El Lisitzki – Rusya’da Konstrüktivist Mimarlık (2023)

El Lisitzki’nin metinlerinden oluşan ‘Rusya’da Konstrüktivist Mimarlık’, dönemin kaynak niteliğindeki yazı, çizim ve fotoğraflarını içeriyor.

Toplamın ana metnini El Lisitzki, 1929’da yazmış; metin 1930’da Viyana’da, ‘Russland. Die Rekonstruktion der Architektur in der Sowjetunion’ (‘Rusya. Sovyetler Birliği’nde Mimarlığın Yeniden İnşası’) başlığıyla yayımlanmış.

Toplamda bu ana metnin yanı sıra, El Lisitzki’nin 1921-1926 yılları arasında kaleme aldığı beş sanat yazısı da bulunuyor.

Rus avangardının kaynak metinleri arasında bulunan bu yazılar, süprematist sanattan konstrüktivist mimarlığa geçiş sürecini sergiliyor.

Özellikle Proun Odası’nı ele aldığı 1923 tarihli metin bu geçiş noktasını gösteren bir belge.

Toplamın ekinde, biri Rusya’dan, diğeri Almanya’dan, dönemin önde gelen iki mimarının, Rusya’nın mimarlık ortamına, özellikle de konstrüktivist mimarlığa bakışını aktaran iki yazısı yer alıyor.

Moisei Ginzburg’un yazısı 1928, Bruno Taut’un yazısı ise 1929 tarihli.

Kitapta, El Lisitzki, konstrüktivizmin doğuşunu şöyle anlatıyor:

“…iki ayrı görüş ortaya çıktı. İlki, ‘dünyayı görme yoluyla, renkler aracılığıyla kavrarız’, ikincisi  ise ‘dünyayı dokunma yoluyla, maddeler aracılığıyla kavrarız’ idi. Her ikisi de dünyayı geometrik bir düzen olarak kabul ediyordu. Madde aracılığını öne süren ikinci görüş, nesnelere yalnızca bakmayı değil, aynı zamanda dokunmayı da gerektiriyordu. Tasarımın kurulması, her seferinde varsayılan malzemeye özgü özelliklerden yola çıkıyordu. Bu hareketin öncüsü (Tatlin), malzemeye sezgisel bir sanatsal ustalıkla hükmetmenin, malzemelerin sağladığı temel bilgilerden yola çıkarak nesnelerin kurulabileceği buluşlara yol açacağını ve bunun bilimsel tekniğin rasyonel yöntemlerinden bağımsız olacağını varsayıyordu. Bunu Üçüncü Enternasyonal Anıtı tasarısında kanıtlayabileceğine inanıyordu. Bu çalışmayı herhangi bir özel teknik veya statik bilgi olmadan yapmış ve böylece görüşünün doğruluğunu ispatlamıştı. Bu, ‘teknik’ ile ‘sanatsal” arasında bir sentez yaratmaya yönelik ilk girişimlerden biridir. Yeni inşa sanatının, hacmi gevşetme ve dış ile için mekânsal olarak iç içe geçmesini yaratma çabası burada ifadesini buluyor. Bu tasarımda, örneğin Horsabad’daki Sargon piramidinde de gördüğümüz, çok eski bir biçim kurulumu yeni bir malzemeyle, yeni bir içeriğe hizmet etmek üzere gerçekten yeniden yaratılmıştı. Bu çalışma ve malzeme ile modellerin dahil olduğu bir dizi başka deney ‘konstrüktivizm’ adlandırmasını doğurdu…”

  • Künye: El Lisitzki – Rusya’da Konstrüktivist Mimarlık, çeviren: Mehmet Kerem Özel, Arketon Yayıncılık, mimari, 136 sayfa, 2023

Jacques Derrida – Mimarlık ve Dekonstrüksiyon (2023)

Dekonstrüksiyon düşüncesinin yaratıcısı ve geliştiricisi olan felsefeci Jacques Derrida’nın ‘Mimarlık ve Dekonstrüksiyon’ başlıklı kitabı raflardaki yerini aldı.

