Martin Heidegger, Hannah Arendt — Mektuplar (2026)

Hannah Arendt ile Martin Heidegger arasında yarım yüzyıla yayılan mektuplaşmaları bir araya getiren ‘Mektuplar, 1925-1975’, yalnızca iki düşünürün özel hayatına açılan bir pencere sunmuyor; aynı zamanda 20. yüzyıl Avrupa düşüncesinin en çalkantılı dönemlerini kişisel deneyimler üzerinden görünür kılıyor. Kitap, genç bir üniversite öğrencisi olan Arendt ile evli ve dönemin yükselen filozoflarından Heidegger arasında 1925 yılında Marburg’da başlayan ilişkinin izini sürüyor. İlk mektuplarda baskın olan tema, yoğun bir aşk, entelektüel hayranlık ve düşünsel yakınlık olarak öne çıkıyor. Heidegger, Arendt’in olağanüstü yeteneğini fark ediyor; Arendt ise hocasının düşünce dünyasından derinden etkileniyor.

Mektuplar ilerledikçe ilişkinin yalnızca duygusal bir bağdan ibaret olmadığı görülüyor. Felsefe, varlık, özgürlük, yalnızlık, çalışma disiplini ve düşünmenin anlamı üzerine yapılan göndermeler, iki isim arasındaki ilişkinin entelektüel boyutunu da açığa çıkarıyor. Ancak bu yakınlık, dönemin siyasal gelişmeleri nedeniyle ağır bir sınavdan geçiyor. Almanya’da Nasyonal Sosyalizmin yükselişi, Heidegger’in Nazi Partisi’ne katılması ve Arendt’in Yahudi kimliği nedeniyle ülkesini terk etmek zorunda kalması, aralarındaki bağı derinden sarsıyor. Mektuplarda doğrudan politik tartışmalardan çok, bu tarihsel kırılmanın yarattığı sessizlikler, uzaklaşmalar ve hayal kırıklıkları hissediliyor.

Kitabın önemli yönlerinden biri, büyük tarihsel olayların bireysel ilişkiler üzerindeki etkisini göstermesi. Arendt sürgün yıllarında yeni bir hayat kurarken, Heidegger savaş sonrası dönemde hem akademik hem de ahlaki eleştirilerle karşılaşıyor. Uzun süre kesintiye uğrayan iletişim, yıllar sonra yeniden kuruluyor. Bu ikinci dönem mektuplarında gençlik tutkusunun yerini daha karmaşık duygular alıyor. Geçmişin yaraları tamamen kapanmıyor; buna rağmen karşılıklı saygı, düşünsel bağlılık ve birbirini anlama çabası varlığını koruyor.

Arendt’in mektuplarında bağımsızlığını kazanmış bir düşünürün sesi duyuluyor. Artık yalnızca eski hocasına yazan bir öğrenci değil, kendi kuramlarını geliştirmiş ve dünya çapında tanınan bir siyaset düşünürü olarak konuşuyor. Heidegger ise yaşlılık yıllarında geçmişi değerlendiren, zamanın etkisini hisseden ve yaşamındaki bazı ilişkilerin anlamını yeniden kavramaya çalışan bir figür olarak beliriyor. Bu nedenle kitap, iki kişinin değişimini ve olgunlaşmasını da izleme imkânı veriyor.

Eserin temel temalarından biri affetme meselesi. Arendt’in Heidegger’e yönelik tutumu, ne bütünüyle bir unutma ne de koşulsuz bir bağışlama içeriyor. Daha çok, insan ilişkilerinin tarihsel ve ahlaki karmaşıklığını kabul eden bir yaklaşım sergiliyor. Bu yönüyle mektuplar, sadakat, ihanet, sorumluluk ve sevgi gibi kavramların kesin yargılarla açıklanamayacağını gösteriyor.

