların soyut ilkelerle yeniden kurulamayacağını, gerçek meşruiyetin yüzyıllar boyunca oluşan geleneklerden doğduğunu savunuyor. Halk egemenliği, temsil ve çoğunluk iradesi gibi modern kavramları ikincil görüyor; tarihsel sürekliliği, alışkanlıkları ve monarşik otoriteyi ön plana çıkarıyor. Eski Fransız düzenini yalnızca bir yönetim biçimi olarak değil, kolektif hafızanın ve toplumsal bütünlüğün taşıyıcısı olarak değerlendiriyor.

Din karşıtı karakter taşıdığını düşündüğü devrimi eleştirirken Hıristiyanlığı toplumsal bağın temel unsuru olarak konumlandırıyor. Anayasaların yalnızca insan aklının ürünü olmadığını, kalıcı kurumların insanı aşan ilkelere dayandığını savunuyor. Bu nedenle anayasanın yazılmaktan çok tarih içinde olgunlaştığını düşünüyor. Karşı-devrimin de yeni bir devrim şeklinde değil, doğal bir tarihsel restorasyon biçiminde gerçekleşeceğini öngörüyor.

Kitabın asıl önemi, siyaseti gelenek, din, sembol ve tarih üzerinden açıklayan yaklaşımında ortaya çıkıyor. Maistre, toplumların tasarlanarak değil, uzun tarihsel süreçler içinde oluştuğunu savunuyor. Bununla birlikte, ancien régime’in eşitsizliklerini, mali krizlerini ve toplumsal sorunlarını yeterince hesaba katmıyor. Devrimin metafiziğini güçlü biçimde açıklarken, onu hazırlayan maddi ve toplumsal nedenleri geri planda bırakıyor. Buna rağmen eser, modern muhafazakârlığın, siyasi ilahiyatın ve meşruiyet tartışmalarının temel klasiklerinden biri olarak önemini koruyor.

Joseph de Maistre — Fransa Üzerine Düşünceler
Çeviren: Kerem Güner • Beyoğlu Kitabevi
Siyaset • 156 sayfa • 2026

Mehtap Tanar — Dört Devir, Bir Kadın (2026)

‘Dört Devir, Bir Kadın: Halide Edib Adıvar’ın Entelektüel Portresi’, Halide Edib’i sadece bir yazar olarak değil, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan kırılgan tarih içinde düşünce üreten, müdahil olan ve bedel ödeyen bir entelektüel olarak yeniden ele alıyor. Kitap, onun hayatını bir kahramanlık anlatısına dönüştürmeden; çelişkileri, fikir değişimleri ve iktidarla kurduğu karmaşık ilişkiler üzerinden okumayı tercih ediyor. Böylece Halide Edib’in hikâyesi, aynı zamanda modern Türkiye’nin fikir mücadelelerinin de hikâyesine dönüşüyor.

Eserin ilk bölümleri, II. Meşrutiyet yıllarındaki özgürlük heyecanını ve bu atmosfer içinde şekillenen genç Halide Edib’i merkeze alıyor. Kadın eğitimi, basın özgürlüğü ve toplumsal dönüşüm üzerine yürüyen tartışmalar içinde görünür hale gelen Halide Edib, kısa sürede yalnızca bir yazar değil, kamusal alanda söz alan etkili bir figür haline geliyor. 31 Mart Vakası, Adana olayları ve Balkan Savaşları gibi krizler, onun düşünce dünyasında derin kırılmalar yaratıyor. Başlangıçta daha kapsayıcı bir Osmanlıcılık fikrine yakın duran yaklaşımı zamanla milliyetçi bir tona evrilirken, savaş atmosferi kadınların kamusal görünürlüğünü ve fedakârlığını da siyasetin merkezine taşıyor.

Kitap, Milli Mücadele dönemini Halide Edib’in hayatındaki en yoğun siyasal momentlerden biri olarak değerlendiriyor. İstanbul mitinglerinde yaptığı konuşmalarla geniş kitleleri etkileyen Halide Edib, işgale karşı direnişin sembol isimlerinden biri haline geliyor. Anadolu’ya geçişiyle birlikte yalnızca bir hatip değil, doğrudan mücadeleye katılan bir figür olarak öne çıkıyor. Ancak eser, onun bu dönemdeki fikir dünyasını tek boyutlu bir kahramanlık çerçevesine hapsetmiyor; Amerikan mandası tartışmaları, Batı’ya dair sorgulamaları ve yeni devlet tahayyülü gibi meselelerde yaşadığı düşünsel gerilimleri de görünür kılıyor.

