Alain Sauteraud — Yas Psikolojisi (2026)

Alain Sauteraud’un bu kitabı, yas deneyimini yalnızca bir kayıp tepkisi olarak değil, insanın varoluşunu yeniden kurma süreci olarak ele alıyor. Yazar, ölümü izleyen dönemi psikolojik bir boşluk, yön kaybı ve kimlik kırılması üzerinden okuyor. Yas, burada sadece acı değil, anlamın çözülmesi ve yeniden örgütlenmesi süreci olarak görülüyor. Kayıp, bireyin zaman algısını, ilişkilerini ve benlik anlatısını dönüştürüyor, kişi dünyayla bağını yeniden kurmaya çalışıyor.

Eserde yas, evrensel ve katı aşamalarla açıklanmıyor; her yas deneyiminin özgünlüğü vurgulanıyor. Sauteraud, suçluluk, öfke, inkâr, özlem ve çaresizlik gibi duyguları patolojik tepkiler olarak değil, insan olmanın doğal parçaları olarak yorumluyor. Yas süreci doğrusal bir iyileşme çizgisi gibi ilerlemiyor, inişli çıkışlı, kırılgan ve süreksiz bir iç yolculuk olarak şekilleniyor. Bu yaklaşım, bireyin acıyı bastırmak yerine anlamlandırmasına alan açıyor.

‘Yas Psikolojisi’ (‘Vivre après ta mort’), yas psikolojisini klinik tanımların ötesine taşıyor ve onu varoluşsal bir deneyim olarak konumlandırıyor. Sauteraud, yasın insanı hem kırılganlaştırdığını hem de daha duyarlı ve dikkatli bir varoluşa açtığını gösteriyor. Yas, bu çerçevede yalnızca geçmişteki bir kayba değil, geleceğe dair kurulan anlamlara da dokunuyor. Birey, kayıpla birlikte dünyaya bakışını, değerlerini ve yaşam yönünü yeniden düşünmeye başlıyor. Bu yönüyle eser, modern psikoloji literatüründe yasın insani, etik ve varoluşsal boyutlarını birlikte düşünen önemli bir kaynak ve alanında temel bir düşünsel referans niteliği taşıyor. Kitap, yasın insan hayatındaki dönüştürücü gücünü kavramak isteyenler için güçlü bir düşünsel zemin sunuyor. Bu yaklaşım, yasın insanı daha derin, daha bilinçli ve daha sorumlu bir yaşama taşıdığını gösterir.

Alain Sauteraud — Yas Psikolojisi: Sevilen Bir Yakının Ölümüyle Baş Etmek
Çeviren: Z. Hazal Louze • İletişim Yayınları
Psikoloji • 240 sayfa • 2026

Georg Wilhelm Friedrich Hegel – Ruhun Fenomenolojisi’ne Önsöz (2026)

Hegel’in ‘Ruhun Fenomenolojisi’ne yazdığı önsöz, eserin kendisi kadar kurucu bir felsefi müdahale niteliği taşıyor. Hegel burada felsefenin görevini, hazır doğrular aktarmak değil, bilincin hakikate giden hareketini kavramak olarak tanımlıyor. Hakikatin durağan bir sonuç değil, sürecin bütünü olduğunu savunuyor ve bilgiyi canlı, tarihsel ve çatışmalı bir oluş olarak ele alıyor.

Önsözde en sert eleştiriler, sezgiye, dogmatik metafiziğe ve “sağduyu”ya yöneliyor. Hegel’e göre felsefe, kolay anlaşılır olma kaygısıyla düşünceyi basitleştirmiyor; aksine kavramın emeğini talep ediyor. Negatif olanın, yani çelişkinin ve olumsuzlamanın, bilincin ilerleyişinde zorunlu bir rol oynadığını gösteriyor. Bilinç, her aşamada kendi sınırlarını deneyimliyor ve bu sınırları aşarak daha yüksek bir kavrayış düzeyine geçiyor.

Bu çerçevede diyalektik yöntem, dışsal bir teknik değil, bilincin kendi iç hareketi olarak kuruluyor. Hegel, özne ile nesnenin, düşünce ile gerçekliğin karşıtlığını aşan bir bütünlük fikrini temellendiriyor. Felsefi bilginin ancak sistematik bir bütün içinde anlam kazandığını vurguluyor ve parçalı doğrularla yetinmiyor.

