Barbara Streidl — Can Sıkıntısı (2026)

Barbara Streidl bu kısa fakat yoğun çalışmasında, modern toplumun en olumsuz duygularından biri olarak görülen can sıkıntısını yeniden değerlendiriyor. Sürekli üretken olmayı, zamanı eksiksiz değerlendirmeyi ve meşgul görünmeyi erdem sayan günümüz kültüründe can sıkıntısı çoğu zaman bir başarısızlık ya da boşluk olarak algılanıyor. Streidl ise bu yaygın yargıya karşı çıkarak can sıkıntısının yalnızca katlanılması gereken bir ruh hâli olmadığını, düşünmeye, hayal kurmaya ve yaratıcılığa kapı açan önemli bir deneyim olduğunu gösteriyor.

‘Can Sıkıntısı’ (‘Langeweile’), can sıkıntısının tarih boyunca nasıl algılandığını ve farklı dönemlerde hangi anlamlarla yüklendiğini inceliyor. Bir zamanlar ahlaki bir kusur ya da tembellik belirtisi olarak görülen bu deneyimin, modern çağda hız, verimlilik ve sürekli meşguliyet ideolojisiyle daha da olumsuz bir konuma itildiğini ortaya koyuyor. Dijital teknolojiler, sosyal medya ve kesintisiz uyarıcı akışı sayesinde insanların en küçük boşlukları bile doldurmaya alıştığını; böylece can sıkıntısıyla yüzleşme fırsatının giderek ortadan kalktığını vurguluyor.

Streidl’e göre can sıkıntısı her zaman zararlı değildir. Özellikle dış uyaranların azaldığı anlarda zihnin serbestçe dolaşabilmesi, yeni fikirlerin doğmasına, hayal gücünün gelişmesine ve kişinin kendisiyle daha derin bir ilişki kurmasına imkân tanıyor. Hiçbir şey yapmıyormuş gibi görünen bu zamanlar, aslında yaratıcılığın ve içsel yenilenmenin sessiz hazırlık evreleri olabiliyor. Bu nedenle can sıkıntısını bütünüyle ortadan kaldırmaya çalışmak yerine, onun sunduğu düşünme ve dinlenme alanını korumanın bireysel olduğu kadar kültürel bir değer taşıdığını savunuyor.

Kitap aynı zamanda üretkenlik baskısının psikolojik sonuçlarını da ele alıyor. Sürekli performans göstermeye zorlanan bireylerin boş zamanı bile verimli kullanılması gereken bir yatırım olarak görmeye başladığını; bunun ise dinlenme, hayal kurma ve zihinsel esneklik kapasitesini zayıflattığını belirtiyor. Can sıkıntısına bilinçli biçimde izin vermenin, bu baskıya karşı küçük ama etkili bir direnç geliştirmeyi sağladığını; insanın zamanla kurduğu ilişkiyi daha özgür ve dengeli hâle getirdiğini gösteriyor.

Sonuç olarak ‘Can Sıkıntısı’, sıkıcılığın ya da ataletin savunusunu yapmaktan çok, can sıkıntısının çoğu zaman bastırılan yaratıcı ve dönüştürücü potansiyelini görünür kılıyor. Barbara Streidl, hiçbir şey yapmamanın her zaman zaman kaybı anlamına gelmediğini; bazen tam da bu duraklama anlarının yeni düşüncelerin, yaratıcı keşiflerin ve daha sağlıklı bir yaşam ritminin başlangıcı olabildiğini anlatıyor. Böylece can sıkıntısını aşılması gereken bir eksiklik olarak değil, modern yaşamın hızına karşı denge kurmayı sağlayan değerli bir insanlık deneyimi olarak yeniden düşünmeye çağırıyor.

Barbara Streidl — Can Sıkıntısı
Çeviren: Levent Tayla • Ayrıntı Yayınları
Psikoloji • 100 sayfa • 2026

Theresia Enzensberger — Uyku (2026)

Theresia Enzensberger ‘Uyku’ (‘Schlafen’) adlı eserinde, uykuyu yalnızca biyolojik bir gereksinim olarak ele almıyor; onu bireyin iç dünyasını, toplumsal yaşamı ve kültürel üretimi anlamaya imkân veren çok katmanlı bir olgu olarak inceliyor. Yazar, kendi uykusuzluk deneyiminden hareketle uykunun farklı evrelerini izleyen özgün bir anlatı kurgusu kuruyor ve her evreyi farklı düşünsel sorularla ilişkilendiriyor.

