Mehtap Serim – Bir Modernlik Zemini (2024)

Klasik mimarlık ve sanat tarihyazımında “barok” çokluk ya estetik bir kategori ya da bir dönem adı olarak anılır.

Başlangıçta, alışıldık olanın dışındaki her şeyi işaret ederken, sonradan eksik, sapkın gibi olumsuz bir anlam kazandı.

On dokuzuncu yüzyılda, dönemselleştirici tarih anlatısında kabaca 1600-1750 yılları arasında Avrupa’da baş gösteren sanatsal üretimi adlandırmak için kullanılırken, giderek dönemin, kültür sınıfına sokulabilecek tüm pratiklerinin ardında yatan motivasyonu açıklar bir kavrama dönüşür.

Barok, pratik içinden varolur.

Faili, nasıl yapılması gerektiği sorusuna soyut kategoriler değil, halihazırda yaptıkları üzerinden yanıt bulur.

Kuramsal kıstaslardan azadedir.

Nerede duracağını hiç bilmez.

O yüzden aşırılık içinde bir araya gelmiş yığın görüntüsü verir üretimi.

Karmaşayı çözmeyi sağlayacak, güven telkin eder bir kılavuz da yoktur.

Bu haliyle barok, farklı okumalara elverişli, tahrip gücü yüksek bir metafordur.

Mehtap Serim ‘Bir Modernlik Zemini: Barok Aşırılık’ta, yerleşik tarihyazımına eleştirel mesafeyle, gelişim seyrini izlediği baroğu Batı’nın ve hatta dünyanın ilk modernitesi olarak nitelendiriyor.

Bilginin, insan ve nesnenin değişime uğramadan tanımlı güzergâhlar arasından akmasını sağlayacak kanalların henüz inşa edilmediği erken modern dünyada disiplinsiz bir anlamanın köklerini bulurken bizleri uçsuz bucaksız bir imgeler koleksiyonu içinde gezintiye çıkarıyor.

  • Künye: Mehtap Serim – Bir Modernlik Zemini: Barok Aşırılık, Sel Yayıncılık, mimari, 264 sayfa, 2024

Maurice Blanchot – Gelmekte Olan Kitap (2023)

Edebiyatla felsefe arasındaki ilişkinin keşfinde kilit isimlerden biri olan Maurice Blanchot denemeleriyle, Barthes, Foucault ve Derrida gibi önemli teorisyenlerin çalışmalarına biçimsel olarak da yadsınamaz izler bıraktı.

Bu bakımdan Blanchot’nun yazınsal uzamı bir parçalanma, sözsüz bir söz, yazısız bir yazı teşebbüsü; söylemi bozma, sembolleriyse dağıtma gayesidir.

Blanchot, 1953-1958 yıllarında La Nouvelle Reuve Française’de yayınlanan edebiyat eleştirilerinin bir derlemesi niteliğindeki ‘Gelmekte Olan Kitap’ta; yazının barındırdığı sırlardan bunun bir gereklilik ve mânâ arayışı olarak ortaya konmasına, yazın dünyası ve romandan, edebiyatın ve kitabın geleceğine çok katmanlı edebi ve felsefi bir incelemeye girişiyor.

Rousseau’dan Proust’a, Artaud’dan Broch’a, Beckett’ten Musil’e, Mallarmé’den James’e ve Hesse’ye uzanan bu denemelerde dünyayı, onu yeniden yapılandırıp kendi kendini doğurarak bir kere daha tanımlamaya girişen edebi deneyimi sorgularken, yazarları ise edebiyatı, köklerine ve aynı zamanda yokluk noktasına, “yazının sıfır derecesine” götüren kişiler olarak konumlandırıyor.

Zamansallığın dışında ve hiçlik deneyiminin taşıyıcısı vazifesindeki yansız söz arayışının bir ifadesi olan ‘Gelmekte Olan Kitap’, kâh “sınır noktası”nı arayışı ve kelimenin gücüyle, kâh eserin yokoluşuyla, anlatının amacını, imkânsızlığını, yıkımını ve sonsuz doğasını sergiliyor.

