Kolektif – Anadolu’nun İmarında Yarışmalar (2023)

Kuşkusuz, mimari proje yarışmaları, Cumhuriyetin ilanının hemen ardından ülkede modern mimari kimliğin oluşturulması ve modern mimarlık anlayışının yaygınlaştırılması sürecinde önemli roller üstlendi.

Anadolu’nun farklı şehirlerinde kamu yapılarına odaklanan mimari proje yarışmaları düzenlenmiştir.

Bu kitap, İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük kentlerin dışındaki Anadolu coğrafyasında, modern mimarlık örneklerinin belgelendiği bir çalışma olmanın ötesinde, 1930-1990 yılları arasındaki bir dönemin “mimarlık ortamının” anlaşılmasına katkı sağlıyor.

Literatüre eksik olarak eklemlenmiş veya hiç ele alınmamış yarışmaları belgelemek, yapıların güncel durumlarını ortaya koymak ve sonuç olarak mimarlık yazınına bir kaynak eser kazandırmak hedefiyle tasarlanmış geniş katılımlı bir projedir.

Mimari projelerin gerçekleştirildiği 10’ar yıllık periyotlar halinde ait oldukları dönemlerin sosyal, kültürel ve siyasi bağlamları da dikkate alınarak, seçilen yapılar değerlendirilmiş, analiz edilmiş.

  • Künye: Kolektif – Anadolu’nun İmarında Yarışmalar (1930-1990), editör: Filiz Sönmez, Semra Arslan Selçuk, İdealKent Yayınları, mimari, 480 sayfa, 2023

Işıl Çokuğraş, C. İrem Gençer – Kurmak ve Onarmak (2023)

‘Kurmak ve Onarmak’, Türkiye’nin ilk kadın mimarlarından Mualla Eyüboğlu’nun kişisel arşivinden yola çıkarak hayatını ve 1940’lardan 1980’lere kadar süren meslek yaşantısını inceliyor.

Eyüboğlu Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Mimarlık Bölümü’nden mezun olduktan hemen sonra Cumhuriyet ideolojisinin en önemli girişimlerinden Köy Enstitüleri’nin kuruluşunda çalışmış; kariyerinin sonraki dönemlerinde ise Topkapı Sarayı, Rumelihisarı gibi anıtsal Osmanlı eserlerinin restorasyonunda görev almıştı.

Mualla Eyüboğlu’nun arşivinden otobiyografik notlar, mektuplar, mesleki defterler, çizimler, yapı fotoğraflarından restorasyon süreçlerine ait yazışmalara kadar çok çeşitli belge, mimarın portresini yeniden inşa etmenin yanında dönemin mimarlık ve restorasyon, düşün ve uygulama ortamını da kavramamıza yardımcı oluyor.

  • Künye: Işıl Çokuğraş, C. İrem Gençer – Kurmak ve Onarmak: Mimar-Restoratör Mualla Eyüboğlu (1919-2009), İstanbul Araştırmaları Enstitüsü Yayınları, biyografi, 420 sayfa, 2023

Mahmut Davulcu – Türkiye’de Halk Mimarisi ve Geleneksel Yapı Ustalığı (2021)

Somut kültürel mirasımızın olduğu kadar somut olmayan kültürel mirasımızın da önemli bir parçasını oluşturan halk mimarisi olgusu, Türk kültür tarihi yazıcılığında oldukça ihmal edilen konulardan birisidir.

Birkaç nesil öncesine değin halk mimarisine hayat veren geleneksel yapı ustalarıyla tespit, derleme ve belgeleme çalışmalarının yeterli ölçüde yapılmamış olması son derece büyük ve telafisi mümkün olmayan kayıplara neden olmuş, halk mimarisine ilişkin zengin bellek kayıt altına alınarak arşivlenememiştir.

Hiç şüphesiz halk mimarisi halkbilimin spesifik, çalışma gerçekleştirilmesi zor ve meşakkatli konularından birisidir.

Bu konuda çalışan ve emek sarf eden araştırmacıların niceliksel açıdan yetersizliğinin ve çalışmaların halkbilimin diğer konularına göre oldukça gecikmesinin önemli nedenlerinden birisi de budur.

