Cornell Fleischer – Saraydaki Kâhin (2022)

On beşinci ve on altıncı yüzyıllarda Osmanlı’da kehanet ve kıyametçi akımlar trafiği yoğundu.

Cornell Fleischer bu özgün çalışmasında, özellikle saray çevresinde bu akımlardan etkilenmiş önemli isimlerin izini sürerek Osmanlı tarihinin pek bilinmeyen bir yönüne ışık tutuyor.

On beşinci yüzyıl ortalarından on altıncı yüzyıl ortalarına uzanan yüzyıllık dilim genelde Osmanlı tarihinin “klasik” çağı olarak kabul edilse de, bu dönem aslında daha çok bir dönüşümün, muhtelif siyasi, ideolojik ve kültürel cereyanların buluşup daha sonra “klasik” olarak adlandırılacak yapıyı yavaş yavaş meydana çıkarışının çağıdır.

Daha çok askeri başarıları ve kurumsal yenilikleri açısından yaklaşılan Osmanlı İmparatorluğu, bu dönemde gerek İslam dünyasında gerekse Avrupa ve Akdeniz sathında etkin olan kehanet trafiğinden, gizli ilimlerden, kıyametçi akımlardan ve dünyanın sonundan evvel nihai adaleti ve evrensel hükümdarlığı tesis edecek Mesih beklentisinden uzak kalmadı.

Özellikle saray çevresinde bulunmuş, padişahlara ve devlet ricaline yakın durup onların yaklaşımlarını etkilemiş kimi isimler geride bıraktıkları eserlerle Osmanlı siyasi ve kültür tarihinin fazla gün yüzüne çıkmamış ama imparatorluğun hikâyesinde mühim yeri olan hususlarına zengin bir tanıklık sağlıyor.

Türkiye’de ‘Tarihçi Mustafa Ali: Bir Osmanlı Aydın ve Bürokratı (1541-1600)’ başlıklı kitabıyla bilinen Cornell Fleischer’ın 1990’ların başından 2000’lerin sonuna uzanan yirmi yıllık dönemde kaleme aldığı kimi makaleleri ilk kez bir araya getiren ‘Saraydaki Kâhin’, Osmanlı tarihçiliğinin yakası açılmadık konularını, geçmişin gün yüzüne taşınamamış aktörlerini okurlarla buluşturuyor.

  • Künye: Cornell Fleischer – Saraydaki Kâhin: 15. ve 16. Yüzyıllarda Osmanlı Sarayında Kehanet (Makaleler), çeviren: Ayla Ortaç, Kitap Yayınevi, tarih, 134 sayfa, 2022

Emilia Salvanou – Mübadil Belleği (2022)

Trakyalı mübadiller, ulusal tahayyülde kendilerine nasıl alan yarattı?

Emilia Salvanou bu harika incelemesinde, mübadillerin büyük bir travmatik deneyimden sonra kendi ulusal belleklerini inşa ederek tarihlerini nasıl yeniden kurduklarını ortaya koyuyor.

30 Ocak 1923’te imzalanan Nüfus Mübadelesi Protokolüyle zaten Anadolu’dan göç etmiş bir grup insanın statüsü kesinlik kazanırken henüz göç etmemiş insanlar da göç etmeye mecbur bırakıldı.

Yaklaşık 2 milyon insan iki ülkenin nüfuslarına homojen bir görünüm kazandırma amacıyla karşılıklı olarak değiş tokuş edildi.

Yunanistan içinden yeni çıktığı savaş felaketine ek olarak barındırmak zorunda kalacağı büyük mübadil kitlesiyle bir insanlık dramı yaşadı.

Farklı bölgelerden farklı kültürel özelliklerle Yunanistan’da yaşamaya mecbur bırakılan insanların bazı değişimler geçirmesi gerekiyordu.

Mübadele edilen nesil bugün hayatta olmasa da yaşanan travmatik deneyim o kadar büyüktü ki, sonraki nesillere kaçınılmaz şekilde miras kaldı.