‘Ruhun Fenomenolojisi’ne Önsöz’ (‘Vorrede zur Phänomenologie des Geistes’) aynı zamanda felsefenin tarihsel konumuna dair güçlü bir iddia ortaya koyuyor. Hegel, kendi çağını kavramda yakalamanın felsefenin asli görevi olduğunu söylüyor. Bu yaklaşım, felsefeyi zamansız ilkeler alanı olmaktan çıkarıyor, tarihsel deneyimin düşünsel ifadesi haline getiriyor. Metin, modern öznenin oluşumunu diyalektik süreçle açıklaması nedeniyle çağdaş felsefe için hâlâ merkezi bir referans olmayı sürdürüyor ve Alman idealizminin yönünü belirliyor. Bu nedenle önsöz, yalnızca giriş metni olarak değil, felsefenin nasıl yapılması gerektiğine dair kapsamlı bir manifesto olarak okunuyor.

Georg Wilhelm Friedrich Hegel — Ruhun Fenomenolojisi’ne Önsöz
Çeviren: Ragıp Ege • İletişim Yayınları
Felsefe• 142 sayfa • 2026

Begüm Uzun, Cihan Erdal, Özlem Avcı Aksoy — Yeni Genç Türkler (2026)

Begüm Uzun, Cihan Erdal ve Özlem Avcı Aksoy imzalı bu kitap, 2020’ler Türkiye’sinde gençler arasında belirginleşen, çoğu zaman “seküler” olarak adlandırılan yeni bir milliyetçilik biçimini spekülasyonlardan arındırarak anlamaya çalışan kapsamlı bir saha çalışması sunuyor. Kitap, klasik milliyetçi örgütlenmelerle mesafeli duran, mevcut partilerde kendini temsil edilmiş hissetmeyen gençlerin siyasal duygulanımlarını, çelişkilerini ve arayışlarını merkeze alıyor.

‘Yeni Genç Türkler: “Yeni Nesil” Milliyetçilik’, milliyetçiliği yalnızca bir ideoloji değil; tarihsel, söylemsel ve gündelik pratikler içinde sürekli dönüşen bir olgu olarak ele alıyor. İlk bölümlerde milliyetçilik kuramları, yeni sağ, popülizm ve göç tartışmaları üzerinden kavramsal bir çerçeve kurulurken, Türkiye’de milliyetçiliğin Turancılıktan Türk-İslam sentezine uzanan kısa ama yoğun bir tarihsel arka planı çiziliyor. Böylece “yeni nesil” milliyetçiliğin hangi miraslarla temas ettiği, hangilerinden bilinçli biçimde uzaklaştığı görünür hale geliyor.

Kitabın ayırt edici yönlerinden biri, milliyetçiliğin dijital izlerini gündelik vakalar üzerinden sürmesi. Spor sahalarından konser tartışmalarına, sığınmacı karşıtlığından TeknoFest gibi teknoloji-milliyetçilik kesişimlerine uzanan örnekler, genç milliyetçi dilin nasıl kurulduğunu ve hangi duygularla beslendiğini gösteriyor. Bu vakalar, “seküler” vurgunun dine mesafeden çok, ümmetçi ya da muhafazakâr söylemlerden ayrışma ihtiyacına işaret ettiğini ortaya koyuyor.

Derinlemesine mülakatlar ve odak grup görüşmelerine dayanan son bölümde ise gençlerin devlet algısı, Atatürk’ü sahiplenme biçimleri, Türklük tanımları, Kürt meselesine yaklaşımları ve demokrasi–otoriterlik gerilimi ayrıntılı biçimde analiz ediliyor. Yazarlar, özellikle haklar ve özgürlükler konusunda görülen belirsizliklerin, bu milliyetçiliğin henüz tamamlanmamış, akışkan bir kimlik formu olduğunu düşündürdüğünü vurguluyor.

‘Yeni Genç Türkler’, gençler arasındaki yükselen milliyetçiliği ne romantize ediyor ne de şeytanlaştırıyor. Aksine, bu eğilimi tarihsel bağlamı, dijital kültürü ve sahadan gelen seslerle birlikte düşünmeye davet eden eleştirel ve dikkatli bir okuma öneriyor.