Sonuç olarak ‘Mektuplar, 1925-1975’ (‘Briefe, 1925-1975’), iki büyük düşünürün biyografik ayrıntılarını aktaran bir belge olmanın ötesine geçiyor. Aşk ile felsefenin, kişisel bağlılık ile siyasal çatışmanın, hatırlama ile affetmenin iç içe geçtiği bir anlatı kuruyor. Arendt ve Heidegger’in ilişkisi üzerinden, düşüncenin insan hayatından bağımsız olmadığını; tarihin en sert kırılmalarının bile bazı bağları tamamen ortadan kaldıramadığını gösteriyor. Bu nedenle eser, hem felsefe tarihi hem de modern Avrupa’nın entelektüel serüveni açısından önemli bir tanıklık niteliği taşıyor.

Martin Heidegger, Hannah Arendt — Mektuplar: 1925-1975
Çeviren: Melek Paşalı • Vakıfbank Kültür Yayınları
Mektup • 448 sayfa • 2026

Sibel Kiraz – Şiddetsiz Bir Tarihin Olanağı (2025)

Tarih ve şiddet, insanlık tarihi boyunca iç içe geçmiş kavramlar olarak karşımıza çıkar. Savaşların tarihi, aynı zamanda şiddetin de tarihidir. Bu durum, şiddetin ve tarihin özdeş olduğu, hatta tarihin şiddetin tarihi olduğu yanılgısını beraberinde getirmiştir. Ancak bu bakış açısı, Hannah Arendt ve Walter Benjamin gibi düşünürler tarafından sorgulanmıştır.

Arendt ve Benjamin, şiddetin tarihi tahrif ettiğini ve tarihin ancak şiddetsizliğin koşuluyla ortaya çıkabileceğini savunmuşlardır. Onlara göre, şiddet, düzenin içine nüfuz ederek kendini görünmez kılar ve bu nedenle de ancak çözümleyici bir yöntemle açığa çıkarılabilir. Bu iki düşünür, düzenin şiddetten arındırılmasının, tarih, siyaset ve hukukun da şiddetten arındırılmasıyla mümkün olacağını ileri sürmüşlerdir.

Sibel Kiraz, bu kitabında Arendt ve Benjamin’in şiddet eleştirilerini ve şiddetsiz tarih anlayışlarını karşılaştırmalı bir biçimde ele alarak tartışmaktadır. Yazar, bu tartışma ile şiddet olgusunun çözümlenmesine katkıda bulunmayı ve şiddetsizliğin olanağına ışık tutmayı amaçlamaktadır. Kiraz’a göre, şiddetten arındırılmış bir siyasetin, özgürlüğün, demokrasinin ve hukukun adalete yaklaşmasının olanağı, bu tartışmada yatmaktadır.

  • Künye: Sibel Kiraz – Şiddetsiz Bir Tarihin Olanağı: Arendt ve Benjamin, Nika Yayınevi, siyaset, 196 sayfa, 2025

Kolektif – Başkası ve Şiddet (2024)

Devletin kuruluşu bireyler için düzen ve güvenliği olanaklı kılsa da şiddetin tamamıyla ortadan kalkmasını sağlamadı.

Bugün uygar dünyayı tanımlarken siyasal referansımız genelde liberal ve parlamenter demokrasilerdir; siyasal olanın özünü ise ‘özgürlük’ ve ‘müzakere’ kavramları belirler.

Ancak demokrasiler de dâhil bütün rejimlerin siyasal alanını oluşturan ögeler içerisinde güç karşılaşmalarına ve çatışmalara tanık oluruz.

Hannah Arendt, 20. yüzyılın savaş ve devrimlerin, dolayısıyla şiddetin yüzyılı olduğunu ifade eder.

Felsefesinde özellikle şiddetin ve kötülüğün sıradanlaştırılmasına, günlük yaşamın olağan bir parçası olarak görülmesine itiraz eder.

Schmitt, siyasal olanın merkezine ‘gücü’ yerleştirir.

