Gillian Rose — Marksist Modernizm (2026)

Frankfurt Okulu düşüncesi teorik bir gelenek olarak kadar, modernitenin krizine verilmiş çok katmanlı bir entelektüel cevaptır. Gillian Rose’un, 1979’da verdiği derslerde Adorno, Lukács, Benjamin, Brecht, Bloch ve Horkheimer gibi düşünürlerin fikirlerini tarihsel bağlamlarıyla birlikte incelerken, Eleştirel Teori’nin temel meselesini Marx’ın meta fetişizmi kavramı etrafında yeniden kuruyor. Böylece kitap, Marksizmin yalnızca ekonomi politik bir çözümleme olmadığını; kültür, sanat, gündelik yaşam ve bilinç biçimlerini de açıklamaya çalışan kapsamlı bir modernlik eleştirisi olduğunu gösteriyor.

Rose’a göre Frankfurt Okulu’nun çıkış noktası, kapitalizmin yalnızca üretim ilişkilerini değil, algıyı, arzuyu ve kültürel deneyimi de dönüştürmüş olmasıdır. Marx’ın meta fetişizmi kavramı, bu düşünürler için modern toplumda insanların kendi toplumsal ilişkilerini nesnelerin doğal özellikleriymiş gibi algılamasını açıklayan temel bir araç hâline geliyor. Lukács bu süreci “şeyleşme” kavramıyla geliştirirken, Adorno modern kültür endüstrisinin bireyi edilgen kılan yapısını inceliyor. Benjamin ise modern deneyimin parçalanmış doğasını pasajlar, fotoğraf, sinema ve kent yaşamı üzerinden yorumlayarak Marksist düşünceyi estetik bir zemine taşıyor.

‘Marksist Modernizm’ (‘Marxist Modernism’), modernizmi yalnızca sanatsal bir akım olarak değil, kapitalist modernliğin yarattığı yabancılaşmaya verilen çelişkili bir tepki olarak değerlendiriyor. Rose, Brecht’in politik tiyatrosundan Bloch’un umut felsefesine kadar farklı düşünsel yönelimleri bir araya getirerek Frankfurt Okulu’nun içindeki gerilimleri de görünür kılıyor. Özellikle sanatın rolü üzerine yürütülen tartışmalar kitapta önemli bir yer tutuyor. Adorno için modern sanat, sistemin bütünleştirici mantığına karşı negatif bir direniş alanı oluştururken; Brecht daha doğrudan politik müdahaleyi savunuyor. Rose, bu ayrımları yalnızca teorik tartışmalar olarak değil, yirminci yüzyılın siyasal kırılmalarıyla bağlantılı düşünsel mücadeleler olarak okuyor.

Eserde dikkat çeken bir başka nokta da Eleştirel Teori’nin teolojiyle kurduğu karmaşık ilişki. Benjamin ve Bloch gibi isimlerde dinsel imgeler, kurtuluş düşüncesi ve mesiyanik zaman anlayışı Marksist tarih anlayışıyla iç içe geçiyor. Rose, bu yaklaşımın modernliğin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda manevi ve kültürel bir kriz olduğunu gösterdiğini savunuyor. Böylece Frankfurt Okulu düşüncesi, salt akademik bir teori olmaktan çıkıp modern insanın parçalanmış deneyimini anlamaya çalışan geniş bir eleştirel gelenek hâline geliyor.

‘Marksist Modernizm’, hem Frankfurt Okulu’na giriş niteliği taşıyan hem de Gillian Rose’un özgün düşünsel yaklaşımını ortaya koyan önemli bir çalışma olarak öne çıkıyor. Kitap, Marksizmi dogmatik bir ideoloji olarak değil; kültürü, sanatı, tarihi ve toplumsal deneyimi birlikte düşünebilen canlı bir eleştirel yöntem olarak yeniden değerlendirmeye çağırıyor.

Gillian Rose — Marksist Modernizm: Frankfurt Okulu’nun Eleştirel Teorisine Giriş Dersleri
Çeviren: Elis Şimşon • Ayrıntı Yayınları
Felsefe • 160 sayfa • 2026

Martin Jay – Aklın Tutulması ve Geri Dönüşü (2025)

 

Martin Jay’in bu çalışması, Aydınlanma düşüncesinin temel kavramlarından biri olan “akıl”ın Frankfurt Okulu içindeki dönüşümünü ele alır. ‘Aklın Tutulması ve Geri Dönüşü: Geç Dönem Eleştirel Kuram Üzerine’ (‘Reason after Its Eclipse: On Late Critical Theory’), özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde, “akıl” kavramının nasıl eleştirildiğini ve yeniden tanımlandığını tartışıyor.

