François Dosse – Gilles Deleuze ve Félix Guattari (2025)

François Dosse, Gilles Deleuze ile Félix Guattari’nin entelektüel yolculuğunu paralel bir yaşam öyküsü içinde ele alıyor ve iki düşünürün karşılaşmasının modern felsefe üzerindeki dönüştürücü etkisini izliyor. Kitap, Deleuze’ün soyut düşünce evreni ile Guattari’nin politik ve psikanalitik pratiğinin nasıl kesiştiğini, bu kesişimin Anti-Oidipus ve Bin Yayla gibi eserlerde nasıl özgün bir düşünce haritası kurduğunu gösteriyor.

Dosse, bu işbirliğinin yalnızca teorik değil, aynı zamanda varoluşsal bir deneyim olduğunu vurguluyor ve iki ismin farklı karakterlerinin üretken bir gerilim yarattığını aktarıyor. Kolektif bilinçdışı, arzu, rizom ve çoğulluk kavramlarının ortaya çıkışı, döneminin siyasal atmosferiyle birlikte okunuyor ve 1968 sonrası entelektüel iklimin düşünceyi nasıl biçimlendirdiği açığa çıkıyor.

‘Gilles Deleuze ve Félix Guattari: Kesişen Hayatlar’ (‘Gilles Deleuze, Félix Guattari: Biographie Croisée’), bireysel portreler ile ortak üretim sürecini dengeli bir anlatıyla harmanlıyor ve felsefenin kapalı bir disiplin değil, yaşamla iç içe bir pratik olduğunu sezdiriyor. Deleuze ile Guattari’nin düşüncesi, hiyerarşi karşıtı, sınırları aşan ve sürekli devinen bir yapı olarak betimleniyor ve okur, modern düşüncenin çoğul sesler içinde nasıl şekillendiğini izliyor.

Dosse, aralarındaki dostluğun yaratıcı sınırlarını ve kırılganlığını da görünür kılıyor ve ortaklığın romantize edilmeden, tüm çelişkileriyle ele alındığını hissettiriyor. Deleuze’ün hastalıkla ve yalnızlıkla derinleşen düşünsel kapanışı ile Guattari’nin klinik ve politik alanlarda süren enerjisi karşılaştırılıyor ve iki hayatın farklı ritimleri anlam kazanıyor. Biyografi, düşünürlerin yalnız metinleri değil, mektupları, tanıklıkları ve gündelik pratikleri üzerinden ilerliyor ve okuru felsefenin yaşayan bir süreç olduğunu düşünmeye çağırıyor.

  • Künye: François Dosse – Gilles Deleuze ve Félix Guattari: Kesişen Hayatlar, çeviren: Aslı Sümer, Devrim Çetinkasap, İş Kültür Yayınları, biyografi, 592 sayfa, 2025

Ruth Scurr – Ölümcül Saflık (2025)

Ruth Scurr bu çalışmasında, Maximilien Robespierre’in kişiliği ile Fransız Devrimi arasındaki karmaşık ilişkiyi tarihsel belgeler ve mektuplar eşliğinde yeniden düşünmeye çağırıyor. Yazar, Robespierre’i sadece katı bir diktatör olarak değil, erdem, halk egemenliği ve ahlaki siyaset arayışı içinde şekillenen tutkulu bir figür olarak resmediyor.

Scurr, Terör Dönemi’nin doğuşunu, devrimci ideallerle gerçekliğin çatıştığı bir eşik olarak ele alıyor ve Robespierre’in devrimi koruma iddiasıyla şiddeti meşrulaştırma sürecini inceliyor. Anlatı, kişisel yalnızlık, hastalık ve artan kuşku atmosferi üzerinden psikolojik bir derinlik kazanıyor.