Ona göre bir halk kendini düşman olarak tanımlanan üzerinden tanımlar.

Walter Benjamin, hukuk ve adalet arasında kurduğu ilişki ile şiddeti mitik, ilahi ve mesiyanik tavır üzerinden okur.

Nazi kamplarında tutsak olmuş bir Yahudi olan Levinas, İkinci Dünya Savaşı sırasında yaratılan şiddet ve yaşatılan trajedinin temelinin ‘akıl’ ve ‘Ben’ merkezli Batı felsefe geleneğinde olduğunu öne sürer.

Ricouer’ün felsefesinde şiddet “Ahlaksal sorumluluğu taşıyan kimdir?” sorusu üzerinden ele alınır.

Derrida, yasanın gücü ile şiddet arasındaki ilişkiye odaklanır.

Bu kitap, Schmitt’ten Derrida’ya başkası ve şiddet kavramlarının felsefi serüvenini ele alıyor.

  • Künye: Kolektif – Başkası ve Şiddet, editör: Işıl Bayar Bravo, Hamdi Bravo, Fol Kitap, felsefe, 192 sayfa, 2024

Hannah Arendt – Politikanın Vaadi (2023)

1951 yılında ‘Totalitarizmin Kaynakları’ yayımlandıktan sonra Hannah Arendt önceki çalışmalarında, ihmal etmekten ziyade kendi ifadesiyle “kasten dışarıda bıraktığı” önemli bir meseleye eğilmek için kolları sıvar: Marksizm.

Bu münhasır ihtimamın sebebiyse, yine kendi sözleriyle aktarırsak, “siyasal düşüncenin yaygın kabul gören kavramları” ile içinde bulundukları Soğuk Savaş dönemi şartlarında her yanıyla olağandışı bir “şimdiki durum” arasında aranan “eksik halkayı” tamamlayacak olmasıdır.

Siyasetin artık herhangi bir anlam taşıyıp taşımadığının sorgulandığı bir dönemeçte Arendt, kökleri ta Platon ve Aristoteles’e kadar uzanan bütün bir Batı politik düşünce geleneğinin zirveye ulaşıp da son bulduğu uğrak olarak açıkça Marx’ı işaret eder.

O andan itibaren de dallanıp budaklanarak fikri yaşamında hatırı sayılır bir yer kaplayacak “gelenek” tartışması uç hatta uçlar vermeye başlar.

Söz konusu geleneğin tarihsel kökleri ve gelişimi yanında, kaynaklık ettiği politika karşıtı önyargılar ve peşin hükümler de etraflıca irdelenir.

Sokrates’in kendi yurttaşlarınca ölüme mahkûm edilmesinin yarattığı hüsranın da tesiriyle, Platon’un özünde eylemi yüksek amaçlara ulaşmak için gerekli araca indirgeyerek insani çoğulluğu yadsıyan “hâkimiyet” kavrayışı doğrultusunda politik düşünceyi politik eylem pahasına inşa etme kararlılığının asırlar boyu yankı bulması en temel saptamadır.

Hacmiyle adeta kitap içinde kitap gibi duran ‘Politikaya Giriş’ ise zamanın kaygılarından hareketle politikanın anlamı ve içeriğine ilişkin birbiri ardına sıralanmış sorularla okura geniş bir kavramsal artalan sunan bir çeşit “prolegomena”dır.

‘Politikanın Vaadi’ başlığı altında derlenen bu metinler, felsefe ile politika arasında gitgide kökleşen çatışmanın yansımalarını mercek altına alırken, politikanın bugün bizlere hâlâ neler vaat edebileceğinin ipuçlarını geçmişin karanlıkta kalmış özgül deneyimleri içinde yokluyor.

