Raymond Geuss – Felsefe ve Reel Politika (2025)

Raymond Geuss’un bu kitabı, siyaset felsefesinin nasıl yapılması gerektiğine dair yerleşik kabulleri kökten sorgulayan bir müdahale. Geuss, özellikle Kantçı geleneğin hâkim olduğu “siyaset = uygulamalı etik” anlayışını hedef alarak, siyasetin ideal ilkelerden değil, gerçek dünyadaki kurumların nasıl işlediğinden ve insanların hangi koşullarda nasıl eyleme yöneldiğinden yola çıkması gerektiğini savunuyor.

‘Felsefe ve Reel Politika’ (‘Philosophy and Real Politics’), normatif modeller kurmakla yetinen soyut siyaset felsefesini eleştirirken, reel politikanın karmaşık doğasını merkeze alıyor. Geuss’a göre iyi bir siyaset felsefesi, tarihsel bağlamları, iktidar ilişkilerini, ekonomik yapıların işleyişini, kültürel pratikleri ve psikolojik motivasyonları hesaba katmalıdır. Bu nedenle “etik”, izole bir alan değil; tarih, sosyoloji, etnoloji, psikoloji ve ekonomiyle örülü geniş bir bilgi ağıdır. Siyasi eylemi yalnızca ilkeler, normlar ve rasyonel tercih modelleriyle açıklamaya çalışan yaklaşımlar, insan topluluklarının gerçek davranış dinamiklerini ıskalar.

Geuss, siyaseti öncelikle bir eylem ve bağlam meselesi olarak yorumlar. İnançların, değerlerin ya da önermelerin kendisi, ancak onları şekillendiren maddi, tarihsel ve kurumsal koşullar içinde anlam kazanır. Bu nedenle siyaset felsefesi, ideal düzen tasarımlarından çok, mevcut güç yapılarını, çatışmaları, motivasyonları ve olası stratejik seçenekleri analiz eden pratik bir çerçeve sunmalıdır.

‘Felsefe ve Reel Politika’, yalnızca liberal siyaset anlatılarına yöneltilmiş sert bir eleştiri değil; aynı zamanda insan topluluklarının eyleme geçme kapasitesine duyulan güveni yeniden vurgulayan yenilikçi bir çalışma. Siyaseti soyut bir ahlak mühendisliği değil, dünyayı belirleyen gerçek süreçlerle yüzleşme pratiği olarak konumlandırmasıyla, çağdaş siyaset felsefesi tartışmalarında güçlü ve kalıcı bir iz bırakıyor.

  • Künye: Raymond Geuss – Felsefe ve Reel Politika, çeviren: Utku Özmakas, Sel Yayıncılık, felsefe, 96 sayfa, 2025

Louis Althusser – Kara İnekler (2025)

 

Louis Althusser’in ‘Kara İnekler’i, filozofun 1976’da kendi kendisiyle yaptığı hayali bir söyleşi aracılığıyla siyaset teorisiyle kişisel hesaplaşmasını bir araya getiriyor. Yayınlanmamış elyazmalarından derlenen bu metin, Althusser’in uzun yıllar düşünsel zeminini oluşturan Fransız Komünist Partisi’yle ilişkisini sorguladığı ve Marksist kuramın temel kavramlarını yeniden tartıştığı bir dönemin iç sesini yansıtıyor. Proletarya diktatörlüğü, SSCB deneyimi, demokratik merkeziyetçilik ve devrimci örgütlenme gibi başlıklar, hem bir militanın kaygıları hem de bir filozofun katı teorik mücadelesiyle iç içe işleniyor.

Eserin adı, Hegel’in Tinin Görüngübiliminde aktardığı “gece tüm ineklerin kara göründüğü” deyişine göndermede bulunarak, politik açıdan bulanıklaşan bir çağda ideallerle gerçekliğin nasıl çatıştığını imâ ediyor. Althusser, devrimci hareketin geri çekildiği bu dönemi yalnızca bir durum tespiti olarak değil, komünist ideallere bağlı kalarak yeni bir yön arayışı olarak yorumluyor. Devleti, sınıfsal egemenliği ve proletarya diktatörlüğünü burjuva iktidarının tek gerçek alternatifi olarak yeniden temellendirirken, kendi siyasi angajmanını da acı bir açıklıkla yeniden değerlendiriyor.