‘Ölümcül Saflık: Robespierre ve Fransız Devrimi’ (‘Fatal Purity; Robespierre and French Revolution’), Robespierre’in erdemci siyaset anlayışının zamanla dogmatik bir mutlaklığa dönüştüğünü, halk adına konuşma iddiasının ise bireysel vicdanı bastıran bir mekanizmaya evrildiğini gösteriyor. Scurr, biyografi ile siyasi çözümlemeyi iç içe geçirerek devrim mitini sorguluyor ve tarihin insan zaafları eşliğinde biçimlendiğini vurguluyor.

Devrimin ahlaki saflık iddiası ile politik zorunlulukları arasındaki gerilim, anlatının merkezinde duruyor ve Robespierre’in adım adım yalnızlaşan portresi, ideallerle iktidar arasındaki uçurumu görünür kılıyor. Okur, hem bir düşünce adamının trajedisini hem de modern siyasal şiddetin kökenlerini izliyor.

Robespierre’in ne devrimci bir aziz ne de kana susamış bir canavar olarak tarif  eden Scurr’un anlatımı, kronolojik ilerlerken aynı zamanda düşünsel bir çözülmeyi de izliyor ve Robespierre’in ahlak, yurttaşlık ve kamu yararı üzerine geliştirdiği yeterlilik iddialarının nasıl sert bir tavra dönüştüğünü sezdiriyor. Böylece eser, devrimin insan doğasıyla kurduğu sorunlu ilişkiyi açık bir gözle okumaya davet ediyor.

Robespierre’in kaderi, erdem hayali uğruna kurulan siyasal düzenin kendi iç çelişkileriyle çözüldüğünü anlatıyor ve okuru iktidarın ahlaki sınırlarını yeniden düşünmeye yöneltiyor.

  • Künye: Ruth Scurr – Ölümcül Saflık: Robespierre ve Fransız Devrimi, çeviren: Barış C. Yıldırım, İletişim Yayınları, biyografi, 464 sayfa, 2025

Dasha Kiper – Düşlenemez Diyarların Yolcuları (2025)

Dasha Kiper bu eserinde, demansın yalnızca bilişsel bir hastalık olmadığını, kişinin gerçeklik algısını, benlik hissini ve ilişkiler kurma biçimini kökten dönüştüren bir yolculuk olduğunu anlatıyor. Yazar, nörobilimsel verilerle kişisel bakım hikayelerini birleştiriyor ve hastalar ile bakım verenler arasındaki görünmez sınırların nasıl yeniden çiziliyor olduğunu gösteriyor. Demanslı bireylerin davranışlarının iradi bir tercih değil, değişen beyin işlevlerinin doğal sonucu olduğunu vurguluyor.

Kiper, bakım verenlerin sevgi, sabır, öfke ve suçluluk arasında gidip gelen karmaşık bir ruh halinde yaşadığını aktarıyor. Empati kurma çabasının çoğu zaman mantıkla çatışıyor olması, bakım ilişkisini yıpratıyor ve insan zihninin sınırlı duygusal kapasitesini görünür kılıyor. Bu süreçte gerçekliğe uyum sağlama zorunluluğu, bakım verenleri sürekli bir iç sorgulamaya sürüklüyor.

‘Düşlenemez Diyarların Yolcuları: Demans, Bakım Verenler ve İnsan Beyni Hikâyeleri’ (‘Travelers to Unimaginable Lands: Stories of Dementia, the Caregiver, and the Human Brain’), demansla yaşamanın bir kayıp hikayesi değil, dönüşen bir varoluş deneyimi olduğunu söylüyor. Kiper, kabullenmenin teslimiyet değil, yeni bir iletişim biçimi geliştirme çabası olduğunu hissettiriyor. Anlatı, hem bilimsel hem insani bir perspektiften, kırılgan hafızaların içinde anlam arıyor ve okuru derin bir farkındalığa çağırıyor.