  • Künye: Hannah Arendt – Politikanın Vaadi, çeviren: Müge Serin, Sel Yayıncılık, siyaset, 184 sayfa, 2023

Karin A. Fry – Kafası Karışmışlar İçin Arendt (2022)

Hannah Arendt, yirminci yüzyılın en etkili siyaset kuramcılarından biri olarak kabul ediliyor.

Yazıları bir dereceye kadar anlaşılır olsa da, çalışmalarının muazzam genişliği, onun düşüncesiyle ilk kez karşılaşan okurların özel bir çaba göstermesini gerekli kılar.

‘Kafası Karışmışlar İçin Arendt’, bu son derece önemli siyaset düşünürüne açık, özlü ve anlaşılır bir giriş sunuyor.

Arendt’le ilk kez karşılaşan okurlar için hazırlanan bu kitap, onun kuramı ve en önemli çalışmalarıyla birlikte, düşünceleri hakkındaki başlıca eleştirileri ve tartışmaları da tematik bir düzen ve sistematik bir akış içinde sergileyerek, Arendt’in siyaseti yeni bir biçimde tasavvur etmeye dönük tutarlı bir çerçeve arayışını ortaya koyuyor.

  • Künye: Karin A. Fry – Kafası Karışmışlar İçin Arendt, çeviren: Arif Geniş, Dipnot Yayınları, siyaset, 228 sayfa, 2022

Efe Baştürk – Schmitt’ten Habermas’a Çağdaş Politik Felsefe (2022)

 

Schmitt’ten Habermas’a çağdaş politika felsefesinin yedi figürü hakkında rehber niteliğinde bir kitap.

Efe Baştürk, çağdaş politika felsefesiyle tanışmak veya okumalarını derinleştirmek isteyenler için açık ve anlaşılır üslubuyla şu soruların ardına düşüyor.

  • “Yalanla gerçek nasıl ayırt edilir? Kötülüğün sıradanlığı ne anlama gelir?” (Hannah Arendt)
  • “Felsefe ve Politika arasındaki gerilim çözülebilir mi?” (Leo Strauss)
  • “‘Politik olan’ın özerkliği niçin önemlidir? Dost ve Düşman Kimdir?” (Carl Schmitt)
  • “İnsan varoluşunu sadece şimdiki zamanın ampirik akışında kavrayabilir miyiz?” (Eric Voegelin)
  • “Kamusallığı sürekli olarak demokratikleştirmek nasıl mümkün olur?” (Jürgen Habermas)
  • “Modernliğin iki eğilimi bireysel özgürlük ve eşitlik niçin birbirlerini tamamlayıcıdır?” (John Rawls)
  • “Cumhuriyet, özgürlük için niçin gereklidir?” (Quentin Skinner)

Bu kitaba dâhil edilen düşünürler, tüm farklı yaşam hikâyelerine ve bunun yol açmış olabileceği politik düşüncelerine rağmen, çağdaş dünyanın krizine dair ortak bir eleştirel güzergâhı takip ediyorlar.

Politikanın teknik ögelerin hâkim olduğu bir akılsallığa indirgenişi karşısında felsefenin politik vaadini tekrar hatırlatıyorlar.

Buradaki düşünürler, işte bu çabanın somut timsalleridir.

Onlar, politikanın unutulmuş ve yitirilmiş olan felsefi kökenini çağdaş dünyanın gerçekleriyle ilişkilendirmeye çalışarak, yalnızca politik düşünceye ve politik felsefeye yeni bir soluk kazandırmakla kalmadılar, aynı zamanda politikanın kendisi üzerine yeniden düşünmenin olanağını hatta zorunluluğunu vurguladılar.

  • Künye: Efe Baştürk – Schmitt’ten Habermas’a Çağdaş Politik Felsefe, Fol Kitap, felsefe, 232 sayfa, 2022

Hannah Arendt – Karanlık Zamanlarda İnsanlar (2022)

 

Hannah Arendt’önde gelen felsefeci ve edebiyatçılar üzerine ufuk açıcı metinler.

