Lena Zuchowski – Rastgelelik ve Entropiden Zaman Okuna (2025)

Lena Zuchowski’nin bu çalışması, fiziksel dünyanın nasıl düzen kazandığını rastlantısallık, entropi ve zamanın oku üzerinden inceleyen kapsamlı bir tartışma sunuyor. Yazar, rastlantı fikrinin yalnızca belirsizlik yaratmadığını, aynı zamanda fiziksel süreçlerin işleyişinde açıklayıcı bir rol üstlendiğini vurguluyor. Bu yaklaşım, düzensizlik ile düzen arasındaki karmaşık ilişkiyi görünür kılıyor ve okuru fiziksel yasaların ardındaki istatistiksel yapıyı düşünmeye davet ediyor. Entropi, hem termodinamik bir kavram hem de bilginin düzenlenişini anlamada temel bir araç olarak ele alınarak evrenin işleyişindeki yerini ortaya koyuyor.

‘Rastgelelik ve Entropiden Zaman Okuna’ (‘From Randomness and Entropy to the Arrow of Time’), zamanın neden tek bir yönde aktığı sorusuna da odaklanıyor. Zuchowski, zamanın okunun evrensel bir zorunluluk değil, entropinin artışıyla bağlantılı istatistiksel bir eğilim olduğunu savunuyor. Kozmosun başlangıcından kuantum süreçlerine uzanan geniş bir alan içinde zamanın tek yönlü görünmesinin nedenlerini açıklarken, bu yönlülüğün hem fiziksel düzenin hem de bilgi akışının temelini oluşturduğunu gösteriyor. Böylece okur, makroskobik düzen ile mikroskobik rastlantının birbirini nasıl tamamladığını kavrıyor.

Eser, fizik felsefesi ile modern fizik arasında köprü kurarak teknik kavramları anlaşılır bir biçimde tartışıyor. Zuchowski’nin disiplinler arası yaklaşımı, fiziksel dünyanın yapısını anlamanın yalnızca formülleri bilmekten değil, kavramların ardındaki düşünsel bağları çözmekten geçtiğini hatırlatıyor. Kitap, zaman, düzen ve rastlantı üzerine düşünen okurlar için hem açıklayıcı hem de ufuk açıcı bir rehber niteliği taşıyor.

  • Künye: Lena Zuchowski – Rastgelelik ve Entropiden Zaman Okuna, çeviren: Mustafa Bayrak, Vakıfbank Kültür Yayınları, fizik, 144 sayfa, 2025

Tristram D. Wyatt – Hayvan Davranışı (2025)

Tristram D. Wyatt’ın bu kitabı, hayvan davranışlarını açıklarken biyolojik, evrimsel ve çevresel etkenlerin nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor. Wyatt, davranış bilimini yalnızca gözleme dayalı bir alan olarak değil, aynı zamanda hayvanların hayatta kalma stratejilerini, iletişim biçimlerini ve sosyal yapılarının evrimini inceleyen bütüncül bir disiplin olarak ele alıyor. Bu çerçeve, hem genetik mirasın hem de çevresel uyaranların davranış üzerindeki etkilerini anlamaya imkân tanıyor. ‘Hayvan Davranışı: Kısa Bir Giriş’ (‘Animal Behaviour: A Very Short Introduction’), farklı türlerde öğrenmenin nasıl gerçekleştiğini, içgüdü ile deneyimin hangi noktalarda birleştiğini ve hayvanların değişen koşullara göre davranışlarını nasıl dönüştürdüğünü tartışarak davranışın dinamik niteliğini ön plana çıkarıyor.

Wyatt, iletişim kavramını merkeze alarak hayvanların sesler, kimyasal sinyaller, jestler ve görsel işaretler yoluyla bilgi aktardığını açıklıyor. İletişimin yalnızca eş bulma ya da alan savunma gibi işlevlerle sınırlı olmadığını; aynı zamanda işbirliği, çatışma çözümü ve topluluk içi düzenin sağlanması için de kritik olduğunu vurguluyor. Bu yaklaşım, hayvan davranışının karmaşık sosyal örgütlenmelerle nasıl bağlantılı olduğunu gösteriyor. Bazı türlerde ebeveyn bakımının, grup hâlinde avlanmanın ya da hiyerarşik yapılanmaların evrimsel açıdan nasıl avantaj sağladığı örneklerle ele alınıyor. Böylece kitap, hayvan topluluklarının yaşam stratejilerini geniş bir ekolojik ve evrimsel bağlama yerleştiriyor.