Mübadele konusunu Trakyalı mübadiller özelinde işleyen Salvanou, bu insanların ulusal tahayyülde kendilerine nasıl bir alan yarattıklarını, bireysel belleklerin nasıl kolektif, devamında ise ulusal bellek haline geldiğini ve Küçük Asya Felaketi belleğinin zaman içinde şekillenişini mercek altına alıyor.

Çalışmada mübadiller, tarihin nesneleri olmaktan çıkıp kendi tarihlerini oluşturmada söz sahibi olan ve bir gelecek kurmak isteyen aktif özneler olarak karşımıza çıkıyor.

Bu doğrultuda Trakyalı mübadillerin kurdukları dernekler, dergiler ve benimsedikleri pratiklerle tarih yaratma sürecine nasıl katıldıklarını görüyoruz.

‘Mübadil Belleği’, okura bu iki taraflı tarihsel olayın karşı tarafında neler yaşandığını görme fırsatı sunmasıyla çok önemli bir çalışma.

  • Künye: Emilia Salvanou – Mübadil Belleği: Tarih ve Pratik Olarak Geçmiş, çeviren: Saim Örnek, yayına hazırlayan: Bülend Tuna, Kitap Yayınevi, tarih, 240 sayfa, 2022

Sevgi Ağca Diker – Osmanlı Saray Teşkilatında Has Oda (2021)

Has Oda, Osmanlı’da devletin mülki ve askeri sınıfları için gereken yetenekli yöneticileri zorlu bir eğitimden geçirerek yetiştiren kritik bir kurumdu.

Sevgi Ağca Diker bu kapsamlı çalışmasında, Has Oda teşkilatının işleyişini ve zaman içindeki dönüşümünü irdeliyor.

Osmanlı Devleti’nde, mülki ve askeri sınıflarda görev yapacak iyi eğitilmiş, padişaha sıkı sıkıya bağlı ve seçkin bir kadro oluşturabilmek için gayrimüslim çocukların devşirilmesi yolu tercih edilmişti.

Bu oğlanlar Edirne Sarayı, Galata Sarayı, İbrahim Paşa Sarayı gibi hazırlık okullarından sonra Topkapı Sarayı’na gelmekteydi.

Enderun’a bu şekilde katılan içoğlanların ulaşmayı hedefledikleri nihai nokta Has Oda’dır.

Ancak bu eğitim ve elemelere tabi tutularak onlarca yıl sonra gerçekleşebilirdi.

Fatih Sultan Mehmed tarafından teşkilatı oluşturulan Has Oda içinde yaşayan ağalarla padişahlık kurumunun kullandığı resmi ve özel alanlar yan yanadır.

Has Oda ağaları padişahın hemen yakınında yer alıp ona hizmetler sunarak, padişah sohbetlerinde bulunma ve resmi törenlerde ona eşlik etme imtiyazına sahip olmuşlardı.

Has Oda ağaları son derece sıkı kurallar ve disiplin içinde yönetilerek padişaha hizmet etmeyi öğrenmekteydi.

Has Oda, kendi içinde öyle özeldi ki, 30 yıllık eğitim sonrasında dahi yeni gelen ağa acemi kabul edilerek, yeniden eğitime tabi tutuluyordu.

Bu eğitim sonrasında padişahın hayatını korumak dahil tüm hizmetleriyle yakından ilgilenme, üstünde bıçak taşıma, kıymetli kumaşlardan kıyafetler, kürkler giyme, kendine ait mutfağa, atlara, kapı halkına sahip olma imtiyazlarını da kazanırlardı.

Bu şekilde sıkı bir eğitimden geçen bir kul yüzyıllar boyunca soylu ailelerden gelen zadelerden üstün tutulmuş, devletin mülki ve askeri sınıfları için gereken yetenekli yöneticiler de böylece yetiştirilmiştir.

Hatta terfileri kendi içinden yapılan ilmiye sınıfına dahi Enderun sisteminden geçenlerden bazı atamaların yapıldığı biliniyor.