Kitap, hafif uyku evresiyle birlikte uykusuzluğun birey üzerindeki etkilerini, modern yaşamın dinlenmeyi giderek değersizleştiren ritmini ve uykunun ahlaki anlamını tartışıyor. Enzensberger, üretkenlik baskısının uykuyu zaman kaybı gibi gösterdiğini, kronik uyku eksikliğinin ise yalnızca bireysel bir sağlık sorunu olmadığını, toplumsal ilişkileri, çalışma hayatını ve düşünme biçimlerini de dönüştürdüğünü gösteriyor. Rüyaların ise yalnızca psikolojik değil, aynı zamanda siyasal ve kültürel metaforlar olarak da okunabileceğini savunuyor.

Derin uyku bölümüne geçildikçe anlatı daha içsel ve kişisel bir nitelik kazanıyor. Yazar, sanatın, edebiyatın ve belleğin uykuyla kurduğu ilişkiyi sorgularken kendi deneyimlerini de metne dâhil ediyor. Uyku sırasında zihnin gündelik yaşamın gürültüsünden uzaklaşmasının, insanın kendisiyle ve çevresiyle farklı bir bağ kurmasını mümkün kıldığını anlatıyor. Böylece kitap, bilimsel açıklamalarla kişisel gözlemleri ve kültürel göndermeleri iç içe geçiren deneme niteliği kazanıyor.

REM evresi ise gerçeklikle düş arasındaki sınırların belirsizleştiği bölüm olarak öne çıkıyor. Enzensberger, rüyaların bilinçdışını, yaratıcılığı ve kimliği nasıl şekillendirdiğini tartışırken kesin yargılar sunmak yerine okuru bilinmeyeni keşfetmeye davet ediyor. Kontrol edemediğimiz bu deneyimin, insan olmanın en temel ve ortak yönlerinden biri olduğunu vurguluyor.

‘Uyku’, nörobilimsel açıklamalarla yetinmeyen; felsefeyi, edebiyatı, sanatı ve kişisel deneyimi bir araya getirerek uykunun anlamını yeniden düşünmeye çağıran özgün bir deneme. Enzensberger, uykuyu yalnızca dinlenme süreci değil, modern yaşamın temposunu, üretkenlik anlayışını, bilinç ile bilinçdışı arasındaki ilişkiyi ve insanın kendini kavrama çabasını anlamanın anahtarlarından biri olarak değerlendiriyor.

Theresia Enzensberger — Uyku
Çeviren: Levent Tayla • Ayrıntı Yayınları
İnceleme • 100 sayfa • 2026

Alexandra Bleyer — Propaganda (2026)

Alexandra Bleyer bu çalışmasında, propagandayı yalnızca otoriter rejimlerin ya da savaş dönemlerinin kullandığı kaba bir manipülasyon aracı olarak değil, modern toplumların gündelik hayatına nüfuz etmiş sürekli bir yönlendirme biçimi olarak ele alıyor. Kitap, insanların düşüncelerinin, korkularının ve arzularının nasıl şekillendirildiğini incelerken, “gerçek” ile “sunulan gerçek” arasındaki farkın giderek bulanıklaştığını gösteriyor. Bleyer’e göre propaganda çoğu zaman açık yalanlardan değil, bilgilerin seçilme, çerçevelenme ve tekrar edilme biçimlerinden güç alıyor.

Kitap, propagandanın tarihsel gelişimini inceleyerek savaşlardan siyasal kampanyalara, reklamcılıktan sosyal medyaya kadar uzanan geniş bir etki alanı kurduğunu ortaya koyuyor. Özellikle 20. yüzyılda kitle iletişim araçlarının yaygınlaşmasıyla birlikte propaganda, devletlerin ve ideolojik hareketlerin en güçlü araçlarından biri hâline geldi. Ancak Bleyer, propagandanın yalnızca totaliter sistemlere özgü olmadığını vurguluyor. Demokratik toplumlarda da medya, siyaset ve ekonomik çıkar grupları kamuoyunu yönlendirmek için benzer tekniklerden yararlanabiliyor. Böylece propaganda, modern iletişim düzeninin görünmez ama sürekli işleyen bir parçasına dönüşüyor.

