Anıl Özge Üstünel, Güler Okman Fişek, Hale Bolak Boratav — Kadınlığın Türkiye Halleri (2026)

Anıl Özge Üstünel, Güler Okman Fişek ve Hale Bolak Boratav tarafından kaleme alınan ‘Kadınlığın Türkiye Halleri’, Türkiye’de kadın olmanın tekil bir deneyim olmadığını, aksine farklı sınıfsal, kültürel ve coğrafi bağlamlarda sürekli yeniden kurulan çok katmanlı bir süreç olduğunu görünür kılıyor. Kitap, kadınların kendi anlatılarını merkeze alarak, onların gündelik yaşamda kurdukları anlamları ve stratejileri geniş bir toplumsal çerçeve içinde düşünmeye davet ediyor.

Çalışmanın temel gücü, kadınların deneyimlerini yalnızca veri olarak değil, bilginin kurucu unsuru olarak ele alıyor oluşunda yatıyor. Kadınların ne bildiği, ne yaşadığı ve nasıl anlamlandırdığı, araştırmanın merkezine yerleşiyor; böylece bilgi üretimi yukarıdan aşağıya kurulan bir model olmaktan çıkıp, deneyimle iç içe geçen bir sürece dönüşüyor. Bu yaklaşım, toplumsal cinsiyeti soyut bir kategori olarak değil, somut ilişkiler, pratikler ve güç dinamikleri içinde şekillenen bir oluş olarak kavramayı mümkün kılıyor.

Kitap, kesişimsellik ve yaşam boyu gelişim perspektiflerini bir araya getirerek kadınlık kimliğinin sabit değil, zaman içinde değişen ve farklı koşullarla yeniden kurulan bir yapı olduğunu gösteriyor. Farklı şehirlerden, yaşlardan ve toplumsal arka planlardan kadınlarla yapılan görüşmeler, bu çeşitliliği canlı bir anlatı haline getiriyor. Yazarların yorumu ile kadınların kendi sözlerinin iç içe geçmesi, okuru yalnızca bir gözlemci olmaktan çıkarıp bu deneyimlerin düşünsel bir parçası haline getiriyor.

Aynı zamanda eser, feminist psikolojinin Türkiye’deki gelişimine de önemli bir katkı sunuyor. Anaakım psikolojinin sınırlarını sorgulayan bu yaklaşım, kadınları yalnızca araştırmanın nesnesi değil, öznesi olarak konumlandırıyor.

Bu yönüyle kitap, hem akademik bilgi üretimine hem de feminist düşüncenin dönüşümüne müdahil olan bir çalışma niteliği taşıyor.

Sonuçta kitap, parçalı araştırmalarda dağınık biçimde ele alınan kadınlık deneyimlerini bütünlüklü bir perspektifle bir araya getiriyor. Kadınların yaşam öykülerinden hareketle toplumsal cinsiyet rejimini, güç ilişkilerini ve dönüşüm imkanlarını yeniden düşünmeye çağıran eser hem bugünü anlamak hem de geleceğe dair yeni sorular kurmak için güçlü bir zemin sunuyor.

Anıl Özge Üstünel, Güler Okman Fişek, Hale Bolak Boratav — Kadınlığın Türkiye Halleri
• İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları
Feminizm • 434 sayfa • 2026

Gerda Lerner — Ataerkinin Yaratılışı (2026)

Bu kitap, patriyarkanın doğal ya da değişmez bir düzen olmadığını, tarihsel süreçte inşa edilen toplumsal bir sistem olduğunu ortaya koyuyor. Gerda Lerner, Mezopotamya ve Yakın Doğu’nun erken uygarlıklarından başlayarak kadınların toplumsal konumunun nasıl dönüştüğünü inceliyor ve bu dönüşümün sınıf, mülkiyet ve devlet oluşumuyla birlikte ilerlediğini gösteriyor.

Lerner’e göre patriyarkanın kökeni, kadınların üreme kapasitesi ve emeği üzerinde kurulan denetimle ortaya çıktı. İlk toplumsal yapılarda kadınların görece daha özerk konumları bulunurken, zamanla savaşlar, kölelik ve mülkiyet ilişkilerinin gelişmesiyle kadınlar erkek egemen yapıların içine çekildi. Özellikle kadınların değişim nesnesi hâline gelmesi, evlilik düzenlerinin ve soy aktarımının denetim altına alınması patriyarkanın kurumsallaşmasında belirleyici rol oynadı.

