Frank McLynn – Cengiz Han (2025)

Cengiz Han’ın yükselişi, kabileler arası kaosun ve vahşi hayatta kalma mücadelesinin damgasını vurduğu bir ortamda başlıyor. Temuçin, zorlu bir çocukluk geçiriyor; babası zehirlenerek öldürülüyor, ailesi kabilesiz kalıyor ve hayatta kalmak için mücadele veriyor. Bu erken dönem deneyimleri, onun demir disiplinini, sadakat anlayışını ve sert liderlik tarzını şekillendiriyor. Frank McLynn, Temuçin’in kişiliğini anlatırken yalnızca tarihsel olaylara değil, onun ruhsal dünyasına ve iç çatışmalarına da odaklanıyor.

Kitapta, Cengiz Han’ın Moğol kabilelerini nasıl bir araya getirdiği ve merkezi bir otorite kurarak güçlü bir ordu oluşturduğu detaylı biçimde anlatılıyor. Yazar, bu ordunun sadece savaş gücüyle değil, organizasyon yapısıyla da benzersiz olduğunu vurguluyor. Yüzbaşılar, binbaşılar sistemi ve meritokrasi esasına dayanan terfi düzeniyle Moğol ordusu, dönemin en gelişmiş askeri yapılarından biri haline geliyor. McLynn, Cengiz Han’ın savaş stratejilerini, düşmanı yanıltma taktiklerini ve istihbarat ağını büyük bir dikkatle inceliyor.

Cengiz Han yalnızca askeri zaferleriyle değil, aynı zamanda kurduğu imparatorluğun sürekliliğiyle öne çıkıyor. Çin’den İran’a, Rusya’dan Hindistan sınırlarına dek uzanan bu devasa topraklar üzerinde, ticaret yollarını güvence altına alıyor ve yerel halklara dinî özgürlük tanıyor. Yazar, Moğol yönetiminin bazı yönleriyle sert ve yıkıcı olsa da, aynı zamanda düzen kurucu bir etkisi olduğunu söylüyor. Kitapta özellikle Buhara, Semerkand, Çin ve Orta Doğu seferleri, büyük yıkımlar ve diplomatik hesaplaşmalar üzerinden aktarılıyor.

McLynn, Cengiz Han’ı ne yalnızca bir barbar ne de bir kurtarıcı olarak gösteriyor. Onun yükselişini, dönemin siyasi dengeleri, iklim koşulları, göçebe kültürü ve kişisel karizmasıyla birlikte ele alıyor. Kitap boyunca tarihsel veriler, seyyahların ve düşmanların anlatıları ile bir araya gelerek eleştirel bir perspektif sunuyor. Yazar, bu geniş tarihsel tablo içinde Cengiz Han’ın modern dünyanın şekillenmesinde oynadığı rolü de tartışıyor.

  • Künye: Frank McLynn – Cengiz Han, çeviren: Özgür Özol, İş Kültür Yayınları, biyografi, 560 sayfa, 2025

Grace Blakeley – Vahşi Kapitalizm (2025)

Grace Blakeley, ‘Vahşi Kapitalizm’ adlı kitabında, kapitalizmin günümüzde nasıl çürümüş bir sisteme dönüştüğünü sistematik biçimde ortaya koyuyor. Yazar, küresel düzeyde şirketlerin sadece ekonomik değil, aynı zamanda siyasi gücü de nasıl ele geçirdiğini tarihsel ve güncel örneklerle açıklıyor. Kitapta özellikle 2008 krizi sonrasında şirketlerin kurtarılma biçimleri, kamu kaynaklarının özel şirketlerin zararlarını karşılamak için nasıl kullanıldığı ve bu durumun demokrasiye nasıl zarar verdiği irdeleniyor. Şirketlerin krizleri fırsata çevirdiği bu yeni düzende, sıradan insanların giderek daha fazla güvencesizleştiği vurgulanıyor.