Her terfilerinde ödüllendirilen, en iyi biçimde yetiştirilmeleri hedeflenen bu ağaların, gelişmelerini tamamladıkları kabul edildiklerinde devlet göreviyle saraydan çıkmaları sağlanırdı.

İşte Diker bu kapsamlı çalışmasında, Has Oda hakkında merak edilen bütün detayları ayrıntılı bir şekilde aydınlatıyor.

  • Künye: Sevgi Ağca Diker – Osmanlı Saray Teşkilatında Has Oda, Kitap Yayınevi, tarih, 501 sayfa, 2021

Merih Erol – Osmanlı İstanbul’unda Rum Ortodoks Musikisi (2021)

Osmanlı reform çağında İstanbullu Rum Ortodoks toplumunun müziği üzerine derinlemesine bir analiz.

Merih Erol’un harikulade çalışması, bu toplumun müzik tarihini, dini müziğin icra biçimini ve bu müziğin farklı kültürlerle nasıl iletişime geçtiğini araştırıyor.

Kırım Savaşı sonrasından imparatorluğun bundan önceki onyıllarına baktığımızda, birbirine bağlı birçok alanda yaşanan değişimin, örneğin Avrupa güçleriyle ilişkilerin, Osmanlı ekonomisinin dünya pazarlarına eklemlenmesinin, modernleşen devlet aygıtının ve idari alanda yürürlüğe konulan prensiplerin tamamıyla bir kırılma değilse de yeni bir dönem başlattığını görürüz.

Bir taraftan sultan ve tebaası arasındaki ilişkinin yeniden kurulduğu, diğer taraftan Batılı düşünüş ve yaşam biçimlerinin imparatorluğun orta sınıflarını etkilediği bu ortamda, Osmanlı gayrimüslim milletleri kendi etnik kimlikleriyle Osmanlı kimliğini çatışmasız bir arada taşıyabileceklerini tasavvur etmeye ve eşit haklara sahip olacakları umudunu taşımaya başladılar.

Avrupa’da ve Balkanlar’da gördüğümüz ulus olma süreçlerine benzer şekilde Osmanlı Rum Ortodoksları, başta bu toplumun liderleri ve okuryazarları geçmişin katmanlarını yeniden yorumlayarak tarihi, dili ve nihayet müziği eşsiz bir mirasın yapıtaşları olarak yücelttiler.

‘Osmanlı İstanbul’unda Rum Ortodoks Musikisi’, İstanbullu Rum Ortodoks toplumunun, yaşadığı çok kültürlü yapının içinde “kendi”sinin ve “ötekiler”in müzik gelenekleri üzerine fikir beyan ettiği ve müziği bir mücadele alanına dönüştürdüğü süreçleri anlatıyor.

İstanbullu Rum Ortodoksların oluşturduğu müzik komisyonları, müzik cemiyetleri, dergiler ve gazeteler etnik ve dini kimliğin merkezine konulan müziği ve onun tarihini irdeliyor, dini müziğin icra biçimini tartışıyor ve farklı kültürlerle bir arada yaşamaktan dolayı biriken tarihin tozunu silerek, saf ve katıksız bir müziğin idealini kuruyorlardı.

Bu kitabın konusu olan Osmanlı Rumları ve onların torunları yirminci yüzyılın çeşitli olayları ve alınan kararlar sonucunda, nüfusu epeyce azalmış olan İstanbul Rumları dışında, Anadolu coğrafyasındaki tarihsel sürekliliklerini yitirdiler.

Kitaptaki seslerin, yaşam alanlarının ve kültürlerin kesişimlerinin, etnik ve dinsel homojenliğe dayalı kimlik politikalarının yol açtığı büyük kayıpları hatırlatması umuduyla.

  • Künye: Merih Erol – Osmanlı İstanbul’unda Rum Ortodoks Musikisi: Reform Çağında Ulus ve Toplum, çeviren: Zülal Kılıç, Kitap Yayınevi, tarih, 312 sayfa, 2021

Hristo Brızitsov – Bir Çocuğun İstanbul Hatıraları (2021)

Bulgar gazeteci Hristo Brızitsov, 1901’de Ortaköy’de doğdu.

