Çiğdem Kafescioğlu – Konstantinopolis (2025)

Çiğdem Kafescioğlu bu çalışmasında, kentin Bizans’tan Osmanlı’ya uzanan dönüşümünü kültürel etkileşimler bağlamında inceliyor. ‘Konstantinopolis: İstanbul İmparatorluk Başkentinde Mekânın ve İmgenin Yeniden İnşası’ (‘Constantinopolis/Istanbul: Cultural Encounter’), İstanbul’un yalnızca bir başkent değil, farklı uygarlıkların, inançların ve sanat geleneklerinin kesişim noktası olduğunu gösteriyor. Kafescioğlu, Bizans mirasının Osmanlı döneminde tamamen yok edilmediğini, aksine yeni iktidar yapısı içinde yeniden yorumlanarak yaşatıldığını vurguluyor.

Eserde, Bizans mimarisi ile Osmanlı üslubunun iç içe geçtiği yapılar, şehir planındaki değişiklikler ve kamusal alanların yeniden işlevlendirilmesi ayrıntılı biçimde ele alınıyor. Kafescioğlu, Ayasofya’dan Topkapı Sarayı’na, surlardan camilere uzanan mimari dönüşümleri, hem siyasi güç gösterisi hem de kültürel sürekliliğin ifadesi olarak yorumluyor. Kentin çok dinli ve çok etnik yapısının, ticaret ağlarının ve diplomatik ilişkilerin şehir dokusuna nasıl yansıdığını da inceliyor.

Yazar, Osmanlı İstanbul’unun yalnızca geçmişi devralan değil, aynı zamanda onu dönüştüren yaratıcı bir merkez olduğunu savunuyor. Bu süreçte görsel kültür, el sanatları, yazılı kaynaklar ve seyyah anlatıları üzerinden, kentin kimliğinin sürekli yeniden üretildiğini gösteriyor. Kitap, İstanbul’u tarihin belirli bir dönemine sıkıştırmadan, onu bir kültürel karşılaşmalar ve müzakereler alanı olarak ele alıyor. Böylece okuyucu, kentin çok katmanlı geçmişini, estetik ve politik bağlamıyla birlikte kavrıyor.

  • Künye: Çiğdem Kafescioğlu – Konstantinopolis: İstanbul İmparatorluk Başkentinde Mekânın ve İmgenin Yeniden İnşası, çeviren: Ayşen Gür, Koç Üniversitesi Yayınları, mimari, 336 sayfa, 2025

Bruno Zevi – Mimarlığı Görebilmek (2025)

Bruno Zevi, bu klasikleşmiş çalışmasında mimarlığı yalnızca biçim ve cephe üzerinden değerlendiren geleneksel bakış açısını eleştiriyor. ‘Mimarlığı Görebilmek’ (‘Saper Vedere l’Architettura’), mimarlığın yüzeysel görsel etkilerle değil, iç mekân deneyimiyle anlaşılması gerektiğini savunuyor. Zevi’ye göre bir binayı anlamak, onun içinden geçmeyi, hacmini hissetmeyi ve mekânsal örgüsünü kavramayı gerektiriyor. Mimarlık, dış görünüşten çok iç boşlukla ve bu boşluğun nasıl yaşandığıyla anlam kazanıyor.

Yeni baskısıyla raflardaki yerini alan kitap, mimarlığın yalnızca teknik bir disiplin değil, aynı zamanda zamana, kültüre ve insana dair bir anlatı biçimi olduğunu vurguluyor. Zevi, mekânın hareketle ve zamanla kurduğu ilişkiye dikkat çekiyor. Yapının bir sinema sahnesi gibi deneyimlendiğini, insanın hareket ettikçe algısının değiştiğini ifade ediyor. Bu anlayışla mimarlığı donuk bir nesne gibi değil, yaşayan bir organizma gibi ele alıyor. Böylece yapının iç mekânları, ışık kullanımı, geçiş alanları ve dolaşım kurgusu mimarlığın özü haline geliyor.