Yirmi yılı aşkın bir zaman dilimine yayılmış olan saha araştırması, yayın faaliyeti ve entelektüel çabanın bir seçkisi olan bu kitap halk mimarisi ile geleneksel yapı ustalığını konu edinmekte ve literatürdeki önemli bir boşluğu doldurmayı amaçlamaktadır.

  • Künye: Mahmut Davulcu – Türkiye’de Halk Mimarisi ve Geleneksel Yapı Ustalığı, Gece Kitaplığı, mimari, 566 sayfa, 2021

Özlem Kevseroğlu – Hafıza Peyzajları (2023)

Tarihsel süreç içerisinde yaşamların hayat bulduğu kültürel peyzajlar, bireylerin ve toplumların davranışını ve yaşam biçimlerini etkileyen kolektif belleğin geçtiği alanlardır.

Kültürel peyzajlara yaşam veren, insan ve doğanın karşılıklı etkileşimi sonucunda üretilen çevrelerde insanın doğa karşısında sunduğu katkı, o coğrafyada yere özgü değerler oluşturur.

Tarihsel süreçte peyzajda yaşamış olan kültürlerin izlerini taşıyan bu değerler, günlük yaşam biçiminin oluştuğu bir sahne ve yaşamın temsil alanı olarak değerlendirilebilir.

“Doğa” ve “kültür” arasındaki etkileşimle oluşan kültürel peyzajlar, kültür grubu tarafından belirli bir zamanda yaşamış veya halen yaşamakta olan topluluğun gündelik yaşamlarında sahip oldukları devingen çevrelerdir.

Bu çalışmada “peyzaj” kavramı, insan ve doğanın karşılıklı etkileşimleri sonucu yapılı çevreye yansıyan kolektif hafızanın üretim sahnesi olarak tanımlanıyor.

Sahne olarak vadilerdeki köy mahali, gündelik sosyo-mekansal etkileşimler aracılığı ile üretilen bir uzam olarak geçiyor.

Kayseri Melikgazi ilçesinde yer alan Derevenk- Gesi ve Koramaz Vadileri ve içerisinde bulunan yerleşimler, Gayrimüslim – Müslüman nüfusun bir aradalıklarını 20. yüzyılın başlarına kadar devam ettirebilmiş ve bunun sonucu olarak somut ve somut olmayan kültür mirası değerlerinin zenginliği açısından değerli bulunduğu için bu çalışmaya konu olmuş.

Geçmişten bu yana sosyal, ekonomik ve kültürel etkenler, vadilerde bulunan bu köylerin doğal ve fiziksel strüktürünün bir parçası olmuştur.

Bu kırsal karakterdeki yerleşimler, çeşitli doğal, sosyo–kültürel, ekonomik, siyasi nedenlerden dolayı nüfus kaybına uğramıştır ve halen de nüfus kayıpları devam ediyor.

Bu kayıplara rağmen her yerleşim kendine özel hafızaları, eylemleri ve olayları ile geçmişe ışık tutuyor.

Farklı kökenlere ait toplumların bir arada yaşadığı yerleşimlerde ve buna bağlı olarak oluşan kültürel peyzajlar bize yerleşimlerin fiziksel olmayan zihinsel katmanlarını ortaya çıkarmakla birlikte geçmişe dönük yaşantılarla ilgili ipuçları da veriyor.

Tarihten bu yana insanın doğa ile birlikte uyum içerisinde yaşadığının yansımalarını görebileceğimiz vadi köyleri, sahip olduğu değerleri ile yaşatılması gereken eşsiz coğrafyalardır.

Kayseri’nin kuzeydoğusunda yer alan Derevenk, Gesi ve Koramaz vadi yerleşimlerinde bulunan 14 kırsal karakterdeki yerleşimin kültürel peyzaj bağlamında somut ve somut olmayan kültür varlıkları üzerinden, bütüncül bir perspektifle birbiri arasındaki ilişki ağlarını incelemek Kayseri’nin geçmişten bugüne hafıza peyzajları üzerine düşünmemizi sağlayacaktır.

