Jérémie Gallen — Divanın Ardında (2026)

Jérémie Gallen’in bu kitabı, psikoterapi odasında anlatılan yaşam öykülerini merkeze alarak insan zihninin görünmeyen işleyişini anlaşılır ve samimi bir dille inceleyen bir çalışma. Klinik psikolog ve psikanalist olan Gallen, farklı danışanlarının deneyimlerinden hareketle psikoterapinin yalnızca belirtileri ortadan kaldırmayı değil, bireyin yaşadığı olaylarla kurduğu ilişkiyi dönüştürmeyi amaçladığını gösteriyor. Kitap boyunca sıradan gibi görünen bir cümle, unutulmuş bir anı, yinelenen bir davranış ya da uzun bir sessizlik, bilinçdışı süreçlere açılan önemli ipuçları hâline geliyor.

Her bölümde farklı bir danışanın öyküsü üzerinden ilerleyen eser, insanların kaygıları, korkuları, suçluluk duyguları, ilişkilerde yaşadıkları çıkmazlar ve çocukluk deneyimlerinin yetişkin yaşamındaki etkileri üzerinde duruyor. Gallen, psikolojik sorunları tek bir tanıya indirgemek yerine her bireyin yaşam öyküsünün kendine özgü yapısını anlamaya çalışıyor; danışanların anlattıkları kadar anlatamadıkları, bastırdıkları ya da farkında olmadan tekrar ettikleri davranış kalıplarının da terapötik sürecin önemli parçaları olduğunu vurguluyor. Böylece terapi, geçmişi değiştirmekten çok geçmişin bugünkü yaşam üzerindeki etkisini yeniden anlamlandırma süreci olarak ele alınıyor.

‘Divanın Ardında: Terapi Odasından İnsan Hikâyeleri’ (‘Sur le divan de mes patients’), terapist ile danışan arasındaki güven ilişkisinin iyileşmedeki belirleyici rolünü de ön plana çıkarıyor. Gallen, değişimin çoğu zaman büyük yüzleşmelerden değil, küçük fark edişlerden doğduğunu; kişinin kendisini dinlemeyi öğrenmesiyle birlikte duygularını, arzularını ve çatışmalarını daha açık biçimde görebildiğini gösteriyor. Psikanalitik kavramları teknik bir dile boğmadan aktaran yazar, mizahı ve gündelik yaşamdan örnekleri kullanarak terapi odasının dışarıdan göründüğü kadar gizemli olmadığını, aksine insan olmanın ortak deneyimlerini görünür kılan bir alan olduğunu ortaya koyuyor.

Sonuç olarak ‘Divanın Ardında’, yalnızca terapi seanslarından seçilmiş etkileyici vakaları anlatan bir kitap değil; insan davranışlarının ardındaki bilinçdışı dinamikleri, tekrar eden yaşam örüntülerini ve psikolojik değişimin nasıl gerçekleştiğini açıklayan bir psikoloji anlatı. Okuru hem terapistin bakış açısıyla düşünmeye hem de kendi yaşamındaki duygu, davranış ve ilişki örüntülerini yeniden değerlendirmeye davet ediyor.

Jérémie Gallen — Divanın Ardında: Terapi Odasından İnsan Hikâyeleri
Çeviren: Nazlı Ceyhan Sümter • İrene Kitap
Psikoloji • 192 sayfa • 2026

Albert Moukheiber — Nöromanya (2026)

Albert Moukheiber bu eserinde, son yıllarda büyük ilgi gören nörobilimin kamuoyunda çoğu zaman yanlış yorumlandığını ve insan davranışlarını yalnızca beyne indirgeme eğiliminin hem bilimsel hem de toplumsal açıdan ciddi sorunlar doğurduğunu savunuyor. ‘Nöromanya: Beyninizle İlgili Doğru Bilinen Yanlışlar’ (‘Neuromania: Le vrai du faux sur votre cerveau’), nörobilimin bulgularını reddetmiyor; aksine, araştırmaların gerçekten ne söylediğini anlaşılır biçimde açıklayarak popüler kültürde yaygınlaşan yanlış inanışları sorguluyor. Moukheiber, beynin insan yaşamındaki merkezi önemini kabul ederken, bireyi yalnızca nöronlardan oluşan bir varlık gibi görmenin insan deneyiminin karmaşıklığını göz ardı ettiğini gösteriyor. Bu yönüyle eser, nörobilim ile psikoloji, sosyoloji ve felsefe arasında daha dengeli bir bakış açısı kurmayı amaçlıyor.