Bruno Zevi, özellikle klasik mimarlık anlayışını ve onun simetri, oran, anıtsallık gibi ilkelerini sorguluyor. Modern mimarlığın, mekânı özgürleştiren ve deneyime açık hale getiren yönünü öne çıkarıyor. Le Corbusier, Frank Lloyd Wright gibi mimarları bu bakışla değerlendiriyor. Kitap, mimariyi “görmeyi bilmek” için yalnızca gözle değil, bedenle ve zihinle algılamanın önemini anlatıyor. Böylece mimarlık, izlenen değil yaşanılan bir sanat haline geliyor. Zevi’nin yaklaşımı, mimarlık eleştirisine dinamik, insani ve çağdaş bir yön kazandırıyor.

  • Künye: Bruno Zevi – Mimarlığı Görebilmek, çeviren: Alp Tümertekin, Arketon Yayıncılık, mimari, 176 sayfa, 2025

Godfrey Goodwin – Osmanlı Mimarlığı Tarihi (2025)

Osmanlı mimarisi, yalnızca bir yapı sanatı değil, aynı zamanda bir medeniyetin estetik ve politik kimliğini yansıtan bir anlatı sunuyor. Godfrey Goodwin, bu kapsamlı çalışmasında, Osmanlı mimarisini kronolojik bir çerçevede ele alıyor ve dönemin sosyal, dini, siyasi etkilerini yapılar üzerinden okumaya olanak tanıyor. ‘Osmanlı Mimarlığı Tarihi’ (‘A History of Ottoman Architecture’), erken Osmanlı dönemiyle başlayarak klasik çağa ve geç döneme kadar ilerliyor. Bu süreçte mimaride görülen sadelikten süslemeye, işlevsellikten sembolizme doğru evrilen bir çizgi dikkat çekiyor.

İlk bölümlerde, Bursa ve Edirne’deki erken dönem yapıları merkeze alıyor. Bu yapılar, Selçuklu etkisini taşıyan ama giderek özgünleşen bir üslubu yansıtıyor. Ardından İstanbul’un fethiyle birlikte mimari anlayışta büyük bir dönüşüm yaşanıyor. Ayasofya’nın dönüştürülmesi, cami mimarisinde merkezi kubbenin baskın unsur haline gelmesine yol açıyor. Goodwin, özellikle Mimar Sinan’ın yapıtlarını merkeze alarak klasik dönemin estetik doruğuna ulaştığını vurguluyor. Sinan’ın Süleymaniye ve Selimiye camileri, hem teknik yenilik hem de simgesel anlam açısından öne çıkıyor.

Kitapta yalnızca camiler değil, medreseler, türbeler, saraylar, çarşılar ve hamamlar gibi yapılar da yer buluyor. Osmanlı mimarisi, yalnızca bir inşaat faaliyeti değil, sosyal yapının ve kamusal yaşamın kurucu unsuru olarak görülüyor. Goodwin, yapıların yerleştirildiği kent dokusuna, onların çevreyle kurduğu ilişkiye de dikkat çekiyor. Geç dönem mimarisi içinse Batı etkisiyle ortaya çıkan değişimleri tartışıyor. Bu dönemde klasik formun dışına çıkan yeni arayışlar dikkat çekiyor ve bu durum mimarinin kimlik arayışına dönüştüğünü gösteriyor.

  • Künye: Godfrey Goodwin – Osmanlı Mimarlığı Tarihi, çeviren: Müfit Günay, Kabalcı Yayınları, mimari, 730 sayfa, 2025

Hasan Fethi – Birlikte İnşa Etmek (2025)

Mimarlık yalnızca estetik ya da elitlere özgü bir uğraş değil, halkın ihtiyaçlarına cevap veren yaşamsal bir araç olarak da şekilleniyor. Hasan Fethi, bu eserinde Mısır’daki Yeni Gurna köyünü merkeze alarak yoksul topluluklar için mimarlığın nasıl dönüştürücü bir güç haline gelebileceğini gözler önüne seriyor. ‘Birlikte İnşa Etmek: Yeni Gurna’nın Öyküsü’ (‘Architecture for the Poor: An Experiment in Rural Egypt’), geleneksel yapı teknikleriyle modern mimariyi birleştirerek halkın katılımını esas alan bir yaklaşımla köy planlamasını nasıl gerçekleştirdiğini anlatıyor. Beton ve çelik gibi pahalı ve yabancı malzemeler yerine, yerel halkın bildiği ve rahatça kullanabildiği kerpiç gibi doğal malzemelere yöneliyor.