Begüm Uzun, Cihan Erdal, Özlem Avcı Aksoy — Yeni Genç Türkler: “Yeni Nesil” Milliyetçilik
• İletişim Yayınları
Sosyoloji • 206 sayfa • 2026

Marco Guglielmo — Sol ve Dijital Siyaset (2026)

Marco Guglielmo’nun bu çalışması, dijital teknolojilerin sol siyaseti nasıl dönüştürdüğünü ve bu dönüşümün hem olanaklarını hem de sınırlarını inceliyor. Kitap, internetin ve sosyal medyanın sol hareketlere otomatik olarak ilerici bir güç kazandırdığı yönündeki iyimser kabulleri sorguluyor ve dijital alanın siyasal mücadelede tarafsız bir zemin olmadığını gösteriyor.

Guglielmo, çevrimiçi örgütlenme biçimlerinin hız, görünürlük ve erişim sağladığını kabul ediyor ancak bu araçların aynı zamanda parçalanma, yüzeysellik ve kısa ömürlü mobilizasyonlar ürettiğini söylüyor. Hashtag kampanyalarının ve platform temelli eylemlerin, kalıcı politik örgütlenmenin yerini alamadığını, çoğu zaman onu ikame eden zayıf formlar yarattığını ileri sürüyor. Dijital siyasetin, katılımı artırıyor gibi görünürken kolektif karar alma süreçlerini aşındırdığını tartışıyor.

‘Sol ve Dijital Siyaset’ (‘Left and Digital Politics’), platform kapitalizminin mantığını merkeze alıyor ve solun dijital araçları kullanırken bu yapısal koşulları yeterince hesaba katmadığını öne sürüyor. Algoritmaların, veri ekonomisinin ve özel şirketlerin kontrolündeki altyapıların siyasal eylemi nasıl şekillendirdiğini ayrıntılı biçimde analiz ediyor. Guglielmo, sol siyasetin yalnızca dijital mecralarda var olmasının, onu bu iktidar ilişkilerine bağımlı kıldığını vurguluyor.

‘Sol ve Dijital Siyaset’, dijital teknolojileri reddetmek yerine onları eleştirel bir bilinçle kullanmayı öneriyor. Yazar, yüz yüze örgütlenme, uzun vadeli strateji ve maddi siyasal mücadeleyle dijital araçlar arasında dengeli bir ilişki kurulması gerektiğini savunuyor. Kitap, çağdaş solun dijital çağda nasıl yeniden düşünülmesi gerektiğine dair önemli bir teorik çerçeve sunuyor.

Marco Guglielmo — Sol ve Dijital Siyaset: Platform Neoliberalizminden Platform Sosyalizmine Siyasi Partiler
Çeviren: Duygu Şahin • İletişim Yayınları
Siyaset • 331 sayfa • 2026

Burçe Çelik – Türkiye’de ve Osmanlı İmparatorluğu’nda İletişim (2025)

Burçe Çelik bu kitabında, iletişim tarihinin Batı merkezli anlatısını eleştiriyor ve Osmanlı İmparatorluğu’ndan günümüz Türkiye’sine uzanan iki yüzyıllık bir süreci bütünlüklü biçimde ele alıyor. İletişimi yalnızca teknik araçların gelişimi olarak değil, iktidar, toplum ve ekonomi arasındaki ilişkilerin kurucu bir unsuru olarak konumlandırıyor.

‘Türkiye’de ve Osmanlı İmparatorluğu’nda İletişim’ (‘Communications in Turkey and Ottoman Empire’), telgrafın Osmanlı bürokrasisindeki merkezi rolünden başlayarak basın, posta, radyo, telekomünikasyon ve dijital iletişim ağlarına kadar uzanan bir hat izliyor. Bu hat boyunca iletişim altyapılarının devletleşme süreçleri, askerî denetim, ulus inşası ve kapitalist dönüşümlerle nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor. İletişim ağlarının, yalnızca bilgi aktarımını değil, aynı zamanda yönetme biçimlerini ve toplumsal hiyerarşileri yeniden ürettiğini ortaya koyuyor.

Çelik, Osmanlı ve Türkiye deneyimini “gecikmiş modernlik” ya da basit bir taklit anlatısına indirgemiyor. Bunun yerine çoklu zamansallıklar, süreklilikler ve kopuşlar üzerinden bir okuma öneriyor. Kadınların, işçilerin, etnik azınlıkların ve çevre bölgelerin iletişimle kurduğu ilişkiler, merkezî devlet anlatısının dışına taşan bir perspektifle ele alınıyor.