‘Kara İnekler’ (‘Les vaches noires. Interview imaginaire’), Althusser külliyatında uzun süre eksik kalan politik-felsefi halkayı tamamlıyor. Dogmatik bir Althusser imgesini kırarak, hem esnek hem çok yönlü bir düşünürü görünür kılıyor. Bu istisnai polemik, teorik sertliği ile kişisel özeleştiriyi bir arada taşıyan yapısıyla, Marksist felsefede özne, iktidar ve örgütlülük üzerine yürütülen tartışmalara özgün bir katkı sunuyor.

  • Künye: Louis Althusser – Kara İnekler, çeviren: Erkan Ataçay, Sel Yayıncılık, felsefe, 288 sayfa, 2025

Lev Şestov – Temelsizliğin Yüceltilmesi (2025)

Lev Şestov’un bu kitabı, felsefenin akla ve sistemli düşünmeye duyduğu güveni kökten sorguluyor ve insan deneyiminin rasyonel kalıplarla açıklanamayacak kadar çelişkili olduğunu vurguluyor. Şestov, kesinlik arayışının insanın içsel korkularını bastıran bir savunma mekanizması olduğunu öne sürüyor; bu nedenle felsefi sistemlerin sunduğu güvenli zeminleri bilinçli biçimde sarsıyor. Yaşamın tutarsızlıklarla örülü yapısını kavramanın mantıksal çıkarımlardan değil, derin bir varoluşsal uyanıştan doğduğunu belirtiyor.

‘Temelsizliğin Yüceltilmesi’ (‘Апофеоз беспочвенности’), zorunluluk, özgürlük ve kader gibi kavramlar arasındaki gerilimin insan ruhunu nasıl kuşattığını tartışıyor ve modern felsefenin akıl ile zorunluluğu merkez alan mirasını eleştiriyor. Şestov, düşünsel otoritelerin baskısından sıyrılmanın zorlu ama kaçınılmaz bir mücadeleyi temsil ettiğini söylüyor; çünkü mutlaklık arzusunun yarattığı güven çoğu zaman sahte bir teselli sunuyor. Bu yaklaşım, okuru bilginin sınırlarını sorgulamaya çağırıyor ve hakikatin mantıksal kesinlikten çok bireysel sezgiden doğduğunu ileri sürüyor.

Eser, umutsuzluk, direnç ve bireysel arayış gibi temaları odağa alarak insanın kendi karanlığıyla yüzleşme biçimlerini inceliyor. Şestov, hakikatin düz bir ilerlemenin değil, çıkmazlarla dolu bir sorgulama sürecinin ürünü olduğunu savunuyor ve belirsizliğin insanı özgürleştirdiğini öne sürüyor. Sonuçta kitap, temelsizliğin yıkıcı değil kurucu bir potansiyel taşıdığını, kişinin kendi özgün anlamını kesinlikten kaçtığı ölçüde bulduğunu hatırlatıyor.

  • Künye: Lev Şestov – Temelsizliğin Yüceltilmesi, çeviren: Yuliya Karadeniz, Sel Yayıncılık, felsefe, 160 sayfa, 2025

Sigmund Freud – Uygarlığın Huzursuzluğu (2025)

Sigmund Freud’un bu eseri, insan doğası ile uygarlığın yarattığı düzen arasındaki çatışmayı derinlemesine inceliyor. Freud, insanın içgüdüsel arzuları ile toplumun kuralları arasında kaçınılmaz bir gerilim bulunduğunu savunuyor. Uygarlık, bireysel özgürlükleri sınırlayarak ortak yaşamı mümkün kılıyor ancak bu sınırlama, bireyde sürekli bir huzursuzluk yaratıyor. İnsan, doğası gereği haz arayan ve saldırganlık içeren bir varlık olarak tanımlanıyor; oysa toplum, bu eğilimleri bastırmaya zorlayarak suçluluk duygusunu içselleştiriyor.