Eserde ayrıca insan etkisinin hayvan davranışlarını nasıl dönüştürdüğü de tartışılıyor. Kentleşme, habitat kaybı, ışık ve ses kirliliği gibi modern çevresel değişimler, birçok türün alışkanlıklarını yeniden şekillendiriyor. Wyatt, bilimsel araştırmaların bu dönüşümleri anlamak ve türlerin uyum kapasitesini değerlendirmek için neden kritik olduğunu gösteriyor. Kitap genel olarak, hayvan davranışlarının neden ve nasıl sorularına yanıt ararken okuyucuyu hem biyolojik ilkeleri keşfetmeye hem de diğer canlılarla paylaşılan dünyanın karmaşıklığını düşünmeye davet ediyor.

  • Künye: Tristram D. Wyatt – Hayvan Davranışı: Kısa Bir Giriş, çeviren: Nıvart Taşçı, Koç Üniversitesi Yayınları, zooloji, 176 sayfa, 2025

Alper Çağlayan – Alevi Terim ve Deyimleri Sözlüğü (2025)

Alper Çağlayan’ın ‘Alevi Deyim ve Terimleri Sözlüğü’, Aleviliğin kültürel ve inançsal mirasını hatırlatan güçlü bir metin. Çalışma, yüzyıllardır Horasan’dan Balkanlar’a uzanan Alevî-Bektaşi yolunun kavramlarını, ritüel dilini ve sembolik dünyasını sistemli biçimde açıklayarak hem tarihsel sürekliliği görünür kılıyor hem de güncel tartışmaların dağınık hattına berrak bir yön çiziyor.

Doksanlı yıllardan itibaren Alevilik toplumun geniş kesimlerinde daha fazla konuşulur hâle gelse de, temel kavramların doğru anlaşılmasına yönelik bütünlüklü çalışmaların eksikliği sıkça yanlış yorumlara kapı aralıyordu. Bu sözlük, “Yol”un içinden gelen bir araştırmacının birikimiyle hazırlanmış olması sayesinde, terimlerin yalnızca sözlük anlamlarını değil, Alevi pratikte taşıdıkları derin sembolik ve ahlaki karşılıkları da açıklıyor. Hem eserlerde sık geçen ancak genç kuşakların aşina olmadığı sözcükleri aydınlatıyor hem de Alevi deyimlerinin yol içindeki gerçek bağlamlarını ortaya koyuyor.

Sözlük, Alevilikte sevgi, hoşgörü, doğruluk, merhamet gibi değerleri taşıyan kültürel sürekliliğin ancak terminolojinin doğru aktarılmasıyla korunabileceğini vurguluyor. Bu yönüyle çalışma, yalnızca bir başvuru kitabı değil, aynı zamanda Alevi geleneğinin özüne sadık bir öğrenme zemini sunan önemli bir kaynak olarak öne çıkıyor.

  • Künye: Alper Çağlayan – Alevi Terim ve Deyimleri Sözlüğü, Nota Bene Yayınları, sözlük, 221 sayfa, 2025

Lev Şestov – Temelsizliğin Yüceltilmesi (2025)

Lev Şestov’un bu kitabı, felsefenin akla ve sistemli düşünmeye duyduğu güveni kökten sorguluyor ve insan deneyiminin rasyonel kalıplarla açıklanamayacak kadar çelişkili olduğunu vurguluyor. Şestov, kesinlik arayışının insanın içsel korkularını bastıran bir savunma mekanizması olduğunu öne sürüyor; bu nedenle felsefi sistemlerin sunduğu güvenli zeminleri bilinçli biçimde sarsıyor. Yaşamın tutarsızlıklarla örülü yapısını kavramanın mantıksal çıkarımlardan değil, derin bir varoluşsal uyanıştan doğduğunu belirtiyor.