‘Vahşi Kapitalizm: Şirket Suçları, El Altından Şirket Kurtarmalar ve Özgürlüğün Ölümü’nde (‘Vulture Capitalism: Corporate Crimes, Backdoor Bailouts and the Death of Freedom’), şirketlerin suç benzeri uygulamalarını sadece finans sektörüyle sınırlı tutmuyor. Enerjiden teknolojiye, sağlıktan tarıma pek çok alanda büyük şirketlerin kamu politikalarını yönlendirdiğini ve bu yolla rekabeti boğduğunu anlatıyor. Devletin, neoliberal söylemlerin aksine, bu şirketlerin çıkarlarını korumak için aktif biçimde rol aldığını gösteriyor. Arka kapıdan yapılan kurtarma paketleri, gizli teşvikler ve yasal boşluklar üzerinden şirketler, yalnızca ekonomik değil ideolojik olarak da toplumları biçimlendiriyor.

Yazar, kapitalizmin bu “akbaba” formunun artık reformlarla düzelemeyecek ölçüde bozulduğunu öne sürüyor. Bu nedenle kitabın sonunda radikal değişim çağrısı yapıyor. Blakeley’e göre özgürlüğün, eşitliğin ve demokrasinin korunması ancak bu sistemin temellerine karşı güçlü bir mücadele verilmesiyle mümkün olabiliyor.

  • Künye: Grace Blakeley – Vahşi Kapitalizm: Şirket Suçları, El Altından Şirket Kurtarmalar ve Özgürlüğün Ölümü, çeviren: Ali Karatay, Yapı Kredi Yayınları, siyaset, 424 sayfa, 2025

Muzaffer Özgüleş – Osmanlı Dünyasının Kadın Banileri (2025)

Muzaffer Özgüleş bu çalışmasında, Osmanlı İmparatorluğu’nda kadınların mimari üretim süreçlerindeki etkisini ve özellikle sultana annelerin, eşlerin ve kızların toplumsal yapıyı şekillendirme gücünü inceliyor. ‘Osmanlı Dünyasının Kadın Banileri: Gülnuş Sultan ve Mimari Mirası’ (‘The Women Who Built The Ottoman World: Female Patronage and the Architectural Legacy of Gülnuş Sultan’), merkezine II. Mehmed’den itibaren gelişen harem yapısını değil, haremin dışına taşan kadın varlığını alıyor. Gülnuş Sultan özelinde odaklanan eser, onun 17. yüzyıl sonları ile 18. yüzyıl başındaki etkin mimari hamiliğini örnek göstererek, Osmanlı saray kadınlarının mimari vasıtasıyla nasıl siyasi ve sosyal nüfuz sahibi olduklarını detaylandırıyor.

Özgüleş, arşiv belgeleri, vakfiye metinleri ve dönemin seyyah anlatılarıyla desteklediği bu çalışmasında, kadınların yaptırdığı cami, medrese, sebil, han gibi yapıları yalnızca hayır kurumları olarak değil, aynı zamanda güç gösterisi, hafıza üretimi ve kamusal varlık tezahürleri olarak yorumluyor. Mimarlık tarih yazımında sıklıkla ihmal edilen kadınlar, bu eserde özneleşiyor; üstelik sadece padişah annesi kimliğiyle değil, bireysel inşa ettirici olarak da öne çıkıyor.

Kitapta ele alınan yapılar yalnızca mimari değerleriyle değil, kent dokusuna, halkla ilişkiye ve siyasi bağlama etkileriyle de analiz ediliyor. Gülnuş Sultan’ın özellikle İstanbul’daki mimari izleri üzerinden yürüyen anlatı, bir kadının imparatorluk mimarlığı üzerindeki belirleyici etkisini görünür kılıyor. Sonuç olarak bu kitap, Osmanlı mimarlık tarihinin eril anlatısına güçlü bir alternatif sunarak, kadınların da şehirleri ve anlamları inşa ettiğini kanıtlıyor.

  • Künye: Muzaffer Özgüleş – Osmanlı Dünyasının Kadın Banileri: Gülnuş Sultan ve Mimari Mirası, çeviren: Tansel Demirel, İş Kültür Yayınları, tarih, 304 sayfa, 2025

Hasan Fethi – Birlikte İnşa Etmek (2025)

Mimarlık yalnızca estetik ya da elitlere özgü bir uğraş değil, halkın ihtiyaçlarına cevap veren yaşamsal bir araç olarak da şekilleniyor. Hasan Fethi, bu eserinde Mısır’daki Yeni Gurna köyünü merkeze alarak yoksul topluluklar için mimarlığın nasıl dönüştürücü bir güç haline gelebileceğini gözler önüne seriyor. ‘Birlikte İnşa Etmek: Yeni Gurna’nın Öyküsü’ (‘Architecture for the Poor: An Experiment in Rural Egypt’), geleneksel yapı teknikleriyle modern mimariyi birleştirerek halkın katılımını esas alan bir yaklaşımla köy planlamasını nasıl gerçekleştirdiğini anlatıyor. Beton ve çelik gibi pahalı ve yabancı malzemeler yerine, yerel halkın bildiği ve rahatça kullanabildiği kerpiç gibi doğal malzemelere yöneliyor.