‘Ataerkinin Yaratılışı’ (‘The Creation of Patriarchy’), ataerkil düzenin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda ideolojik ve kültürel araçlarla da pekiştirildiğini vurguluyor. Hukuk, din ve mitoloji gibi alanlar, erkek egemenliğini meşrulaştıran anlatılar üreterek bu yapının sürekliliğini sağladı. Bu süreçte kadınların bilgi üretiminden ve tarih yazımından dışlanması, patriyarkanın görünmezleşmesine katkıda bulundu.

Eserin önemli katkılarından biri, patriyarkanın evrensel ve değişmez olmadığı fikrini güçlü biçimde ortaya koyması. Lerner, kadınların tarih boyunca pasif olmadığını, aksine bu sistem içinde çeşitli direniş ve uyum stratejileri geliştirdiğini de gösteriyor. Bu yaklaşım, patriyarkanın tarihsel olarak kurulmuş bir yapı olduğunu ortaya koyarak, aynı zamanda dönüştürülebilir olduğunu ortaya koyuyor.

Genel olarak kitap, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin kökenlerini anlamak için tarihsel derinlik sunan öncü bir çalışma olarak öne çıkıyor ve feminist tarihyazımının temel metinlerinden biri kabul ediliyor.

Gerda Lerner — Ataerkinin Yaratılışı
Çeviren: Oya Gürbahçe • Ayrıntı Yayınları
Feminizm • 432 sayfa • 2026

Esra Sarıoğlu — Yükünü Atmış Bedenler (2026)

Esra Sarıoğlu’nun bu çalışması, Türkiye’de “yeni kadın” figürünün nasıl kurulduğunu, beden, şiddet ve duygular ekseninde ele alan eleştirel ve disiplinlerarası bir çalışma. ‘Yükünü Atmış Bedenler: Türkiye’de Şiddet, Duygular ve Yeni Kadın’ (‘The Body Unburdened: Violence, Emotions, and the New Woman in Turkey’), kadınların kamusal ve özel alandaki deneyimlerini yalnızca hukuki ya da siyasal haklar üzerinden değil, bedensel pratikler, duygulanımlar ve gündelik şiddet biçimleri üzerinden okumayı öneriyor.

Sarıoğlu, geç Osmanlı’dan erken Cumhuriyet dönemine uzanan modernleşme sürecinde, kadın bedeninin hem özgürleşmenin hem de disiplinin merkezi hâline geldiğini gösteriyor. “Yeni kadın” ideali; eğitimli, rasyonel, duygularını denetleyebilen ve bedeni üzerinde kontrol sahibi bir özne olarak inşa edilirken, bu idealin aynı zamanda duygusal bastırma ve normatif şiddet ürettiğini savunuyor. Kadınlardan beklenen sakinlik, fedakârlık ve ölçülülük, şiddetin görünmez hale geldiği bir ahlaki rejim yaratıyor.

Kitapta duygular, bireysel iç hallerden ziyade toplumsal olarak düzenlenen ve politik işlevler üstlenen alanlar olarak ele alınıyor. Utanç, korku, sabır ve dayanıklılık gibi duygular, kadınların maruz kaldığı fiziksel ve sembolik şiddeti taşınabilir kılan araçlara dönüşüyor. Sarıoğlu, bu süreçte bedenin “yüklerinden arındırılması” söyleminin, aslında kadınların şiddeti içselleştirmesini kolaylaştırdığını ileri sürüyor.

Arşiv materyalleri, edebi metinler ve kültürel temsiller üzerinden ilerleyen çalışma, Türkiye’de kadının modernleşme anlatıları içinde nasıl hem görünür kılındığını hem de sınırlandığını açığa çıkarıyor. Kitap, şiddeti yalnızca olağanüstü anlara değil, gündelik hayata ve duygusal durumlara yerleştirerek, feminist teoriye Türkiye bağlamından güçlü bir katkı sunuyor.

Esra Sarıoğlu — Yükünü Atmış Bedenler: Türkiye’de Şiddet, Duygular ve Yeni Kadın
Çeviren: Çiğdem Çidamlı • Dipnot Yayınları
Siyaset • 288 sayfa • 2026

Christine de Pizan – Kadınlar Şehri (2025)

Christine de Pizan’ın ‘Kadınlar Şehri’ adlı eseri, Ortaçağ’ın erkek egemen düşünce dünyasına karşı yazılmış en güçlü metinlerden biri olarak öne çıkıyor ve feminist düşüncenin kurucu metinlerinden biri kabul ediliyor. 1405 yılında kaleme alınan kitap, kadınların akıl, erdem ve yaratıcılık bakımından “eksik” olduğu yönündeki yaygın kabullere doğrudan itiraz ediyor.