‘Mimarlık ve Dekonstrüksiyon’, Derrida’nın söyleşilerinden, girdiği tartışmalardan ve yazılarından oluşuyor.

Ünlü felsefecinin yazıştığı, tartıştığı, söyleştiği mimarlar arasında, dekonstrüktif mimarlığın öncülerinden Daniel Libeskind ve Peter Eisenman da yer alıyor.

Derrida’nın katkıda bulunduğu Paris La Villette projesinin mimarı Bernard Tschumi ise tüm tartışmaların odak noktasında bulunuyor.

Jacques Derrida, bir söyleşisinde, yöntem olarak mimari dekonstrüksiyon üzerine şunları söylüyor: “Dekonstrüksiyon, inşa edilmiş olanı dekonstrüksiyona uğratmayı bekleyen mimarın yönteminden ibaret değil; daha ziyade tekniğin kendisine, mimari mecazın otoritesine dokunan ve tam da bu sebeple kendi mimari retoriğini dekonstrüksiyona uğratan bir sorgulama.”

Derrida, dekonstrüktif mimarlığın kendisini giderek daha çok ilgilendirdiğini ise şöyle anlatıyor: “Dekonstrüktif mimarlıkla değil de mimarlık hakkında dekonstrüktif söylemle ilk karşılaştığımda tepkim şaşkınlık ve güvensizlik oldu. İşin içinde bir analojinin, yer değiştirmiş bir söylemin, kesinlik değil analoji içeren bir şeyin olduğunu düşündüm. Daha sonra dekonstrüksiyonu hayata geçirmenin en etkili yolunun sanattan ve mimarlıktan geçmek olduğunu fark ettim. Bildiğiniz gibi dekonstrüksiyon bir söylem sorunundan ya da söylemin anlamsal içeriğinin, kavramsal yapısının yerinin değiştirilmesi sorunundan ibaret değildir. Dekonstrüksiyon, bazı politik ve toplumsal yapıları boydan boya kat eder, yol üstünde dirençle karşılaşır ve kurumları yerinden eder. Tüm bu sanat biçimlerinde ve her türlü mimarlıkta geleneksel -kuramsal, felsefi, kültürel- kabulleri dekonstrüksiyona uğratmak için yerinden edilmesi gereken ‘katı’ yapılardır, yalnızca maddi yapılar oldukları için değil, kültürel, pedagojik, politik ve ekonomik yapılar olmaları anlamında da katı oldukları için. Ve dekonstrüksiyonun (bu terimi kullanmam uygunsa eğer) hedef tahtasında olan tüm o kavramlar, teoloji, duyulur olanın anlaşılır olana tabiyeti ve bunun gibi bütün bu kavramlar ‘dekonstrüktif mimarlık’a dönüşmek amacıyla bilfiil yerinden ediliyorlar. Yani dekonstrüktif mimarlık beni gitgide daha çok ilgilendiriyor, teknik olarak yetkin olmasam da.”

  • Künye: Jacques Derrida – Mimarlık ve Dekonstrüksiyon: Yazılar, Tartışmalar, Söyleşiler, çeviren: Aziz Ufuk Kılıç, Arketon Yayıncılık, mimari, 348 sayfa, 2023

Philippe Panerai, Jean Castex ve Jean-Charles Depaule – Kentsel Biçimler (2023)

 

‘Kentsel Biçimler’, dört dörtlük 20. yüzyıl bir kentbilimi tarihi.

Kitap, yüzyılın kentlerinde, Paris, Londra, Amsterdam ve Frankfurt’ta gerçekleştirilen en anlamlı, belki de en tekil çalışmaları kendi ölçekleri temelinde bir araya getiriyor.

Seçtiği örneklerle bir yandan mükemmel bir panorama, bir yandan da kuramsal bir ders ve tartışma konusu oluşturuyor.

Kitapta, klasik Avrupa kentinin 19. yüzyılın dönüştürdüğü, 20. yüzyılın da yürürlükten kaldırdığı ayırıcı özelliği olan bina adasının, yani belirli bir mekânsal örgütlenmesi çok yönlü bir biçimde ele alınıyor.