Fethi’nin hedefi yalnızca ev inşa etmek değil, aynı zamanda köylülerin kendi barınma ihtiyaçlarını karşılayabilecek bilgi ve becerileri edinmesini sağlamak oluyor. Kitap boyunca sadece bir mimarlık deneyiminin değil, aynı zamanda kültürel ve toplumsal bir uyanışın öyküsü aktarılıyor. Fethi, tasarım sürecine köylüleri dahil ederek onların taleplerini dikkate alıyor. Bu yönüyle proje, dayatmacı planlamalara karşı bir alternatif sunuyor. Aynı zamanda toplumsal eşitsizliğe karşı bir duruş sergiliyor.

Hasan Fethi’nin yaklaşımı, mimarlığın bir sınıfa değil, tüm insanlara ait olduğunu savunuyor. Kitap, yalnızca mimar adaylarına değil, toplumsal adalet ve sürdürülebilir kalkınma ile ilgilenen herkese ilham veriyor. ‘Birlikte İnşa Etmek’, mimarlığın insani yüzünü hatırlatıyor.

  • Künye: Hasan Fethi – Birlikte İnşa Etmek: Yeni Gurna’nın Öyküsü, çeviren: Serpil Özaloğlu Merzi, Arketon Kitap, mimari, 320 sayfa, 2025

Malcolm Lambert – Orta Çağ’da Dinsel Sapkınlıklar (2025)

Malcolm Lambert’in bu çalışması, Orta Çağ Avrupa’sında gelişen sapkınlık (heresy) hareketlerini tarihsel bağlamları içinde ele alıyor. Yazar, sapkınlıkları sadece inançsal bir sapma olarak değil, aynı zamanda toplumsal, ekonomik ve siyasi dinamiklerle iç içe geçmiş halk hareketleri olarak inceliyor.

Katolik Kilisesi’nin Orta Çağ boyunca kendi içindeki iktidar mücadelesi ve halk üzerindeki kontrolünü sağlamlaştırma çabası, ona karşı gelişen çok sayıda dinsel direnişi de beraberinde getiriyor. Lambert, sapkınlık olarak adlandırılan bu hareketleri tek boyutlu bir inanç sapması gibi sunmak yerine, onları tarihsel bağlamı, sınıfsal tabanı ve siyasal etkileriyle birlikte analiz ediyor. Özellikle 11. yüzyılda başlayan Gregorius Reformu’nun ardından Kilise’nin kendini yenileme çabaları, aynı zamanda farklı yorumların bastırılmasına da neden oluyor.

Kitapta önce erken sapkınlık örnekleri ele alınıyor: Bogomiller, Katharlar ve Waldensiyanlar gibi grupların inanç sistemleri detaylandırılıyor. Bu hareketlerin özellikle halk kitleleri arasında yaygınlık kazandığı görülüyor. Bu sapkınlıklar, çoğu zaman yoksulluk, eşitlik ve ruhani saflık vurgusu yaparak Kilise’nin dünyevileşmiş yapısına karşı çıkıyor. Lambert, bu hareketlerin yalnızca teolojik değil, aynı zamanda sosyal adalet temelli itirazlar olduğunu öne sürüyor.

On üçüncü yüzyıldan itibaren Engizisyon’un ortaya çıkışı ve Kilise’nin şiddetli baskı politikaları, sapkınlıkla mücadelenin daha kurumsal bir hale geldiğini gösteriyor. Bununla birlikte Lollardlar, Hussçular ve daha sonra Reformasyon’a uzanacak diğer hareketler, direnişin sürekliliğini kanıtlıyor. Kitabın sonunda yazar, bu halk hareketlerinin Reformasyon üzerindeki etkilerini değerlendirerek, sapkınlığın aslında Avrupa’nın dinsel ve politik dönüşümünde önemli bir rol oynadığını savunuyor.