‘Karanlık Zamanlarda İnsanlar’da, Arendt’in Walter Benjamin, Bertolt Brecht, Hermann Broch, Isak Dinesen (Karen Blixen), Waldemar Gurian, Randall Jarrell, Karl Jaspers, Gotthold Ephraim Lessing, Rosa Luxemburg ve Angelo Giuseppe Roncalli hakkında denemeleri yer alıyor.

Bir dizi felsefeci ve edebiyatçının entelektüel portresinden oluşan kitap, Arendt’in külliyatında kendine özgü, farklı bir parça.

Arendt ele alınan yazarların düşünsel portrelerini çizerken, sanki onların problemlerini ve arayışlarını kendileriyle tartışıyor.

Bu arada kendi sorularının da peşindedir; Kamusal’ın, Siyasi’nin, İnsani’nin, “İyi” ve “Doğru”nun anlamını, bu entelektüellerin düşünsel deneyimlerinin tartısına vurur.

Kitabın, Arendt’in en “edebi” anlatımlı eseri olduğu da söylenebilir.

Arendt’in andığı ve üzerine düşündüğü yazarlar, büyük siyasi felâketlerle, ağır ahlâki sarsıntılarla, trajik sorularla yüzleşmiş şahsiyetlerdir.

‘Karanlık Zamanlarda İnsanlar’ adı buradan geliyor; bütün yazıları kat eden mesele, karanlık zamanlarda insan olma ve insan kalma sınavıdır.

‘Karanlık Zamanlarda İnsanlar’da, Arendt’in Walter Benjamin, Bertolt Brecht, Hermann Broch, Isak Dinesen (Karen Blixen), Waldemar Gurian, Randall Jarrell, Karl Jaspers, Gotthold Ephraim Lessing, Rosa Luxemburg ve Angelo Giuseppe Roncalli hakkında denemeleri yer alıyor.

  • Künye: Hannah Arendt – Karanlık Zamanlarda İnsanlar, çeviren: İsmail Ilgar, Duygu Öktem, Funda Sarıcı, Gülce Sorguç, Özgür Soysal ve Selbin Yılmaz, İletişim Yayınları, deneme, 328 sayfa, 2022

Robert P. Crease – Bilim Devrimcileri (2021)

Siyasi olarak da toplumsal olarak da bilim karşıtı düşüncelerin tavan yaptığı günümüzde özellikle okunması gereken bir çalışma.

Robert Crease, tarih boyunca halkın bilim algısını ve bilimin “otorite” olarak rolünü şekillendiren önemli düşünürleri mercek altına alıyor.

  • Bilimsel bir keşif ne zaman kabul edilen bir gerçeğe dönüştü?
  • Bilimsel gerçekleri inkâr etmek neden kolaylaştı?
  • Ve biz bu konuda neler yapabiliriz?

Filozof ve bilim tarihçisi Crease ‘Bilim Devrimcileri’nde bu soruları, bilimsel altyapının kökenlerini ve dünyanın önemli on düşünürünün bilimsel aklı şekillendirmedeki rollerini bir bir tanımlayarak yanıtlıyor.

‘Bilim Devrimcileri’ kitabında günümüz politikacıları ve hükümet yetkilileri; bilim insanlarını bilim dışı yorumlarıyla eleştirirken, bu güvensizlik düzeyine nasıl geldiğimizi ve bundan nasıl kurtulabileceğimizi örnekleriyle ortaya koyuyor.

Eserde tarih boyunca gözlerini kırpmadan hayatlarını da tehlikeye atarak bilimsel aklı üstün kılmaya çalışan on düşünür ve bilim devrimcisine yer veriliyor.

Bilimin cehaletinin ve yanlış kullanımının insan yaşamına ve kültüre yönelik en büyük tehdidi nasıl oluşturduğu inceleniyor.