Bleyer ayrıca yalan haberler, alternatif gerçeklikler ve dijital algoritmalar üzerinden şekillenen yeni propaganda biçimlerine dikkat çekiyor. Sosyal medya platformları kullanıcıların ilgisini çekecek içerikleri öne çıkarırken, insanlar giderek yalnızca kendi dünya görüşlerini doğrulayan bilgi akışlarının içine kapanıyor. Bu durum, hakikatin ortak bir zeminden uzaklaşmasına ve toplumsal kutuplaşmanın derinleşmesine yol açıyor. Kitap, propaganda tekniklerinin artık yalnızca devletler ya da medya kuruluşları tarafından değil, sıradan kullanıcılar tarafından da yeniden üretildiğini gösteriyor. Paylaşımlar, görseller, kısa videolar ve sloganlar aracılığıyla insanlar farkında olmadan manipülasyon zincirinin bir parçası hâline gelebiliyor.

Çalışmanın önemli yanlarından biri de propaganda ile halkla ilişkiler, reklamcılık ve siyasal iletişim arasındaki sınırların ne kadar geçirgen olduğunu tartışması. Bleyer, ikna etme ile manipüle etme arasındaki çizginin çoğu zaman net olmadığını savunuyor. Çünkü propaganda yalnızca yanlış bilgi yaymakla değil, duyguları harekete geçirmek, korkuları büyütmek ve belirli bir bakış açısını “doğal” ya da “kaçınılmaz” gibi göstermekle etkili oluyor. Bu nedenle modern propaganda, çoğu zaman baskıyla değil, görünürde özgür seçim hissi yaratarak çalışıyor.

Kitap aynı zamanda bir farkındalık çağrısı niteliği taşıyor. Bleyer, okuru medya içeriklerini daha dikkatli okumaya, bilgilerin kaynağını sorgulamaya ve kendi düşünsel reflekslerini incelemeye davet ediyor. Çünkü propaganda karşısındaki en büyük savunma, yalnızca doğru bilgiye ulaşmak değil, bilginin nasıl üretildiğini ve nasıl dolaşıma sokulduğunu anlayabilmekten geçiyor.

Propaganda, çağdaş dünyada algının nasıl yönetildiğini, bireylerin nasıl yönlendirildiğini ve hakikatin neden giderek daha kırılgan hâle geldiğini açıklayan kısa ama yoğun bir çalışma. Kitap, okuru yalnızca propagandanın varlığını fark etmeye değil, kendi düşünme biçimini de yeniden sorgulamaya çağırıyor.

Alexandra Bleyer — Propaganda
Çeviren: Levent Tayla • Ayrıntı Yayınları
İnceleme • 100 sayfa • 2026

Moshtari Hilal — Çirkinlik (2026)

“Çirkinlik” kavramını estetik, politik ve kişisel boyutlarıyla yeniden düşünen bu çarpıcı metin, güzellik ideallerinin nasıl kurulduğunu ve kimleri dışarıda bıraktığını sorguluyor.

Moshtari Hilal, çirkinliğin yalnızca estetik bir yargı olmadığını, toplumsal normlar ve iktidar ilişkileri tarafından şekillendirilen bir kategori olduğunu gösteriyor. Güzellik standartlarının tarihsel olarak nasıl üretildiğini incelerken, bu standartların özellikle bedenler, yüzler ve kimlikler üzerinde nasıl baskı kurduğunu ortaya koyuyor. Böylece çirkinlik, basit bir eksiklik değil, normdan sapma olarak damgalanan bir konum hâline geliyor.

‘Çirkinlik’ (‘Hässlichkeit’), kişisel anlatı ile kuramsal tartışmayı iç içe geçiriyor. Moshtari Hilal kendi deneyimlerinden hareketle, göçmenlik, aidiyet ve kimlik meselelerinin estetik yargılarla nasıl kesiştiğini anlatıyor. Özellikle Batı merkezli güzellik anlayışının, farklı etnik ve kültürel kimlikleri nasıl görünmezleştirdiği ya da “öteki” olarak kodladığı vurgulanıyor.

Eserde çirkinlik, aynı zamanda bir direniş imkânı olarak da ele alınıyor. Normlara uymayan bedenlerin ve yüzlerin, mevcut estetik düzeni sorgulama ve dönüştürme potansiyeli taşıdığı savunuluyor. Bu bağlamda çirkinlik, yalnızca dışlanmanın değil, aynı zamanda özgürleşmenin de bir alanı hâline geliyor.