  • Künye: Maurice Blanchot – Gelmekte Olan Kitap, çeviren: Zeynep Turan, Sel Yayıncılık, eleştiri, 312 sayfa, 2023

Cem Yılmaz Budan – Türk Edebiyatında Bohem (2023)

Hemen herkesin aşina olduğu ancak tanımlamaya gelince zorlanılabilecek bir kavram olan bohemin ilk karşılığının “derbeder” olması belki de ilk ipucudur.

Paris merkezli ilk bohem sanat toplulukları içinde yer alan Henry Murger, Nerval, Gautier, Baudelaire ve Rimbaud gibi sanatkârlar, tarihsel anlamda 20. yüzyılın ikinci yarısından günümüze farklı coğrafyalarda muhtelif muadiller üretmiş, bu itibarla yerel bağlamından sıyrılarak evrensel, çok boyutlu ve kompleks bir değer haline gelmiş bohem tipinin öncü temsilcileridir.

Topraklarımıza asırlık bir gecikmeyle giren bu kavramın ve bohem sanatkâr profilinin belki de bu yönüyle pek de tanınmayan bir öncülü vardır: “Şair-i Azam” Abdülhak Hamit Tarhan.

Ancak bohem, bir kuşak hareketi olduğundan, tarihinin yazımı için kuşakları beklemek gerekecektir.

1930’ların başında Fikret Adil önderliğinde şekillenen, Necip Fazıl Kısakürek, Peyami Safa, Aka Gündüz ve Mahmut Yesari gibi isimlerin yer aldığı Asmalımescit Kuşağı, ardından, 50’li yılların ikinci yarısında Attila İlhan’ın etrafında toplanan Demir Özlü, Ferit Edgü, Orhan Duru, Ahmet Oktay ve Tezer Özlü gibi kalemlerin teşkil ettiği Baylan Kuşağı iki ana dalgayı oluşturur.

Bu iki kuşağın yanı sıra, herhangi bir topluluğun organik bütünlüğüne dahil edilemeyecek oldukları halde mizaçları ve sanat telakkileriyle bohemi derinlemesine yaşamış Orhan Veli Kanık, Cahit Sıtkı Tarancı ve Sait Faik Abasıyanık gibi şahsiyetler de serencama katılır.

Keza Oğuz Haluk Alplaçin, nam-ı diğer “Hayalet Oğuz”, lakabına yaraşır biçimde kitabın sayfaları arasında dolaşır.

Kitap boyunca adı sık sık zikredilen Lebon, Markiz, Baylan, Degüstasyon gibi bohem uğrağı mekânlar ise kitabın öbür kahramanları.

Cem Yılmaz Budan, kökeni itibarıyla kısaca “Batı’da burjuva ideolojisinin egemen söylemi etrafında vücut bulan modern toplumun dayattığı değerler manzumesi karşısında gelişen entelektüel huzursuzluğun estetik düzlemdeki dışavurumu” olarak tanımlanabilecek bohemin tarihsel ve sosyolojik arka planını ele alırken Türkiye’deki serüvenini nesnel bir değerlendirmeye tâbi tutarak incelediği bu kapsamlı çalışmasında, tıpkı kavramın kendisi gibi, zevkle ve merakla okunacak şenlikli bir kitap ortaya çıkarmayı başarıyor.

  • Künye: Cem Yılmaz Budan – Türk Edebiyatında Bohem, Sel Yayıncılık, inceleme, 264 sayfa, 2023

Theodor W. Adorno – Faşizm ve Propaganda (2023)

Sosyal teori, felsefe, estetik ve müzik alanında 20. yüzyılın en etkili düşünürlerinden Theodor W. Adorno, ‘Faşizm ve Propaganda’da bugün radikal sağ adı verilen cenahın hem psikolojik dayanaklarını hem de dini argümanlarla bezeli siyasal gündemlerini yaymak için medyayı nasıl kullandığını analiz ediyor.