Brızitsov bu kitaptaki altın değerindeki anılarında, çocukluğunun altın çağını geçirdiği İstanbul ve özelde Ortaköy ve Pera’nın kozmopolit, Levanten zamanlarını anlatıyor.

Yeni bir yüzyılın başında Boğaziçi’nde hayata gözlerini açma ve çocukluğun gamsız yıllarını payitahtın orta yerinde geçirme ayrıcalığı, yazmaya meyilli her insan için bulunmaz bir nimet olmalı.

Bulgar gazeteci ve hatırat yazarı Brızitsov, bir dini kurumun yayın organı olan gazetede çalışan bir babanın oğlu olarak Ortaköy’de dünyaya geldi (1901), daha sonra da Cadde-i Kebir (İstiklal Caddesi) üzerindeki Rumeli Han’da Balkanlı, batılı, modern ve milli olduğu kadar Levanten, doğulu, geleneksel ve kozmopolit olan bir ortamda buldu kendini.

Hristo’nun çocukluğu ve ilkokul öğrenciliği İkinci Meşrutiyet, Birinci ve İkinci Balkan Savaşları gibi sarsıcı olayların yaşandığı bir döneme denk geldi.

İkinci Balkan Savaşından sonra doğduğu şehirden ayrılarak ailesiyle yerleştiği Sofya’da baba mesleğini sürdürmeye karar kıldı.

1930’lara gelindiğinde ülkesinin seçkin gazetelerinde genel yayın yönetmenliğine yükselmişti, basın alanında birçok yeniliğe imza attı.

Eylül 1944’te iktidarı ele geçiren yeni rejimin hışmına uğradı ve idam edilmekten bir tesadüf sonucunda kurtuldu; çarptırıldığı ömür boyu hapis cezasının dokuz yılını çekti, uzunca bir zaman yazması yasaklandı.

Yazmaya izin verildiğinde de, 1980’deki vefatına kadar büyük bir üretkenlik sergileyerek hatırat ağırlıklı eserler kaleme aldı.

En sevdiği ve tekrar tekrar dönerek yeniden ve farklı açılardan ele aldığı konu, doğduğu ve çocukluğun altın çağını geçirdiği İstanbul ve özelde Ortaköy ve Pera oldu.

Yaza yaza bitiremediği İstanbul’u odağına alan eserleri büyük ilgi gördü ve yüksek tirajlı yeni baskılara ulaştı.

Belleğin, yıllar geçtikçe daha da derinleşen dipsiz kuyusundan kazdığı yeni hatıra katmanlarından oluşan bu eserler arasında Bir Çocuğun İstanbul Hatıraları ilk sırayı aldı.

Eser, çocuk algısının narin ve yapmacıksız anlatımıyla payitahtın 20. yüzyıl başlarındaki halini canlandırmamıza, havasını teneffüs etmemize ve yeniden yaşamamıza keyifli bir vesile sunuyor.

  • Künye: Hristo Brızitsov – Bir Çocuğun İstanbul Hatıraları, 1901-1913, çeviren: Hüseyin Mevsim, Kitap Yayınevi, anı, 112 sayfa, 2021

Robert Walsh – İrlandalı Bir Vaizin Gözüyle II. Mahmud İstanbul’u (2021)

Osmanlı’nın büyük dönüşümleri yaşadığı bir dönemde, II. Mahmud’un İstanbul’unda vaiz olarak görev yapmış Robert Walsh’ın altın değerindeki anıları bu kitapta.

İrlandalı vaiz Robert Walsh, Britanya Büyükelçiliği vaizi olarak uzun yıllar İstanbul’da yaşamıştı.

Walsh bu süreçte, Yeniçeri ocağının kaldırılışına, Yunan ayaklanmasının yarattığı travmalara ve İstanbul’u kasıp kavuran yangınlara yakından tanıklık etti.