‘Temelsizliğin Yüceltilmesi’ (‘Апофеоз беспочвенности’), zorunluluk, özgürlük ve kader gibi kavramlar arasındaki gerilimin insan ruhunu nasıl kuşattığını tartışıyor ve modern felsefenin akıl ile zorunluluğu merkez alan mirasını eleştiriyor. Şestov, düşünsel otoritelerin baskısından sıyrılmanın zorlu ama kaçınılmaz bir mücadeleyi temsil ettiğini söylüyor; çünkü mutlaklık arzusunun yarattığı güven çoğu zaman sahte bir teselli sunuyor. Bu yaklaşım, okuru bilginin sınırlarını sorgulamaya çağırıyor ve hakikatin mantıksal kesinlikten çok bireysel sezgiden doğduğunu ileri sürüyor.

Eser, umutsuzluk, direnç ve bireysel arayış gibi temaları odağa alarak insanın kendi karanlığıyla yüzleşme biçimlerini inceliyor. Şestov, hakikatin düz bir ilerlemenin değil, çıkmazlarla dolu bir sorgulama sürecinin ürünü olduğunu savunuyor ve belirsizliğin insanı özgürleştirdiğini öne sürüyor. Sonuçta kitap, temelsizliğin yıkıcı değil kurucu bir potansiyel taşıdığını, kişinin kendi özgün anlamını kesinlikten kaçtığı ölçüde bulduğunu hatırlatıyor.

  • Künye: Lev Şestov – Temelsizliğin Yüceltilmesi, çeviren: Yuliya Karadeniz, Sel Yayıncılık, felsefe, 160 sayfa, 2025

Peter Wohlleben – Ormanın Kalbi (2025)

Peter Wohlleben’in bu çalışması, insan ile doğa arasındaki görünmez bağın duyular, ritimler ve bilişsel sınırlar üzerinden nasıl kurulduğunu araştırıyor. Wohlleben, modern yaşamın gürültüsü içinde körelen duyusal kapasitemizin aslında ormanlarla, hayvanlarla ve iklimle sürekli bir etkileşim içinde olduğunu gösteriyor. Yazar, insanın yedi duyusunu açıklarken bu duyuların çevresel uyaranlarla nasıl zenginleştiğini ve doğadan kopmanın algısal fakirleşmeye nasıl yol açtığını örneklerle tartışıyor. Metin, insan bedeninin sezgisel tepkilerinin ormandaki en küçük değişimlere bile karşılık verdiğini vurgulayarak doğayı yalnızca çevresel bir arka plan değil, duyusal bir ortak olarak konumlandırıyor.

Wohlleben, ağaçların “kalp atışına” benzeyen su dolaşımlarını, içsel zamanlamalarını ve çevreye verdikleri tepkileri açıklarken bitkilerin pasif varlıklar olmadığını, karmaşık iletişim biçimleri geliştirdiğini söylüyor. Bu noktada bitkilerin bilinç sahibi olup olmadığı sorusunu dikkatle ele alıyor ve bilimsel sınırları aşmadan bitkisel davranışların nasıl anlamlandırılabileceğini yorumluyor. Bitkilerin çevre koşullarına uyum sağlama biçimlerini, ağaç topluluklarının dayanışmacı yapısını ve ekosistem içindeki ortak yaşam stratejilerini inceliyor.

‘Ormanın Kalbi: İnsan ile Doğa Arasındaki Görünmez Bağ’ (‘Das geheime Band zwischen Mensch und Natur: Erstaunliche Erkenntnisse über die 7 Sinne des Menschen, den Herzschlag der Bäume und die Frage, ob Pflanzen ein Bewusstsein haben’), insanın doğa karşısındaki üstünlük yanılsamasını sorguluyor ve kaybolan bağların yeniden kurulmasının hem ekolojik hem de psikolojik bir iyileşme sunduğunu savunuyor. Wohlleben, doğaya yönelik dikkatin artmasının empatiyi güçlendirdiğini, stres seviyelerini düşürdüğünü ve bilişsel derinliği artırdığını belirtiyor. Böylece çalışma, bilimin sunduğu verileri sezgisel bir anlatıyla birleştirerek insanın doğayla kurduğu ilişkiyi hem duyusal hem de etik bir mesele olarak yeniden çerçeveliyor. Bu yaklaşım, doğanın karmaşık örgüsünü anlamaya çalışan her okura yeni bir düşünme biçimi sunuyor.