‘Orta Çağ’da Dinsel Sapkınlıklar’ (‘Medieval Heresy: Popular Movements from the Gregorian Reform to the Reformation’), sapkınlıkları sadece Kilise’ye karşı çıkan bireyler ya da gruplar olarak değil, toplumsal değişimin bir parçası olarak ele alıyor. Heresy’yi anlamanın, yalnızca din tarihini değil, aynı zamanda Avrupa’daki toplumsal muhalefeti de kavramak anlamına geldiğini söylüyor.

  • Künye: Malcolm Lambert – Orta Çağ’da Dinsel Sapkınlıklar, çeviren: Erdem Gökyaran, Kabalcı Yayınları, tarih, 560 sayfa, 2025

Owen Gingerich, James MacLachlan – Nikolas Kopernik (2025)

 

Nicolaus Copernicus’un yaşamı, yalnızca bir astronomun değil, aynı zamanda bir devrimcinin hikâyesi olarak dikkat çekiyor. Owen Gingerich ve James MacLachlan, bu kısa ama yoğun kitapta, Copernicus’un bilim tarihindeki yerini yalnızca kuramsal katkılarıyla değil, dönemin kültürel, dinsel ve siyasal bağlamı içinde ele alıyor. Copernicus’un yaşadığı 15. yüzyıl sonu ile 16. yüzyıl başı, düşünsel dönüşümlerin hızlandığı, skolastik düşüncenin çözülmeye başladığı bir dönem olarak öne çıkıyor.

Yazarlar, Copernicus’un çocukluk ve eğitim yıllarını anlatırken onun yalnızca astronomiye değil, matematik, hukuk ve tıp gibi alanlara da yoğun ilgi gösterdiğini aktarıyor. İtalya’da aldığı eğitim, onun dünya merkezli Evren anlayışına eleştirel yaklaşmasını kolaylaştırıyor. Ptolemaiosçu sistemin karmaşıklığına karşın, Copernicus’un Güneş merkezli modeli daha yalın ve bütünlüklü bir çözüm sunuyor. Ancak bu çözüm, yalnızca bir gökbilim modeli olmanın ötesine geçerek, insanın evrendeki yerini de sarsıyor.

‘Nikolas Kopernik: Dünya Gezegen Olunca’ (‘Nicolaus Copernicus: Making the Earth a Planet’), Copernicus’un ‘De Revolutionibus Orbium Coelestium’ adlı başyapıtının hazırlık sürecine ve yayımlanmasındaki tereddütlerine de odaklanıyor. Gingerich’in bilim tarihi uzmanlığı sayesinde metin, teorik ayrıntılara boğulmadan okunabilir kalıyor. MacLachlan ise tarihsel anlatıyı canlı bir dile taşıyor. İki yazarın ortak çalışması, Copernicus’un yalnızca gezegenlerin düzenini değil, düşünce evrenimizi de değiştirdiğini gösteriyor.

  • Künye: Owen Gingerich, James Maclachlan – Nikolas Kopernik: Dünya Gezegen Olunca, çeviren: Mustafa Bayrak, Vakıfbank Kültür Yayınları, bilim, 152 sayfa, 2025

Gloria E. Anzaldúa – Karanlıktaki Aydınlık (2025)

Gloria E. Anzaldúa, bu önemli çalışmasında kimlik, ruhsallık ve gerçeklik kavramlarını çok katmanlı bir şekilde yeniden ele alıyor. Latinx, queer ve feminist perspektiflerin kesişiminde duran yazar, kişisel deneyimlerinden ve teorik birikiminden yola çıkarak çoklu benlik yapılarının nasıl şekillendiğini sorguluyor. Kimliğin durağan değil, sürekli evrilen bir süreç olduğunu ileri sürüyor ve bu dönüşümün hem içsel hem toplumsal çatışmalarla yoğrulduğunu vurguluyor.

Anzaldúa, “nepantla” adını verdiği arada kalma halini merkezine alıyor. Bu kavram, bireyin ait olduğu hiçbir yere tam anlamıyla sığamadığı, ama her yerden parçalar taşıdığı geçiş alanını tanımlıyor. Nepantla, hem sancılı hem yaratıcı bir bölgeyi temsil ediyor. Bu alanda kimlik yeniden kuruluyor, parçalanıyor ve tekrar inşa ediliyor. Yazar, bu içsel geçişleri ve kimlik kırılmalarını yalnızca teorik bir dille değil, şiirsel ve otoetnografik anlatımlarla örüyor.