Fethi’nin hedefi yalnızca ev inşa etmek değil, aynı zamanda köylülerin kendi barınma ihtiyaçlarını karşılayabilecek bilgi ve becerileri edinmesini sağlamak oluyor. Kitap boyunca sadece bir mimarlık deneyiminin değil, aynı zamanda kültürel ve toplumsal bir uyanışın öyküsü aktarılıyor. Fethi, tasarım sürecine köylüleri dahil ederek onların taleplerini dikkate alıyor. Bu yönüyle proje, dayatmacı planlamalara karşı bir alternatif sunuyor. Aynı zamanda toplumsal eşitsizliğe karşı bir duruş sergiliyor.

Hasan Fethi’nin yaklaşımı, mimarlığın bir sınıfa değil, tüm insanlara ait olduğunu savunuyor. Kitap, yalnızca mimar adaylarına değil, toplumsal adalet ve sürdürülebilir kalkınma ile ilgilenen herkese ilham veriyor. ‘Birlikte İnşa Etmek’, mimarlığın insani yüzünü hatırlatıyor.

  • Künye: Hasan Fethi – Birlikte İnşa Etmek: Yeni Gurna’nın Öyküsü, çeviren: Serpil Özaloğlu Merzi, Arketon Kitap, mimari, 320 sayfa, 2025

Juhani Pallasmaa – Düşünen El (2025)

Juhani Pallasmaa’nın bu kitabı, mimarlıkta bedenin bilgeliğini ve sezgisel düşüncenin önemini vurgulayan felsefi bir manifesto. ‘Düşünen El: Mimaride Varoluşsal ve Bedenleşmiş Bilgelik’ (‘The Thinking Hand: Existential and Embodied Wisdom in Architecture’), elin yalnızca bir araç değil, düşüncenin etkin bir parçası olduğunu gözler önüne seriyor. Modern mimarlığın yalnızca görsel estetikle sınırlı kaldığını ve bedenin bütüncül algısının ihmal edildiğini savunuyor. Ona göre, tasarım süreci yalnızca zihinsel bir etkinlik değil, aynı zamanda dokunsal, ritmik ve bedensel bir pratiktir.

Kitap, elin tarih boyunca sanat, zanaat ve düşünceyle kurduğu ilişkiyi ele alırken, zihin-beden ayrımına karşı çıkıyor. Pallasmaa, Descartes’tan bu yana yerleşen dualist anlayışın mimarlık pratiğini mekanikleştirdiğini belirtiyor. Bu anlayışın yerine, bedenin hafızasını, sezgisel bilgeliğini ve duyusal deneyimlerini merkeze alan bir yaklaşımı öneriyor. Özellikle elin öğrenen, hisseden ve düşünen bir uzuv olduğunu vurgulayarak, ustalığın yalnızca teknik bilgi değil, aynı zamanda bedensel farkındalıkla inşa edildiğini ifade ediyor.

Pallasmaa, ustaların ellerinde şekillenen yapıların bir tür “bedensel düşünce” ürünü olduğunu söylüyor. Bu düşünce, yalnızca fiziksel formda değil, mekânın ruhunda, malzemeyle kurulan ilişkide ve kullanıcıyla yaşanan etkileşimde hayat bulur. Elin düşünsel katılımı olmadan yapılan tasarımların, ruhsuz ve yüzeysel kalacağını savunuyor.

Sonuç olarak bu kitap, mimarlığı salt teknik bir üretim değil, insanın varoluşsal deneyiminin bir yansıması olarak görüyor. Kitap, hem mimarlara hem de sanatla uğraşanlara; zanaat, beden ve bilgelik arasındaki ilişkiyi yeniden düşünmeleri için derinlikli bir davet.

  • Künye: Juhani Pallasmaa – Düşünen El: Mimaride Varoluşsal ve Bedenleşmiş Bilgelik, çeviren: Ayşegül Yıldırım, İnka Kitap, inceleme, 152 sayfa, 2025

Kolektif – Macarların Tasarımları Türkiye’de (2025)

‘Macarların Tasarımları Türkiye’de’, Türk-Macar mimari ilişkileri odağında, Türkiye ile Avrupa arasındaki kültürel etkileşimi ele alan özgün bir çalışma.