Kitap, iletişimi tarafsız ve ilerlemeci bir teknoloji olarak değil, siyasal mücadelelerin, krizlerin ve toplumsal pazarlıkların alanı olarak düşünmeye çağırıyor. Bu yönüyle çalışma, Osmanlı ve Türkiye bağlamının iletişim tarihi açısından neden kurucu bir önem taşıdığını gösteriyor ve alan için eleştirel bir çerçeve sunuyor.

  • Künye: Burçe Çelik – Türkiye’de ve Osmanlı İmparatorluğu’nda İletişim: Eleştirel Bir Tarih, çeviren: Aslı Önal, İletişim Yayınları, inceleme, 422 sayfa, 2025

Şenay Aydemir – AKP’nin Kültür Savaşı (2025)

Şenay Aydemir bu çalışmasında, AKP iktidarlarının kültür-sanat alanında yürüttüğü uzun soluklu dönüşümü bir “kültür savaşı” olarak ele alıyor ve bu savaşın hem yapısal çerçevesini hem de gündelik hayatta bıraktığı izleri görünür kılıyor. Kitap, muhafazakâr bir alternatif kültür vaadiyle yola çıkan siyasal hattın, zaman içinde “yerli ve milli” söylemi etrafında şekillenen, baskı ve denetimi merkezine alan bir kontrol rejimine nasıl evrildiğini ortaya koyuyor.

Aydemir, kültür-sanat alanının piyasalaşmasını ve izleyicinin bir yurttaştan çok müşteriye dönüştürülmesini, ideolojik yönlendirmeyle iç içe geçen bir süreç olarak inceliyor. Ekonomik gücün dağıtımı kadar krizlerin yarattığı kırılmaların da bu alanda nasıl inkâr, tasfiye ve imha mekanizmaları ürettiğini gösteriyor. Büyük anlatının yanında, TRT’den dizi sektörüne, tiyatrolardan film festivallerine, Yeşilçam’ın yeniden çözülüşünden kayyım politikalarının kültürel sonuçlarına uzanan çok sayıda somut örnekle bu dönüşümün “minyatür” sahnelerini kayda geçiriyor.

Sansürün açık yasaklardan ziyade giderek sivilleşmiş, normalleşmiş biçimlerde yerleştiği; otosansürün ise kültürel üretimin neredeyse refleksi haline geldiği bir iklimi tarif eden kitap, bugünün kültürel çoraklaşmasını tarihsel bir seyir defteri gibi önümüze seriyor. Böylece yalnızca olup biteni anlatmakla kalmıyor, kültür-sanat alanında yaşanan bu daralmanın siyasal ve toplumsal anlamını da tartışmaya açıyor.

  • Künye: Şenay Aydemir – AKP’nin Kültür Savaşı: İmha ve İnkâr Kıskacında Sanat, İletişim Yayınları, inceleme, 245 sayfa, 2025

Olivier Bouquet – Osmanlı İmparatorluğu (2025)

Olivier Bouquet bu çalışmasında, Osmanlı Devleti’nin sıradan bir beylikten altı yüzyıl ayakta kalan bir imparatorluğa nasıl dönüştüğünü tartışıyor. Kuruluşu bir kader anlatısı olarak değil, somut siyasal tercihler, esnek ittifaklar ve pragmatik kurumlar üzerinden okuyor. Osmanlı’nın hızla genişlemesini sağlayan şeyin yalnızca askeri güç değil, hukuku, toprağı ve nüfusu birlikte düşünmeyi bilen bir yönetim aklı olduğunu söylüyor.

‘Osmanlı İmparatorluğu: Nasıl Kuruldu, Nasıl Yönetti, Nasıl Yıkıldı?’ (‘Pourquoi l’Empire Ottoman?: Six siècles d’histoire’), Osmanlı’nın nasıl yönettiği sorusunu merkeze alıyor. Merkez ile taşra arasındaki denge, tımar sistemi, vergi rejimi, ordunun örgütlenmesi ve nüfusun kayda geçirilmesi ayrıntılı biçimde ele alınıyor. Bouquet, imparatorluğun farklı dinleri ve toplulukları tek bir kalıba sokmadığını, aksine farklılıkları yöneten bir idare mantığı kurduğunu vurguluyor. Bu sistem, esneklik sayesinde uzun süre işliyor ve meşruiyet üretiyor.

Son bölümde yıkılış kaçınılmaz bir çöküş olarak değil, değişen dünya koşullarına verilen gecikmiş ve çelişkili tepkilerin sonucu olarak yorumlanıyor. Osmanlı, modern devletlerle rekabet etmeye çalışırken kendi kurumsal dengesini zorluyor. Bouquet’nin sentezi, Osmanlı tarihini romantize etmiyor ama indirgemiyor da. İmparatorluğun nasıl kurulduğunu, nasıl yönettiğini ve neden çözüldüğünü birlikte düşünmeye çağırıyor ve alanında neden temel bir eser olduğunu gösteriyor.