Kitap boyunca ruhsallık, sezgi ve bilinç halleri politik bir direnç biçimi olarak öne çıkıyor. Anzaldúa, Batılı rasyonalist düşüncenin sınırlarını sorguluyor ve yerli epistemolojileriyle queer düşünceyi bir araya getiriyor. Gerçekliğin tekil değil, çoklu ve katmanlı olduğunu savunuyor. Bu yaklaşımıyla, hem akademik hem spiritüel bir alan yaratıyor.

‘Karanlıktaki Aydınlık: Kimliğin, Spiritüelliğin, Gerçekliğin Yeniden Yazımı’ (Light in the Dark/Luz en lo Oscuro: Rewriting Identity, Spirituality, Reality’), yalnızca teorik bir metin değil; aynı zamanda bir iyileşme, dönüşüm ve yeniden doğuş sürecini anlatıyor. Anzaldúa’nın dili, okuyucuyu içsel bir yolculuğa davet ediyor. Bu kitap, sınırların ötesinde yeni bir benliğin nasıl doğduğunu anlatıyor.

  • Künye: Gloria E. Anzaldúa – Karanlıktaki Aydınlık: Kimliğin, Spiritüelliğin, Gerçekliğin Yeniden Yazımı, çeviren: Burcu Şahinli, Livera Yayınevi, feminizm, 376 sayfa, 2025

Roger Perron – Neden Psikanaliz? (2025)

Roger Perron bu eserinde psikanalizin hem bireysel hem toplumsal düzeyde neden hâlâ önemli bir çalışma alanı olduğunu açıklıyor. Psikanalize dair temel sorulardan biri olan “Neden psikanaliz?” sorusu, yazarın hem teorik hem pratik gözlemlerinden süzülen çok boyutlu bir yanıtla karşılık buluyor. Bu yanıt yalnızca psikolojik bir ihtiyaçla sınırlı kalmıyor; kültürel, tarihsel ve etik boyutları da içine alıyor.

Perron, psikanalizi yalnızca bir tedavi yöntemi olarak değil, insan ruhunun karmaşıklığını anlamaya yönelik entelektüel bir uğraş olarak da konumlandırıyor. Freud’un başlattığı bu yolculuğun, çağdaş düşünce sistemlerine etkisini göz ardı etmiyor. Ona göre psikanaliz, insanın kendine dair farkındalık geliştirmesine olanak tanıyan bir içsel aynayı temsil ediyor. Bu ayna hem bireyin geçmişini hem bilinçdışını görünür kılıyor.

‘Neden Psikanaliz?’ (Une Psychanalyse, Pourquoi?’), psikanalize duyulan şüpheleri ve bu yöntemin eleştirilerini de ciddiyetle ele alıyor. Perron, psikanalizin zaman zaman bir dogmaya dönüştürüldüğünü kabul ediyor ancak bu yöntemin özündeki sorgulayıcı ve çözümleyici gücün kaybolmadığını savunuyor. Psikanalizi savunurken onu romantikleştirmiyor, aksine sınırlarını ve risklerini de açıkça ortaya koyuyor.

‘Neden Psikanaliz?’, bireyin iç dünyasını çözümlemek isteyen okurlar için yön gösterici bir metin olmayı sürdürüyor. Perron, analitik düşüncenin sadece terapötik değil, aynı zamanda felsefi ve etik bir alan olduğunu gösteriyor. Psikanaliz, insanın hem kendiyle hem başkalarıyla kurduğu ilişkiyi daha derinden kavramasını sağlıyor.

  • Künye: Roger Perron – Neden Psikanaliz?, çeviren: Alp Tümertekin, Minotor Kitap, psikanaliz, 368 sayfa, 2025

Bengi Başaran, Umur Talu – Devrim Mutfağı (2025)

Tarihin yönünü değiştiren devrimcilerin fikirleri, eylemleri ve idealleri sık sık anlatılıyor ama sofralarındaki ayrıntılar çoğu zaman göz ardı ediliyor. Oysa düşünce ile beslenme, mücadele ile yeme kültürü arasındaki bağ, sanılandan çok daha derin izler taşıyor. ‘Devrim Mutfağı’, bu eksik kalan alanı dolduruyor ve tarihe damgasını vurmuş devrimcilerin tabaklarına eğiliyor. Kitap, okuru yalnızca politik bir yolculuğa değil, aynı zamanda tarihsel bir sofra serüvenine davet ediyor.