Kitap, öncelikle beynin bilim tarihindeki konumunu ve indirgemeci düşüncenin nasıl geliştiğini inceliyor. Kartezyen düalizmden frenolojiye, beynin belirli bölgelerine belirli işlevler yükleyen yaklaşımlardan günümüz beyin görüntüleme tekniklerine kadar uzanan tarihsel süreç değerlendiriliyor. Moukheiber, sağ ve sol beyin ayrımı, “üçlü beyin” modeli ya da beynin bir bilgisayar gibi çalıştığı düşüncesi gibi popüler açıklamaların bilimsel gerçekliği tam olarak yansıtmadığını anlatıyor. Beyin görüntüleme teknolojilerinin önemli bilgiler sunduğunu, ancak bunların neden-sonuç ilişkilerini kesin biçimde ortaya koymadığını ve çoğu zaman kamuoyunda olduğundan daha güçlü kanıtlar gibi sunulduğunu vurguluyor.

İkinci bölümde, nörobilim kavramlarının kişisel gelişim endüstrisi tarafından nasıl araçsallaştırıldığı ele alınıyor. Kişilik testleri, nöroplastisite, çekim yasası, titreşim frekansları ve “istersen başarırsın” anlayışı gibi popüler söylemlerin bilimsel dayanakları sorgulanıyor. Yazar, beynin değişebilir olmasının sınırsız bir dönüşüm potansiyeli anlamına gelmediğini; bireyin biyolojik özellikleri kadar çevresel koşullar, eğitim, ekonomik durum ve toplumsal ilişkiler tarafından da şekillendiğini gösteriyor. Böylece bireyin tüm başarısını ya da başarısızlığını yalnızca kendi zihnine yükleyen yaklaşımların, özellikle tükenmişlik ve suçluluk duygusunu artırabileceğini savunuyor.

Eserin merkezinde, beynin karmaşık işleyişini basit karşıtlıklarla açıklamanın yanlışlığı yer alıyor. Duygu ile mantığın birbirinin zıddı değil, sürekli etkileşim içinde çalışan süreçler olduğu; bilinç olgusunun ise günümüz biliminin hâlâ kesin biçimde açıklayamadığı en önemli problemlerden biri olmaya devam ettiği belirtiliyor. Moukheiber, insan davranışlarını anlamak için beynin tek başına yeterli olmadığını; beden, çevre, kültür ve sosyal ilişkilerin de bilişsel süreçlerin ayrılmaz parçaları olduğunu vurguluyor.

Kitabın sonraki bölümlerinde ağrı, psikiyatrik hastalıklar, ilaç tedavileri, bağımlılık ve performans gibi konular ele alınıyor. Yazar, bu alanlarda yalnızca nörolojik açıklamalara dayanmanın eksik kaldığını; biyolojik süreçlerle birlikte psikolojik, toplumsal ve çevresel etkenlerin birlikte değerlendirilmesi gerektiğini savunuyor. Özellikle bağımlılık ve ruh sağlığı sorunlarının yalnızca beyin kimyasındaki bozukluklarla açıklanmasının hem tedavi süreçlerini hem de bireylerin yaşadığı deneyimleri daralttığını öne sürüyor.

