Robbie Mochrie — İktisatçı Gibi Düşünmek (2026)

Robbie Mochrie’nin bu çalışması, iktisadi düşüncesinin gelişimini önemli iktisatçıların fikirleri üzerinden anlatıyor ve iktisatçıların dünyayı nasıl analiz ettiğini açıklıyor. Mochrie, iktisadı yalnızca sayılarla çalışan teknik bir disiplin olarak değil, insanların kararlarını, kurumları ve toplumsal ilişkileri anlamaya çalışan bir düşünme biçimi olarak ele alıyor. Kitapta Adam Smith’ten Karl Marx’a, John Maynard Keynes’ten Milton Friedman’a kadar birçok düşünürün ortaya koyduğu fikirler tartışılıyor. Bu düşünürlerin her biri piyasa, emek, devlet ve krizler gibi temel sorunları farklı biçimlerde yorumluyor. Mochrie bu tartışmaları kronolojik bir çerçevede ele alarak iktisat düşüncesinin zaman içinde nasıl değiştiğini gösteriyor.

‘İktisatçı Gibi Düşünmek’ (‘How to Think Like an Economist’) aynı zamanda iktisadi düşüncenin tarihsel bağlamını da açıklıyor. Sanayi Devrimi, kapitalizmin yayılması ve büyük ekonomik krizler gibi gelişmeler iktisatçıların sorularını ve cevaplarını şekillendiriyor. Mochrie, Adam Smith’in piyasa düzeni hakkındaki görüşlerini, Marx’ın kapitalizm eleştirisini ve Keynes’in ekonomik krizlere yönelik devlet müdahalesi önerilerini anlaşılır bir dille anlatıyor. Daha sonraki dönemde ortaya çıkan neoliberal düşünce, para politikası tartışmaları ve modern iktisat yaklaşımları da bu çerçeve içinde ele alınıyor. Böylece okuyucu farklı iktisadi teorilerin hangi sorunlara yanıt aradığını ve hangi koşullarda ortaya çıktığını görme fırsatı buluyor.

Mochrie kitabın genelinde iktisatçıların yalnızca teoriler üretmediğini, aynı zamanda dünyayı yorumlama biçimimizi etkilediğini vurguluyor. İktisadi düşünce insanların çalışmayı, tüketimi, devletin rolünü ve toplumsal eşitsizliği nasıl değerlendirdiğini şekillendiriyor. Mochrie bu nedenle iktisat öğrenmenin yalnızca modelleri anlamak değil, farklı düşünme biçimlerini kavramak anlamına geldiğini söylüyor. Kitap karmaşık teorileri açık bir anlatımla sunarak ekonomi tarihine iyi bir giriş sağlıyor. Bu yönüyle kitap, iktisadi düşüncenin temel kavramlarını ve büyük iktisatçıların dünyayı nasıl yorumladığını anlamak isteyen okurlar için öğretici bir rehber.

Robbie Mochrie — İktisatçı Gibi Düşünmek: Dünyayı Şekillendiren Büyük İktisatçılar ve Onlardan Öğrenebileceklerimiz
Çeviren: M. Tuncay Kuş • Alfa Yayınları
İktisat • 320 sayfa • 2026

Robert C. Allen — İngiliz Sanayi Devrimi (2026)

Robert C. Allen’ın ‘İngiliz Sanayi Devrimi: Küresel Bir Tarih’ (‘The British Industrial Revolution in Global Perspective’) adlı kitabı, Sanayi Devrimi’nin neden Britanya’da başladığını küresel ekonomik koşullar üzerinden açıklamaya çalışıyor. Allen klasik tarih anlatılarının çoğunun teknolojik dehayı veya kültürel üstünlüğü vurguladığını, ancak bu açıklamaların sürecin ekonomik mantığını yeterince ortaya koymadığını söylüyor. Yazar bunun yerine fiyat yapıları, ücret düzeyleri ve enerji maliyetleri gibi maddi koşullara odaklanan bir yorum geliştiriyor. Bu yaklaşımda Britanya’nın dünya ekonomisi içindeki konumu belirleyici bir rol oynuyor. Özellikle Londra gibi şehirlerde işçi ücretlerinin oldukça yüksek seyretmesi üreticileri yeni çözümler aramaya yöneltiyor. Aynı dönemde kömürün bol ve ucuz olması enerji maliyetlerini düşürüyor ve makine kullanımını ekonomik hâle getiriyor. Böylece girişimciler insan emeğini azaltan teknolojilere yatırım yapmayı daha kârlı buluyor.