1930’larda ABD’de yaşayan ve Paul Lazarsfeld ile birlikte radyonun toplumdaki ağırlığı üzerinde çalışan Adorno’nun, Hıristiyan sağın radyoda bayraktarlığını üstlenirken faşist bir tutum sergileyen Amerikalı demagog Martin Luther Thomas’ın radyo demeçlerinde hitap gücünü ve ele aldığı konuları aktarırken kullandığı çarpıtma tekniklerini derinlemesine analiz ettiği bu çalışma; içinden geçtiğimiz koşullarda Adorno külliyatı içinde en rahat anlaşılabilecek kitaplardan biridir.

Faşizm ve antisemitizm teorisi barındıran makaleler, popüler kültür üzerine yapılacak kültürel incelemeler için bir yöntembilim sunarken, farklı kıtalar arasındaki siyasal yaşam mukayesesine ilişkin genel çıkarımlarda bulunarak psikolojik gerçeklik ile sosyolojik gerçeklik arasındaki ilişkiye dair de çarpıcı bir fikir ortaya koyuyor.

‘Faşizm ve Propaganda’, otoriter amaçlarla psikolojik baskı yaratma olanaklarından yararlanan hitap teknikleri konusunda sunduğu analiziyle, ideolojik propagandanın etkisinden hareketle günümüz gerçekliğine ışık tutan bir çalışma.

  • Künye: Theodor W. Adorno – Faşizm ve Propaganda, çeviren: Müge Çavdar, Sel Yayıncılık, siyaset, 184 sayfa, 2023

Yağmur Birdal – Erkek Adalet Kıskacında Kadınlar (2023)

Neredeyse düne kadar normal görülen kadına şiddetin feministlerce deşifre edilerek suç niteliği kazanması ve bu şiddete yönelik kamusal müdahaleye ilişkin ihtiyaç çağrısı, bugün toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanamadığı koşullarda halen karşılığını tam olarak bulamadı.

Toplum tarafından güvenli addedilen evleri içinde sistematik şiddete ve eziyete maruz kalan kadınlar, tarih boyunca hemcinslerinin yaptığı gibi, bu şiddete dur diyebilmek için bazen kocalarını, partnerlerini, aile fertlerini öldürmekten başka çıkar yol bulamıyor.

Yenin içinde kalması gereken bu “görünmez” eziyete ömür boyu katlanmaları, sabretmeleri toplum tarafından meşru kabul edilirken, işkencecisini öldüren bu kadınlar, hem o noktaya gelene kadar resmi yardım ve müdahale çağrılarının yanıtsız ve etkisiz kalmasıyla, hem de olay akabinde kendilerini bu noktaya getiren özgül koşulların ve yaşadıkları sürecin yarattığı travmatik tahribatın gözardı edilmesiyle geleneksel hukuka içkin cinsiyetçi ayrımcılığa maruz bırakılarak hukuk içinde bir kez daha örseleniyor.

Feminist adli ve klinik psikolog Lenore Walker’ın ortaya attığı “örselenmiş kadın sendromu” kavramı bu kadınların eylemlerini olması gerektiği gibi bütüncül bir bakış açısıyla görme ve değerlendirme imkânı yaratıyor.

Eril hukukun, bu çağrıya kulak verdiğinde, sosyo-kültürel ve psikolojik de dahil olmak üzere kadınları çevreleyen koşulları gözeten, cinsiyete duyarlı mekanizmalarla “erkek değil, gerçek adalet”i sağlama ihtimalinin kapısını aralıyor.

Yağmur Birdal, “örselenmiş kadın sendromu” ve kadın suçluluğu kavramının dünya kriminoloji literatürüne girişini ve tuttuğu yeri farklı ve karşıt yaklaşımlarla birlikte ele alırken, Türkiye’de kocasını öldüren kadınların yargılanmasındaki adil olmayan süreç ve unsurları da örnekleriyle gözler önüne seriyor.