Cumhuriyet’in kuruluş yılları ise kitapta büyük bir ayrışma dönemi olarak ele alınıyor. Halide Edib, bağımsızlık mücadelesinin ardından şekillenen yeni siyasal düzende giderek merkezden uzaklaşıyor. Demokrasi, çoğulculuk ve özgürlük arayışı üzerinden geliştirdiği eleştiriler, onu erken Cumhuriyet muhalefetinin önemli isimlerinden biri haline getiriyor. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’yla kurduğu ilişki, devrimlere yönelik mesafeli yaklaşımı ve tek parti yönetimine dönük itirazları, onun iktidarla arasındaki kırılmayı derinleştiriyor. Kitap, Halide Edib’in Cumhuriyet’e bütünüyle karşı bir yerde durmadığını; fakat devletin otoriterleşme eğilimleri karşısında sürekli eleştirel bir pozisyon almaya çalıştığını vurguluyor.

Sürgün yılları ve sonraki dönemler ise Halide Edib’in düşünsel yalnızlığını ve uluslararası entelektüel kimliğini öne çıkarıyor. Avrupa’dan Amerika’ya, Hindistan’dan Türkiye’ye uzanan bu uzun dönemde savaş, sömürgecilik, modernleşme ve özgürlük meseleleri üzerine düşünmeyi sürdürüyor. Yurda dönüşünden sonra da demokrasi ve ifade özgürlüğü konularındaki hassasiyetini koruyan Halide Edib, farklı dönemlerde farklı siyasal aktörlerle aynı çizgide görünse bile eleştirel mesafesini bütünüyle kaybetmiyor. Kitap sonunda Halide Edib’in portresi, tek bir ideolojinin içine sığmayan; değişen dönemlere rağmen fikir üretmeyi sürdüren, modern Türkiye’nin sancılı dönüşümüne tanıklık etmiş güçlü ama tartışmalı bir entelektüel olarak beliriyor.

Mehtap Tanar — Dört Devir, Bir Kadın: Halide Edib Adıvar’ın Entelektüel Portresi
• Beyoğlu Kitabevi
Biyografi • 456 sayfa • 2026

Paul Valéry — Tinin Krizi ve Avrupalı (2026)

Paul Valéry, bu kitapta bir araya getirilen metinlerinde Birinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa uygarlığının içine girdiği düşünsel ve ahlaki bunalımı inceliyor. Ona göre savaş yalnızca milyonlarca insanın ölümüne yol açmış bir felaket değil, aynı zamanda Avrupa’nın yüzyıllardır inşa ettiği ilerleme fikrinin de çöküşüdür. Bilim, teknik ve akıl sayesinde insanlığın sürekli gelişeceğine duyulan güven, savaşın yıkımıyla birlikte sarsılmıştır. Valéry’nin ünlü “Biz uygarlıklar artık biliyoruz ki, ölümlüyüz.” sözü, tam da bu kırılmayı anlatır. Avrupa artık kendisini tarihin doğal merkezi olarak göremez; çünkü kendi ürettiği bilgi ve teknolojiyi aynı zamanda kitlesel yıkımın aracı haline getirmiştir.

Valéry, Avrupa’nın taşıdığı düşünsel enerjinin kendi sınırlarına ulaştığını savunuyor. Yüzyıllar boyunca dünyaya yön veren kültürel ve bilimsel üstünlük, artık bir güven kaynağı değil, bir kaygı sebebidir. Avrupa’nın aklı ve bilgisi insanlığı özgürleştirmek yerine onu daha büyük bir kırılganlığın içine sürüklemiştir. Bu nedenle modern uygarlık, kendi başarılarının ağırlığı altında bir tür iç çöküş yaşamaktadır. Valéry, savaş sonrası Avrupa insanının geleceğe dair inancını kaybettiğini, geçmişin büyük mirası ile yaklaşan belirsizlik arasında sıkıştığını gösteriyor.