Bilimi ortak yarar için uygulamanın ne anlama geldiğine ve bilimden bağımsız siyasi eylemin tehlikesine dair güncel ve önemli bir araştırma olan ‘Bilim Devrimcileri’, hem mevcut bilim karşıtı söylemin kökenlerini hem de modern dünyanın dağılmasını önlemek için neler yapılabileceğini anlamamıza yardımcı oluyor.

Kitapta fikirleri ele alınan isimler şöyle: Mustafa Kemal Atatürk, Francis Bacon, Galileo Galilei, René Descartes, Giambattista Vico, Mary Shelley, Auguste Comte, Max Weber, Edmund Husserl, Hannah Arendt.

  • Künye: Robert P. Crease – Bilim Devrimcileri, çeviren: Özlem Özarpacı, The Kitap Yayınları, bilim, 328 sayfa, 2021

Catherine Mills – Biyopolitika (2021)

Biyopolitika hakkında derli toplu bir giriş arayanlar bu kitabı muhakkak edinmeli.

Catherine Mills, Foucault, Agamben, Arendt ve Negri gibi isimlerin teorik yaklaşımlarını ve kavramın farklı alanlardaki kullanımlarını aydınlatıyor.

Biyopolitika, son yıllarda beşerî ve sosyal bilimler disiplinlerinde en yaygın kullanılan ve en önemli kavramlardan biri oldu.

Mills’in ‘Biyopolitika: Düşünürler ve Temalar’ı da, biyopolitika çalışmaları alanına geniş kapsamlı ve derinlikli bir giriş mahiyetinde.

İki temel kısma ayrılmış olan kitabın ilk kısmı, biyopolitika kavramının çağdaş kullanımlarına odaklanmak suretiyle Michel Foucault, Giorgio Agamben, Hannah Arendt, Roberto Esposito ve Antonio Negri’nin temel teorik yaklaşımlarını açıklayıp tartışarak kavrama dair felsefî bir giriş sunuyor.

Kitabın ikinci kısmında Mills, odağını düşünürlerden kavramın işe koşulma biçimlerine kaydırarak “Politika”, “Yaşam” ve “Öznellik” üst başlıkları altında egemenlik, yönetimsellik, şiddet, haklar, teknoloji, üreme, ırk/ırkçılık ve cinsel farklılık temalarını biyopolitik bir perspektifle ele alıyor.

Kitap, biyopolitika çalışmalarındaki temel teorileri ve temaları tanıyıp kavramak isteyen okuyucular için vazgeçilmez bir rehber olmakla birlikte kavrama aşina okurlar için de meydan okuyucu ve kışkırtıcı içgörüler sağlayacak türden.

  • Künye: Catherine Mills – Biyopolitika: Düşünürler ve Temalar, çeviren: Mert Karbay, Nota Bene Yayınları, 264 sayfa, 2021

Zeynep Direk – Çağdaş Kıta Felsefesi (2021)

Yirminci yüzyıl Kıta Avrupa felsefesinin başlıca aktörleri, ana güzergâhları, önemli kavramları ve savları hakkında çok iyi bir giriş.

Zeynep Direk’in güncellenmiş ve genişletilmiş bir baskıyla yeniden okurun karşısına çıkan kitabı, özellikle alanın temel metinleriyle ilişki kurmak isteyen okurların işini kolaylaştıracak türden.

2000’li yıllardan bu yana Kıta Avrupa felsefesi dersleri veren Direk’in çalışması, çağdaş felsefe okumak isteyen ve Bergson, Husserl, Heidegger, Arendt, Sartre, Simone de Beauvoir, Merleau-Ponty, Levinas, Derrida ve Deleuze gibi düşünürlerle tanışmak ve felsefi bir ilişki kurmak isteyen okurlara faydalı olacaktır.

  • Künye: Zeynep Direk – Çağdaş Kıta Felsefesi: Bergson’dan Derrida’ya, Fol Kitap, felsefe, 304 sayfa, 2021