  • Künye: Peter Wohlleben – Ormanın Kalbi: İnsan ile Doğa Arasındaki Görünmez Bağ, çeviren: Aslı Candaş Shaeferdiek, Doğan Kitap, inceleme, 240 sayfa, 2025

Kolektif – Geleceğin Belleği (2025)

‘Geleceğin Belleği’, Türkiye’de sosyalist hareketin yükseldiği yirmi yıllık dönemi, hem tarihsel hem mekânsal bir çözümleme çerçevesinde ele alıyor. Ali Ekber Doğan’ın derlediği bu kapsamlı çalışma, 1960’ların umut dolu örgütlenme deneyimlerinden 1980 darbesinin yıkıcı sonuçlarına uzanan süreci, sınıf mücadelesinin yerel dinamikleri üzerinden yeniden okuyor.

Eser, Türkiye’de sol siyasetin yalnızca ideolojik bir yönelim değil, somut toplumsal karşılıkları olan bir mekânsal hareketlilik biçimi olduğunu savunuyor. Her bölgenin özgül sosyo-ekonomik yapısı içinde filizlenen mücadeleler, sosyalizmin bu topraklarda nasıl yerelleştiğini ve hangi toplumsal gerilimler üzerinden serpildiğini gösteriyor.

Kitap, 1960–80 döneminin özgünlüğünü, işçi sınıfının genişlemesi, kırdan kente göç, sanayileşmenin yeni merkezleri ve üniversitelerdeki politik bilinçlenme süreçleriyle ilişkilendiriyor. Bu süreçte sol hem üretim alanlarında hem kamusal yaşamda görünür hale geliyor. Ancak 1980 darbesiyle birlikte bu coğrafya bir sessizlik dönemine giriyor. Yine de yazarlar, sermaye birikiminin ve sınıfsal çelişkilerin tarihsel sürekliliğine dikkat çekerek, bu sessizliğin altında geleceğin mücadele potansiyellerinin biriktiğini öne sürüyor.

‘Geleceğin Belleği’, geçmişi yalnızca nostaljik bir hatırlama değil, bugünün siyasal ve sınıfsal mücadelelerini anlamak için bir rehber olarak ele alıyor. Yerel deneyimlerin izini sürerken, geleceğin eşitlik ve adalet mücadelesine yön verecek tarihsel materyalist bir hafıza kuruyor.

  • Künye: Kolektif – Geleceğin Belleği: Türkiye’de Sol Siyaset Coğrafyasının Oluşumu 1960-1980, derleyen: Ali Ekber Doğan, Dipnot Yayınları, siyaset, 440 sayfa, 2025

Jack A. Goldstone – Erken Modern Dünyada Devrim ve İsyan (2025)

Jack A. Goldstone’un bu çalışması, 17. ve 18. yüzyıllarda İngiltere, Fransa, Osmanlı İmparatorluğu ve Çin’de yaşanan siyasal çalkantıların ardındaki demografik ve yapısal dinamikleri inceliyor. Goldstone, erken modern dönemde devlet krizlerini ve isyanları açıklamak için “demografik-yapısal teori” adını verdiği özgün bir çerçeve geliştiriyor. Bu yaklaşıma göre, nüfus artışları yalnızca ekonomik baskı yaratmakla kalmıyor, aynı zamanda devletin kaynaklarını tüketerek yönetişim kapasitesini zayıflatıyor. Bu durum, mali krizleri, toplumsal hoşnutsuzluğu ve nihayetinde isyanları tetikliyor.

Goldstone, isyanları ideolojik kopuşlar olarak değil, uzun vadeli yapısal gerilimlerin ürünü olarak yorumluyor. Nüfus artışıyla birlikte gıda fiyatlarının yükselmesi, işsizliğin artması ve aristokrasiyle bürokrasi arasındaki rekabet, erken modern devletlerin dengelerini bozuyor. Bu süreç İngiltere’de iç savaşa, Fransa’da devrime, Osmanlı’da ayanların yükselişine ve Çin’de isyan dalgalarına yol açıyor. Böylece yazar, isyanları küresel ölçekte birbirine bağlayan ortak bir mantık öneriyor.