Freud’a göre uygarlığın ilerlemesi, teknik ve kültürel kazanımlarla birlikte bireyin iç dünyasında artan bir baskı yaratıyor. Vicdanın kökeninde, içe yöneltilmiş saldırganlık bulunuyor; bu da süperego aracılığıyla bireyin kendine karşı acımasızlaşmasına neden oluyor. Dini inançların sunduğu “ilahi baba” fikri, bu içsel çatışmanın geçici bir tesellisi olarak görülüyor. Ancak Freud, dinin huzursuzluğu ortadan kaldırmadığını, yalnızca onu şekil değiştirmiş bir biçimde sürdürdüğünü belirtiyor.

‘Uygarlığın Huzursuzluğu’ (‘Das Unbehagen in der Kultur’), insanlığın mutluluk arayışını temelden sorguluyor. Freud, uygarlığın bireye güvenlik sağlarken içsel özgürlüğünü tahrip ettiğini, bu yüzden insanın ne tamamen mutlu ne de tamamen uyumlu olamayacağını ileri sürüyor. Sonuçta kitap, modern insanın kendi yarattığı düzen içinde neden tatmin bulamadığını psikolojik bir çerçevede açıklayarak hem bireysel hem toplumsal düzeyde kalıcı bir gerilimin kaçınılmazlığını ortaya koyuyor.

  • Künye: Sigmund Freud – Uygarlığın Huzursuzluğu, çeviren: Ferhat Jak İçöz, Sel Yayıncılık, psikanaliz, 96 sayfa, 2025

Hakan Kaynar – Ankara’nın Duygusal Tarihi (2025)

Hakan Kaynar’ın ‘Ankara’nın Duygusal Tarihi’ adlı kitabı, kenti yalnızca yapılar, yollar ve kurumlar üzerinden değil, hislerin, hatıraların ve edebiyatın izleriyle okuyor. Yazar, Ankara’nın tarihini resmi belgelerden çok, insanların duygusal tecrübelerinde ve metinlerde arıyor. Ona göre şehir, sadece coğrafi bir mekân değil; anlamı, içinde yaşayanların, yazanların ve hayal edenlerin duygularıyla biçimlenen canlı bir organizma. Bu nedenle Kaynar’ın yaklaşımı, şehir tarihçiliğini klasik sınırlarının ötesine taşıyor ve edebiyatı tarihin asli tanığı haline getiriyor.

Kitap, Yakup Kadri’nin modernleşme sancılarını, Aka Gündüz’ün milliyetçi duygularını, Adalet Ağaoğlu’nun kuşak çatışmalarını, Sevgi Soysal’ın özgürlük arayışını ve Barış Bıçakçı’nın kayıtsızlığını bir bütünün parçaları gibi ele alıyor. Bu yazarlar aracılığıyla Ankara, hem bir ideali hem de bir hayal kırıklığını temsil ediyor. Kaynar, kentin soğuk bürokratik imajını aşarak, insanın iç dünyasında bıraktığı yankılara odaklanıyor; şehirdeki yalnızlığı, umudu ve tedirginliği satır aralarından topluyor.

Sonuçta ‘Ankara’nın Duygusal Tarihi’, bir “şehir rehberi” değil, duyguların da tarihe dâhil olduğunu hatırlatan özgün bir okuma biçimi sunuyor. Ankara burada ne sadece bir başkent ne de bir sembol; aynı zamanda yitirilmiş ideallerin, içe kapanmış hayatların ve yeniden anlam arayışlarının aynası. Kaynar’ın çalışması, mekânın da insan kadar duygusal bir varlık olabileceğini göstererek şehir tarihine edebi bir derinlik kazandırıyor.