Son bölüm ise nörobilimin siyaset, hukuk ve medya alanındaki kullanımına odaklanıyor. Beyin verileriyle insanların siyasi tercihlerini tahmin etme iddiaları, nörobilim temelli hukuk uygulamaları, çevre sorunlarına yönelik davranışlar ile sahte haberlerin yayılmasında bilişsel önyargıların rolü eleştirel biçimde inceleniyor. Moukheiber, bilimsel bulguların ideolojik ya da ticari amaçlarla abartılmasının toplumsal sonuçlarına dikkat çekiyor ve insanların yalnızca biyolojik varlıklar değil, aynı zamanda tarihsel, kültürel ve sosyal bağlamlar içinde yaşayan bireyler olduğunu hatırlatıyor. Bu yaklaşımıyla ‘Nöromanya’, nörobilimin sınırlarını ve gücünü aynı anda gösteren, popüler beyin söylemlerini sorgulayan önemli bir eleştirel çalışma olarak öne çıkıyor.

Albert Moukheiber — Nöromanya: Beyninizle İlgili Doğru Bilinen Yanlışlar
Çeviren: Nazlı Ceyhan Sümter • İrene Kitap
Psikoloji • 224 sayfa • 2026

Jacobo Bergareche, Mariano Sigman — Dostluk Üzerine (2026)

Jacobo Bergareche ile Mariano Sigman, dostluğu yalnızca duygusal bir yakınlık biçimi olarak değil, insan yaşamını şekillendiren en temel ilişkilerden biri olarak ele alıyor. Edebiyat ile nörobilimi, felsefe ile psikolojiyi, kişisel anlatılar ile bilimsel araştırmaları bir araya getiren eser, dostluğun neden bu kadar vazgeçilmez olmasına rağmen hakkında en az düşündüğümüz ve konuştuğumuz ilişkilerden biri olduğunu sorguluyor. Yazarlar, kesin cevaplar vermekten çok okuru kendi dostluklarını yeniden değerlendirmeye davet eden bir düşünme alanı açıyor.

Kitabın hareket noktası, dostluğun insanın kimliğinin oluşumunda oynadığı belirleyici roldür. Aile bağları ya da romantik ilişkiler çoğu zaman zorunluluklar veya toplumsal beklentiler tarafından şekillenirken, dostluk büyük ölçüde özgür iradeye dayanıyor. Bu nedenle gerçek dostluk, iki insanın birbirini bilinçli biçimde seçmesiyle kuruluyor. Bergareche ve Sigman, dostluğu karşılıklı güven, gönüllülük ve ortak deneyimler üzerine kurulan benzersiz bir ilişki biçimi olarak tanımlıyor. İnsanların yaşam boyunca değişen kimliklerini en yakından izleyen ve bu değişime eşlik eden bağların çoğu zaman dostluklar olduğunu gösteriyor.

Eserde, insanların neden bazı kişilere ilk karşılaşmada yakınlık duyduğu, bazılarından ise uzaklaştığı sorusu hem psikolojik hem de nörobilimsel açıdan ele alınıyor. Ortak ilgi alanları, benzer yaşam deneyimleri, mizah anlayışı, empati ve karşılıklı güven gibi unsurların dostluğun temelini oluşturduğu belirtiliyor. Bununla birlikte, güçlü dostlukların yalnızca benzerliklerden değil, farklılıkların kabul edilmesinden de beslendiği vurgulanıyor. İnsanları birbirine bağlayan şeyin kusursuz uyum değil, birbirlerinin kırılganlıklarına güvenle yaklaşabilmeleri olduğu savunuluyor.

‘Dostluk Üzerine’ (‘Amistad’), dostluğun zaman ve mesafe karşısındaki dayanıklılığını da inceliyor. Uzun süre görüşülmeyen arkadaşlıkların neden bazen hiç kopmamış gibi devam edebildiği, buna karşılık sürekli iletişim hâlindeki bazı ilişkilerin neden hızla zayıfladığı tartışılıyor. Yazarlara göre dostluğu ayakta tutan temel unsur, iletişimin sıklığından çok ilişkinin derinliği ve karşılıklı güven duygusudur. Birlikte sessiz kalabilmek, uzun aralardan sonra aynı yakınlığı hissedebilmek ve birbirinin yaşamında yeniden doğal bir yer bulabilmek, güçlü dostlukların ayırt edici özellikleri arasında yer alıyor.