‘Erken Modern Dünyada Devrim ve İsyan: İngiltere, Fransa, Türkiye ve Çin’de Nüfus Değişimi ve Devlet Çöküşü 1600-1850’ (‘Revolution and Rebellion in the Early Modern World: Population Change and State Breakdown in England, France, Turkey, and China, 1600–1850’), tarihsel sosyolojiyle ekonomi politiği birleştirerek, devletin çöküşünü yalnızca yönetim hatalarıyla değil, toplumun maddi temellerindeki dönüşümlerle açıklıyor. Goldstone, nüfus değişimlerini tarihsel devrimlerin motor gücü olarak tanımlıyor. Kitap, erken modern dönemi küresel krizlerin çağdaş yankılarıyla ilişkilendiriyor ve toplumsal değişimin ritmini insan sayısıyla, kaynakla ve güçle birlikte yeniden okumaya davet ediyor.

  • Künye: Jack A. Goldstone – Erken Modern Dünyada Devrim ve İsyan: İngiltere, Fransa, Türkiye ve Çin’de Nüfus Değişimi ve Devlet Çöküşü 1600-1850, çeviren: Özkan Akpınar, Vakıfbank Kültür Yayınları, tarih, 584 sayfa, 2025

Kostas Kampourakis – Soyu Yeniden Düşünmek (2025)

Kostas Kampourakis’in bu kitabı, genetik köken testleriyle birlikte yaygınlaşan “biyolojik kimlik” anlayışını sorguluyor. Yazar, genetik bilginin tarih, kültür ve kimlik algısı üzerindeki etkilerini ele alarak, “etnik kökenin DNA’da saklı olduğu” fikrinin bilimsel bir yanılsama olduğunu savunuyor. Kampourakis, genetik verilerin yalnızca bireylerin soy ilişkilerini kısmen açıklayabildiğini, ancak bu bilgilerin sosyal anlamlar kazandığında kimlik politikalarına ve ırkçı söylemlere malzeme haline geldiğini gösteriyor.

‘Soyu Yeniden Düşünmek’ (‘Ancestry Reimagined: Dismantling the Myth of Genetic Ethnicities’), biyolojinin yanlış yorumlanmasının nasıl ideolojik bir araç haline geldiğini ayrıntılı biçimde inceliyor. Genetik çeşitliliğin, insan gruplarını keskin sınırlarla ayırmadığını, aksine türümüzün tarih boyunca süren karışım ve göç hareketleriyle şekillendiğini vurguluyor. Kampourakis, DNA testlerinin pazarlanma biçimlerinin insanlarda “genetik aidiyet” yanılsaması yarattığını; oysa atalık kavramının biyolojik olduğu kadar kültürel, tarihsel ve hatta politik bir inşa olduğunu belirtiyor.

Eser, genetik determinizmin toplumsal yansımalarını eleştirirken, bilimin popülerleştirilme süreçlerinin etik boyutlarına da değiniyor. Kampourakis, kimliği genetik bir özle tanımlamanın hem bilime hem insan deneyimine zarar verdiğini savunuyor. Ona göre, “atalık” bir biyolojik yazgı değil, çok katmanlı bir hikâyedir. ‘Soyu Yeniden Düşünmek’, genetik bilginin sınırlarını hatırlatarak kimliğin bilimle değil, anlamla kurulduğunu gösteriyor. Yazar, bizi DNA’dan ibaret bir benlik tasarımını terk etmeye ve insan olmanın kültürel, tarihsel karmaşıklığını yeniden düşünmeye davet ediyor.

  • Künye: Kostas Kampourakis – Soyu Yeniden Düşünmek: Genetik Etnisite Mitinin Çürütülmesi, çeviren: Gürol Koca, Metis Yayınları, biyoloji, 280 sayfa, 2025

İpek Özbey, Onur Alp Yılmaz – Orta Sınıfın Düşüşü (2025)

İpek Özbey ve Onur Alp Yılmaz’ın ‘Orta Sınıfın Düşüşü’ adlı kitabı, hem Türkiye’de hem de dünyada demokrasinin ve toplumsal dengenin dayandığı omurganın nasıl çöktüğünü inceliyor. Yazarlar, orta sınıfın çöküşünü salt ekonomik bir hikâye olarak değil, siyasal, kültürel ve ahlaki bir kırılma olarak yorumluyor. Refah devletinin yükselişiyle 1945 sonrası güç kazanan bu kesim, neoliberal dönemde borç, güvencesizlik ve kimlik siyaseti arasında sıkışıyor. Eğitim, bir zamanlar sınıf atlamanın anahtarıyken bugün eşitsizlikleri yeniden üreten bir mekanizmaya dönüşüyor. Orta sınıfın çöküşüyle birlikte toplumun makul sesi, kamusal vicdanı ve ölçülülük kültürü de eriyor.