Allen kitabın merkezinde “yüksek ücret ekonomisi” tezini kuruyor ve bu tez üzerinden sanayileşmenin mantığını açıklıyor. Britanya’da iş gücünün pahalı olması üretim maliyetlerini artırıyor, bu durum da emekten tasarruf sağlayan makinelerin geliştirilmesini teşvik ediyor. Tekstil makineleri, eğirme teknolojileri ve buhar makinesi gibi yenilikler bu ekonomik baskının sonucu olarak ortaya çıkıyor. Yazar aynı dönemde Çin, Hindistan ve Doğu Avrupa gibi bölgelerde ücretlerin çok daha düşük kaldığını hatırlatıyor. Bu nedenle aynı teknolojilerin bu bölgelerde ekonomik olarak cazip görünmediğini savunuyor. Allen böylece Sanayi Devrimi’nin yalnızca teknik bir buluşlar dizisi olmadığını, belirli ekonomik koşulların yarattığı bir çözüm süreci olduğunu gösteriyor.

Kitap ayrıca Atlantik ticaretinin genişlemesinin ve sömürge ekonomisinin Britanya’ya önemli avantajlar sağladığını vurguluyor. Genişleyen dünya ticareti hem sermaye birikimini hızlandırıyor hem de sanayi ürünleri için büyük pazarlar oluşturuyor. Tarımda artan verimlilik kırsal nüfusun bir kısmını kentlere yönlendiriyor ve sanayi için gerekli iş gücünü sağlıyor. Robert C. Allen bütün bu unsurları bir araya getirerek Sanayi Devrimi’ni küresel ekonomik sistem içinde açıklayan güçlü bir model kuruyor. Bu nedenle eser iktisat tarihi alanında büyük önem taşıyor ve sanayileşmenin neden Avrupa’da başladığını anlamak isteyen araştırmacılar için temel bir başvuru niteliğinde.

Robert C. Allen — İngiliz Sanayi Devrimi: Küresel Bir Tarih
Çeviren: Ramiz Üzümçeker • Vakıfbank Kültür Yayınları
Tarih • 448 sayfa • 2026

Joseph E. Stiglitz — Özgürlük Yolu (2026)

Joseph E. Stiglitz bu çalışmasında, özgürlük kavramını piyasa merkezli dar bir çerçeveden çıkarıp toplumsal koşullar üzerinden yeniden tanımlıyor. Ona göre özgürlük yalnızca bireyin seçim yapabilmesi değil, bu seçimleri gerçekten mümkün kılan eğitim, sağlık, gelir güvencesi, barınma, sosyal güvenlik ve kamusal hizmetlere erişimle anlam kazanıyor. Neoliberal düşüncenin özgürlüğü piyasa serbestliğiyle özdeşleştirdiğini, bunun ise pratikte eşitsizlik, güvencesizlik ve bağımlılık ilişkileri ürettiğini savunuyor.

‘Özgürlük Yolu’ (‘The Road to Freedom’), eşitsizlik, finansallaşma, kamu yatırımlarının gerilemesi, devletin düzenleyici rolünün zayıflatılması ve demokrasinin ekonomik güç karşısında kırılganlaşması gibi başlıklar üzerinden “iyi toplum” fikrini inşa ediyor. Piyasaların kendiliğinden adil sonuçlar üretmediğini, aksine servet ve iktidarı belli ellerde yoğunlaştırdığını gösteriyor. Devleti baskıcı bir yapı olarak değil, özgürlüğün toplumsal koşullarını kuran bir araç olarak yeniden konumlandırıyor.

Kitap, özgürlüğü yalnızca bireysel tercih değil, kolektif olarak kurulan bir toplumsal yapı olarak ele almasıyla ekonomi literatüründe önemli bir yer tutuyor. Stiglitz, ekonomik düzen ile etik, siyaset ve demokrasi arasındaki bağı görünür kılarak, “iyi toplum” fikrinin yalnızca büyüme değil adalet, eşitlik ve insani yaşam koşulları üzerinden düşünülmesi gerektiğini savunuyor.