“Avrupalı” olmanın ne anlama geldiğini de tartışıyor. Valéry’ye göre Avrupa yalnızca bir coğrafya değildir; Roma’nın siyasal düzeni, Hıristiyanlığın ahlaki mirası ve Yunan düşüncesinin eleştirel aklıyla şekillenmiş tarihsel bir bilinçtir. Ancak Avrupa’nın dünyaya yaydığı bu düşünsel miras aynı zamanda kendi ayrıcalığını da aşındırmıştır. Avrupa’nın değerleri evrenselleştikçe, Avrupa merkezli üstünlük fikri çözülmeye başlamıştır. Böylece Avrupa hem kendi kültürünü dünyaya yaymış hem de bu yayılma sonucunda kendisini sıradanlaştırmıştır.

Kitap, düşünce ile siyaset arasındaki ilişkiye de odaklanıyor. Valéry, modern çağda siyasetin kısa vadeli çıkarlarla hareket ettiğini, buna karşılık düşünsel üretimin uzun vadeli bir uygarlık bilinci gerektirdiğini savunuyor. Ona göre Avrupa’nın yeniden ayağa kalkabilmesi için yalnızca ekonomik ya da askerî güç yeterli değildir; asıl mesele, düşünsel yaratıcılığı ve eleştirel bilinci koruyabilmektir. Çünkü bir uygarlığı ayakta tutan şey yalnızca kurumlar değil, o kurumlara yön veren zihinsel enerjidir.

Valéry’nin Avrupa’yı yalnızca bir kıta olarak değil, kendi geleceğinden kuşku duyan tarihsel bir bilinç olarak ele aldığı görülüyor. Kitap, modern uygarlığın ilerleme, akıl ve üstünlük iddialarını sorgularken, Avrupa’nın yaşadığı krizin aslında modern dünyanın bütünü için geçerli bir medeniyet krizine dönüştüğünü öne sürüyor.

Paul Valéry — Tinin Krizi ve Avrupalı
Çeviren: Kerem Güner • Beyoğlu Kitabevi
Felsefe • 76 sayfa • 2026

 

Mehmet Çağrı Uluğer — Epokhé ve Delilik (2026)

Mehmet Çağrı Uluğer’in ‘Epokhé ve Delilik’ adlı bu çalışması, felsefenin en sarsıcı sınırlarından birine yöneliyor: Düşünce, kendi temellerini sorgulamaya başladığında kaçınılmaz olarak bir “delilik” ihtimaliyle karşı karşıya mı kalır? Başka bir deyişle, Felsefe, delilikle yüzleşmeden gerçekten düşünülebilir mi? Uluğer, Husserl’in epokhé kavramını yalnızca fenomenolojik bir yöntem olarak değil, öznenin dünyayla kurduğu doğal ilişkiyi askıya alan radikal bir kopuş deneyimi olarak yorumluyor. Bu kopuş, sıradan bilinç düzeninin dışına taşan, özneyi kendi varlığından bile yabancılaştırabilen tehlikeli bir özgürlük alanı açıyor. Böylece kitap, felsefenin güvenli bilgi arayışından çok, düşüncenin uçurumla karşılaşma cesaretine odaklanıyor.

Eserde Descartes’ın metodik şüphesinden Hegel’in “dünyayı kaplayan gece” metaforuna, Derrida’nın cogito yorumlarından Žižek’in bilinç ve delilik arasındaki gizli akrabalığa uzanan yoğun bir düşünsel hat kuruluyor. Uluğer’e göre modern felsefenin merkezindeki özne, sanıldığı gibi şeffaf ve istikrarlı bir varlık değil; kendi içindeki olumsuzlama gücü sayesinde dünyadan geri çekilebilen, hatta kendi doğal kimliğini askıya alabilen kırılgan bir yapı. Bu nedenle özgürlük, yalnızca seçim yapabilme kapasitesi değil, aynı zamanda özneyi bütünlüklü gerçeklikten koparan yıkıcı bir güç olarak ele alınıyor.