  • Künye: Philippe Panerai, Jean Castex ve Jean-Charles Depaule – Kentsel Biçimler: Bina Adasından Bina Bloğuna, çeviren: Alp Tümertekin, Janus Yayıncılık, mimari, 240 sayfa, 2023

Rudolf Arnheim – Mimari Biçimin Dinamikleri (2023)

Türkiye’de özgün kuramsal çalışmalarıyla tanınan Rudolf Arnheim’ın, mimarlığın biçimlenme ilkelerini ele olan kitabı ‘Mimari Biçimin Dinamikleri’ Türkçede.

Kitap, mekânın öğelerinden düşeyde ve yatayda çözümlenmesine uzanan; mekânın etkileşimini ve algısını ele alan; hareketlilik, düzen, düzensizlik, ifade, işlev gibi özellikleri işleyen geniş bir kapsam içeriyor.

Arnheim, kitabın giriş yazısında şunları söylüyor:

“Yapıların görünümüne bu kadar çok odaklanmak için yeterli neden var mı? Ve eğer varsa, böyle bir çözümleme toplumsal, ekonomik ve tarihsel çağrışımlar ile yapı sanatına ayrılamaz şekilde dahil olan teknolojinin çoğunu bir kenara bırakmayı göze alabilir mi?

Pek çoğumuz, sokakta yürürken, öyle ya da böyle önünden geçtiğimiz yapıların görünüşlerinden ve yerleşimlerinden etkileniriz. Üstelik, görsel olarak nitelikli yapıların, günümüzde herhangi bir dönem ya da uygarlıktakinden daha ender olduğu izleniminden sıyrılmak da zordur. Böylesi yargılar, ne türden gözlemlere dayanır? Soruyoruz: Bir yapı, onu insan gözünde anlaşılır kılan görsel bütünlüğü sunar mı? Yapının görünüşü, tasarımın hedeflediği fiziksel ve psikolojik işlevleri yansıtır mı? Toplumu canlandıran veya canlandırması gereken ruhtan bir şey sergiler mi? İnsan aklı ve imgelemindeki en iyileri iletir mi? Bu soruların yerinde ve akla yatkın olduğunu bize anımsatması için bu istekleri karşılayacak mimari bir yapıtla zaman zaman yüzleşmek gerekir. Bu zevki günümüz yapı ustalarından birine değil de geçmişten birine borçlu olduğumuzu fark ettiğimizde bu yapıtın görüntüsünün uyandırdığı coşku azalır.

Tasarım, bir yapının elle tutulur ve görünür biçimlerinin yaratımından başka bir şey değildir. O halde tasarım, nasıl kendisi olmadan yapılabilecek bir şey olarak kabul görülmeye başlandı? Bu, geçmişin tapınaklarını, kiliselerini ve kalelerini günümüzün postanelerinde, bankalarında ve amfilerinde yeniden canlandırmaya çalışan tarihi döneme yalnızca bir tepki mi? Yoksa bu kaçınma, insani dürtülerin çeşitliliğini düzenli ancak genellikle boş bir geometride gizleyen yakın dönem yalınlaştırma akımına karşı bir isyan mı? Neden ne olursa olsun, mimarın nihai yükümlülüğünden kaçınmasına yol açan her girişim boşuna olmalıdır. Bir nesnenin biçimi göz ardı edilebilir ancak onsuz yapılamaz.”

  • Künye: Rudolf Arnheim – Mimari Biçimin Dinamikleri, çeviren: Deniz Özden, Arketon Yayıncılık, mimari, 284 sayfa, 2023

Kolektif – İstanbul Art Nouveau’su (2023)

Art Nouveau üslubunun İstanbul’daki yansımalarına ilişkin günümüze dek yapılan yayınlar, özellikle mimar Raimondo D’Aronco’ya ve eserlerine odaklandı.

Bu üslubun, şehir peyzajına katkıda bulunduğu için en fazla göze çarpan etki alanı da mimari oldu.

Oysa Osmanlı payitahtında Art Nouveau’nun izlerini mimarinin yanı sıra sanatın başka dallarında da teşhis edebiliyoruz.