Joseph E. Stiglitz — Özgürlük Yolu: İktisat ve İyi Toplum
Çeviren: Tansel Demirel • Koç Üniversitesi Yayınları
İktisat • 352 sayfa • 2026

Bilsay Kuruç — Mustafa Kemal Döneminde Ekonomi (2026)

Bilsay Kuruç bu çalışmasında, Cumhuriyet’in kuruluşunu yalnızca siyasal bir kopuş olarak değil, sınıfsal ve iktisadi bir yeniden yapılanma süreci olarak ele alıyor. Yeni rejimin omurgasını oluşturan orta sınıfın, önce siyasal düzeni kurduğunu, ardından ekonomik alanı biçimlendirdiğini gösteriyor. Cumhuriyetçi projenin, dönemin uluslararası güç dengeleri içinde şekillendiğini ve bu dengelere karşı kendi yolunu aradığını vurguluyor.

1920’ler, Kuruç’a göre hukuki ve kurumsal inşanın öne çıktığı bir geçiş evresiydi. Anayasa, yasalar ve devlet aygıtı biçimlenirken ekonomi görece serbest bir alanda ilerliyordu. 1930’larda ise tablo değişti ve orta sınıfın bilinçli bir ekonomi politikası üretme iradesi belirginleşti. Sanayileşme hamleleri, devletçilik uygulamaları ve planlama arayışları bu dönemde rejimin altyapısını kalıcı hale getirdi.

Kitap, Türkiye’nin bu çabasını küresel sahnedeki büyük aktörlerle birlikte okuyor. İngiltere’nin gerileyen hegemonya iddiası, ABD’nin yükselen gücü, Avrupa’daki kırılgan dengeler ve Almanya’nın saldırgan tutumu, Türkiye’nin konumunu daha anlamlı kılıyor. Sovyetler Birliği ile kurulan mesafeli yakınlık ise iki “isyancı” ülkenin benzer arayışlarını yansıtıyor. Bu çerçevede genç Cumhuriyet’in kapitalizmle kurduğu gerilimli ilişki somut örneklerle anlatılıyor.

Kuruç, tarihsel veriyi iktisatçı bakışıyla yorumluyor ve anlatıyı anekdotlarla zenginleştiriyor. Mustafa Kemal döneminin ekonomi politikalarını çözümlerken, yalnızca geçmişi açıklamıyor, kapitalizmin bugünkü sorunlarına da dolaylı bir ışık tutuyor. Kitap, Türkiye’nin bağımsızlık arayışının ekonomik boyutunu anlamak isteyenler için temel bir kaynak oluşturuyor.

Bilsay Kuruç — Mustafa Kemal Döneminde Ekonomi: Büyük Devletler ve Türkiye
• İş Kültür Yayınları
İnceleme • 624 sayfa • 2026

Paul Richardson – Coğrafyanın Mitleri (2025)

Paul Richardson, ‘Coğrafyanın Mitleri’ adlı kitabında dünyayı tarafsızca gördüğümüz yanılgısını sorguluyor. Haritaların, sınırların ve ekonomik göstergelerin doğal gerçekler değil, tarihsel ve kültürel kurgular olduğunu gösteriyor. Ona göre modern insan dünyayı olduğu gibi değil, öğretilmiş şemalar aracılığıyla algılıyor ve bu şemalar siyasal kararları da belirliyor.

‘Coğrafyanın Mitleri: Dünyayı Yanlış Anlamanın Sekiz Yolu’ (‘Myths of Geography: Eight Ways We Get the World Wrong’), kıtaların çiziminden ulus-devlet fikrine, sınırların değişmezliği inancından ekonomik büyümenin evrensel bir hedef olarak sunulmasına kadar sekiz temel coğrafi miti inceliyor. Richardson, GSYİH gibi ölçütlerin refahı temsil ettiğine dair kabulleri, Çin’in Yeni İpek Yolu’nun kaçınılmaz bir yayılma hamlesi olarak okunmasını ve Rusya’nın coğrafyası gereği tehditkâr olduğu fikrini eleştirel biçimde çözümlüyor.

Yazar, coğrafyanın yalnızca fiziksel bir zemin değil, anlam üreten bir anlatı alanı olduğunu savunuyor. Haritaların masum olmadığını, iktidar ilişkilerini görünmez kıldığını ve dünyayı belirli biçimlerde düşünmeye zorladığını gösteriyor. Bu nedenle kitap, coğrafyayı kader olarak değil, sürekli yeniden yazılan bir yorum olarak ele alıyor.