Kitap özellikle anti-Kartezyen düşünceye yönelik eleştirileriyle dikkat çekiyor. Heidegger’den güncel fenomenoloji yorumlarına kadar birçok yaklaşımın, öznenin “tehlikeli” boyutunu yumuşattığını savunan Uluğer, felsefenin asıl radikalliğinin bu kurucu yabancılaşmayı kabul etmekte yattığını ileri sürüyor. Ona göre epokhé, dünyayı dışarıdan gözlemleme tekniği değil; insanın kendi gerçekliğini askıya alarak bilinç ile delilik arasındaki ince çizgide yürümeyi göze aldığı bir deneyim. ‘Epokhé ve Delilik’, bu yüzden yalnızca fenomenoloji üzerine akademik bir çalışma değil, düşünmenin bedeline dair karanlık ve yoğun bir sorgulama olarak öne çıkıyor.

Mehmet Çağrı Uluğer — Epokhé ve Delilik: Dünyayı Kaplayan Gece Üzerine
• Beyoğlu Kitabevi
Felsefe • 100 sayfa • 2026

Aníbal Quijano — İktidarın Kolonyalitesi (2026)

 

Bu kitap, Aníbal Quijano tarafından geliştirilen “iktidarın kolonyalitesi” kavramı etrafında, modern dünyanın kökenlerini ve işleyişini köklü biçimde yeniden yorumlayan kurucu bir metin olarak öne çıkıyor.

Quijano, modernitenin Avrupa’nın kendi iç dinamiklerinden doğmuş doğal bir süreç olduğu fikrine karşı çıkarak, onun Amerika kıtasının sömürgeleştirilmesiyle birlikte ortaya çıkan küresel bir iktidar düzeninin ürünü olduğunu söylüyor. Bu bağlamda modern dünya, yalnızca ekonomik bir sistem değil; emek, bilgi, kültür ve toplumsal hiyerarşileri birbirine bağlayan bütüncül bir tahakküm ağı olarak tanımlanıyor.

Eserin merkezinde yer alan “iktidarın kolonyalitesi” kavramı, sömürgeciliğin yalnızca tarihsel bir dönem olmadığını, günümüze kadar uzanan bir güç ilişkileri sistemi olduğunu gösteriyor. Quijano’ya göre bu sistemin en temel unsurlarından biri, ırk fikrinin küresel ölçekte bir sınıflandırma aracı hâline getirilmesidir. İnsanlar, sömürgecilik sürecinde geliştirilen bu ırksal hiyerarşiler üzerinden konumlandırılmış ve bu yapı modern kapitalizmin temelini oluşturmuştur.

‘İktidarın Kolonyalitesi’ (‘Coloniality of Power’) ayrıca bilgi üretimi alanına da odaklanıyor. Avrupa-merkezcilik, yalnızca bir bakış açısı değil, aynı zamanda neyin “bilgi” sayılacağını belirleyen hegemonik bir çerçeve olarak ele alınıyor. Bu durum, Batı dışı toplumların deneyimlerinin ya değersizleştirilmesine ya da Avrupa kategorileri içinde yeniden tanımlanmasına yol açıyor.

Quijano’nun analizi, kapitalizm ile kolonyalitenin ayrılmazlığını da vurguluyor. Modern kapitalist sistemin, küresel işbölümünü ve emek biçimlerini sömürgecilik mirası üzerinden organize ettiğini gösteriyor. Böylece ekonomik eşitsizlikler ile kültürel ve epistemik tahakküm arasında doğrudan bir bağ kuruluyor.

Çalışma, moderniteyi ilerleme ve rasyonellik anlatısı üzerinden değil, sömürgecilik, ırk ve iktidar ilişkileri üzerinden yeniden düşünmeye çağırıyor. Bu yönüyle kitap, dekolonyal düşüncenin temel taşlarından biri olarak, günümüz küresel eşitsizliklerini anlamak için vazgeçilmez bir kuramsal çerçeve sunuyor.