Bergareche ve Sigman ayrıca dostluğun yaşamın farklı evrelerinde nasıl değiştiğini ele alıyor. Çocuklukta oyun üzerinden kurulan arkadaşlıklar, gençlikte kimlik arayışının parçası hâline geliyor; yetişkinlikte ise iş, aile ve sorumluluklar nedeniyle yeni sınamalarla karşılaşıyor. Kitap, ebeveynlerle çocuklar arasında gerçek dostluğun mümkün olup olmadığını da tartışıyor. Yazarlar, kuşaklar arasındaki ilişkinin tamamen arkadaşlığa dönüşemeyeceğini, ancak karşılıklı saygı, açık iletişim ve bireyselliğin tanınmasıyla dostluğa yakın bir yakınlığın kurulabileceğini ileri sürüyor.

Bilimsel araştırmalar da dostluğun fiziksel ve ruhsal sağlık üzerindeki etkilerini ortaya koyuyor. Güçlü sosyal bağların stres düzeyini azalttığı, dayanıklılığı artırdığı ve insanların zor dönemleri daha kolay atlatmasını sağladığı belirtiliyor. Buna karşılık yalnızlığın ve sosyal izolasyonun yalnızca psikolojik değil, biyolojik sonuçlar da doğurduğu gösteriliyor. Dostluk, bu nedenle yalnızca duygusal bir ihtiyaç değil, insanın gelişimi ve iyi oluşu açısından temel bir yaşamsal kaynak olarak değerlendiriliyor.

Sonuç olarak ‘Dostluk Üzerine’, dostluğu romantikleştiren bir övgü kitabı olmaktan çok, onun karmaşık doğasını anlamaya çalışan disiplinlerarası bir araştırma niteliğinde. Jacobo Bergareche ile Mariano Sigman, felsefi düşünceyi, nörobilim bulgularını ve gerçek yaşam hikâyelerini bir araya getirerek dostluğun insan yaşamındaki vazgeçilmez yerini yeniden görünür kılıyor. Kitap, gerçek dostluğun ortak ilgi alanlarından çok karşılıklı güven, empati, zaman içinde kurulan sadakat ve birbirinin hayatında bilinçli biçimde yer açabilme becerisiyle sürdüğünü gösterirken, modern yaşamın hızına rağmen anlamlı ilişkiler kurmanın ve onları korumanın hâlâ mümkün olduğunu hatırlatıyor.

Jacobo Bergareche, Mariano Sigman — Dostluk Üzerine: Yakınlık, Mesafe ve Bağlar Hakkında Bir Deneme
Çeviren: Arda Koval • İrene Kitap
İnceleme • 192 sayfa • 2026

Riley Black — Dünya Yeşilken (2026)

Riley Black’in bu çalışması, bitkilerin Dünya üzerindeki yaşamın oluşumundaki kurucu rolünü merkeze alan kapsamlı bir evrim anlatısı. ‘Dünya Yeşilken’ (‘When the Earth Was Green: Plants’), fosil bitkiler aracılığıyla geçmişin sessiz ama belirleyici izlerini takip ederek, yaşamın yalnızca hayvanlar üzerinden değil, esasen bitkilerle birlikte şekillendiğini gösteriyor. Taşlaşmış yapraklar, kökler ve polenler; milyarlarca yıl boyunca süren dönüşümlerin tanıkları olarak, bugünkü ekosistemlerin nasıl kurulduğunu anlamamıza imkân veriyor.

Eserde bitkilerin evrimi, atmosferin dönüşümünden karasal yaşamın ortaya çıkışına kadar geniş bir çerçevede ele alınıyor. Bitkilerin fotosentez yoluyla atmosferi oksijenle doldurması, hayvanların denizlerden karaya geçişini mümkün kıldı ve böylece karmaşık yaşam formlarının gelişiminin önünü açtı. Oluşan ormanlar ve bitki örtüsü, yalnızca habitat sağlamakla kalmadı; aynı zamanda canlıların anatomik ve davranışsal evrimini de yönlendirdi. Bu yönüyle bitkiler, yaşamın arka planında duran pasif unsurlar değil, evrimin aktif ve belirleyici aktörleri olarak konumlandı.