Kitap, küresel siyaseti, ekonomi dilini ve mekân algısını sorgulamak isteyenler için önemli bir çalışma sayılıyor. Richardson, okuru alışıldık sınırların dışına çıkmaya çağırıyor ve dünyayı yeniden düşünmenin entelektüel bir zorunluluk olduğunu hatırlatıyor.

  • Künye: Paul Richardson – Coğrafyanın Mitleri: Dünyayı Yanlış Anlamanın Sekiz Yolu, çeviren: Samet Özgüler, Timaş Yayınları, coğrafya, 272 sayfa, 2025

Jared Rubin – Egemenler, Din ve Zenginlik (2025)

Jared Rubin’in bu çalışması, iktisat tarihinin en tartışmalı sorularından birine yanıt arıyor: Modern ekonomik büyüme neden Avrupa’da ortaya çıktı ve Orta Doğu bu süreçte neden geri kaldı? Rubin, yaygın bir biçimde tekrar edilen “din engel oldu” düşüncesini reddederek tartışmayı daha derin bir kurumsal düzleme taşıyor. Ona göre belirleyici olan, dinin içeriğinden çok, dinî otoritelerin siyasal pazarlık masasında sahip oldukları güç ve bu gücün ekonomik yenilikleri nasıl şekillendirdiği.

‘Egemenler, Din ve Zenginlik: Neden Batı Zenginleşti de Orta Doğu Zenginleşemedi?’ (‘Rulers, Religion, and Riches: Why the West Got Rich and the Middle East Did Not’), matbaanın geç benimsenmesi ve faizle borç vermenin sınırlandırılması gibi kritik ekonomik gelişmelerin, Orta Doğu’daki dinî otoritelerin ağırlığı nedeniyle geciktiğini savunuyor. Bu iddiasını tarihsel karşılaştırmalarla destekleyerek Osmanlı ve İspanyol imparatorluklarını, Reformasyon sonrasında meşruiyet kaynağı olarak dinin etkisinin zayıfladığı İngiltere ve Hollanda Cumhuriyeti ile karşılaştırıyor. Bu karşıtlık, siyasal iktidarın ekonomik elitlerle müzakere etme zorunluluğunun mülkiyet hakları, kamusal mal üretimi ve büyümeyi teşvik eden yasalar üzerinde nasıl belirleyici olduğunu gösteriyor.

Rubin’in çerçevesi, modern ekonomik gelişmenin gerçekte nasıl ortaya çıktığını anlamak için son derece önemli: Avrupa’nın yükselişini bir “kültürel üstünlük” ya da “din farkı” üzerinden değil, kurumların nasıl kurulduğu ve kimleri güçlendirdiği üzerinden açıklıyor. Bu yaklaşım, özellikle İslam dünyasında devlet-din ilişkilerinin ekonomi üzerindeki etkisini analiz eden literatüre güçlü ve tartışmaya açık bir katkı sağlıyor.

Kitap, iktisat tarihi, siyaset bilimi ve Orta Doğu ekonomi politiği açısından yalnızca karşılaştırmalı bir inceleme değil, aynı zamanda uzun vadeli büyümenin hangi kurumsal koşullarda ortaya çıktığını anlamak için temel bir referans niteliği taşıyor.

  • Künye: Jared Rubin – Egemenler, Din ve Zenginlik: Neden Batı Zenginleşti de Orta Doğu Zenginleşemedi?, çeviren: Savaş Çevik, Vakıfbank Kültür Yayınları, iktisat, 456 sayfa, 2025

Michael Sonenscher – Kapitalizm (2025)

Michael Sonenscher bu çalışmasında, kapitalizmin nasıl ortaya çıktığını ve bugünkü anlamına nasıl dönüştüğünü açıklıyor. Yazar, kapitalizmin başlangıçta sanayi ya da piyasa düzeniyle değil, daha çok savaşların finansmanı, devlet borçları ve mali yönetimle ilgili bir terim olduğunu anlatıyor. Buna karşılık ticari toplum kavramı, insanların uzmanlaşarak çalıştığı ve iş bölümünün toplumu şekillendirdiği bir yapıyı ifade ediyor. Sonenscher, bu iki farklı düşünce çizgisinin zaman içinde birleşerek kapitalizm kavramını oluşturduğunu gösteriyor.