Basına da yansıyan bu tür davaların vekilliğini üstlenen avukatlarla yürüttüğü araştırma sonucunda, sistemin neden ve nasıl işlemediğini, resmi makamların cinsiyetçi reflekslerini, daha farklı bir yargılama süreci için meşru müdafaa, mazeret nedeni, haksız tahrik gibi kavramların nasıl ele alınması gerektiğini de açıklıkla ortaya koyuyor.

Hukukçular kadar her yaştan kadının da okuması gereken ufuk açıcı bir çalışma…

  • Künye: Yağmur Birdal – Erkek Adalet Kıskacında Kadınlar: Örselenmiş Kadın Sendromu ve Feminist Kriminoloji, Sel Yayıncılık, hukuk, 212 sayfa, 2023

Emil Michel Cioran – Hiçliğe Açılan Pencere (2023)

Kendini “ihtimal fanatiği” olarak tanımlayan Emil Michel Cioran, sürgün yaşamının doğurduğu azaba çare işlevi gören kalemini saplantılarını yatıştırmak ve hıncını dindirmek için oynatır.

Politik görüşlerini aşındıran savaş sonlanmışken, yenilgiden ibaret gördüğü kaderinin yarattığı buhranın ana motifleri Cioran külliyatında yeni yeni belirmeye başlar.

30’lu yaşlarının keskin virajında yeni bir yol tutmaya, köksüzlük yoluna girmeye kendini mecbur gördüğü, felsefi “kabiliyetinin” sinik ve kuşkucu bir pus içinde buhar olup uçtuğu dönemde, Paris sokaklarının isimsizleri arasında dolaşır ve küçük otel odalarında ‘Hiçliğe Açılan Pencere’nin iskeletini oluşturacak yüzlerce okunaksız sayfa karalar.

Kitaptan birkaç alıntı:

“Zira hayat çıkmaz bir yoldan ibarettir, giderek de daralmaktadır.”

“Hayal kırıklıklarına vaktim oldu sadece. Hayal kırıklıklarından kaynaklanmayan ne varsa fanilerin alınterine hakaret eden bir soluklanma gibi gelmiştir bana.”

“Ölümü ciddiye aldım. Onu geride bıraktım.”

“Ulumayı beceremediğimizden potansiyel katil oluruz.”

“Yücelik söze döküldüğünde her şeyi yitirir. Üslupsuzdur yücelik.”

  • Künye: Emil Michel Cioran – Hiçliğe Açılan Pencere, çeviren: Işık Ergüden, Sel Yayıncılık, deneme, 174 sayfa, 2023

Silvia Federici – Dünyayı Yeniden Efsunlamak (2023)

Silvia Federici, Marx’ın tanımladığı şekliyle ilksel birikimin, köylüleri ücrete tabi ve disipline edilmiş bir proletarya ordusuna dönüştüren arazi gaspının, kapitalizmin başlangıçtaki değil süreğen bir önkoşulu olduğunu, bunun da toplumsal yeniden üretim alanında kadınların ev içi emeğinin sömürülmesiyle taçlandırıldığını ileri sürerek, özellikle 1970’lerde, feminist harekete önemli bir ivme kazandırdı.

Kapitalizme yönelik bu eleştiri çerçevesini hem teorik hem pratik düzeyde istikrarlı bir biçimde sürdürerek günümüze kadar taşıyan Federici, ‘Dünyayı Yeniden Efsunlamak’ta gezegenin dört bir yanında yaşanaduran yeni çitlemeler ve bu bağlamda tartışılan müşterekler meselesinde, küresel kapitalist birikim sürecinin, borçlandırma vasıtasıyla yeniden üretimin yeni bir finans kaynağına dönüştürüldüğü güncel evresinin göz ardı edilen boyutları üzerinde ısrarla durarak, feminist perspektif adına içe dönük eleştiriler de barındıran çok katlı bir cephe açıyor.

Kapitalizmin çitlemelere, yani öncesinde kullanım hakkı örfi kurallar kapsamında topluluklara ait kılınan kaynakların zor kullanılarak temellük edilmesine dayandığını savlayan Federici, buna karşı savunulması gereken “müştereklerin” ortak mülkiyetten ziyade bir toplumsal ilişkiler bütününe işaret ettiğinin altını çiziyor.