Mevcut yayınlara, arşiv araştırmalarına ve saha çalışmalarına dayanan makalelerin yer aldığı bu kitap, mimari eserlerle birlikte mezar tasarımı, tezhip, çini sanatı, gündelik hayat objeleri gibi farklı alanlarda da gözlemlenen etkilere dikkat çekiyor.

Çalışma, Art Nouveau’nun ne ölçüde ve ne şekilde İstanbullu olabildiğini daha iyi kavramamıza olanak sağlıyor.

  • Künye: Kolektif – İstanbul Art Nouveau’su, editör: Müjde Dila Gümüş, Albaraka Yayınları, mimari, 372 sayfa, 2023

Bruno Taut – Şehrin Tacı (2022)

Bruno Taut imzalı ‘Şehrin Tacı’, 20. yüzyıl mimarlık yazınının önemli kitapları arasında yer alıyor.

Bir “mimarlık ütopyası” olarak tanımlanabilecek olan ‘Şehrin Tacı’nda, Paul Scheerbart, Adolf Behne ve Erich Baron’un metinleri de bulunuyor.

Kitabın önemli bir özelliği ise, anlatımda pek çok görsele yer verilmesi.

Bu Türkçe basımda, ‘Mimarlık Öğretisi’nde olduğu gibi, tüm görseller yenilenmiş.

Yenileme süreci bir bölümünün özgün kopyalarına ulaşılmasıyla, bir bölümünün ise tümüyle yenilenmesiyle gerçekleşmiş.

‘Şehrin Tacı’, tüm mimarlık ütopyaları içinde ayrı bir yerde duruyor.

Onu ayrı kılan, önerilen modelin sunumundan ibaret olmaması, kavramsal açılımın da ağırlık taşıması.

Bu yüzden mimarlık ütopyalarından çok, toplumsal ya da yazınsal ütopyalara daha yakın olduğu bile söylenebilir.

Yine aynı nedenle, ütopik modelin temsiline, farklı zamanlardan ve farklı coğrafyalardan seçilmiş yapıların görselleri eşlik ediyor.

Taut’un kitapta metinlerine yer verdiği yazarların daha çok mimarlık dışı disiplinlerden gelmesi de aynı nedene bağlı.

Daha mükemmel bir dünya özlemindeki bu yazarlar Paul Scheerbart, Adolf Behne ve Erich Baron.

‘Şehrin Tacı’nın yayım tarihi 1919.

Taut, 20. yüzyıl başlarında, Almanya’nın gölgede kalmış mimarlarından biriydi; ‘Şehrin Tacı’, Taut’un, I. Dünya Savaşı’ndan sonra yayımladığı ilk kitabı.

‘Şehrin Tacı’, Taut’un ütopyacı dönemine ait çalışmaları içinde tek değil; 1919 tarihli ‘Alp Mimarlığı’ da yine bu dönemin çalışmalarından biri.

Bu yıllarda Taut’un beslenme kaynakları arasında, Ebenezer Howard’ın 1897 tarihli Yarının Bahçe Kentleri’ni ve Nietzsche’nin metinlerini sayabiliriz.

Taut’un, yeni bir toplumun inşasında mimara yüce bir görev yüklemesinde bu düşüncelerin etkili olduğunu söylemek yanlış olmaz.

‘Şehrin Tacı’ da yine bu beklentinin belirli bir bağlamda dile getirilmesi olarak okunmalı.

‘Şehrin Tacı’nın, görselleri iyileştirilmiş ve yenilenmiş bu biçimiyle, bugüne dek tüm dillerde yapılmış basımlar içinde en özenlilerden biri olduğunu söyleyebiliriz.

  • Künye: Bruno Taut – Şehrin Tacı, çeviren: Hüseyin Tüzün, Arketon Yayıncılık, mimari, 140 sayfa, 2022

Uğur Tuztaşı ve Pınar Koç – Bir Anadolu Kentinin Modernleşmesi: Sivas’ta Cumhuriyetin Mekânları (2022)

Sivas’taki modernleşme pratiğinin kentsel mekândaki deneylerini deşifre eden önemli bir çalışma.