Yazar, Louis Blanc ve Bonald gibi düşünürlerin kapitalizm ve ticari toplum hakkındaki eleştirilerini Adam Smith, Karl Marx ve Ricardo gibi daha tanınmış isimlerle birlikte ele alıyor. Böylece kapitalizmin sadece ekonomik bir düzen değil, aynı zamanda mülkiyet, eşitsizlik, kamu borcu, sanayi gelişimi ve küresel ticaret gibi birçok farklı alanı etkileyen geniş bir kavram olduğunu ortaya koyuyor. ‘Kapitalizm: Bir Kavramın Hikâyesi’ (‘Capitalism: The Story Behind the Word’), kapitalizmin neden hiçbir zaman tek bir tanıma tam olarak sığmadığını da açıklıyor.

Sonenscher’e göre kapitalizm, iş bölümünün toplumsal sonuçlarıyla devletin mali gücü arasındaki eski tartışmalardan doğuyor. Bu nedenle kavram, sadece ekonomik bir sistemi değil, siyasi yapıları ve toplumsal düzeni de içine alıyor. Kitap, kapitalizmin zamanla nasıl değiştiğini ve günümüz tartışmalarında neden bu kadar önemli olduğunu anlaşılır bir dille gösteriyor.

  • Künye: Michael Sonenscher – Kapitalizm: Bir Kavramın Hikâyesi, çeviren: M. Murtaza Özeren, Vakıfbank Kültür Yayınları, iktisat, 176 sayfa, 2025

İpek Özbey, Onur Alp Yılmaz – Orta Sınıfın Düşüşü (2025)

İpek Özbey ve Onur Alp Yılmaz’ın ‘Orta Sınıfın Düşüşü’ adlı kitabı, hem Türkiye’de hem de dünyada demokrasinin ve toplumsal dengenin dayandığı omurganın nasıl çöktüğünü inceliyor. Yazarlar, orta sınıfın çöküşünü salt ekonomik bir hikâye olarak değil, siyasal, kültürel ve ahlaki bir kırılma olarak yorumluyor. Refah devletinin yükselişiyle 1945 sonrası güç kazanan bu kesim, neoliberal dönemde borç, güvencesizlik ve kimlik siyaseti arasında sıkışıyor. Eğitim, bir zamanlar sınıf atlamanın anahtarıyken bugün eşitsizlikleri yeniden üreten bir mekanizmaya dönüşüyor. Orta sınıfın çöküşüyle birlikte toplumun makul sesi, kamusal vicdanı ve ölçülülük kültürü de eriyor.

Kitap, bu sürecin tesadüfi değil, sistematik bir dönüşüm olduğunu savunuyor. 1980’lerden itibaren uygulanan neoliberal politikalar, devletin küçülmesi, sendikaların zayıflaması ve kamusal alanın daralmasıyla güçlü bir orta sınıfın tasfiyesini hızlandırıyor. Soğuk Savaş döneminde kapitalizmin meşruiyet zeminini oluşturan orta sınıf, sosyalizmin çöküşüyle “gereksiz maliyet” olarak görülmeye başlanıyor. Böylece hem ekonomik refah hem de demokratik temsil alanı daralıyor.

‘Orta Sınıfın Düşüşü’, Türkiye’deki rejim kriziyle birlikte yaşanan toplumsal savrulmayı da bu küresel çerçeveye oturtuyor. Orta sınıfın düşüşü, sadece gelir dağılımı değil; liyakat, kamusal ahlak ve temsil krizidir. Kitap, bu kaybın demokrasiyi nasıl temelsiz bıraktığını gösteriyor ve okuyucusunu geleceğe dair yeni bir toplumsal-siyasal tahayyül kurmaya davet ediyor.

  • Künye: İpek Özbey, Onur Alp Yılmaz – Orta Sınıfın Düşüşü, İnkılap Kitabevi, inceleme, 136 sayfa, 2025

Özge Öner – Herkes Biliyor Geminin Su Aldığını (2025)

Özge Öner’in bu kitabı, Türkiye’nin yakın dönemini yalnızca ekonomik göstergelerle değil, toplumsal ve ahlaki boyutlarıyla birlikte okumaya çağırıyor. Yazar, karmaşık iktisadi olguları sade ama yüzeyselliğe düşmeyen bir dille ele alıyor; ekonomi tartışmalarını hayatın içinden hikâyelerle ilişkilendiriyor. Metin, bir yandan Türkiye’nin yönetilemeyen ekonomik yapısını, yapısal reformların neden kâğıt üzerinde kaldığını, rant ekonomisinin nasıl toplumun ruhuna sirayet ettiğini tartışıyor; diğer yandan devlet, hukuk ve piyasa arasındaki ilişkilerin kırılgan dengesini sorguluyor.