Aníbal Quijano — İktidarın Kolonyalitesi: Avrupa Merkezcilik ve Latin Amerika
Çeviren: Hasan Aksakal • Beyoğlu Kitabevi
Tarih • 96 sayfa • 2026

Kolektif – Hannah Arendt ve Avrupalı-Olmayan Halklar (2025)

‘Hannah Arendt ve Avrupalı-Olmayan Halklar: Dekolonizasyon, Avrupa-merkezcilik ve İlliberalizm’, Hannah Arendt’in düşüncesine yerleşmiş yerleşik ve çoğu zaman idealize edilmiş okuma biçimlerine eleştirel bir mesafeden yaklaşan önemli bir çalışma olarak konumlanıyor. Kitap, Arendt’i yalnızca totalitarizmin keskin eleştirmeni ve özgürlüğün filozofu olarak değil, aynı zamanda Avrupalı-olmayan halklar, sömürgecilik ve dekolonizasyon karşısındaki sessizlikleri ve çelişkileriyle birlikte düşünmeye davet ediyor.

Hasan Aksakal’ın editörlüğünü üstlendiği ve Patricia Owens, Adam Y. Stern, Michael D. Burroughs, Richard H. King ve Samuel Moyn’un metinlerini bir araya getiren bu derleme, Arendt’in düşüncesindeki kör noktaları görünür kılmayı amaçlıyor. Farklı disiplinlerden gelen yazarlar, Arendt’in Amerikan istisnacılığına yakın duruşunu, Fransız sömürgeciliğinin Cezayir’deki şiddeti karşısındaki tutumunu ve Medeni Haklar Hareketi ile Küresel Güney’in anti-kolonyal mücadelelerine yönelik mesafesini eleştirel biçimde ele alıyor. Böylece Arendt’in özgürlük, siyaset ve eylem kavrayışlarının, evrensellik iddialarına rağmen nasıl sınırlı bir tarihsel ve coğrafi ufka sahip olabildiği tartışılıyor.

Kitap, Arendt’in düşüncesini mahkûm etmeyi değil, onu daha tarihsel ve politik bir bağlama yerleştirmeyi hedefliyor. Bu bağlamda Batı düşüncesinin kanonlaşmış figürleri etrafında oluşan “beyaz cehaleti”, Avrupa-merkezci kabulleri ve liberal evrensellik söylemleriyle sömürgeci miraslar arasındaki gerilimi açığa çıkarıyor. Arendt’in ölümünün 50. yılında yayımlanan çalışma, hem Arendt okumasını hem de modern siyaset teorisini yeniden düşünmek için güçlü bir çağrı sunuyor.

‘Hannah Arendt ve Avrupalı-Olmayan Halklar’, Batı merkezli teori geleneğini sorgulamak isteyen okurlar için, eleştirel uyanıklığı ve entelektüel sorumluluğu hatırlatan önemli bir müdahale niteliği taşıyor.

  • Künye: Kolektif – Hannah Arendt ve Avrupalı-Olmayan Halklar: Dekolonizasyon, Avrupa-Merkezcilik ve İlliberalizm, derleyen: Hasan Aksakal, çeviren: Ahmet Fethi Yıldırım, Beyoğlu Kitabevi, inceleme, 204 sayfa, 2025

Kolektif – Sanayi Devrimi ve Britanya İmparatorluğunun Yükselişi (2024)

‘Sanayi Devrimi ve Britanya İmparatorluğunun Yükselişi’, 18. yüzyılın sonlarından 20. yüzyılın başlarına kadar uzanan, dünyayı derinden etkileyen Sanayi Devrimi’ni ve bu devrimin baş aktörü Britanya’yı mercek altına alıyor.

Kitapta, alanında uzman pek çok tarihçinin makaleleri bir araya getirilerek, bu dönemdeki ekonomik, kültürel ve toplumsal dönüşümlerin çok yönlü bir analizi yapılıyor.

Burada, Sanayi Devriminin dünyaca ünlü uzmanlarından Joel Mokyr, Jan de Vries, Pat Hudson, Maxine Berg, J. R. Ward gibi isimlerin makalelerinin yanı sıra Andrew Porter, Anthony Howe, Dane Kennedy, Simone Gunn, Michael Winstanley, Clark Nardinelli ve Ruth Watts gibi imparatorluk tarihçilerinin değerlendirmeleri yer alıyor.