  • Künye: Özlem Kevseroğlu – Hafıza Peyzajları: Kayseri Derevenk, Gesi ve Koramaz Vadi Yerleşimleri Üzerine, İdealKent Yayınları, mimari, 260 sayfa, 2023

El Lisitzki – Rusya’da Konstrüktivist Mimarlık (2023)

El Lisitzki’nin metinlerinden oluşan ‘Rusya’da Konstrüktivist Mimarlık’, dönemin kaynak niteliğindeki yazı, çizim ve fotoğraflarını içeriyor.

Toplamın ana metnini El Lisitzki, 1929’da yazmış; metin 1930’da Viyana’da, ‘Russland. Die Rekonstruktion der Architektur in der Sowjetunion’ (‘Rusya. Sovyetler Birliği’nde Mimarlığın Yeniden İnşası’) başlığıyla yayımlanmış.

Toplamda bu ana metnin yanı sıra, El Lisitzki’nin 1921-1926 yılları arasında kaleme aldığı beş sanat yazısı da bulunuyor.

Rus avangardının kaynak metinleri arasında bulunan bu yazılar, süprematist sanattan konstrüktivist mimarlığa geçiş sürecini sergiliyor.

Özellikle Proun Odası’nı ele aldığı 1923 tarihli metin bu geçiş noktasını gösteren bir belge.

Toplamın ekinde, biri Rusya’dan, diğeri Almanya’dan, dönemin önde gelen iki mimarının, Rusya’nın mimarlık ortamına, özellikle de konstrüktivist mimarlığa bakışını aktaran iki yazısı yer alıyor.

Moisei Ginzburg’un yazısı 1928, Bruno Taut’un yazısı ise 1929 tarihli.

Kitapta, El Lisitzki, konstrüktivizmin doğuşunu şöyle anlatıyor:

“…iki ayrı görüş ortaya çıktı. İlki, ‘dünyayı görme yoluyla, renkler aracılığıyla kavrarız’, ikincisi  ise ‘dünyayı dokunma yoluyla, maddeler aracılığıyla kavrarız’ idi. Her ikisi de dünyayı geometrik bir düzen olarak kabul ediyordu. Madde aracılığını öne süren ikinci görüş, nesnelere yalnızca bakmayı değil, aynı zamanda dokunmayı da gerektiriyordu. Tasarımın kurulması, her seferinde varsayılan malzemeye özgü özelliklerden yola çıkıyordu. Bu hareketin öncüsü (Tatlin), malzemeye sezgisel bir sanatsal ustalıkla hükmetmenin, malzemelerin sağladığı temel bilgilerden yola çıkarak nesnelerin kurulabileceği buluşlara yol açacağını ve bunun bilimsel tekniğin rasyonel yöntemlerinden bağımsız olacağını varsayıyordu. Bunu Üçüncü Enternasyonal Anıtı tasarısında kanıtlayabileceğine inanıyordu. Bu çalışmayı herhangi bir özel teknik veya statik bilgi olmadan yapmış ve böylece görüşünün doğruluğunu ispatlamıştı. Bu, ‘teknik’ ile ‘sanatsal” arasında bir sentez yaratmaya yönelik ilk girişimlerden biridir. Yeni inşa sanatının, hacmi gevşetme ve dış ile için mekânsal olarak iç içe geçmesini yaratma çabası burada ifadesini buluyor. Bu tasarımda, örneğin Horsabad’daki Sargon piramidinde de gördüğümüz, çok eski bir biçim kurulumu yeni bir malzemeyle, yeni bir içeriğe hizmet etmek üzere gerçekten yeniden yaratılmıştı. Bu çalışma ve malzeme ile modellerin dahil olduğu bir dizi başka deney ‘konstrüktivizm’ adlandırmasını doğurdu…”

  • Künye: El Lisitzki – Rusya’da Konstrüktivist Mimarlık, çeviren: Mehmet Kerem Özel, Arketon Yayıncılık, mimari, 136 sayfa, 2023

Jacques Derrida – Mimarlık ve Dekonstrüksiyon (2023)

Dekonstrüksiyon düşüncesinin yaratıcısı ve geliştiricisi olan felsefeci Jacques Derrida’nın ‘Mimarlık ve Dekonstrüksiyon’ başlıklı kitabı raflardaki yerini aldı.