Bengi Başaran ve Umur Talu’nun özenli çalışması, devrimcilerin yemek alışkanlıklarını belgelerle, tanıklıklarla ve tarihsel anlatılarla bir araya getiriyor. Bolşeviklerin kıtlık içindeki lokmalarıyla Fransız devrimcilerin kalabalık sofraları, Latin Amerika’nın tropik lezzetleriyle Anadolu’nun mütevazı yemekleri bu eserde buluşuyor. Her bir sofra, dönemin ruhunu, mücadelenin doğasını ve bireylerin iç dünyasını da yansıtıyor.

Marx’ın sade alışkanlıklarından Napolyon’un askeri menülerine, Fidel Castro’nun mutfağından Deniz Gezmiş’in cezaevi yemeklerine kadar birçok ayrıntı tarihsel bir derinlikle sunuluyor. Bu tarifler sadece damak zevkini değil, aynı zamanda bir dönemin ideallerini ve yaşanmışlıklarını da taşıyor. Kitap, devrimlerin sadece meydanlarda değil, kimi zaman mutfakta da sürdüğünü hissettiriyor.

Eşitlik, özgürlük ve dayanışma ruhunun sofralara nasıl yansıdığını merak edenler için ‘Devrim Mutfağı’, alışılmışın dışında bir anlatı sunuyor. Bu kitapla birlikte devrimcilerin yaşamlarına hem tat hem anlam katılıyor.

  • Künye: Bengi Başaran, Umur Talu – Devrim Mutfağı, Kafka Kitap, yemek, 236 sayfa, 2025

Joyce McDougall – Binbir Yüzüyle Eros (2025)

Joyce McDougall bu çalışmasında, insan cinselliğini psikanalitik bir perspektifle inceliyor. Cinselliğin yalnızca bedensel bir dürtü değil, aynı zamanda fanteziler, travmalar, bilinçdışı arzular ve kimlik meseleleriyle iç içe geçmiş karmaşık bir alan olduğunu savunuyor. McDougall, cinselliğin her bireyde farklı biçimlerde tezahür ettiğini ve bu farklılıkların tek bir patolojik kategoriye indirgenemeyeceğini gösteriyor. ‘Binbir Yüzüyle Eros: İnsan Cinselliğinin Psikanalitik Keşfi’ (‘The Many Faces of Eros: A Psychoanalytic Exploration of Human Sexuality’), norm dışı davranışları da anlamaya çalışıyor ve onları bastırmak yerine anlamlandırmaya yöneliyor.

Yazar, nevrotik, psikotik ve sınır durumdaki bireylerin cinsel davranışlarını vaka örnekleriyle ele alıyor. Bu örnekler üzerinden, cinselliğin bastırılmış deneyimler, çocukluk travmaları ve ebeveyn ilişkileriyle nasıl şekillendiğini açıklıyor. McDougall, cinselliği bir semptom olarak değil, içsel bir anlatım biçimi olarak yorumluyor. İnsanların cinsel seçimlerinin, kimliklerinin ve arzularının ardında çoğu zaman derinlikli psikolojik yapılar bulunuyor. Özellikle fetişizm, sadomazoşizm ve cinsel kimlik sorunları gibi konuları açıklarken yargılamadan analiz ediyor.

McDougall, psikanalizin yalnızca patolojiyi çözümlemek için değil, bireyin kendini anlama sürecine eşlik eden bir keşif yolu olduğunu vurguluyor. Kitap, Eros’un birleştirici, yaratıcı ama aynı zamanda yıkıcı gücünü göz önüne seriyor. Cinselliğin çok yönlü doğası, bireyin tüm ruhsal yaşamıyla bağlantı kuruyor. McDougall, bu karmaşıklığı anlamaya çalışırken okuyucuyu da daha açık ve empatik bir bakışa davet ediyor.

  • Künye: Joyce McDougall – Binbir Yüzüyle Eros: İnsan Cinselliğinin Psikanalitik Keşfi, çeviren: Aylin Deniz Ülkümen, Yapı Kredi Yayınları, psikanaliz, 304 sayfa, 2025