‘Kadınlar Şehri’ (‘Le Livre de la cité des dames’), alegorik bir kurgu üzerine kuruluyor. Christine de Pizan, Akıl, Doğruluk ve Adalet adlı üç kadın figürün rehberliğinde, kadınlardan oluşan simgesel bir şehir inşa ediyor. Bu şehir, erkek otoritesinin çizdiği sınırları aşan bir düşünsel mekân olarak tasarlanıyor ve duvarları kadınların tarih boyunca ürettiği bilgi, emek ve ahlaki değerlerle örülüyor. Böylece kitap, kadınların yalnızca özel alana ait olmadığını, kamusal ve entelektüel hayatta da belirleyici roller üstlendiğini gösteriyor.

Metin boyunca Semiramis’ten Amazonlara, filozof Hypatia’dan azizelere kadar mitolojik, tarihsel ve dinsel kaynaklarda adı geçen çok sayıda kadın figür anlatılıyor. Bu anlatılar, kadınların savaşta, siyasette, bilimde ve düşüncede etkin olduklarını kanıtlayan örnekler olarak sunuluyor. Christine de Pizan, bu figürler aracılığıyla tarihin kadınları görmezden gelen anlatı biçimini sorguluyor ve sorunun kadınlarda değil, onları anlatamayan erkek merkezli tarih yazımında olduğunu savunuyor.

‘Kadınlar Şehri’, yalnızca kadınları savunan bir metin değil, aynı zamanda bilgi, otorite ve tarih yazımının nasıl kurulduğunu sorgulayan eleştirel bir eser. Kadınların yüzyıllardır taşıdığı gücü ve yaratıcılığı görünür kılan bu kitap, Ortaçağ koşullarında kaleme alınmış olmasına rağmen, eşitlik ve adalet tartışmalarına bugün hâlâ ilham veren güçlü bir düşünsel miras sunuyor.

  • Künye: Christine de Pizan – Kadınlar Şehri, çeviren: Pelin Mert Çetin, Fol Kitap, feminizm, 272 sayfa, 2025

Gloria Steinem – Gerçekler Sizi Özgürleştirir Ama Önce Öfkelendirir! (2025)

Gloria Steinem bu kitabında, feminizmi yalnızca bir hak mücadelesi değil, zihniyet dönüşümü olarak ele alıyor. Denemeler, konuşmalar ve kişisel gözlemler üzerinden ataerkil yapının gündelik hayatta nasıl işlediğini gösteriyor ve okuru rahatsız eden gerçeklerle yüzleşmeye çağırıyor.

Steinem, kadın deneyiminin görünmezleştirilmesini, beden politikalarını, şiddeti ve temsil sorununu ele alıyor ve özgürlüğün yalnızca yasal değil, duygusal ve kültürel bir mücadele gerektirdiğini anlatıyor. Mizah, ironi ve öfkeyi iç içe geçirerek feminist bilincin dönüştürücü gücünü görünür kılıyor.

Yazar, öfkenin bastırılması yerine politize edilmesini savunuyor ve deneyimin bilgiye dönüştüğünü vurguluyor. Kitap, kadınların suskunlukla kuşatıldığını, bu sessizliğin bozulmasıyla dayanışmanın güçlendiğini hissettiriyor ve okuru eyleme davet ediyor.

Steinem’in yaklaşımı, feminizmi gündelik hayatın içine yerleştiriyor ve dönüşümün bireyin iç sesiyle başladığını söylüyor. Kişisel olanın politik olduğunu hatırlatıyor, empatiyle dinlemenin ve deneyimi paylaşmanın kolektif bilinci güçlendirdiğini ifade ediyor. ‘Gerçekler Sizi Özgürleştirir Ama Önce Öfkelendirir!’ (‘The Truth Will Set You Free, But First It Will Piss You Off!’), özgürleşmenin yalnızca bir hedef değil, süreklilik taşıyan bilinçli bir süreç olduğunu düşündürüyor ve hak mücadelesinin umutla sürdüğünü duyumsatıyor.