Yazarın arşivlere dayanan yaklaşımı, haritalarla desteklenen anlatımı ve erken dönemlere verdiği ağırlık, Osmanlı’yı donmuş bir model olarak değil, sürekli uyum sağlayan bir siyasal organizma olarak kavratıyor. Bu yönüyle kitap, Osmanlı tarihine yalnızca ne oldu sorusuyla değil, neden böyle oldu sorusuyla yaklaşan okurlar için kalıcı bir düşünme çerçevesi sunuyor.

  • Künye: Olivier Bouquet – Osmanlı İmparatorluğu: Nasıl Kuruldu, Nasıl Yönetti, Nasıl Yıkıldı?, çeviren: İsmet Birkan, İletişim Yayınları, tarih, 415 sayfa, 2025

Stephen Eric Bronner – Modernizm Barikatlarda (2025)

Stephen Eric Bronner bu kitabında modernizmi yalnızca estetik bir kopuş olarak değil, siyasal çatışmaların ortasında şekillenen tarihsel bir mücadele alanı olarak ele alıyor. Sanatın kilise ve aristokrasi vesayetinden kurtulmasıyla kamusal alana çıkması, sanatçıyı kaçınılmaz biçimde siyasetin öznesi yaptı. Fransız Devrimi’nden 1848 ayaklanmalarına uzanan süreçte ortaya çıkan devrimci sanatçı figürü, estetiğin kendi içindeki politik boyutunu görünür kıldı ve modernizmin kökenlerini bu gerilimli zemine yerleştirdi.

Bronner, estetik modernizmin 19. yüzyıl sonlarında modernliğin krizine verilen bir yanıt olarak geliştiğini savunuyor. Avangard sanat hareketleri, dünyayı dönüştürme iddiasıyla ütopyacı bir kültürel politika kuruyor. Sanatın özerkliğini savunan bu hareketler, aynı anda hem radikal özgürlük vaadi taşıyor hem de siyasal iktidarla tehlikeli bir yakınlık kurabiliyor. Yazar, modernist sanatçıların devrim, kitle siyaseti ve iktidar karşısındaki çelişkili konumlarını tarihsel örneklerle tartışıyor.

‘Modernizm Barikatlarda: Estetik, Politika, Ütopya’ (‘Modernism at the Barricades’), 1917 Rus Devrimi ve 1930’larda faşizmin yükselişiyle sanat ve siyaset ilişkisinin keskinleştiğini gösteriyor. Modernistler, barikatların farklı taraflarında yer alsalar bile, burjuva konformizmine, kültürel durağanlığa ve otoriterliğe karşı ortak bir düşman algısında buluşuyor. Bronner, bu ortaklığın modernist estetiğin içsel politikasını oluşturduğunu ileri sürüyor.

Kitap, modernist avangardın umutlarını, yanılsamalarını ve kırılmalarını birlikte ele alarak sanatın siyasal alandaki rolünü yeniden düşünmeyi sağlıyor. Kitap, estetiğin tarihle, ideolojiyle ve iktidarla kurduğu bağı anlamak için temel bir referans sunuyor.

  • Künye: Stephen Eric Bronner – Modernizm Barikatlarda: Estetik, Politika, Ütopya, çeviren: Ayşe Boren, İletişim Yayınları, sanat, 280 sayfa, 2025

Oktay Özel – Dün Sancısı (2025)

Oktay Özel bu kitapta, Türkiye’de geçmiş algısının nasıl kurulduğunu, tarihçiliğin siyasal iklimle nasıl kuşatıldığını ve akademik üretimin hangi gerilimler içinde ilerlediğini sorguluyor. Kitap, yalnızca “tarih”e değil, tarihçinin konumuna ve tarihyazımının kendisine de eleştirel bir mesafeden yaklaşıyor ve geçmişle kurulan ilişkinin bugünün ihtiyaçlarıyla nasıl biçimlendiğini görünür kılıyor. Özel, iyimserliğin çözüldüğü ve nostaljinin güç kazandığı bir dönemde tarihçinin yaratıcı rolünün daraltıldığını, buna rağmen eleştirel bir müdahalenin mümkün olduğunu savunuyor.