Sanayi Devrimi’nin sadece bir teknolojik devrim olmadığı, aynı zamanda toplumların ve uluslararası ilişkilerin şekillenmesinde de belirleyici bir rol oynadığı vurgulanıyor.

Kitap, Britanya’nın bu dönemde nasıl dünyanın en güçlü imparatorluklarından biri haline geldiğini ve bu yükselişin küresel tarih üzerindeki etkilerini mercek altına alıyor.

Eser, Türkiye’deki ilgili alanlardaki çalışmalara yeni bir soluk getirirken hem akademik çevreler hem de tarih meraklıları için kapsamlı bir kaynak niteliğinde.

Özetle, bu kitap, Sanayi Devrimi ve Britanya İmparatorluğu’nun yükselişi hakkında derinlemesine bilgi edinmek isteyenler için kaçırılmaması gereken bir eser.

  • Künye: Kolektif – Sanayi Devrimi ve Britanya İmparatorluğunun Yükselişi, derleyen: Hasan Aksakal, Beyoğlu Kitabevi, tarih, 412 sayfa, 2024

Cemil Aydın – Asya’da Batı-Karşıtlığı Siyaseti (2024)

Cemil Aydın, olağanüstü detaylarla dolu bu mukayeseli modern dünya tarihi çalışmasında, Avrupa’nın evrenselleşmesini mümkün kılan değerleri bizzat değersizleştirdiği emperyalizm siyasetine tepki olarak doğan iki önemli fikri ve siyasi akımı; Osmanlı pan-İslamcılığı ve Japon pan-Asyacılığını bir arada değerlendiriyor.

Gerçekleştirdikleri reformlara rağmen 19. yüzyıl boyunca Osmanlı’nın ve Japonya’nın Batılı güçler tarafından Oryantalist imgelerle nitelenip dışlanması bu iki ülkenin kimliğini ve imajını hiç olmadığı kadar Doğululaştırırken, Müslüman ve Japon entelektüeller sömürgeleştirilmiş halklarla Asya’nın ve İslam dünyasının aşağılanma yüzyılından çıkışı için bir dizi işbirliği arayışına girişti.

Reformcu Asyalılar arasında hızla ilgi gören Batı-karşıtlığı, Aydınlanmacı “evrensel Batı”ya değil, ırkçı “sömürgeci Batı”ya esaslı bir eleştiri getirirken bir yandan da pan-Afrikacı, Bolşevik ve Batının içinden Batıyı eleştiren müttefikler kazanmış; mazlum halklar hak ve özgürlük talepleriyle sömürgeci “Batının çöküşü”nü zorladı.

Ancak “Doğu’nun uyanışı” beklenenden çok başka bir seyir izledi; pan-Asyacı ve pan-İslamcı hareketler zamanla farklı milliyetçi projelerin hizmetine girdi.

Tanzimattan Tokyo Savaş Suçları Mahkemesine uzanan “uzun yüzyıl”ı zihin açıcı bir berraklıkta anlatan ‘Asya’da Batı-Karşıtlığı Siyaseti’, Hindistan’ın, Mısır’ın, kısmen Çin’in sömürgeleştirilmesinden Japonların 1905’te emperyal Rusya’yı mağlup etmesinin yarattığı küresel heyecana, Türk Kurtuluş Savaşından Asya halklarının özgürleşmesine uzanan büyük bir dönüşüm çağının Avrupa-merkezcilikten azade bir anlatımını sunuyor.

İngilizcede yayınlandığı 2007’den bu yana modern dünya tarihi sahasında çokça tartışılıp uluslararası ilişkiler literatüründe büyük etki uyandıran bu görkemli eser, Türkiye’deki tartışmalara da yeni perspektifler kazandıracaktır.

  • Künye: Cemil Aydın – Asya’da Batı-Karşıtlığı Siyaseti: Pan-İslamcı ve Pan-Asyacı Düşüncede Dünya Düzeni Vizyonları, çeviren: Karsu İlksen Fırat, Beyoğlu Kitabevi, tarih, 456 sayfa, 2024

Bret W. Davis – Kyoto Okulu Felsefesi (2024)

Yirminci yüzyılın ilk yarısında, Japon İmparatorluğunun Büyük Doğu Asya politikalarını uyguladığı dönemde bir grup Japon felsefeci Kyoto İmparatorluk Üniversitesi çevresinde fenomenoloji, din, etik, varoluşçuluk gibi alanlarda müstesna bir tartışma ortamı yaratmış; birbirinden ilginç eserler verdi.