Metin, kişisel hikâyeler ile politik analiz arasında kurduğu dengeyle, öfkenin dönüştürücü bir enerji olduğunu sezdiriyor ve direnişin gündelik pratiklerde sürdüğünü gösteriyor. Steinem, sessizliğin parçalandığını, görünmeyen deneyimlerin kamusal dile taşındığını ve hak talebinin kolektif bir bilinç yarattığını vurguluyor ve özgürlük arayışının kesintisiz biçimde büyüdüğünü hissettiriyor. Bu çağrı, öfkeyle başlayan bilincin dayanışmaya dönüştüğünü ve geleceği yeniden kuruyor hep.

  • Künye: Gloria Steinem – Gerçekler Sizi Özgürleştirir Ama Önce Öfkelendirir!: Hayat, Aşk ve İsyan Üzerine Düşünceler, çeviren: Elif Doğan, Düşbaz Kitaplar, feminizm, 176 sayfa, 2025

Maria Mies, Vandana Shiva – Ekofeminizm (2025)

Maria Mies ve Vandana Shiva’nın ilk olarak 1993 yılında yayımlanan bu kitabı, çevre yıkımıyla ataerkil sistemin birbirine nasıl sıkı sıkıya bağlı olduğunu gösteren ekofeminist düşüncenin temel metinlerinden biri. Yazarlar, modern kapitalizmin hem doğayı hem de kadın bedenini sömürerek büyüdüğünü savunuyorlar. ‘Ekofeminizm’ (‘Ecofeminism’), çevresel krizi yalnızca ekolojik bir sorun olarak değil, aynı zamanda cinsiyet, sınıf ve sömürgecilik eksenlerinde işleyen küresel bir adaletsizlik sistemi olarak ele alıyor.

Mies ve Shiva, özellikle Batı merkezli kalkınma anlayışını eleştiriyor. Bu anlayışın, üretimi erkekle, doğurganlığı ve doğayı ise kadınla özdeşleştirerek bir hiyerarşi kurduğunu öne sürüyorlar. Teknoloji, bilim ve sanayinin “ilerleme” adı altında dünyayı tahrip ettiğini; bu tahribatın en çok da kadınlar, köylüler ve yerli topluluklar üzerinde yıkıcı sonuçlar yarattığını vurguluyorlar. Bu nedenle kitap, doğanın korunması ile kadınların özgürleşmesini aynı mücadele olarak konumlandırıyor.

Eserdeki ekofeminist yaklaşım, yalnızca çevre etiğine değil, üretim biçimlerine, toplumsal dayanışmaya ve alternatif yaşam modellerine dair de yeni bir bakış sunuyor. Yazarlar, Batılı endüstriyel paradigmanın yerine yerel bilgiye, topluluk dayanışmasına ve doğayla uyumlu üretime dayalı bir dünya görüşü öneriyor. Böylece ‘Ekofeminizm’, hem çevreci hem de feminist kuramların kesiştiği noktada, doğa ile insan, kadın ile erkek arasındaki ilişkilerin yeniden düşünülmesini isteyen güçlü bir manifesto niteliği kazanıyor.

  • Künye: Maria Mies, Vandana Shiva – Ekofeminizm, çeviren: İlknur Urkun Kelso, Kolektif Kitap, feminizm, 504 sayfa, 2025

Pragya Agarwal – Histeri (2025)

Pragya Agarwal’ın bu çalışması, duyguların cinsiyetlendirilmiş bir şekilde algılanmasının tarihsel, kültürel ve bilimsel kökenlerini sorguluyor. Yazar, “kadınların histeriğe yatkın, aşırı duygusal ve irrasyonel olduğu” önyargısının nasıl yüzyıllar boyunca tıp, psikoloji ve toplumsal normlar aracılığıyla meşrulaştırıldığını gözler önüne seriyor.

‘Histeri: Cinsiyetleştirilmiş Duygular Efsanesinin Çöküşü’ (‘Hysterical: Exploding the Myth of Gendered Emotions’) , antik Yunan’da “histeri”nin rahimle ilişkilendirilmesinden başlayarak Orta Çağ’daki cadı avlarına, 19. yüzyılda Freud ve çağdaşlarının teorilerine ve günümüzdeki iş yaşamı, siyaset ve gündelik toplumsal ilişkilerde kadınların duygularının nasıl küçümsendiğine uzanan geniş bir tarihsel çizgi sunuyor. Agarwal, özellikle öfke, üzüntü, korku ve sevinç gibi temel duyguların kadınlar ve erkekler üzerinden farklı şekillerde yorumlandığını ve bu farklılığın toplumsal cinsiyet eşitsizliğini pekiştirdiğini gösteriyor.