Black, tarihöncesi denizlerden bataklıklara, dev ormanlardan açık savanalara uzanan sahneler kurarak, bitkiler ile hayvanlar arasındaki karşılıklı etkileşimi canlı bir anlatımla aktarıyor. Her bölümde farklı dönemler üzerinden ilerleyen bu anlatı, türler arasındaki ilişkilerin Dünya’nın bugünkü halini nasıl şekillendirdiğini gözler önüne seriyor. Bitkiler ile hayvanların birlikte evrimleştiği bu süreç, yaşamın birbirine bağlı ve sürekli dönüşen bir ağ olduğunu ortaya koyuyor.

Kitap aynı zamanda “Hayat Ağacı” metaforu üzerinden, geçmişten bugüne uzanan evrimsel sürekliliği vurguluyor. Fosil kayıtlarının sunduğu parçalı bilgiler, Black’in anlatımında bütünlüklü bir hikâyeye dönüşüyor ve okuru, kadim köklerden günümüze uzanan bu uzun yolculuğu yeniden düşünmeye davet ediyor. Bu yönüyle eser, bitkilerin yalnızca doğanın bir parçası olmadığını; yaşamın kendisini mümkün kılan temel güçlerden biri olduğunu güçlü bir biçimde ortaya koyuyor.

Riley Black — Dünya Yeşilken: Bitkiler, Hayvanlar ve Evrimin En Büyük Aşk Hikâyesi
Çeviren: Sinan Köseoğlu • İrene Kitap
Bilim • 288 sayfa • 2026

Vanessa Bennett — Annelik Miti (2026)

Vanessa Bennett bu çalışmasında anneliğin kendisinden çok, onun etrafına örülen toplumsal mitleri sorguluyor. Kitap, “ideal anne” olmanın doğal ve kolay olduğu yönündeki yaygın inancın, kadınları yetersizlik ve tükenmişlik duygusuna sürüklediğini öne sürüyor.

Bennett, anneliği yalnızca bir bakım rolü olarak değil, derin bir kimlik dönüşümü olarak ele alıyor. Ona göre annelik, bireyin eski benliğini geride bıraktığı, yeni bir benlik inşa ettiği bir tür “inisiyasyon” süreci gibi işliyor. Ancak modern toplum, bu dönüşümü anlamlandıracak kolektif hikâyeleri ve rehberliği kaybettiği için, anneler bu süreci çoğu zaman yalnız ve hazırlıksız yaşıyor.

‘Annelik Miti’ (‘The Motherhood Myth’), patriyarkal normların ve toplumsal beklentilerin annelik deneyimini nasıl şekillendirdiğini analiz ediyor. Eşlerle yaşanan uyumsuzluklar, duygusal kopukluklar ve tükenmişlik hissi, bireysel bir başarısızlık olarak değil; gerçekçi olmayan beklentilerin sonucu olarak yorumlanıyor. Bu bağlamda Bennett, annelerin sınır koyma, öz benliği yeniden kurma ve ilişkilerde samimiyeti yeniden inşa etme ihtiyacına dikkat çekiyor.

Eser, derinlik psikolojisi çerçevesinde arketipler, kişisel anlatılar ve beden odaklı farkındalık çalışmalarıyla anneliği yeniden düşünmeye çağırıyor. Bir “mükemmel ebeveynlik” rehberi sunmak yerine, anneliğin dönüştürücü potansiyelini açığa çıkarmayı amaçlıyor. Bu yönüyle kitap, anneliği bir yük olmaktan çıkarıp, bireysel güçlenme ve özgürleşme süreci olarak yeniden tanımlayan eleştirel ve pratik bir yol haritası sunuyor.