Kitap bütün bunların yanı sıra, dönemin gündelik hayatı üzerine önemli ve ustaca tasvir edilmiş değerlendirmeler sunmasıyla da ayrıca dikkat çekiyor.

  • Künye: Robert Walsh – İrlandalı Bir Vaizin Gözüyle II. Mahmud İstanbul’u, çeviren: Zeynep Rona, Kitap Yayınevi, anı, 656 sayfa, 2021

Gökçen Beyinli – İslam ve Sair Halk (2021)

Kemalist modernleşmenin dayattığı “tek tip” din anlayışı, halkta nasıl karşılık buldu?

Gökçen Beyinli, tekke ve tarikatları kapatan 677 Sayılı Kanun ile “laik” Türk Devleti’nin İslama dair yasakların işleyiş sürecini ele alıyor.

1925-1965 dönemini merkeze alarak yasakların devlet ve halk arasında nasıl müzakere edildiğini, hurafelere, türbe ziyaretine ve evliya inancına odaklanarak inceliyor.

Yazar bu amaçla, ilk kez gün yüzüne çıkan Diyanet İşleri Başkanlığı ve İstanbul Türbeler Müze Müdürlüğü arşivlerine ek olarak Başbakanlık Cumhuriyet Arşivleri, Türkiye Büyük Millet Meclisi Tutanakları, dönemin İslamcı dergileri, Halkevlerinin yayınları, gazeteler ve ilgili aktörlerin anılarını da incelemeye dâhil ediyor.

Kemalist modernleşmenin halkı “medenileştirme” sürecinde cinsiyet, etnik ve dini farklılığa ve bir arada yaşamaya daha fazla imkân tanıyan, bugüne göre daha çeşitli olan dindarlık biçimlerini zayıflattığını savunan Beyinli, sıradan insanların, yani “sair halk”ın da sesine kulak vererek “cahil,” “saf” gibi değersizleştirici söylemler karşısında nasıl direniş taktikleri geliştirdiklerini açığa çıkarıyor.

Kitap mevlit gibi ritüelleri ve kadınların dini alanda ve camilerde istenmeyen varlığı gibi temaları da tartışıyor.

‘İslam ve Sair Halk’, halk, hurafeler ve türbelerin kadınsılaştırılarak değersizleştirmesinin, “tek tip” din anlayışının egemen olmasında ve dini alanın “eril” normlarla inşa edilmesindeki rolünü tartışarak Kemalist modernleşmenin mirasını farklı bir bakışla görmemize olanak tanıyor.

  • Künye: Gökçen Beyinli – İslam ve Sair Halk: Laik Türkiye’de Hurafeler, Kadınlar, Türbeler, Kitap Yayınevi, inceleme, 282 sayfa, 2021

Ahmed Şevket – Aşçı Mektebi (2021)

Ahmed Şevket, daha önce yayımlanmış Osmanlıca yemek kitaplarında yer almamış pek çok yerli yemek tarifi veriyor.

Yarma çorbasından oğmaça, kuyu kebabından lüfer küllemesine, kuru fasulye sahan musakkasından testi bamyasına ve kestaneli yahniye tam 914 tarif barındıran kitabın bir diğer önemi de tarifleri oldukça detaylı şekilde vermesi.

Kitap, Türkiye mutfak tarihi alanında önemli çalışmaları bulunan Priscilla Mary Işın tarafından yayına hazırlanmış.

Kitaba eklenen Sözlük bölümünde de, Fransızca terimlerden başka, günümüzde yaygın kullanılmayan Arapça sözcükler ve az bilinen bazı malzemelerle ilgili açıklamalar bulunuyor.

  • Künye: Ahmed Şevket – Aşçı Mektebi: İstanbul’un birinci sınıf aşçıbaşılarının muavenetiyle, 1920, hazırlayan: Priscilla Mary Işın, Kitap Yayınevi, yemek, 344 sayfa, 2021

Zeynep Bostan – Osmanlı Hariciyesinin Modern Temelleri (2021)

Osmanlı modernleşme sürecinde diplomasiye nasıl bir yatırım yaptı?