Kitapta, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan dönemde, mimarlık aracılığıyla kurulan çok katmanlı ilişkiler anlatılıyor. Türk mimarisine duyulan ilginin oryantalist bakıştan modern mimarlık ilkelerine geçiş süreci çizimler ve metinlerle belgeleniyor. Türk ve Macar araştırmacıların ortak emeğiyle hazırlanan bu içerikler, ilk kez bu kapsamda bir araya getirilmiş.

Prof. Dr. János Krähling’e göre, Osmanlı’nın Avrupa’daki etkinliğinin azalmasından sonra bile, Türk mimarlığı Avrupa’da ilgi görmeye devam etmiştir. Guarini’nin Mağribi mimariden ilhamı ve Fischer von Erlach’ın Osmanlı anıtlarını içeren çalışmaları bu sürekliliği yansıtır.

Macar mimarisinin anıtları arasında, Macar romantik tarihselciliğinin önemli bir örneği olan Tata şehrindeki Saray Bahçesi’nde yer alan Türk mescidi gibi bu sürece uygun anıtları da bulabiliriz. Oryantalist formların romantik çağrışımı başlangıçta bu ilişkilerle karakterize edilmiştir. Daha sonra mûtat işveren, jüri, tasarım ve inşaat faaliyetleri kapsamında Türkiye ile ilgili mimari projeler profesyonel kamu yaşamının bir parçası haline gelmiştir.

Bu bağlamda oryantalist etkiler zamanla daha kurumsal mimari iş birliklerine dönüşmüştü.

Kitapta yer alan mimari çizimler, Osmanlı İmparatorluğu’nun önemli eski Avrupalı ortakları olan Macaristan, Almanca konuşan ülkeler ve İtalya arasındaki mimari bağlantıları sunuyor.

Kitap, Macaristan, Almanca konuşan ülkeler ve İtalya ile Osmanlı arasındaki mimari bağları vurgularken, Macar mimarların Türkiye’de gerçekleştirdikleri ya da tasarladıkları yapılar üzerinden karşılıklı kültürel aktarımı gözler önüne seriyor.

  • Künye: Kolektif – Macarların Tasarımları Türkiye’de: 19. ve 20. Yüzyılda Macar-Türk Mimarlık İlişkileri, editör: Gergő Máté Kovács, Zafer Sağdıç, YEM Yayın, mimari, 192 sayfa, 2025

Georg Dehio, Aloïs Riegl – Restore Etmeyelim, Koruyalım! (2025)

‘Restore Etmeyelim, Koruyalım!’ başlığını taşıyan bu kitap, Georg Dehio ve Aloïs Riegl’ın, eski eserleri tamamlamaya, hatta yeniden inşaya odaklı restorasyon anlayışını eleştiren ve somut örnekler üzerinden tartışan metinlerini içeriyor.

Kitap, anıt koruma bilimi ve felsefesinin temellerini atan iki önemli metindir. Her iki yazar da, on dokuzuncu yüzyılda hızla gelişen restorasyon pratiklerine eleştirel bir yaklaşım getirerek, dönemin koruma anlayışını ve tarihsel mirasın geleceğe aktarılma biçimlerini derinden etkilemiştir. Dehio ve Riegl, anıtların sadece estetik değerlere sahip nesneler olmadığını, aynı zamanda tarihsel ve kültürel bir hafıza taşıdıklarını vurgularlar.

Dehio’nun eseri, on dokuzuncu yüzyıldaki anıt koruma çabalarının tarihsel gelişimini ve bu süreçteki kurumsal yapılanmaları inceler. O dönemde yaygın olan “stil birliği” ilkesine dayalı, çoğu zaman özgünlükten uzak restorasyon pratiklerine karşı çıkar. Dehio, anıtın yaşını ve geçirdiği değişikleri gösteren izlerin korunması gerektiğini, aşırı müdahalelerin eserin tarihsel değerini yok ettiğini savunur. Ona göre, bir anıtı restore etmek yerine, mevcut haliyle korumak ve yaşlılık izlerini de birer değer olarak kabul etmek esastır. Bu yaklaşım, koruma bilimine “özgünlük” ve “belgeleme” gibi kavramları kazandırmıştır.