  • Künye: Hakan Kaynar – Ankara’nın Duygusal Tarihi, Sel Yayıncılık, şehir, 136 sayfa, 2025

Alia Trabucco Zerán – Katil Kadınlar (2025)

 

Alia Trabucco Zerán’ın bu kitabı, Şili’de dört kadının işlediği cinayetleri merkeze alarak toplumsal cinsiyetin, adaletin ve medyanın kadınlara bakışını sorguluyor. Corina Rojas, Rosa Faúndez, María Carolina Geel ve María Teresa Alfaro’nun hikâyeleri, yalnızca bireysel suç öyküleri değil, aynı zamanda bir toplumun kadınlara biçtiği rollerin aynası haline geliyor. Yazar, bu kadınların neden öldürdüğünü değil, toplumun onların neden öldürmemesi gerektiğine nasıl inandığını araştırıyor. Cinayet burada bir isyanın, bastırılmış öfkenin ve kimliğini savunma çabasının sembolüne dönüşüyor.

‘Katil Kadınlar’ (‘Las homicidas’), medyanın ve hukuk sisteminin kadın faillere yaklaşımını mercek altına alıyor. Bu kadınların gazetelerde nasıl “canavar”, “delirmiş”, “aşık” gibi etiketlerle anıldığını gösteriyor. Her bir hikâyede dilin nasıl bir yargı aracına dönüştüğünü, erkek egemen toplumun adalet anlayışını nasıl yeniden ürettiğini anlatıyor. Cinayetleri romantikleştirmiyor; tersine, onların etrafında örülen sessizlik ve korkunun kökenine inmeye çalışıyor.

Yazarın dili keskin ama duygusal derinlik taşıyor. Belgeler, gazete kupürleri ve mahkeme kayıtlarıyla örülü anlatım, edebiyat ile araştırma arasındaki sınırları siliyor. ‘Katil Kadınlar’, kadınların şiddet karşısındaki edilgen konumunu tersine çeviriyor. Kadın faili bir cani değil, toplumsal bir yankının sesi olarak gösteriyor. Bu yönüyle kitap, sessiz kalmış kadınların tarihine güçlü bir müdahale sunuyor.

  • Künye: Alia Trabucco Zerán – Katil Kadınlar, çeviren: Dilara Anıl Özgen, Sel Yayıncılık, toplumsal cinsiyet çalışmaları, 200 sayfa, 2025

Élisabeth Roudinesco – İçimizdeki Karanlık Yan (2025)

Élisabeth Roudinesco, bu eserinde, insan doğasının karanlık yönünü ve “sapkınlık” kavramının tarihsel evrimini inceliyor. ‘İçimizdeki Karanlık Yan: Sapkınlığın Tarihi’ (‘La part obscure de nous-mêmes: Une histoire des pervers’), ahlaki, dini, tıbbi ve psikanalitik söylemler içinde “perversité”nin (sapkınlığın) nasıl tanımlandığını ve her dönemin bu kavrama kendi korkularını nasıl yansıttığını araştırıyor. Roudinesco, insanın içindeki karanlığın yok edilemeyeceğini, bastırıldıkça biçim değiştirerek toplumsal hayatta yeniden ortaya çıktığını vurguluyor. Bu karanlık taraf, modern çağın normallik saplantısına karşı bir ayna görevi görüyor.

Yazar, sapkınlığın tarihini Orta Çağ’daki günah ve şeytan kavramlarından başlayarak Freud’un psikanalitik analizine kadar izliyor. Antik dönemde “ahlaki bozulma” olarak görülen eylemler, Hristiyanlıkla birlikte günahın ve cinselliğin kesişim noktasına yerleşiyor. Modern bilimlerin yükselişiyle ise bu olgu, tıbbi ve psikiyatrik bir kategoriye dönüşüyor. Roudinesco, özellikle Freud’un “sapık” figürünü patolojik olmaktan çıkararak insani bir olasılık, arzunun bir biçimi olarak ele almasını dönüm noktası olarak değerlendiriyor.

Kitap, toplumların “öteki”ni tanımlama biçimlerini de sorguluyor. Sapkın olan, aslında toplumun kendi bastırılmış arzularının yansıması olarak ortaya çıkıyor. Roudinesco’ya göre modern çağın en büyük paradoksu, özgürlük ve ifade hakkını savunurken aynı zamanda arzuların sınırlarını çizme çabasıdır. Böylece “perversité”, hem toplumsal düzenin dışladığı hem de gizliden gizliye beslediği bir enerjiye dönüşüyor.