‘Mimarlık ve Dekonstrüksiyon’, Derrida’nın söyleşilerinden, girdiği tartışmalardan ve yazılarından oluşuyor.

Ünlü felsefecinin yazıştığı, tartıştığı, söyleştiği mimarlar arasında, dekonstrüktif mimarlığın öncülerinden Daniel Libeskind ve Peter Eisenman da yer alıyor.

Derrida’nın katkıda bulunduğu Paris La Villette projesinin mimarı Bernard Tschumi ise tüm tartışmaların odak noktasında bulunuyor.

Jacques Derrida, bir söyleşisinde, yöntem olarak mimari dekonstrüksiyon üzerine şunları söylüyor: “Dekonstrüksiyon, inşa edilmiş olanı dekonstrüksiyona uğratmayı bekleyen mimarın yönteminden ibaret değil; daha ziyade tekniğin kendisine, mimari mecazın otoritesine dokunan ve tam da bu sebeple kendi mimari retoriğini dekonstrüksiyona uğratan bir sorgulama.”

Derrida, dekonstrüktif mimarlığın kendisini giderek daha çok ilgilendirdiğini ise şöyle anlatıyor: “Dekonstrüktif mimarlıkla değil de mimarlık hakkında dekonstrüktif söylemle ilk karşılaştığımda tepkim şaşkınlık ve güvensizlik oldu. İşin içinde bir analojinin, yer değiştirmiş bir söylemin, kesinlik değil analoji içeren bir şeyin olduğunu düşündüm. Daha sonra dekonstrüksiyonu hayata geçirmenin en etkili yolunun sanattan ve mimarlıktan geçmek olduğunu fark ettim. Bildiğiniz gibi dekonstrüksiyon bir söylem sorunundan ya da söylemin anlamsal içeriğinin, kavramsal yapısının yerinin değiştirilmesi sorunundan ibaret değildir. Dekonstrüksiyon, bazı politik ve toplumsal yapıları boydan boya kat eder, yol üstünde dirençle karşılaşır ve kurumları yerinden eder. Tüm bu sanat biçimlerinde ve her türlü mimarlıkta geleneksel -kuramsal, felsefi, kültürel- kabulleri dekonstrüksiyona uğratmak için yerinden edilmesi gereken ‘katı’ yapılardır, yalnızca maddi yapılar oldukları için değil, kültürel, pedagojik, politik ve ekonomik yapılar olmaları anlamında da katı oldukları için. Ve dekonstrüksiyonun (bu terimi kullanmam uygunsa eğer) hedef tahtasında olan tüm o kavramlar, teoloji, duyulur olanın anlaşılır olana tabiyeti ve bunun gibi bütün bu kavramlar ‘dekonstrüktif mimarlık’a dönüşmek amacıyla bilfiil yerinden ediliyorlar. Yani dekonstrüktif mimarlık beni gitgide daha çok ilgilendiriyor, teknik olarak yetkin olmasam da.”

  • Künye: Jacques Derrida – Mimarlık ve Dekonstrüksiyon: Yazılar, Tartışmalar, Söyleşiler, çeviren: Aziz Ufuk Kılıç, Arketon Yayıncılık, mimari, 348 sayfa, 2023

Philippe Panerai, Jean Castex ve Jean-Charles Depaule – Kentsel Biçimler (2023)

 

‘Kentsel Biçimler’, dört dörtlük 20. yüzyıl bir kentbilimi tarihi.

Kitap, yüzyılın kentlerinde, Paris, Londra, Amsterdam ve Frankfurt’ta gerçekleştirilen en anlamlı, belki de en tekil çalışmaları kendi ölçekleri temelinde bir araya getiriyor.

Seçtiği örneklerle bir yandan mükemmel bir panorama, bir yandan da kuramsal bir ders ve tartışma konusu oluşturuyor.