Aloïs Riegl ise, anıt değerlerini felsefi bir zemine oturtur. Riegl, anıtların sahip olduğu farklı değer türlerini (tarihsel değer, yaş değeri, sanatsal değer vb.) detaylıca analiz eder. Özellikle “yaş değeri” kavramını öne çıkarır; yani, bir anıtın zamanla yıpranmışlığının, aşınmalarının ve bozulmalarının da kendi başına bir estetik ve tarihsel değer taşıdığını savunur. Bu yaklaşım, anıtın geçirdiği süreci ve ona dokunan zamanın izlerini koruma fikrinin temelini oluşturur. Riegl, restorasyonun, anıtın “yaş değerini” yok etme riski taşıdığına dikkat çeker.

Her iki yazar da, anıtların geçmişle gelecek arasında bir köprü olduğunu ve bu köprünün tahrip edilmemesi gerektiğini savunur. Onlar için koruma, yok olanı yeniden inşa etmekten ziyade, var olanı anlamak ve gelecek nesillere aktarmaktır. Dehio’nun pratik koruma anlayışı ve Riegl’in felsefi derinliği, anıt koruma prensiplerinin bugünkü halini almasında kilit rol oynamıştır.

Bu iki düşünürün eserleri, “Restore etmeyelim, koruyalım!” sloganıyla özetlenen bir felsefeyi temsil eder. Anıtların, sadece güzel yapılar veya sanat eserleri değil, aynı zamanda tarihi birer belge ve kültürel kimliğin taşıyıcıları olduğu fikrini pekiştirmişlerdir. Bu eserler, modern koruma etiğinin temel taşlarını oluşturarak, dünya miras alanlarının korunmasında uluslararası standartların geliştirilmesine de zemin hazırlamıştır.

  • Künye: Georg Dehio, Aloïs Riegl – Restore Etmeyelim, Koruyalım!, çeviren: Hüseyin Tüzün, Erdem Ceylan, Arketon Yayıncılık, mimari, 124 sayfa, 2025

Yağmur Çetgin – Sonsuz Mekân – Formsuz Mimarlık (2025)

Yağmur Çetgin’in bu özgün çalışması, yirminci yüzyılın iki sıra dışı figürünü, sürrealizmin sınırlarını zorlayan Georges Bataille ile mimarinin geleneksel kalıplarına meydan okuyan Frederick Kiesler’i odağına alarak, sürrealizmin eleştirel mimarlık anlayışına yeni bir ışık tutuyor. Yağmur Çetgin, bu incelemesinde, Bataille’ın çığır açan “formsuz mimarlık” kavramı ile Kiesler’in devrim niteliğindeki “sonsuz mekân” düşüncesini derinlemesine ele alarak, sürrealizmin mimarlık disiplinine getirdiği özgün eleştirel perspektifi aydınlatmayı amaçlıyor.

Çetgin’in de belirttiği gibi, sürrealist hareketin önde gelen isimleri, rasyonalizmin ve onun yaşam üzerindeki tartışmasız egemenliğinin bir yansıması olarak gördükleri egemen mimarlık anlayışına yazıları aracılığıyla güçlü bir şekilde karşı çıkmışlardır. Ancak, bu eleştirel duruşlarına rağmen, sürrealistler genel olarak alternatif bir mimarlık arayışına doğrudan girişmemişlerdir.

Tam da bu noktada, Frederick Kiesler, Çetgin’in çalışmasında vurguladığı üzere, önemli bir istisna teşkil etmektedir. Kiesler’in geliştirdiği “sonsuz mekân” kavramı, yerleşik ve kabul görmüş mimarlık anlayışının temelden sökülmesinde ve yeniden düşünülmesinde hayati bir rol oynamıştır. Çetgin’in analizine göre, Georges Bataille’ın radikal “formsuzluk” düşüncesi, Kiesler’in “sonsuzluk” arayışını tamamlayıcı bir nitelik taşımaktadır. Bu iki vizyoner isim, özellikle İkinci Dünya Savaşı’nın ardından yeniden canlanan avangard sanat ve düşünce akımları içerisinde, başta etkili Sitüasyonist Enternasyonal olmak üzere, mimarlığı ve şehircilik pratiklerini mevcut kalıplarından çıkarma ve dönüştürme çabalarında öncü bir rol üstlenmişlerdi. Çetgin’in bu çalışması, Bataille ve Kiesler’in bu öncü katkılarını detaylı bir şekilde inceleyerek, sürrealizmin mimarlık ve şehircilik alanındaki kalıcı etkisini anlamamıza olanak tanıyor.