Yazar, okuyucuya bakım sürecinde kontrol edemediği durumlarla barışmayı öğretiyor ve mükemmel çözüm arayışının yerini anlayışın alması gerektiğini sezdiriyor. Zamanın parçalanıyor olması, dilin çözülüyor gibi görünmesi ve tanıdık yüzlerin yabancılaşıyor hissi yaratması, anlatının merkezinde yer alıyor. Böylece demans, korkutucu bir bilinmezlik değil, dikkatle izleniyor ve anlamlandırılıyor bir iç hareket olarak kavranıyor. Okur, hafıza kaybının ardındaki insan hikayesini görmeye başlıyor ve bu kırılgan yolculuğa daha şefkatli bakıyor.

  • Künye: Dasha Kiper – Düşlenemez Diyarların Yolcuları: Demans, Bakım Verenler ve İnsan Beyni Hikâyeleri, çeviren: Zeynep Arık Tozar, Domingo Kitap, psikoloji, 240 sayfa, 2025

Ender Kuntsal – Türk-Amerikan İlişkilerinin İlk Yüzyılında Bahriyeler ve Bahriyeliler (2025)

‘Türk-Amerikan İlişkilerinin İlk Yüzyılında Bahriyeler ve Bahriyeliler (1776–1876)’, Ender Kuntsal’ın iki devlet arasındaki ilişkilerin denizcilik ekseninde nasıl şekillendiğini ele aldığı kapsamlı bir çalışma sunuyor. ABD’nin 1776’da bağımsızlığını ilan etmesiyle başlayan süreç, Akdeniz’de güvenli ticaret yapma arayışının Garp Ocaklarıyla yapılan antlaşmalar üzerinden Osmanlı coğrafyasına uzanmasına neden oluyor. Bu ilk temaslar, Amerikan denizciliğinin Osmanlı limanlarıyla kurduğu pratik ilişkilerin temelini oluşturuyor.

On dokuzuncu yüzyıla gelindiğinde Navarin’de Osmanlı donanmasının yakılması, iki devlet arasında yeni bir diplomatik ve askeri iş birliği ihtiyacını doğuruyor. Hüsrev Paşa ile Komodor John Rodgers arasında yürütülen görüşmeler, 1831 Ticaret ve Seyrisefain Antlaşması’yla sonuçlanarak hem ABD’nin Akdeniz ve Karadeniz’deki ticari etkinliğini artırıyor hem de Osmanlı’nın donanmasını modernleştirme arzusunu besliyor. Bu dönemde Amerikan maslahatgüzarı olarak İstanbul’a gönderilen David Porter ile gemi inşa mühendisi Henry Eckford’un faaliyetleri, Osmanlı bahriyesinin teknik dönüşümünde belirgin izler bırakıyor.

1850’lerde Emin Bey ve ileride Kaptan-ı Derya olacak Mehmet Salih Paşa’nın ABD’ye yaptığı ziyaretler, özellikle modern harp gemisi temini konusundaki temasların derinleşmesini sağlıyor. Aynı yıllarda Amerikan savaş gemilerinin bilimsel araştırmadan diplomatik desteğe kadar çeşitli amaçlarla Osmanlı limanlarına yaptığı seyahatler, ilişkilerin çok katmanlı bir karakter kazanmasına katkı veriyor.

Kuntsal bu kitapta, 1776–1876 arasında iki ülke arasındaki temasları şekillendiren gemileri, deniz subaylarını ve denizcilik kökenli devlet görevlilerini merkeze alarak Türk-Amerikan ilişkilerinin denizlerde başlayan hikâyesini ayrıntılı ama derli toplu bir çerçevede anlatıyor. Eser, hem diplomatik tarihle hem de denizcilik mirasıyla ilgilenen okuyucular için benzersiz bir perspektif sunuyor.