Vanessa Bennett — Annelik Miti: Ebeveynliği Yeniden Tanımlama ve Benliği Geri Kazanma Rehberi
Çeviren: Kerime Dalyan • İrene Kitap
Kadın • 336 sayfa • 2026

Lukas Maher — Yanlış Bilinen Psikoloji (2026)

Lukas Maher bu kitabında son yıllarda yaygınlaşan popüler psikoloji dilini mercek altına alıyor. “Trigger” (tetikleyici), “travma”, “toksik ilişki”, “narsist”, “gaslighting” gibi kavramların sosyal medyada hızla dolaşıma girmesiyle birlikte, ruh sağlığı alanında ciddi bir kavram enflasyonu yaşandığını savunuyor. Maher’e göre bu kavramlar bütünüyle yanlış değil; ancak bağlamından koparıldığında hem bireyleri hem de toplumsal ilişkileri yanlış yönlendirebiliyor.

‘Yanlış Bilinen Psikoloji: Ruh Sağlığıyla İlgili En Büyük 45 Yanılgı’ (‘Trigger, Trauma, toxisch: Die 45 größten Mental-Health-Irrtümer. Ein Psychotherapeut klärt auf’), 45 yaygın yanılgıyı tek tek ele alıyor. Örneğin her rahatsız edici deneyimin “travma” olarak adlandırılamayacağını, travmanın klinik ve özgül bir anlamı olduğunu hatırlatıyor. Benzer şekilde her zor ilişkinin “toksik” olmadığına, her benmerkezci davranışın “narsisizm” tanısı gerektirmediğine dikkat çekiyor. Böylece psikiyatrik ve psikolojik terimlerin gündelik dilde aşırı genişletilmesinin yarattığı bulanıklığı gösteriyor.

Maher ayrıca “tetiklenme” kavramının nasıl genelleştirildiğini inceliyor. Ona göre rahatsızlık, incinme ya da öfke gibi duygular insan olmanın parçası; her olumsuz duygu patolojik bir durum olarak kodlandığında dayanıklılık kapasitesi zayıflayabiliyor. Bu noktada kitap, ruh sağlığı farkındalığı ile aşırı hassasiyet kültürü arasındaki ince çizgiyi tartışıyor.

Eserin bir diğer önemli boyutu, kimlik ve terapi kültürünü eleştirmesi. Sürekli kendini analiz etme, etiketleme ve kategorize etme eğiliminin, kişisel gelişimi desteklemek yerine kimi zaman katı bir öz-anlatı oluşturduğunu savunuyor. Psikolojik kavramların sosyal medyada ahlaki silah haline gelmesi, özellikle ilişkilerde hızlı teşhis ve damgalamaya yol açabiliyor.

Maher’in temel mesajı, ruh sağlığı bilgisini küçümsemek değil; onu daha dikkatli, bağlamsal ve bilimsel bir zemine oturtmak. Kitap, ruh sağlığı söyleminin faydalarını inkâr etmiyor; fakat kavramların gevşek ve popüler kullanımlarının hem gerçek klinik sorunları gölgeleyebileceğini hem de sıradan insani deneyimleri patolojikleştirebileceğini vurguluyor. Bu yönüyle eser, çağımızın terapi kültürüne eleştirel ama yapıcı bir katkı sunuyor.

Lukas Maher — Yanlış Bilinen Psikoloji: Ruh Sağlığıyla İlgili En Büyük 45 Yanılgı
Çeviren: Sinan Köseoğlu • İrene Kitap
Psikoloji • 272 sayfa • 2026

Pragya Agarwal – Histeri (2025)

Pragya Agarwal’ın bu çalışması, duyguların cinsiyetlendirilmiş bir şekilde algılanmasının tarihsel, kültürel ve bilimsel kökenlerini sorguluyor. Yazar, “kadınların histeriğe yatkın, aşırı duygusal ve irrasyonel olduğu” önyargısının nasıl yüzyıllar boyunca tıp, psikoloji ve toplumsal normlar aracılığıyla meşrulaştırıldığını gözler önüne seriyor.