Sonuç olarak ‘Sapkınlığın Tarihi’, insan ruhunun karanlık tarafına cesur bir bakış sunuyor. Roudinesco, sapkınlığın bir hastalık değil, insan olmanın ayrılmaz bir parçası olduğunu belirterek, okuru kendi gölgesiyle yüzleşmeye davet ediyor.

  • Künye: Élisabeth Roudinesco – İçimizdeki Karanlık Yan: Sapkınlığın Tarihi, çeviren: Nami Başer, Sel Yayıncılık, inceleme, 200 sayfa, 2025

Maurice Blanchot – Yazınsal Uzam (2025)

Maurice Blanchot’nun ‘Yazınsal Uzam’ (‘L’Espace littéraire’) adlı eseri, edebiyatın doğası, yazının imkânı ve yazarın konumu üzerine yoğunlaşan felsefi ve edebi bir inceleme sunuyor. Blanchot, edebiyatı yalnızca bir ifade biçimi ya da estetik üretim olarak değil, varoluşu ve dili dönüştüren bir deneyim alanı olarak ele alıyor.

Kitapta edebiyat, gündelik yaşamın ve pratik amaçların ötesine geçen, kendi özgül mekânını kuran bir faaliyet olarak tanımlanıyor. Blanchot’ya göre bu mekân, dilin sınırlarını, sessizliği ve yokluğu da kapsayan bir alan açıyor. Yazarın burada konumu da paradoksal: Hem dili kullanan hem de dil tarafından tüketilen, hem varlığını yazıyla sürdüren hem de yazıda kendisini silen bir figür olarak beliriyor.

Blanchot; Mallarmé, Kafka, Rilke, Hölderlin gibi yazar ve şairlerden örnekler vererek edebiyatın mutlaklık, hiçlik, ölüm ve sonsuzlukla kurduğu bağı sorguluyor. Yazma eylemi, ölümle yüzleşmenin, “ben”i aşmanın ve mutlak olana yönelmenin yolu olarak tasvir ediliyor. Böylece yazınsal uzam, yalnızca eserlerin bulunduğu bir alan değil, aynı zamanda varoluşun radikal biçimde dönüştüğü bir deneyim sahası haline geliyor.

Eser, felsefe ile edebiyatın kesişiminde konumlanıyor; Heidegger’in varlık düşüncesiyle paralellikler taşırken, edebiyatı ontolojik bir deneyim olarak kavramayı öneriyor. Blanchot, yazının kaçınılmaz olarak anlamı sürekli ertelediğini, edebiyatın da bu erteleniş içinde doğduğunu vurguluyor.

Sonuçta ‘Yazınsal Uzam’, edebiyatın ne olduğuna, nasıl işlediğine ve insanın varlıkla ilişkisini nasıl dönüştürdüğüne dair derinlikli, şiirsel ve zorlayıcı bir meditasyon ortaya koyuyor.

  • Künye: Maurice Blanchot – Yazınsal Uzam, çeviren: Sündüz Öztürk Kasar, Sel Yayıncılık, felsefe, 296 sayfa, 2025

Reidar Due – Deleuze (2025)

Gilles Deleuze, modern felsefenin sınırlarını zorlayan düşünürlerden biri olarak özgün bir kavramsal evren kuruyor. Deleuze’ün felsefesine giriş niteliğinde olan bu kitabında Reidar Due, Deleuze’ün düşünce sistemini derinlemesine inceliyor ve onun felsefi yeniliklerini açıklıyor. Deleuze’ün temel motivasyonu, sabit özlere dayalı düşünceyi reddedip farklılık ve oluş kavramları üzerinden yeni bir ontoloji geliştirmek oluyor. Felsefesi, Aristotelesçi hiyerarşilerden ve Kartezyen öznelikten uzak durarak çokluk, akış ve süreç odaklı bir yaklaşım ortaya koyuyor.