  • Künye: Ender Kuntsal – Türk-Amerikan İlişkilerinin İlk Yüzyılında Bahriyeler ve Bahriyeliler (1776-1876), İş Kültür Yayınları, tarih, 528 sayfa, 2025

Yevgeni Aleksandroviç Adamov – Asya Türkiye’sinin Paylaşımı (2025)

Yevgeni Aleksandroviç Adamov 1924 tarihli bu eserinde, bu eserde İtilaf Devletleri ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki gizli diplomatik ilişkileri, Asya Türkiye’sinin paylaşımı üzerinden ayrıntılı biçimde inceliyor. ‘Asya Türkiye’sinin Paylaşımı’, Çarlık Rusyası’nın Ekim Devrimi sonrası açığa çıkarılan gizli arşivlerine dayanıyor ve emperyalist güçlerin savaş sürecinde yürüttüğü çıkar hesaplarını bütün açıklığıyla görünür kılıyor. Belgeler, ittifakların ardındaki çelişkileri, karşılıklı aldatmaları ve bölüşüm planlarının nasıl şekillendiğini somut bir zemin içinde ortaya koyuyor.

Adamov, yalnızca Osmanlı topraklarının paylaşımını değil, İstanbul ve Boğazlar üzerindeki diplomatik mutabakatları da kapsamına alarak dönemin jeopolitik hesaplarını daha geniş bir bağlamda ele alıyor. Rusya Dışişleri Bakanlığı tarafından savaşın ilk yıllarında hazırlanan dosyalar üzerinden ilerleyen çalışma, imparatorlukların çözülme sürecini ve modern dünya düzeninin oluşumunu belirleyen politik kırılmaları derinlemesine analiz ediyor. Böylece eser, Birinci Dünya Savaşı’nın görünmeyen yüzünü belge temelli bir perspektifle aydınlatıyor.

Kitap, tarihsel olayları yalnızca kronolojik bir anlatı olarak sunmakla yetinmiyor, aynı zamanda diplomatik belgeler aracılığıyla güç dengelerinin nasıl kurulduğunu ve sömürgeci projelerin nasıl meşrulaştırıldığını gösteriyor. Adamov’un titiz yaklaşımı, Osmanlı’nın savaş içindeki konumunu ve büyük devletlerin stratejik hesaplarını daha net okumayı sağlıyor. Bu yönüyle çalışma, imparatorluk sonrası dünyayı anlamak isteyenler için temel bir referans niteliği taşıyor ve tarihsel bilinçle eleştirel kavrayışı birlikte geliştiriyor. Bu bütüncül bakış, belgelerin sadece geçmişi değil, güncel küresel ilişkileri de anlamaya yardımcı olan eleştirel bir zemin sunduğunu açık biçimde hissettiriyor ve ufuk açıyor.

  • Künye: Yevgeni Aleksandroviç Adamov – Asya Türkiye’sinin Paylaşımı: Eski Dışişleri Bakanlığı’nın Gizli Belgelerinde, çeviren: Fırat Sözeri, Kabalcı Yayınları, tarih, 344 sayfa, 2025

Jennifer Anna Gosetti-Ferencei – Hayal Gücü (2025)

Jennifer Anna Gosetti-Ferencei bu eserinde hayal gücünü yalnızca zihinsel bir süs değil, insan deneyimini kuran temel bir yeti olarak ele alıyor. Hayal gücü, algı ile düşünce arasında kurduğu köprü sayesinde bireyin dünyayı anlamlandırma biçimini derinden etkiliyor. Yazar, bu yetinin sanatsal yaratıcılıktan bilimsel keşfe, etik yargıdan öznel deneyime kadar geniş bir alanda işlev gördüğünü vurguluyor ve hayal gücünün yaşamın her boyutuna yayılan dinamik bir süreç olduğunu gösteriyor.

‘Hayal Gücü: Kısa Bir Giriş’ (‘Imagination: A Very Short Introduction’), hayal gücünün felsefe tarihindeki konumunu izleyerek antik dönemden modern düşünceye uzanan tartışmaları ele alıyor. Kant, Sartre ve Heidegger gibi düşünürlerin yaklaşımlarını karşılaştırırken, hayal gücünün pasif bir temsil değil, dünyayı yeniden kuran aktif bir güç olduğunu savunuyor. Bu güç, bireyin olasılıkları görmesini, empati geliştirmesini ve kendini aşan anlam alanları yaratmasını sağlıyor.