‘Histeri: Cinsiyetleştirilmiş Duygular Efsanesinin Çöküşü’ (‘Hysterical: Exploding the Myth of Gendered Emotions’) , antik Yunan’da “histeri”nin rahimle ilişkilendirilmesinden başlayarak Orta Çağ’daki cadı avlarına, 19. yüzyılda Freud ve çağdaşlarının teorilerine ve günümüzdeki iş yaşamı, siyaset ve gündelik toplumsal ilişkilerde kadınların duygularının nasıl küçümsendiğine uzanan geniş bir tarihsel çizgi sunuyor. Agarwal, özellikle öfke, üzüntü, korku ve sevinç gibi temel duyguların kadınlar ve erkekler üzerinden farklı şekillerde yorumlandığını ve bu farklılığın toplumsal cinsiyet eşitsizliğini pekiştirdiğini gösteriyor.

Bilimsel araştırmalar, sosyolojik incelemeler ve kişisel hikâyeler aracılığıyla Agarwal, duyguların biyolojik açıdan kadın ve erkek arasında belirgin farklar göstermediğini, asıl farklılığın toplumsal beklentiler ve kültürel anlatılarla yaratıldığını vurguluyor. Böylece, duyguların “cinsiyetlendirilmiş” değil, toplumsal olarak inşa edilmiş birer deneyim olduğunu ileri sürüyor.

Kitap, kadınların duygusal deneyimlerini değersizleştiren ataerkil bakışın eleştirisini yaparken aynı zamanda duyguların yeniden düşünülmesi için feminist bir perspektif sunuyor. Agarwal, duyguların güçsüzlük değil, insanı insan yapan temel ve ortak bir zenginlik olduğunu söylüyor.

  • Künye: Pragya Agarwal – Histeri: Cinsiyetleştirilmiş Duygular Efsanesinin Çöküşü, çeviren: Funda Sezer, inceleme, 496 sayfa, 2025

Todd May – Varolma(ma)nın Felsefesi (2025)

Todd May, bu kışkırtıcı kitabında insanlığın varoluşunu ahlaki bir sorgulamayla ele alıyor: İnsan türü, dünyadaki varlığıyla gerçekten olumlu bir etki mi yaratıyor, yoksa gezegenin ve diğer canlıların geleceği için bir tehdit mi oluşturuyor? Kitap, bu soruyu yanıtlamak için hem felsefi hem de etik temelli bir düşünce yürütmesi sunuyor. ‘Varolma(ma)nın Felsefesi: Dayanılması Zor Zamanlar İçin Felsefi Bir İkilem’ (‘Should We Go Extinct?’), türümüzün doğrudan ve dolaylı etkilerini tartışırken, insanmerkezci yaklaşımları da sorguluyor.

İnsanlık, sanayi devriminden bu yana doğal yaşam üzerinde büyük bir yıkım yaratmış durumda. Ekolojik çöküş, türlerin kitlesel yok oluşu, iklim değişikliği ve hayvanlara uygulanan sistematik zulüm, insan faaliyetlerinin karanlık yüzünü ortaya koyuyor. May, bu gerçekler ışığında “insan türü yeryüzünden silinse daha mı iyi olurdu?” sorusunun yalnızca spekülatif değil, etik açıdan da düşünülmesi gerektiğini savunuyor.

Ancak kitap salt karamsar bir tablo çizmez. May, insanın aynı zamanda yaratıcı, dayanışmacı ve ahlaki bir varlık olduğuna da dikkat çeker. Sanat, bilim, sevgi ve adalet gibi değerler insan türünün yıkıcılıkla sınırlı olmadığını gösterir. Dolayısıyla, türümüzün yok olması gerektiği fikri ne kadar radikal olsa da, bu düşünce bizi sorumluluklarımızla yüzleşmeye zorlar.

Kitap, insanlığın doğa içindeki rolünü yeniden düşünmeye, yıkıcı alışkanlıklarımızı sorgulamaya ve ahlaki pusulamızı gözden geçirmeye çağıran bir felsefi provokasyon. May, insan olmanın yalnızca haklara değil, ağır sorumluluklara da işaret ettiğini hatırlatır. Kitap, çarpıcı bir soru etrafında, umutla karışık derin bir sorgulama sunar.