Due, kitabın başında Deleuze’ün Spinoza, Nietzsche ve Bergson gibi düşünürlerden nasıl ilham aldığını gösteriyor. Spinoza’dan monizmi, Nietzsche’den güç istencini ve Bergson’dan süre anlayışını devralan Deleuze, bu öğeleri yeniden yorumlayarak farklılık felsefesini kuruyor. Kavram üretimi onun için statik değil, sürekli bir yaratım süreci anlamına geliyor. Bu bakış, temsilin sınırlarını aşan bir düşünme biçimi sunuyor.

Eserin önemli bir bölümü Deleuze’ün bilim, sanat ve sinema ile ilişkisine ayrılıyor. Ona göre felsefe yalnızca soyut kavramlarla değil, yaşamın tüm yaratıcı alanlarıyla bağlantılı olmalı. Sinema üzerine yazdığı çalışmalar, zaman ve hareket kavramlarını yeniden düşünmesine imkân veriyor. Due, bu fikirlerin çağdaş düşünceye nasıl katkı sağladığını ayrıntılı bir şekilde açıklıyor. Kitap, Deleuze’ün karmaşık felsefesini anlaşılır kılan ve onun modern düşünceye getirdiği radikal perspektifi ortaya koyan bir rehber işlevi görüyor.

  • Künye: Reidar Due – Deleuze, çeviren: Abdurrahman Aydın, Sel Yayıncılık, felsefe, 224 sayfa, 2025

Arthur Schopenhauer – Mutlu Olma Sanatı (2025)

Arthur Schopenhauer’un bu eseri, bireyin gündelik yaşamında karşılaştığı sıkıntılara ve beklentilere karşı nasıl daha huzurlu bir varoluş inşa edebileceğini felsefi bir sadelikle anlatıyor. ‘Mutlu Olma Sanatı’ (‘Die Kunst, glücklich zu sein’), mutluluğun ulaşılması gereken büyük ve istisnai bir şey değil, daha çok acıdan kaçınma ve beklentileri azaltma çabasıyla şekillenen bir yaşam durumu olduğunu savunuyor.

Kitapta Schopenhauer, insanın doğasında doyumsuzluk ve kıyas yapma eğilimi bulunduğunu belirtiyor. Bu eğilim mutluluğu sürekli erteleyen ve ulaşılamaz kılan bir yanılgıya yol açıyor. Ona göre insan, dış koşullardan ziyade iç dünyasında huzur aramalı. Beklentileri azaltmak, sahip olunanları takdir etmek ve başkalarının hayatıyla kendisininki arasında karşılaştırmalardan kaçınmak bu yaklaşımın temel ilkeleri arasında yer alıyor.

Schopenhauer, geçici hazzın peşinde koşmanın insanı daha derin bir boşluğa sürüklediğini söylüyor. Kalıcı bir içsel denge, haz peşinde koşmaktan çok sıkıntı ve acıyı azaltmaya odaklanmakla oluşuyor. Bu da kişinin yaşamındaki küçük sevinçleri, huzurlu anları ve sade alışkanlıkları yüceltmesiyle mümkün oluyor. Ona göre mutluluk, çoğu zaman “başımıza kötü bir şey gelmemesi” hâlidir; yani olumsuzluklardan korunmak bir tür mutluluktur.

Yazar, bu kısa ama etkili metninde, yaşama karşı tutumun ne denli belirleyici olduğunu gösteriyor. Mutluluk sanatı, dış dünyayı değiştirmeye çalışmak değil, iç dünyamıza yönelerek, düşünce ve tutumlarımızı dönüştürmeyi öneriyor. Bu yönüyle eser, hem bireysel dinginlik arayışında olanlara hem de yaşamı daha sade, bilinçli ve huzurlu sürdürmek isteyenlere yol gösterici bir rehber niteliğinde.

  • Künye: Arthur Schopenhauer – Mutlu Olma Sanatı, çeviren: Mehmet Barış Albayrak, Sel Yayıncılık, felsefe, 104 sayfa, 2025