Gosetti-Ferencei, hayal gücünün bedensel deneyimle sıkı bir ilişki içinde olduğunu belirtiyor. Duyular, mekân ve zaman algısı bu yetiyle birleşerek özgün bir bilinç alanı oluşturuyor. Böylece hayal gücü, gerçeklikten kopan bir kaçış değil, gerçekliğin daha derin ve zengin bir kavrayışına açılan yaratıcı bir kapı olarak değerlendiriliyor.

Yazar, modern dünyada hayal gücünün teknoloji ve görsel kültürle nasıl yeniden biçimleniyor olduğunu da tartışıyor. Dijital imgelerle kuşatılan bireyin, imgeleri tüketmekle kalmayıp onları üretme ve dönüştürme kapasitesini koruması gerektiğini savunuyor. Hayal gücü, burada eleştirel düşünceyle birleşerek edilgenliği aşan bir yaratım alanı açıyor ve bireyin kendi varoluşunu anlamlı biçimde kurmasına aracılık ediyor. Bu nedenle eser, hayal gücünü bireysel özgürlüğün ve kültürel yenilenmenin vazgeçilmez bir kaynağı olarak konumlandırıyor.

  • Künye: Jennifer Anna Gosetti-Ferencei – Hayal Gücü: Kısa Bir Giriş, çeviren: Bülent O. Doğan, Koç Üniversitesi Yayınları, inceleme, 136 sayfa, 2025

Oğuz Tekin – Roma ve Bizans Dünyasında Para (2025)

Oğuz Tekin’in ‘Roma ve Bizans Dünyasında Para: Tarihi Sikkelerden Okumak’ adlı çalışması, sikkeleri yalnızca birer ekonomik nesne olarak değil, Roma ve Bizans dünyasının siyasetini, kültürünü, inançlarını ve toplumsal yapısını anlamamıza yardımcı olan birer tarihsel belge olarak ele alıyor. Yazar, MÖ 4. yüzyıl sonlarında Roma’da sikke basımının başlamasından, XI. Konstantinos döneminin son Bizans sikkelerine kadar uzanan yaklaşık 1800 yıllık geniş bir zaman dilimini kapsayan bir panorama sunuyor.

Kitap, Roma devletine ait sikkelerden Roma kolonilerinin bastığı örneklere, imparatorluk egemenliği altındaki kentlerin yerel sikkelerinden Bizans döneminin karakteristik tiplerine uzanan dört ana başlık etrafında şekilleniyor. Bu çeşitlilik, Akdeniz dünyasını yönlendiren devletlerin ekonomik tercihlerinden dinsel sembollerine, mitolojik anlatılarından siyasi propaganda yöntemlerine kadar birçok dinamiği gözler önüne seriyor. Zengin görsel malzeme eşliğinde sunulan bu içerik, hem meraklı okuyuculara hem de konuya akademik ilgi duyanlara dönemin atmosferini canlı biçimde hissettiriyor.

Tekin’in çalışması yalnızca sikkeleri tanıtmakla kalmıyor; üzerlerindeki tasvirlerin, lejantların, sembollerin ve mitolojik göndermelerin nasıl okunabileceğini de adım adım açıklıyor. Böylece numismatik alanında temel metodolojiye ihtiyaç duyan tarih ve arkeoloji öğrencilerine pratik bir rehber sunuyor. Tasvir tiplerini yorumlama, sembolleri teşhis etme ve kronolojik bağlam kurma gibi araştırmacılar için kritik beceriler, kitabın önemli katkılarından biri olarak öne çıkıyor.

Sonuç olarak eser, Roma ve Bizans dünyasını paranın dili üzerinden anlamaya davet eden; siyaset, ekonomi, kültür ve dinin kesiştiği noktaları somut buluntularla aydınlatan kapsamlı bir başvuru kaynağı ortaya koyuyor.