Bu ilişkilerin var ettiği özerkliğin ise hayatın ve emeğin mevcut kapitalist örgütlenmesi karşısında direnç ve direniş alanları açtığı tespitinden hareketle, yerli halkların, sularına ve topraklarına göz diken kapitalist düzene karşı verdiği mücadeleye dikkat çekerken, söz konusu ilişkilerin daha eşitlikçi ve özgürlükçü bir temelde yeniden inşasında toplumsal cinsiyetin önemli bir kaldıraç görevi göreceğini iddia ediyor.

‘Dünyayı Yeniden Efsunlamak’, Marksist kategorileri feminist bir perspektifle bir kez daha yorumlamasıyla da çok önemli.

  • Künye: Silvia Federici – Dünyayı Yeniden Efsunlamak: Müşterekler Siyaseti ve Feminizm, çeviren: Ebru Kılıç, Sel Yayıncılık, feminizm, 280 sayfa, 2023

David Le Breton – Hayatı Yürümek (2023)

Yürümek, bireyi kendi olma zevkinden mahrum bırakan, insanların oturup sıkıntıdan patladığı çağdaş dünyanın eğilimlerine karşı bir direniştir.

Yol yürümek isteyene açar kendini; bazen dünyanın öbür ucuna kadar gidip bütün bağlardan özgürleşmek, bazen de evden yalnızca birkaç adım uzaklaşarak o bağları onarmak için…

Dar sokakları, dolambaçlı patikaları, asfalt zemini, nemli toprağı, tozu pisi, kayaları ve çiçekli kırlarıyla hazır ve nazır beklemektedir yol.

Çünkü yürümek sağaltır; gidilecek rotadan bağımsız olarak batan güneşe, bastıran soğuğa, ağırlaşan bedene rağmen bilinmeyene duyulan güvenle hareket edildiğinde, yola çıkanla bir yere varan kişi aynı değildir artık.

‘Hayatı Yürümek’ okura, beden aracılığıyla manevi bir keşfe çıkmayı, gündelik yaşamın pürüzlerini askıya almayı, zaman kavramına bambaşka yaklaşmayı ve elbette yenilenmeyi nihai hedefe dönüştüren bir yolculuğa çıkmayı öneriyor.

Bu teknoloji ve hız çağında, ruhun kırılganlığına ve bedenin yorgunluğuna meydan okuyan, fiziksel sınırları da aşmaya yönelik bu muazzam çaba, arkada bırakılanlara, özleme, kayıplara rağmen ruhsal ve bedensel hasarları iyileştirmeye atılan bir adıma dönüşüyor.

Antropolog ve sosyolog David Le Breton’dan, ‘Yürümeye Övgü’nün ardından dağlar tepeler aşıp kendini keşfe dalanlar ve içindeki sığınağı adım adım kat edenler için edebi ve felsefi anekdotlar eşliğinde esaslı bir rehber.

  • Künye: David Le Breton – Hayatı Yürümek: Sakin Bir Mutluluk Sanatı, çeviren: Gizem Şakar, Sel Yayıncılık, deneme, 160 sayfa, 2023

Hannah Arendt – Politikanın Vaadi (2023)

1951 yılında ‘Totalitarizmin Kaynakları’ yayımlandıktan sonra Hannah Arendt önceki çalışmalarında, ihmal etmekten ziyade kendi ifadesiyle “kasten dışarıda bıraktığı” önemli bir meseleye eğilmek için kolları sıvar: Marksizm.

Bu münhasır ihtimamın sebebiyse, yine kendi sözleriyle aktarırsak, “siyasal düşüncenin yaygın kabul gören kavramları” ile içinde bulundukları Soğuk Savaş dönemi şartlarında her yanıyla olağandışı bir “şimdiki durum” arasında aranan “eksik halkayı” tamamlayacak olmasıdır.