  • Künye: Yağmur Çetgin – Sonsuz Mekân – Formsuz Mimarlık, İletişim Yayınları, mimari, 98 sayfa, 2025

Christina Riggs – Antik Mısır Sanatı ve Mimarisi (2025)

Christina Riggs, Antik Mısır’ın binlerce yıllık tarihini kapsayan zengin sanatsal ve mimari mirasını kısa ve öz bir şekilde sunuyor. ‘Antik Mısır Sanatı ve Mimarisi’ (‘Ancient Egyptian Art and Architecture: A Very Short Introduction’), okuyucuları Antik Mısır’ın tapınaklarından mezarlarına, heykellerinden resimlerine kadar çeşitli mimari eserleriyle tanıştırırken, bu eserlerin kültürel ve dini bağlamlarını da açıklıyor.

Kitapta, Antik Mısır sanatının ve mimarisinin zaman içinde nasıl değiştiği, farklı dönemlerde hangi stillerin öne çıktığı ve bu değişimlerin nedenleri ele alınıyor. Riggs, Antik Mısır sanatının sadece estetik bir ifade biçimi olmadığını, aynı zamanda firavunların gücünü ve tanrılarla olan ilişkilerini simgelediğini vurguluyor. Tapınaklar ve mezarlar gibi mimari yapılar, sadece dini törenler için değil, aynı zamanda firavunların ve rahiplerin otoritesini göstermek için de kullanılıyordu.

Riggs, Antik Mısır sanatının ve mimarisinin sadece Mısır’da değil, aynı zamanda diğer kültürlerde de büyük bir etki yarattığını belirtiyor. Antik Mısır eserleri, günümüzde dünyanın dört bir yanındaki müzelerde sergileniyor ve milyonlarca insan tarafından hayranlıkla izleniyor. Kitap, Antik Mısır sanatının ve mimarisinin günümüzdeki önemini ve etkisini de ele alıyor.

  • Künye: Christina Riggs – Antik Mısır Sanatı ve Mimarisi, çeviren: Özlem Özlen Şimşek, Say Yayınları, sanat, 160 sayfa, 2025

Deniz Esemenli – İstanbul’da Osmanlı Mimarisi ve Hayatına Dair Düşünceler (2025)

Bu eser, Osmanlı âdabının İstanbul mimarisi, kültürü ve saray yaşantısına olan katkısını tarihsel bir perspektifle inceliyor. Kitap, Deniz Esemenli’nin düşünce ve yorumlarını yansıtan makalelerden oluşuyor. Osmanlı ideolojisinin İstanbul ve Boğaziçi mimarisine yansımasını ele alan makalelerle başlayan eser, Osmanlı sarayları üzerine ayrı bir kitapta toplanan makalelerle devam ediyor.

Yazarın “700. Kuruluş Yılında İstanbul’daki Osmanlı Mimari Eserleri” adlı kitaba yaptığı kapsamlı katkı, bu konudaki makalelerin temelini oluşturuyor. 16. yüzyılın önemli figürleri Mimar Sinan ve Barbaros Hayreddin Paşa’ya odaklanılıyor ve Osmanlı mimarisi ile Mimar Sinan hakkında bir yorum kitabı yazılıyor. Abdülaziz’in Avrupa seyahati ve Fransa İmparatoriçesi Eugenie’nin ziyareti inceleniyor.

“Mimari ve Üslup” başlığı altında, bazı külliyeler ve yapı tipleri ayrı metinler halinde ele alınıyor ve Osmanlı Barok üslubunun mimariye etkisi üzerinde duruluyor. Kronolojik olarak, Haliç iskeleleri ve Kadıköy hal binası makaleleriyle Cumhuriyet dönemine geçiliyor. “Keyif” başlığı altında ise Kapalıçarşı, Osmanlı sarayında ziyafet, tarihte yıkanma kültürü ve Osmanlı hamamının saraya yansıması gibi konulara yer veriliyor.

Eser, Osmanlı âdabının mimari ve kültürel mirasa etkilerini geniş bir yelpazede ele alarak, okuyucuya dönemin yaşam tarzı ve sanatsal anlayışı hakkında kapsamlı bir bakış açısı sunuyor.

  • Künye: Deniz Esemenli – İstanbul’da Osmanlı Mimarisi ve Hayatına Dair Düşünceler, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, mimari, 791 sayfa, 2025