Kitap ayrıca sanat tarihine ve görsel kültüre de uzanıyor. Hangi bedenlerin temsil edildiği, hangilerinin dışarıda bırakıldığı ve bu seçimlerin nasıl ideolojik anlamlar taşıdığı analiz ediliyor. Hilal, estetik yargıların masum olmadığını; aksine toplumsal hiyerarşileri yeniden üreten araçlar olduğunu gösteriyor.

Genel olarak eser, güzellik ve çirkinlik arasındaki sınırların sabit olmadığını, bu sınırların sürekli olarak yeniden çizildiğini ortaya koyuyor. Okuru, estetik yargılarını sorgulamaya ve “çirkin” olarak etiketlenen şeylere farklı bir gözle bakmaya davet ediyor.

Moshtari Hilal — Çirkinlik
Çeviren: Levent Tayla • Livera Yayınevi
İnceleme • 196 sayfa • 2026

Tobias Hürter – Belirsizlik Çağı (2024)

Yirminci yüzyılın en önemli fizikçileri, fiziğin bugün hâlâ tam olarak kavrayamadığımız yeni bir dünya görüşüne yol açan, hayal bile edilemeyen bir bilimsel dalgalanmayı tetiklediler.

Marie Curie, Max Planck, Niels Bohr, Werner Heisenberg, Erwin Schrödinger ve Albert Einstein sadece fizikte devrim yaratmakla kalmadılar; dünyamızı ve içinde yaşadığımız gerçekliği yeniden tanımladılar.

Ancak görelilik ve kuantum mekaniği çağı aynı zamanda savaşlar ve devrimler çağıydı da.

Örneğin radyoaktivitenin keşfi bilimde devrim yarattı ama sonuçta Hiroşima ve Nagazaki felaketine yol açtı.

‘Belirsizlik Çağı’nda Tobias Hürter, fiziğin altın çağına ve onun göz kamaştırıcı, kusurlu ve unutulmaz kahramanlarına hayat verirken, dünyada olup bitenlerle bilimin nasıl sıkı sıkıya bağlantılı olduğunu anlatıyor.

Çünkü dünyayı değiştirmeden görmek mümkün değildir…

  • Künye: Tobias Hürter – Belirsizlik Çağı: Fiziğin Parlak ve Karanlık Yılları (1895-1945), çeviren: Levent Tayla, Ayrıntı Yayınları, bilim, 336 sayfa, 2024

Ulrich Eberl – Akıllı Makineler (2019)

Robotlar ve akıllı bilgisayarlar insanlık için bir nimet mi yoksa işlerimiz, mahremiyetimiz ve güvenliğimiz için bir tehdit mi?

Dünyada çok sayıda laboratuvar ve şirkette araştırmalar yapan fütürist Ulrich Eberl, teknolojik gelişmelerin bizi nereye götürdüğü konusunda çarpıcı saptamalar yapıyor.

Kendi arabalarını süren, yemek ve servis yapmayı öğrenen, resim ve beste yapan, hatta bütün bunları bazen çoğumuzdan daha iyi yapan makineler, kimileri için çağımızın en olağanüstü ve işe yarar icadıyken, kimileri içinse insanlığın sonunu getirecek büyük bir felakettir.

Eberl’in bütün bu seçenekleri ele alıp delilleriyle tartışan kitabı, çoktan başlamış olan yapay zekânın öncesi, öncesi, bugünkü hali ve gelecekte alacağı biçimler hakkında iyi bir başvuru kaynağı.

Akıllı makineler çağının beraberinde neler getireceğine, bunun iyi mi yoksa kötü mü olacağını daha yakından bakmak isteyenlere.

  • Künye: Ulrich Eberl – Akıllı Makineler: Yapay Zekâ Hayatımızı Nasıl Değiştiriyor, çeviren: Levent Tayla, Paloma Yayınevi, bilim, 356 sayfa, 2019

Petra Bock – Mind Fuck Koçluk (2015)

Kendi kendimizi niçin sabote ederiz?

Peki, buna karşı ne yapabiliriz?

Kendi kendimizi kandırmamıza neden olan kimi düşünce kalıplarının gündelik hayatta ne denli yoğun bir şekilde karşımıza çıktığını ortaya koyan Petra Bock, kimi pratik yöntemlerle bu engellerin nasıl aşılacağını, zihnin nasıl özgürleştirilebileceğini irdeliyor.

Bock bu amaçla kurduğu sisteme “mind fuck”, Türkçesiyle “beyni becermek” adını uygun bulmuş.

  • Künye: Petra Bock – Mind Fuck Koçluk, çeviren: Levent Tayla, Paloma Yayınevi