Kitap, bu sürecin tesadüfi değil, sistematik bir dönüşüm olduğunu savunuyor. 1980’lerden itibaren uygulanan neoliberal politikalar, devletin küçülmesi, sendikaların zayıflaması ve kamusal alanın daralmasıyla güçlü bir orta sınıfın tasfiyesini hızlandırıyor. Soğuk Savaş döneminde kapitalizmin meşruiyet zeminini oluşturan orta sınıf, sosyalizmin çöküşüyle “gereksiz maliyet” olarak görülmeye başlanıyor. Böylece hem ekonomik refah hem de demokratik temsil alanı daralıyor.

‘Orta Sınıfın Düşüşü’, Türkiye’deki rejim kriziyle birlikte yaşanan toplumsal savrulmayı da bu küresel çerçeveye oturtuyor. Orta sınıfın düşüşü, sadece gelir dağılımı değil; liyakat, kamusal ahlak ve temsil krizidir. Kitap, bu kaybın demokrasiyi nasıl temelsiz bıraktığını gösteriyor ve okuyucusunu geleceğe dair yeni bir toplumsal-siyasal tahayyül kurmaya davet ediyor.

  • Künye: İpek Özbey, Onur Alp Yılmaz – Orta Sınıfın Düşüşü, İnkılap Kitabevi, inceleme, 136 sayfa, 2025

Neil Bradbury – Zehrin Tadı (2025)

Neil Bradbury’nin bu eseri, bilimin karanlık yüzüne mercek tutarak zehrin hem kimyasal hem de insani hikâyesini anlatıyor. Kitap, on bir ölümcül maddenin yapısını, etkilerini ve tarihte bu zehirleri kullanan suikastçıları, casusları ve katilleri bir araya getiriyor. Bradbury, tıp ve kimya bilgisiyle, zehrin yalnızca ölümle değil, insanın güç, intikam ve kontrol arzularıyla da nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor. Her bölüm, farklı bir zehrin –arsenik, siyanür, risin, botulinum toksini, morfin gibi– biyokimyasal işleyişini incelerken, aynı zamanda bu maddelerin ardındaki suçların toplumsal ve psikolojik arka planını da araştırıyor.

Bradbury’nin anlatısı, laboratuvar titizliğiyle dedektif öyküsünün heyecanını birleştiriyor. Zehir, burada yalnızca bir kimyasal değil, insan doğasının karanlık yönlerini ortaya çıkaran bir metafor olarak işlev görüyor. ‘Zehrin Tadı: Katillerin Kullandığı 11 Ölümcül Madde’ (‘A Taste for Poison: Eleven Deadly Molecules and the Killers Who Used Them’) , Antik Roma’dan günümüz istihbarat operasyonlarına kadar uzanan örneklerle, ölümün bilimsel kesinliğini ve ahlaki belirsizliğini aynı potada eritiyor. Yazar, her vakayı suçun estetiğinden ziyade bilimin açıklayıcı gücüyle yorumluyor; böylece okuru hem bir adli tıp hikâyesine hem de moleküler bir dedektifliğe davet ediyor.

Eserin merkezinde, zehrin hem yok edici hem de tedavi edici çifte doğası yer alıyor. Dozun kaderi belirlediği bu ince çizgi, tıbbın ve kimyanın etik sınırlarını sorgulatıyor. Bradbury, bilimin soğuk formüllerini insan hikâyeleriyle birleştirerek yaşam ve ölüm arasındaki kimyasal dengeyi gözler önüne seriyor. Kitap, zehri sadece öldüren bir madde değil, insanlığın merak, hırs ve bilme isteğiyle kurduğu karmaşık ilişkinin simgesi olarak okuyor.

  • Künye: Neil Bradbury – Zehrin Tadı: Katillerin Kullandığı 11 Ölümcül Madde, çeviren: Nihan Vaysal, Antre Kitap, inceleme, 272 sayfa, 2025