Zeynep Bostan bu özenli çalışmasında, Osmanlı hariciyesinin modernleşme serüvenini, merkez ve dış yapılanmasını ele alıyor.

Diplomasiyle bürokrasinin kesişim noktasında Osmanlı hariciyesinin modernleşme serüvenini, II. Abdülhamid dönemindeki dönüşümün hariciyeye yansımasını, modernleşme sürecindeki farklılıklar ve devamlılıklar bakımından irdeliyor.

İkinci Abdülhamid dönemini kapsayan yıllar boyunca (1876-1909) Hariciye Nezaretinin gelişimini, merkez ve yurtdışı teşkilatıyla ilgili yasal düzenlemeleri, dönemin değişen uluslararası dengeleri ve devletin dış politika amaçları doğrultusunda açılan ve faal olan elçilik ve şehbenderlikleri, statüsü değiştirilen elçilikleri, yeni elçilik projelerini, misyonlara tayin edilen diplomatların seçimindeki amaç ve kriterleri, elçilik kadrolarıyla elçi ve şehbenderlerin görev alanlarını inceleyen çalışma, Osmanlı Devleti’nin modernleşme döneminde diplomasiye yaptığı yatırımı ve diplomatik ilgi alanlarının boyutlarını çok yönlü bir bakışla ortaya koyuyor.

Türkiye’de modern diplomasinin kullanılması ve hariciye teşkilatının geliştirmesine ilgi duyanların edinmek isteyeceği bir çalışma.

  • Künye: Zeynep Bostan – Osmanlı Hariciyesinin Modern Temelleri: II. Abdülhamid Döneminde Diplomasi, Kitap Yayınevi, tarih, 318 sayfa, 2021

Esra Yakut – Osmanlı Devleti’nin Son Yıllarında Meşihat, Adliye, Maarif ve Hilafet (2021)

Osmanlı’nın son dört yılı, öyle derin çelişkiler barındırır ki, araştırmacılar için hazine değerindedir.

Örneğin Sultan Vahdeddin’in iktidarda olduğu bu dönemde, bir yandan dini değerler güçlendirilip, dini kurumlar yeniden kamusal yaşamda ön plana çıkartılmaya çalışılmış, öte yandan da fen liselerinin açılmaya çalışılması gibi modernleşme yönünde adımlar atılmaya çalışılmıştı.

İşte Esra Yakut, Mondros Mütarekesinin imzalanmasıyla başlayıp, saltanatın kaldırılmasına kadar geçen (30 Ekim 1918 – 1 Kasım 1922) bu ilginç dönemde olup bitenler üzerine derinlemesine düşünüyor.

Osmanlı Devleti’nin son dört yılında kurumlarıyla gösterdiği var oluş çabasına, ağırlıklı olarak dönemin basınına ve birinci elden kaynaklarına dayanarak tanıklık eden çalışma, bugüne kadar sadece siyasi tarih yönüyle incelenen bu döneme farklı bir açıdan bakıyor.

Kitap, özellikle İslamiyet’le sıkı bağı olan meşihat, evkaf, adliye, maarif ve hilafet gibi kurumları ele alıyor.

Çalışma ayrıca, yönetimin monarşik karakterini daha da kuvvetlendiren Sultan Vahdeddin’in muhafazakâr bir siyaseti nasıl benimsediğini ve padişahın çizdiği yoldan ilerleyen fikir adamlarının, İttihat ve Terakki’nin dini kamusal yaşamdan uzaklaştırma yolunda attığı adımları değiştirecek görüşler ortaya atma girişimlerini de yakından izliyor.

  • Künye: Esra Yakut – Osmanlı Devleti’nin Son Yıllarında Meşihat, Adliye, Maarif ve Hilafet 1918-1922, Kitap Yayınevi, tarih, 312 sayfa, 2021