Bilimsel araştırmalar, sosyolojik incelemeler ve kişisel hikâyeler aracılığıyla Agarwal, duyguların biyolojik açıdan kadın ve erkek arasında belirgin farklar göstermediğini, asıl farklılığın toplumsal beklentiler ve kültürel anlatılarla yaratıldığını vurguluyor. Böylece, duyguların “cinsiyetlendirilmiş” değil, toplumsal olarak inşa edilmiş birer deneyim olduğunu ileri sürüyor.

Kitap, kadınların duygusal deneyimlerini değersizleştiren ataerkil bakışın eleştirisini yaparken aynı zamanda duyguların yeniden düşünülmesi için feminist bir perspektif sunuyor. Agarwal, duyguların güçsüzlük değil, insanı insan yapan temel ve ortak bir zenginlik olduğunu söylüyor.

  • Künye: Pragya Agarwal – Histeri: Cinsiyetleştirilmiş Duygular Efsanesinin Çöküşü, çeviren: Funda Sezer, inceleme, 496 sayfa, 2025

Charlotte Perkins Gilman – Kadın ve Ekonomi (2025)

Charlotte Perkins Gilman’ın bu eseri, kadınların toplumsal konumunun ekonomik bağımsızlıkla nasıl şekillendiğini ve bu bağımsızlığın toplumsal evrimdeki yerini inceliyor. Gilman, kadınların yüzyıllar boyunca ev içi rollerle sınırlandırıldığını, üretim süreçlerinden dışlanarak ekonomik açıdan erkeğe bağımlı hale getirildiğini vurguluyor. Ona göre bu durum, yalnızca kadınların bireysel potansiyelini değil, toplumun genel gelişimini de sınırlıyor. Kadının ekonomik özgürlüğü, yalnızca adaletin bir gereği değil, aynı zamanda ilerlemenin zorunlu şartı olarak sunuluyor.

Gilman, toplumsal cinsiyet rollerinin doğal değil, tarihsel ve kültürel koşulların ürünü olduğunu savunuyor. Kadınların yetenekleri, yaratıcı güçleri ve topluma katkı potansiyelleri, ekonomik üretimden dışlandıklarında köreliyor. Eser, ev işlerinin kolektif hale getirilmesi, bakım hizmetlerinin toplumsal sorumluluk olarak paylaşılması ve kadınların üretken işlerde yer alması gerektiğini öne çıkarıyor. Böylece kadınlar yalnızca aile içinde değil, toplumsal yaşamda da eşit birer aktör haline gelebiliyor.

‘Kadın ve Ekonomi: Erkekler ve Kadınlar Arasındaki Ekonomik İlişkinin Sosyal Evrimdeki Rolü Üzerine Bir Araştırma’ (‘Women and Economics: A Study of the Economic Relation Between Men and Women as a Factor in Social Evolution’), bireysel mutluluk ile toplumsal refah arasındaki bağı netleştiriyor. Gilman, kadınların bağımsız gelir elde edebildiği ve ekonomik karar süreçlerinde söz sahibi olduğu bir düzenin, hem cinsiyet eşitliğini hem de toplumsal ilerlemeyi hızlandıracağını savunuyor. Ona göre ekonomik özgürlük, kadının zihinsel, duygusal ve sosyal gelişimini besleyen en temel güçtür. Bu nedenle, toplumsal evrim için kadınların üretim süreçlerine tam katılımı bir tercih değil, zorunluluktur.

  • Künye: Charlotte Perkins Gilman – Kadın ve Ekonomi: Erkekler ve Kadınlar Arasındaki Ekonomik İlişkinin Sosyal Evrimdeki Rolü Üzerine Bir Araştırma, çeviren: Türkü Ekin Nizamoğlu, Akademim Yayıncılık, feminizm, 216 sayfa, 2025

Lynn Hankinson Nelson – Biyoloji ve Feminizm (2025)

Lynn Hankinson Nelson, bu kitabında biyolojiyi yalnızca doğal dünyayı açıklayan bir bilim olarak değil, aynı zamanda toplumsal değerlerle örülü bir düşünce alanı olarak ele alıyor. ‘Biyoloji ve Feminizm: Felsefi Bir Giriş’ (‘Biology and Feminism: A Philosophical Introduction’), biyolojik bilgi ile feminist felsefenin kesiştiği noktaları inceliyor. Kitap, kadınların biyolojik olarak tanımlanma biçimlerinin tarihsel ve kültürel etkilerini sorguluyor. Bilimsel bilgilerin nesnel olduğu varsayımıyla yüzleşiyor ve bu bilginin hangi sosyal ilişkiler içinde üretildiğini ortaya koyuyor.