  • Künye: Todd May – Varolma(ma)nın Felsefesi: Dayanılması Zor Zamanlar İçin Felsefi Bir İkilem, çeviren: Bekir Aşçı, İrene Kitap, felsefe, 152 sayfa, 2025

Cordelia Fine – Başına Buyruk Beyin (2024)

  • Beyninizin ne kadar güvenilir olduğunu düşündünüz mü?

Yeniden düşünün!

Son yıllarda, yüz milyar hücreli beynimizin olağanüstü işleyişi hakkında çok şey duyduk.

Gerçekten de beynin gücü her geçen gün yeni çalışmalar ve araştırmalarla teyit ediliyor.

Ancak sahip olduğumuz ama muhtemelen bilmediğimiz, tanışmadığımız bir beyin var: içimizdeki primadonna.

İster geçmişi görme önyargısı, ister hüsnükuruntu, ister gerçekçi olmayan iyimserlik ya da ahlaki bahaneler üretme olsun, her birimiz dünya ve kendimiz hakkındaki gerçekleri görmemizi engelleyen bir dizi doğuştan gelen hataya sahibiz.

Beynimizin kendi çıkarlarını korumak için ne kadar yaratıcı olabileceğini, gerçeği nasıl esnettiğini ve bazen de tamamen uydurduğunu gündelik örneklerle kaleme alan Cordelia Fine, son derece esprili bir dil kullanarak bizi tanışmak istemeyebileceğimiz, kendi fikri olan bir beyinle tanıştırıyor.

‘Başına Buyruk Beyin’, beynimizin arkamızdan ne dolaplar çevirdiğini merak edenler için hem bilimsel hem eğlenceli bir rehber.

  • Künye: Cordelia Fine – Başına Buyruk Beyin: Beynimiz Nasıl Çarpıtır ve Aldatır, çeviren: Funda Sezer, İrene Kitap, bilim, 248 sayfa, 2024

Todd May – Foucault’nun Felsefesi (2024)

Michel Foucault’nun tarihsel ve felsefi araştırmaları, arkeolojik, soybilimsel ve etik gibi birçok aşamaya sahiptir.

Ancak bu aşamalarda değişmeyen şey, tüm bu araştırmaları tetikleyen sorudur: Biz kimiz?

Foucault’nun erken dönemde kaleme aldığı ‘Deliliğin Tarihi’nden yakın geçmişte yayımlanan ‘Collège de France Dersleri’ne kadar olan yolculuğunun izini süren Todd May, kim olduğumuz sorusunun farklı bağlamlarda farklı görünümlere sahip olsa da Foucault’nun eserlerinin bir noktasında mutlaka var olduğunu gösteriyor.

May bunu yaparken, Foucault’nun eserlerini ayrıntılı bir şekilde inceliyor ve Freud, Nietzsche ve Sartre gibi diğer düşünürlerle yapılan karşılaştırmalardan da etkili bir şekilde yararlanarak tarihsel bir bağlama yerleştiriyor.

‘Foucault’nun Felsefesi’, Foucault’yu felsefenin yanı sıra siyaset, sosyoloji ve tarih açısından inceleyenler tarafından memnuniyetle karşılanacak, anlaşılması kolay ve ilham verici bir giriş niteliğinde.

Kitaptan bir alıntı:

“Foucault ile birlikte kim olduğumuzu, şu anda kim olduğumuzu sormalıyız. Bu sorunun seyrini onun metinlerinde ve hep kısmi olarak verdiği yanıtlarda takip etmeliyiz. Ne var ki kim olabileceğimize dair tutkulu bir merak olmadığı sürece bu yolun beyhude olduğu er ya da geç anlaşılır. Foucault o tutkuyu bize aşılamaz. Yalnızca bize söylenen kim olduğumuzun olasılıklara bağlı oluşunu açığa vurabilir ama başka biri olma arzusunu alevlendiremez. Bu arzu eğer alevlenecekse, kendi hayatları değişime açık olanlar tarafından alevlendirilecektir.”

  • Künye: Todd May – Foucault’nun Felsefesi: Kim Olduğumuz Üzerine Bir İnceleme, çeviren: Orhan Düz, İrene Kitap, felsefe, 280 sayfa, 2024