‘Herkes Biliyor Geminin Su Aldığını’, rakamlardan çok, bu rakamların ardındaki insan hikâyelerine odaklanıyor. Ekonominin teknik bir mesele değil, bir vicdan ve adalet sorunu olduğunu vurguluyor. Bu yönüyle, toplumsal dokuyu hesaba katmadan yapılan analizlerin gerçeği yansıtamayacağını gösteriyor. Öner, Türkiye’nin iktisadi kaderini belirleyen yapısal eşitsizlikleri açıklarken hem akademik bir birikim hem de insani bir sezgiyle konuşuyor.

Yazarın yaklaşımı, Türkiye’nin yaşadığı krizin yalnızca makroekonomik değil, aynı zamanda ahlaki bir kriz olduğunu ortaya koyuyor. “Herkes biliyor geminin su aldığını” derken, görünür olanla yüzleşmeye çağırıyor. Kitap, ezberleri tekrarlamadan, umudu ve emeği merkeze alan bir ekonomi anlayışının hâlâ mümkün olup olmadığını sorguluyor.

  • Künye: Özge Öner – Herkes Biliyor Geminin Su Aldığını: Türkiye’nin İktisadi ve Siyasi Ahvali, Doğan Kitap, iktisat, 280 sayfa, 2025

Witold Kula – Feodalizmin Ekonomik Teorisi (2025)

Witold Kula’nın bu eseri, feodal ekonominin yalnızca tarihsel bir aşama değil, kendi iç mantığı ve dinamikleri olan özgün bir sistem olduğunu ileri sürüyor. Kula, Marx’ın üretim biçimleri yaklaşımından esinlense de ekonomik süreçleri salt üretim araçlarının mülkiyetine indirgemeden açıklamaya çalışıyor. Amacı, feodalizmi soyut bir model olarak kurmak ve bu model aracılığıyla Orta Çağ toplumlarının işleyişini kavramsal düzeyde çözümlemek. Kitap, tarihsel olguların ardındaki ekonomik yasaları ortaya koyarak, feodal sistemin modern kapitalist ekonomiden nasıl farklılaştığını göstermeye odaklanıyor.

Kula’ya göre feodal ekonomi, piyasa yasalarına değil, toplumsal statü, yükümlülük ve geleneklere dayalı bir değişim düzenine sahipti. Toprak, üretimin merkeziydi ama değer yaratımı bireysel çıkarla değil, hiyerarşik ilişkilerle belirleniyordu. Üretici köylü emeğinin büyük kısmını doğrudan pazara değil, feodal beylerin taleplerine yönlendiriyordu. Bu durum, ekonomik davranışların rasyonel kar arayışından ziyade toplumsal konumun gereklerine göre şekillendiğini ortaya koyuyor.

Eserde dikkat çekici olan, Kula’nın feodalizmi durağan değil, kendi iç çelişkileriyle dönüşen bir sistem olarak yorumlaması. Nüfus artışı, toprak kıtlığı, vergi yükleri ve para ekonomisinin gelişimi, bu modelin sınırlarını zorlayan unsurlar olarak ele alınıyor. Feodal sistemin çözülüşü, kapitalizmin yükselişine giden çizgide doğal bir ilerleme değil, yapısal gerilimlerin sonucu olarak açıklanıyor.

‘Feodalizmin Ekonomik Teorisi’ (‘An Economic Theory of the Feudal System: Towards a Model’), iktisat tarihi ile toplumsal teori arasında köprü kuran özgün bir çalışma olarak öne çıkıyor. Kula, ekonomiyi soyut rakamlarla değil, tarihsel toplumsal ilişkilerin canlı bir organizması olarak ele alıyor.

  • Künye: Witold Kula – Feodalizmin Ekonomik Teorisi: 1600’lerden 1800’lere Polonya Ekonomisi için Bir Model, çeviren: Oğuz Esen, Efil Yayınevi, iktisat, 292 sayfa, 2025