Kitapta, klasik Avrupa kentinin 19. yüzyılın dönüştürdüğü, 20. yüzyılın da yürürlükten kaldırdığı ayırıcı özelliği olan bina adasının, yani belirli bir mekânsal örgütlenmesi çok yönlü bir biçimde ele alınıyor.

  • Künye: Philippe Panerai, Jean Castex ve Jean-Charles Depaule – Kentsel Biçimler: Bina Adasından Bina Bloğuna, çeviren: Alp Tümertekin, Janus Yayıncılık, mimari, 240 sayfa, 2023

Rudolf Arnheim – Mimari Biçimin Dinamikleri (2023)

Türkiye’de özgün kuramsal çalışmalarıyla tanınan Rudolf Arnheim’ın, mimarlığın biçimlenme ilkelerini ele olan kitabı ‘Mimari Biçimin Dinamikleri’ Türkçede.

Kitap, mekânın öğelerinden düşeyde ve yatayda çözümlenmesine uzanan; mekânın etkileşimini ve algısını ele alan; hareketlilik, düzen, düzensizlik, ifade, işlev gibi özellikleri işleyen geniş bir kapsam içeriyor.

Arnheim, kitabın giriş yazısında şunları söylüyor:

“Yapıların görünümüne bu kadar çok odaklanmak için yeterli neden var mı? Ve eğer varsa, böyle bir çözümleme toplumsal, ekonomik ve tarihsel çağrışımlar ile yapı sanatına ayrılamaz şekilde dahil olan teknolojinin çoğunu bir kenara bırakmayı göze alabilir mi?

Pek çoğumuz, sokakta yürürken, öyle ya da böyle önünden geçtiğimiz yapıların görünüşlerinden ve yerleşimlerinden etkileniriz. Üstelik, görsel olarak nitelikli yapıların, günümüzde herhangi bir dönem ya da uygarlıktakinden daha ender olduğu izleniminden sıyrılmak da zordur. Böylesi yargılar, ne türden gözlemlere dayanır? Soruyoruz: Bir yapı, onu insan gözünde anlaşılır kılan görsel bütünlüğü sunar mı? Yapının görünüşü, tasarımın hedeflediği fiziksel ve psikolojik işlevleri yansıtır mı? Toplumu canlandıran veya canlandırması gereken ruhtan bir şey sergiler mi? İnsan aklı ve imgelemindeki en iyileri iletir mi? Bu soruların yerinde ve akla yatkın olduğunu bize anımsatması için bu istekleri karşılayacak mimari bir yapıtla zaman zaman yüzleşmek gerekir. Bu zevki günümüz yapı ustalarından birine değil de geçmişten birine borçlu olduğumuzu fark ettiğimizde bu yapıtın görüntüsünün uyandırdığı coşku azalır.

Tasarım, bir yapının elle tutulur ve görünür biçimlerinin yaratımından başka bir şey değildir. O halde tasarım, nasıl kendisi olmadan yapılabilecek bir şey olarak kabul görülmeye başlandı? Bu, geçmişin tapınaklarını, kiliselerini ve kalelerini günümüzün postanelerinde, bankalarında ve amfilerinde yeniden canlandırmaya çalışan tarihi döneme yalnızca bir tepki mi? Yoksa bu kaçınma, insani dürtülerin çeşitliliğini düzenli ancak genellikle boş bir geometride gizleyen yakın dönem yalınlaştırma akımına karşı bir isyan mı? Neden ne olursa olsun, mimarın nihai yükümlülüğünden kaçınmasına yol açan her girişim boşuna olmalıdır. Bir nesnenin biçimi göz ardı edilebilir ancak onsuz yapılamaz.”

  • Künye: Rudolf Arnheim – Mimari Biçimin Dinamikleri, çeviren: Deniz Özden, Arketon Yayıncılık, mimari, 284 sayfa, 2023

Kolektif – İstanbul Art Nouveau’su (2023)

Art Nouveau üslubunun İstanbul’daki yansımalarına ilişkin günümüze dek yapılan yayınlar, özellikle mimar Raimondo D’Aronco’ya ve eserlerine odaklandı.