  • Künye: Oğuz Tekin – Roma ve Bizans Dünyasında Para: Tarihi Sikkelerden Okumak, Koç Üniversitesi Yayınları, arkeoloji, 724 sayfa, 2025

Noam Chomsky – Uçurum (2025)

Noam Chomsky bu kitabında, neoliberal düzenin kırk yılı aşkın süredir dünyayı nasıl daha eşitsiz, daha kırılgan ve daha otoriter hale getirdiğini tartışıyor. Neoliberalizmin kamusal alanı tasfiye eden, sosyal devleti eriten ve sermayeyi sınırsız biçimde güçlendiren yapısının pandemiyle birlikte tüm çarpıklığıyla görünür olduğunu vurguluyorlar. Sağlık sistemlerinin çökmesi, iş güvencesinin zayıflaması ve demokratik kurumların etkisizleşmesi bu yapısal krizin doğal sonuçları olarak ele alınıyor.

‘Uçurum: Neoliberalizm, Pandemi ve Radikal Değişim İçin Acil Gereksinim’ (‘The Precipice: Neoliberalism, the Pandemic and the Urgent Need for Social Change’), pandemiyi yalnızca bir sağlık krizi değil, neoliberal politikaların birikmiş sonuçlarını açığa çıkaran bir dönüm noktası olarak yorumluyor. Chomsky, küresel sorunların piyasa mantığıyla çözülemeyeceğini, çünkü piyasanın insan yaşamını değil sermaye birikimini öncelediğini belirtiyor. Bu nedenle krizin kaynağını bireysel hatalarda değil, sistemin işleyişini belirleyen ideolojik çerçevede aramak gerektiğini savunuyor.

Yazar, özellikle iklim krizi, yükselen otoriter rejimler ve demokratik gerileme gibi alanlarda neoliberal yapının dünyayı uçuruma sürüklediğini söylüyor. Bu durumun tesadüf değil, sermayeyi merkezde tutan politik tercihlerin mantıksal sonucu olduğunu aktarıyor. Pandemi, bu eğilimleri hızlandıran bir katalizör olarak sunuluyor.

Son bölümde kitap, mevcut düzenin kaçınılmaz olmadığını, toplumsal değişimin mümkün olduğunu ve bunun ancak geniş tabanlı bir kamusal bilinç, dayanışma ve radikal bir yönelim değişikliğiyle başarılabileceğini savunuyor. Chomsky, insanlığın karşı karşıya olduğu tehlikelerin piyasa aklıyla değil kolektif, adil ve demokratik bir dönüşümle aşılabileceğini hatırlatıyor.

  • Künye: Noam Chomsky – Uçurum: Neoliberalizm, Pandemi ve Radikal Değişim İçin Acil Gereksinim, röportaj: C. J. Polychroniou, çeviren: Osman Şenkul, Scala Yayıncılık, siyaset, 416 sayfa, 2025

Julia Annas – Erdemler ve Beceriler (2025)

Julia Annas bu eserinde, erdemi donmuş kurallar bütünü olarak değil, pratik zekâyla gelişen dinamik bir yetkinlik olarak ele alıyor. Ona göre erdemli davranmak, hazır reçetelere uymaktan çok, yaşamın içinde tekrarlanan karar alma süreçlerinde ilerleyen bir beceri kazanmayı gerektiriyor. Bu yaklaşım, erdemi tıpkı bir zanaat ya da sanatsal yetenek gibi öğrenilebilir ve derinleşebilir bir pratik olarak yorumluyor. Böylece moral yaşam, dış baskılarla şekillenen bir zorunluluk değil, kişinin karakterini bilinçli seçimlerle geliştirdiği yaratıcı bir alan haline geliyor.