Siyasetin artık herhangi bir anlam taşıyıp taşımadığının sorgulandığı bir dönemeçte Arendt, kökleri ta Platon ve Aristoteles’e kadar uzanan bütün bir Batı politik düşünce geleneğinin zirveye ulaşıp da son bulduğu uğrak olarak açıkça Marx’ı işaret eder.

O andan itibaren de dallanıp budaklanarak fikri yaşamında hatırı sayılır bir yer kaplayacak “gelenek” tartışması uç hatta uçlar vermeye başlar.

Söz konusu geleneğin tarihsel kökleri ve gelişimi yanında, kaynaklık ettiği politika karşıtı önyargılar ve peşin hükümler de etraflıca irdelenir.

Sokrates’in kendi yurttaşlarınca ölüme mahkûm edilmesinin yarattığı hüsranın da tesiriyle, Platon’un özünde eylemi yüksek amaçlara ulaşmak için gerekli araca indirgeyerek insani çoğulluğu yadsıyan “hâkimiyet” kavrayışı doğrultusunda politik düşünceyi politik eylem pahasına inşa etme kararlılığının asırlar boyu yankı bulması en temel saptamadır.

Hacmiyle adeta kitap içinde kitap gibi duran ‘Politikaya Giriş’ ise zamanın kaygılarından hareketle politikanın anlamı ve içeriğine ilişkin birbiri ardına sıralanmış sorularla okura geniş bir kavramsal artalan sunan bir çeşit “prolegomena”dır.

‘Politikanın Vaadi’ başlığı altında derlenen bu metinler, felsefe ile politika arasında gitgide kökleşen çatışmanın yansımalarını mercek altına alırken, politikanın bugün bizlere hâlâ neler vaat edebileceğinin ipuçlarını geçmişin karanlıkta kalmış özgül deneyimleri içinde yokluyor.

  • Künye: Hannah Arendt – Politikanın Vaadi, çeviren: Müge Serin, Sel Yayıncılık, siyaset, 184 sayfa, 2023

Kavel Alpaslan – Aynı Öfkenin Çocukları (2023)

Yerkürenin hangi noktasında, hangi koşullar altında olursa olsun damarları aynı umutla, aynı ateş ve iradeyle harlanan cesur yürekler vardır.

Bazen küçük gibi görünen bir eylem ile devleşen dalgalara ilham kaynağı olurlar, bazen de o kabarmış dalgaların komutanı…

Ama takvimler ve coğrafyalar değişse de bu tarihsel misyonu üstlenenleri hep aynı öfke ve coşku buluşturur, onları sınırların ve yılların ötesine taşıyan da budur.

Kavel Alpaslan, ‘Aynı Öfkenin Çocukları: Dünyadan Devrimci Portreleri’ derlemesinde, proleter bilincin olanca ağırlığını omzunda taşıyan nice simayı, onları çevreleyen arkaplanla birlikte anarken, kapitalizmin tarihsel krizinin önemli dönüm noktalarının da bütünlüklü bir resmini sunuyor.

Böylece hem dönemin ruhu hem de parçası olduğu deneyimlerin hangi motivasyonlarla gerçekleştiği aydınlanırken, tarihin odağından kaçmış yahut kasten sümenaltı edilmiş detay ve gerçekler satıraralarında müstakil birer başlık teşkil ederek hafızalarda hak ettiği yeri alıyor.

Devrimler ve karşı devrimlerle toprakları kanla sulanan Latin Amerika’dan Afrika’ya, ulusal kurtuluş mücadelesinin bağrında sayısız militan yetiştirmiş Ortadoğu’dan Sovyet deneyimini burjuva liberalizmine karşı emeğin kurtuluşu kavgasıyla perçinleyen Avrupa’ya, siper yoldaşlığı etmiş onlarca devrimci, her daim sürecek ve hiç sönümlenmeyecek mücadeleye dair zengin bir deneyim hazinesi oluşturuyor.

  • Künye: Kavel Alpaslan – Aynı Öfkenin Çocukları: Dünyadan Devrimci Portreleri, Sel Yayıncılık, siyaset, 264 sayfa, 2023