Kitap, Max Horkheimer ve Theodor Adorno’nun Aydınlanmanın Diyalektiği eserindeki akıl eleştirisini merkez alarak başlar. Bu düşünürlere göre, akıl kendi araçsal doğası içinde çökmüş, özgürleştirici bir güç olmaktan çıkmıştır. Jay, bu eleştirinin modernliğe karşı bir karamsarlık ürettiğini belirtiyor.

Ancak Jay, Frankfurt Okulu’nun sonraki kuşaklarında – özellikle Jürgen Habermas’ta – akla yönelik daha yapıcı bir yaklaşımın geliştiğini gösteriyor. Habermas’ın iletişimsel akıl kuramı, aklı yeniden normatif bir temel olarak kurmaya çalışıyor.

Yazar, Antik Yunanlardan Kant, Hegel ve Marx’a uzanan Batılı kanonun konuya değgin yaklaşımlarını serimliyor.

Jay, kitabında yalnızca Frankfurt Okulu’nun iç gelişimini değil, aynı zamanda bu tartışmaların günümüz siyasal ve felsefi bağlamdaki etkilerini de değerlendirir. Böylece “akıl” kavramının krizinin, sadece akademik değil, toplumsal sonuçları da olduğu ortaya konur.

Kitap, eleştirel teorinin gelişiminde aklın geçirdiği evrimi takip eden, ustaca yazılmış tarihsel ve felsefi bir inceleme.

  • Künye: Martin Jay – Aklın Tutulması ve Geri Dönüşü: Geç Dönem Eleştirel Kuram Üzerine, çeviren: Arif Geniş, Dipnot Yayınları, inceleme, 360 sayfa, 2025

Kurtul Gülenç – Frankfurt Okulu (2015)

Frankfurt Okulu, çağdaş sosyal bilimler felsefesinde bir dönüm noktasına tekabül eder.

Kurtul Gülenç’in kitabı, Frankfurt Okulu’nun önde gelen düşünürlerinden Max Horkheimer’ın fikirlerini merkeze alarak, bu ekolün görüşlerini ana çizgileriyle göstermekte, çağdaş sosyal bilimler felsefesinin kimi güncel sorunları konusunda kimi öneriler sunmakta.

Frankfurt Okulu’nun geleneksel felsefeye getirdiği eleştiri ve ekolün eleştirel toplum felsefesi; Frankfurt Okulu’nun toplum, kapitalist toplum, tarih, birey ve doğaya bakışı; Frankfurt Okulu’nun pozitivizm ve ampirik sosyal araştırmalar eleştirisi, Gülenç’in burada tartıştığı kimi konular.

  • Künye: Kurtul Gülenç – Frankfurt Okulu: Eleştiri, Toplum ve Bilim, Ayrıntı Yayınları, felsefe, 288 sayfa, 2015

Theodor W. Adorno – Otoritaryen Kişilik Üstüne (2011)

OTORİTARYEN KİŞİLİK ÜSTÜNE, Theodor W. Adorno, çeviren: Doğan Şahiner, Say Yayınları, felsefe, 336 sayfa

‘Otoritaryen Kişilik Üstüne’, düşünür Theodor W. Adorno’nun Nazi Almanyası’nı terk ettikten sonra ABD’de kaleme aldığı eserlerden biri. Kitap esasında, Frankfurt Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü üyelerinin, sürgünden sonra, başka bilimcilerle birlikte gerçekleştirdikleri ‘Önyargı Üstüne Çalışmalar’ın üçüncü cildini oluşturan kitaba Adorno’nun yaptığı katkıdan oluşuyor. Başta antisemitizm üzerine odaklanan araştırma, can alıcı bir soruyla, “Bu düşünceleri belli bireyler kabul ederken neden başkaları kabul etmiyor?” sorusuyla başlıyor. Kitap, bu sorunun yanıtını ararken, antisemitizmin muhtemelen özgül ya da yalıtık bir fenomen olmayıp daha genel bir ideolojik çerçevenin bir parçası olduğu ve bireyin bu ideolojiye açıklığının asıl olarak onun psikolojik gereksinimlerinden kaynaklandığı hipotezini de masaya yatırıyor.