Batının krizinden bahseden Nietzsche, Bergson, Heidegger gibi Batılı filozoflara atıfla “Batı modernitesinin üstesinden gelmek” dâhil, pek çok tez geliştiren bu hareket, yürüttüğü tartışmaları giderek derinleştirip çeşitlendirdi.

Batıdaki varoluşçu felsefeye ve nihilizm sorununa özellikle Mahāyāna Budizminin entelektüel ve manevi öğretilerinden beslenerek cevaplar geliştiren Kyoto Okulu filozofları “benliğinden arınmak”, “kendini terk etmek”, “hiçlik felsefesi” ve “mutlak hiççilik” gibi yeni yaklaşımlar getirdi.

Konunun önde gelen uzmanlarından Bret W. Davis’in bu çalışması dört soruya odaklanıyor:

  • Kyoto Okulu nasıl tanımlanmalı?
  • Temel felsefi kavramı olan “mutlak hiçlik”le kastedilen nedir ve Kyoto Okulu filozofları ilhamını Doğudan alan bu fikri Batı düşüncesiyle diyalog ve tartışmalar içinde nasıl geliştirdi?
  • Politik eserlerinin esası ve onları çevreleyen tartışmaların temeli neler?
  • Kültürlerarası düşünme veya “dünya felsefesi” açısından Kyoto Okulunun mirası nedir?

‘Kyoto Okulu Felsefesi’, Avrupa-merkezci felsefe okumalarının ezberlerini bozan ve Japon entelektüel tarihine yakından bakma merakı uyandıran, zihin açıcı bir inceleme.

  • Künye: Bret W. Davis – Kyoto Okulu Felsefesi, çeviren: Hasan Aksakal, Beyoğlu Kitabevi, felsefe, 116 sayfa, 2024

 

Edvard Munch – Mahrem Günlükler (2024)

Çığlık adlı tablosuyla küresel bir kültür ikonuna dönüşen Norveçli ressam Edvard Munch (1863-1944) eserlerinde melankoli, endişe, bunalım, korku ve iç sıkıntısı temalarını ustalıkla işledi.

İlk çizimlerinden itibaren benzersiz bir üslup geliştiren Munch, insan ruhunun derinliklerine nüfuz eden bakışı ve dışavurumcu tarzıyla âdeta huzursuzluğun resmini yapmayı başardı.

Munch ressam olduğu kadar yazar olarak da yeteneklerini ortaya koydu.

Nitekim gençliğinden itibaren anı, kurgu, portre yazıları, şiir ve felsefi deneme tarzında metinler kaleme aldı.

İnsanlık durumunun hem coşkusunu hem de karanlık dehlizlerini şiirsel bir dille günlüklerine yansıtan Munch, yazılarında resimlerini bütünlüyor gibidir.

Munch günlüklerinde sadece sanat anlayışını ya da eserlerini var eden unsurları değil, kişiliğinin gizli yanlarını da bazen ironik, komik, sevecen, bazen gotik, romantik sözlerle ve hikâyelerle ortaya koyuyor.

Yer yer Nietzsche’nin üslubuna yaklaşan, kimi zaman ise kendi uçurumundan kaçmaya çalışan Munch’un günlüklerini okuyanlar, ressamın yaşam öyküsünü takip ederek dostluk, aile ve aşk hakkındaki düşüncelerini öğreneceği gibi, onun kronik depresyonunu ve içindeki Çığlık’ı da hissedecektir…

Munch, “Benim gözümde hayat bir hücrenin penceresinden dışarıya bakmak gibidir. Vaat edilmiş topraklara asla ulaşamayacağım” diyor.

  • Künye: Edvard Munch – Mahrem Günlükler: “Bizler Dünyadan Püsküren Alevleriz”, çeviren: Orhan Düz, Beyoğlu Kitabevi, günlük, 224 sayfa, 2024