Bu üslubun, şehir peyzajına katkıda bulunduğu için en fazla göze çarpan etki alanı da mimari oldu.

Oysa Osmanlı payitahtında Art Nouveau’nun izlerini mimarinin yanı sıra sanatın başka dallarında da teşhis edebiliyoruz.

Mevcut yayınlara, arşiv araştırmalarına ve saha çalışmalarına dayanan makalelerin yer aldığı bu kitap, mimari eserlerle birlikte mezar tasarımı, tezhip, çini sanatı, gündelik hayat objeleri gibi farklı alanlarda da gözlemlenen etkilere dikkat çekiyor.

Çalışma, Art Nouveau’nun ne ölçüde ve ne şekilde İstanbullu olabildiğini daha iyi kavramamıza olanak sağlıyor.

  • Künye: Kolektif – İstanbul Art Nouveau’su, editör: Müjde Dila Gümüş, Albaraka Yayınları, mimari, 372 sayfa, 2023

Bruno Taut – Şehrin Tacı (2022)

Bruno Taut imzalı ‘Şehrin Tacı’, 20. yüzyıl mimarlık yazınının önemli kitapları arasında yer alıyor.

Bir “mimarlık ütopyası” olarak tanımlanabilecek olan ‘Şehrin Tacı’nda, Paul Scheerbart, Adolf Behne ve Erich Baron’un metinleri de bulunuyor.

Kitabın önemli bir özelliği ise, anlatımda pek çok görsele yer verilmesi.

Bu Türkçe basımda, ‘Mimarlık Öğretisi’nde olduğu gibi, tüm görseller yenilenmiş.

Yenileme süreci bir bölümünün özgün kopyalarına ulaşılmasıyla, bir bölümünün ise tümüyle yenilenmesiyle gerçekleşmiş.

‘Şehrin Tacı’, tüm mimarlık ütopyaları içinde ayrı bir yerde duruyor.

Onu ayrı kılan, önerilen modelin sunumundan ibaret olmaması, kavramsal açılımın da ağırlık taşıması.

Bu yüzden mimarlık ütopyalarından çok, toplumsal ya da yazınsal ütopyalara daha yakın olduğu bile söylenebilir.

Yine aynı nedenle, ütopik modelin temsiline, farklı zamanlardan ve farklı coğrafyalardan seçilmiş yapıların görselleri eşlik ediyor.

Taut’un kitapta metinlerine yer verdiği yazarların daha çok mimarlık dışı disiplinlerden gelmesi de aynı nedene bağlı.

Daha mükemmel bir dünya özlemindeki bu yazarlar Paul Scheerbart, Adolf Behne ve Erich Baron.

‘Şehrin Tacı’nın yayım tarihi 1919.

Taut, 20. yüzyıl başlarında, Almanya’nın gölgede kalmış mimarlarından biriydi; ‘Şehrin Tacı’, Taut’un, I. Dünya Savaşı’ndan sonra yayımladığı ilk kitabı.

‘Şehrin Tacı’, Taut’un ütopyacı dönemine ait çalışmaları içinde tek değil; 1919 tarihli ‘Alp Mimarlığı’ da yine bu dönemin çalışmalarından biri.

Bu yıllarda Taut’un beslenme kaynakları arasında, Ebenezer Howard’ın 1897 tarihli Yarının Bahçe Kentleri’ni ve Nietzsche’nin metinlerini sayabiliriz.

Taut’un, yeni bir toplumun inşasında mimara yüce bir görev yüklemesinde bu düşüncelerin etkili olduğunu söylemek yanlış olmaz.

‘Şehrin Tacı’ da yine bu beklentinin belirli bir bağlamda dile getirilmesi olarak okunmalı.

‘Şehrin Tacı’nın, görselleri iyileştirilmiş ve yenilenmiş bu biçimiyle, bugüne dek tüm dillerde yapılmış basımlar içinde en özenlilerden biri olduğunu söyleyebiliriz.

  • Künye: Bruno Taut – Şehrin Tacı, çeviren: Hüseyin Tüzün, Arketon Yayıncılık, mimari, 140 sayfa, 2022