Annas, erdemin yalnızca doğru eylemi seçmekle sınırlı olmadığını, aynı zamanda neden o eylemin doğru olduğunu kavrama kapasitesiyle bütünleştiğini vurguluyor. Bu yüzden erdem, bilgi ve alışkanlığın birleştiği bir akıl yürütme sürecine dayanıyor. Kişi iyi bir yaşam sürmek için hem duygularını hem de düşüncelerini uyum içinde yönlendiren bir iç tutarlılık geliştirmeye çalışıyor. Böylece ahlaki karakter, tekil eylemlerden çok yaşamın geneline yayılan bir pratik bilgelik haline dönüşüyor.

‘Erdemler ve Beceriler’ (‘Intelligent Virtue’), erdemin değişen durumlara uyum sağlayabilen esnek bir akıl yapısı gerektirdiğini savunuyor. Bu esneklik, kişinin yeni koşullarda doğruyu bulmasını sağlayan yaratıcı bir yetenek olarak öne çıkıyor. Annas, modern etik tartışmalarında sıkça görülen kuralcılığı geride bırakarak, erdemin kişinin kendi yaşam projesiyle kurduğu ilişki içinde anlam kazandığını belirtiyor. Bu çerçevede erdemli yaşam, teorik ilkelerin mekanik uygulanışı değil, akıllı ve özgürce şekillenen bir karakter inşası olarak sunuluyor.

  • Künye: Julia Annas – Erdemler ve Beceriler, çeviren: Reha Kuldaşlı, İş Kültür Yayınları, felsefe, 280 sayfa, 2025

Alper Öztaş – SSCB’de Sosyalizmin Çözülüşü (2025)

Alper Öztaş’ın ‘SSCB’de Sosyalizmin Çözülüşü: Komünistlerin Marksizm ile Sınavı’ adlı çalışması, üretim biçimlerinin tarihsel dönüşümünü ve bu dönüşümlerin ortaya çıkardığı kavramsal dünyayı merkeze alıyor. Feodal düzenin çözülüşü nasıl kapitalizmin kendine özgü ekonomik kategorilerini yarattıysa, kapitalizmin yerleşmesi de bugünün doğal kabul edilen piyasa, meta, değer ve para gibi kavramlarını görünür kılmıştı. Kapitalist üretim tarzı tarih sahnesine çıktığında, önceki dönemin düşünce ufkunda imkânsız görünen olguları somut gerçeklikler haline getirmişti.

Öztaş, 1917 Ekim Devrimi’ni de benzer bir tarihsel kırılma olarak ele alıyor: kapitalizmin çürüyen yapısını aşma iddiasıyla sosyalist üretim ilişkilerinin kurulması. Ancak sosyalist inşa süreci, bu yeni üretim tarzının kendi kavram ve kategorilerini yaratması gerektiği gerçeğini göz ardı etti. Kapitalizmin ekonomik yasalarını daha adil, daha eşitlikçi bir biçime dönüştürerek sosyalizmin hizmetine sokma düşüncesi, devrimci kopuşun özünü zayıflattı. Oysa her yeni üretim biçimi yalnızca eski kavramları dönüştürmez; kendi özgün düşünsel çerçevesini de yaratır ve bu çerçeve üretimin örgütlenişini yeniden biçimlendirir.

Yaklaşık yetmiş yıl süren Sovyet sosyalist deneyiminin çözülüşü, Öztaş’a göre tam da bu teorik ve pratik çelişkiden doğdu. Kitap, SSCB’deki sosyalizmin yükseliş ve dağılma sürecini Marksist yöntemle inceleyerek, işçi sınıfının yeniden ayağa kalkması için bilimsel bir tartışma alanı açmayı amaçlıyor. Devrimin neden tökezlediğini anlamak ve aynı hataların tekrarlanmamasını sağlamak için, üretim tarzlarının tarihsel mantığını ve sosyalist inşanın özgün gerekliliklerini yeniden düşünmeye çağırıyor.

  • Künye: Alper Öztaş – SSCB’de Sosyalizmin Çözülüşü: Komünistlerin Marksizm ile Sınavı, Doruk Yayınları, siyaset, 347 sayfa, 2025