Metin boyunca Osmanlı tarihçiliğinin dönüşümü, “klasik dönem” anlatısının sorgulanması, Bizans ile kurulan problemli ilişki, arşiv pratikleri, belgeleme takıntısı ve soykırım tartışmaları gibi başlıklar, iç içe geçen temalar halinde ele alınıyor. Akademi ile siyaset arasındaki gerilim, üniversitenin yapısal krizi ve gündemin tarih üretimi üzerindeki baskısı, tarihçiliğin hem bilgi üretme hem de etik sorumluluk taşıma alanı olduğunu ortaya koyuyor.

Özel, bireysel tarihçi portreleri üzerinden mesleğin belleğini kuruyor ve Türkiye’de tarihçiliğin entelektüel seyrini görünür hale getiriyor. Tarihin yalnızca geçmişi anlatmadığını, aynı zamanda bugünün ideolojik çerçevesini şekillendirdiğini vurguluyor ve tarihçinin kendi zamanına karşı da sorumluluk taşıdığını sezdiriyor. Bu yönüyle ‘Dün Sancısı’, tarih yazımını savunan ama onu sürekli sorgulayan eleştirel bir perspektif geliştiriyor.

  • Künye: Oktay Özel – Dün Sancısı: Türkiye’de Geçmiş Algısı ve Akademik Tarihçilik, İletişim Yayınları, tarih, 484 sayfa, 2025

Lev Tolstoy, Sophia Tolstaya – Tolstoy ve Tolstaya (2025)

Andrew Donskov’un derlediği bu çalışma, Lev Tolstoy ile eşi Sophia Tolstaya arasındaki yoğun mektuplaşmayı merkezine alıyor ve bu yazışmalar üzerinden hem bir evliliğin hem de bir edebi dehanın iç dünyasını görünür kılıyor. Mektuplar, sevgi, hayranlık, kırılganlık ve gerilim arasında salınan bir ilişkinin duygusal haritasını çiziyor ve Tolstoy’un ahlaki arayışları ile Tolstaya’nın pratik gerçekliği nasıl uzlaştırmaya çalışıyor olduğunu gösteriyor.

Dosya, yalnızca romantik bir anlatı sunmuyor, aynı zamanda yazarın yaratı süreci, vicdan muhasebesi, mülkiyet karşıtlığı ve dini dönüşümü üzerine düşünsel izlerini de açığa çıkarıyor. Tolstaya’nın sabrı, emeği ve eleştirel sesi, Tolstoy’un manevi radikalizmiyle çatışıyor, bu çatışma aile içi rollerin, fedakarlığın ve üretim ilişkilerinin sorgulanıyor olduğunu ortaya koyuyor.

Mektuplar boyunca iki karakterin psikolojik derinliği, gündelik hayatın yükleriyle ve tarihsel bağlamın baskısıyla iç içe geçiyor, böylece özel olan ile düşünsel olan arasındaki geçirgenlik belirginleşiyor. Kitap, edebiyat ile yaşam arasındaki sınırların sürekli yeniden tanımlanıyor olduğunu hissettiriyor ve okuru, büyük bir yazarın arkasındaki görünmeyen emeği, duygusal emeği ve süreklilik talebini fark etmeye çağırıyor.

‘Tolstoy ve Tolstaya: Mektuplarla Bir Hayatın Portresi’ (‘Tolstoy and Tolstaya: A Portrait of a Life in Letters’), özel hayatın mahremiyeti ile kamusal üretimin gerilimini birlikte ele alıyor ve edebi metnin, ev içi emek ve duygusal dayanıklılık olmadan var olamıyor olduğunu sezdiriyor. Tolstoy’un idealleri ile Tolstaya’nın somut yaşam gerçekliği arasında kuruluyor olan bu ilişki, modern yazarlık mitinin arka planındaki insanî kırılganlığı açığa seriyor ve biyografinin, düşünce tarihine kişisel tanıklıklar üzerinden yeni bir derinlik kazandırıyor. Bu yaklaşım, mektubun hem tarihsel belge hem de etik bir yüzleşme alanı olarak işlev görüyor olduğunu bile düşündürüyor.

  • Künye: Lev  Tolstoy, Sofia Tolstaya – Tolstoy ve Tolstaya: Mektuplarla Bir Hayatın Portresi, derleyen: Andrew Donskov, çeviren: Özge Özdemir, İletişim Yayınları, mektup, 595 sayfa, 2025