Nelson, biyolojiye feminist eleştiriyi getirirken iki temel çizgide ilerliyor: İlki, biyolojinin kadınları nasıl temsil ettiğini sorgularken; ikincisi, feministlerin bilimsel bilgi üretim süreçlerine nasıl müdahil olduğunu gösteriyor. Evrimsel psikoloji, üreme, cinsiyet rolleri ve ataerkil toplumsal yapılar gibi başlıklar altında biyolojinin kadın kimliğini nasıl sabitlediği tartışılıyor. Bu tartışmalar, yalnızca kavramsal düzeyde kalmıyor; doğrudan sosyal politikalara, tıbba ve eğitim sistemlerine uzanıyor.

Kitap, feminist bilim kuramının temel savlarını okuyucuya tanıtarak, bilginin nesnelliği ile toplumsal konumların ilişkisini açığa çıkarıyor. Nelson, feminist yaklaşımların yalnızca eleştirel değil, aynı zamanda kurucu ve dönüştürücü güce sahip olduğunu savunuyor. Bilimsel bilginin toplumsal bağlamlardan bağımsız olmadığını ve cinsiyet normlarının bilim diline nasıl sızdığını gösteriyor. Böylece bilim, sorgulanamaz bir otorite değil, eleştirel bir düşünceyle yeniden inşa edilmesi gereken bir alan olarak konumlanıyor.

  • Künye: Lynn Hankinson Nelson – Biyoloji ve Feminizm: Felsefi Bir Giriş, çeviren: Pınar Üzeltüzenci, Akademim Yayıncılık, feminizm, 348 sayfa, 2025

Gloria E. Anzaldúa – Karanlıktaki Aydınlık (2025)

Gloria E. Anzaldúa, bu önemli çalışmasında kimlik, ruhsallık ve gerçeklik kavramlarını çok katmanlı bir şekilde yeniden ele alıyor. Latinx, queer ve feminist perspektiflerin kesişiminde duran yazar, kişisel deneyimlerinden ve teorik birikiminden yola çıkarak çoklu benlik yapılarının nasıl şekillendiğini sorguluyor. Kimliğin durağan değil, sürekli evrilen bir süreç olduğunu ileri sürüyor ve bu dönüşümün hem içsel hem toplumsal çatışmalarla yoğrulduğunu vurguluyor.

Anzaldúa, “nepantla” adını verdiği arada kalma halini merkezine alıyor. Bu kavram, bireyin ait olduğu hiçbir yere tam anlamıyla sığamadığı, ama her yerden parçalar taşıdığı geçiş alanını tanımlıyor. Nepantla, hem sancılı hem yaratıcı bir bölgeyi temsil ediyor. Bu alanda kimlik yeniden kuruluyor, parçalanıyor ve tekrar inşa ediliyor. Yazar, bu içsel geçişleri ve kimlik kırılmalarını yalnızca teorik bir dille değil, şiirsel ve otoetnografik anlatımlarla örüyor.

Kitap boyunca ruhsallık, sezgi ve bilinç halleri politik bir direnç biçimi olarak öne çıkıyor. Anzaldúa, Batılı rasyonalist düşüncenin sınırlarını sorguluyor ve yerli epistemolojileriyle queer düşünceyi bir araya getiriyor. Gerçekliğin tekil değil, çoklu ve katmanlı olduğunu savunuyor. Bu yaklaşımıyla, hem akademik hem spiritüel bir alan yaratıyor.

‘Karanlıktaki Aydınlık: Kimliğin, Spiritüelliğin, Gerçekliğin Yeniden Yazımı’ (Light in the Dark/Luz en lo Oscuro: Rewriting Identity, Spirituality, Reality’), yalnızca teorik bir metin değil; aynı zamanda bir iyileşme, dönüşüm ve yeniden doğuş sürecini anlatıyor. Anzaldúa’nın dili, okuyucuyu içsel bir yolculuğa davet ediyor. Bu kitap, sınırların ötesinde yeni bir benliğin nasıl doğduğunu anlatıyor.

  • Künye: Gloria E. Anzaldúa – Karanlıktaki Aydınlık: Kimliğin, Spiritüelliğin, Gerçekliğin Yeniden Yazımı, çeviren: Burcu Şahinli, Livera Yayınevi, feminizm, 376 sayfa, 2025