Uğur Tuztaşı ve Pınar Koç, Sivas’ta 20. yüzyıl mimarlık mirasını ortaya koyan ve modernleşme pratiğinin kent dokusundaki izleklerinin takip eden önemli bir çalışmaya imza atmış.

Kitap, salt bir katalog olmaktan ziyade modern-yerel arasındaki karşılaşmayı ve diyaloğu Sivas ölçeğinde kavramasıyla dikkat çekiyor.

İlk iki bölüm, kentin yıkım-yeniden inşa süreçlerine en fazla maruz kalan bölgesi olan kentsel alanı ele alıyor, kamusal görünürlüğün yeni tanımı olan kentsel mekândaki yeşil dokunun izini sürüyor.

‘Yıkılan Yapılar’ bölümü ise 1930-1980 zaman aralığında inşa edilen ve çeşitli sebeplerden dolayı yıkılan Sivas’ın yapılarını resmediyor.

Kitabın dördüncü bölümünde, kentsel mekândaki ‘Kamu Yerleşkeleri’ konu ediliyor.

Devlet Demiryolları Yerleşkesi, Cer Atölyesi Yerleşkesi, Çimento Fabrikası ve Yerleşkesi gibi önemli kamu iktisadi teşebbüsleri, Sivas’ta Erken Cumhuriyet döneminin modernleştirici araçları olarak ortaya çıkarken, 1950 sonrasında kamu kurumlarının taşra teşkilatları olarak organize edilen Karayolları ve Devlet Su İşleri gibi bölge müdürlükleri de kentsel mekâna büyük parçalar halinde nakledilmişti.

‘Kamusal Yapılar’ adlı kitabın beşinci bölümü, kentsel mekânda kamu yapılarının etkinliği üzerine yoğunlaşmış ve 20. yüzyılda kentte kamusallığın anlamını değiştiren bankalar, iş hanları, okullar ve hastaneler gibi öne çıkan yapı tiplerini sunuyor.

Kitabın son bölümünde ise kentteki modern ‘Konutlar’ yine kronolojik bir izlekle aktarılıyor.

Bu içerikte kira apartmanlarından kooperatif girişimlerine kadar genişleyen bir çeşitlilik yer alıyor.

  • Künye: Uğur Tuztaşı ve Pınar Koç – Bir Anadolu Kentinin Modernleşmesi: Sivas’ta Cumhuriyetin Mekânları, 1930-1980, YEM Yayın, mimari, 320 sayfa, 2022

Céline Bonicco-Donato – Heidegger ve İkamet Etme Meselesi (2022)

 

Martin Heidegger’i okumadan mimar olunabilir mi?

“İnşa Etmek, İkâmet Etmek, Düşünmek” başlıklı denemenin yazarının karmaşık ve derin düşüncesine yaklaşmadan hakiki anlamda bina yapılabilir mi?

Céline Bonicco-Donato, Heidegger’in mimari üzerine fikirlerini derinlemesine analiz ediyor.

Mimari ile uğraşan veya konuya ilgi duyanların kaçırmaması gereken bir çalışma.

Heidegger, mimari hakkında şunları söylüyor.

“Analiz ettiğimiz projelerin, yani Frank Lloyd Wright’ın Falling Water, Alvar Aalto’nun Villa Mairea ve Peter Zumthor’un Therme Vals projelerinin (…) gösterdiği gibi projenin ölçüsü mimar değil, dünya, yani projeden önce varolan, başka deyişle inşaat alanı, sunduğu malzeme, tarihi, doğal öğeleri, atmosferi, vb. olmalıdır.”

“Hakiki mimari üretim (…) zaten orada olanı ‘görünür kılmak’tan kaynaklanır.”

“Mimarın görevi yaratmak değil, var olmak isteyenin varlık kazanmasına izin vermektir.”

  • Künye: Céline Bonicco-Donato – Heidegger ve İkamet Etme Meselesi: Bir Mimarlık Felsefesi, çeviren: Alp Tümertekin, Janus Yayınları, felsefe, 192 sayfa, 2022

Uğur Tanyeli – Rüya, İnşa, İtiraz (2022)

Kültürel meseleleri dert edinen ‘Rüya, İnşa, İtiraz’, başta mimarlık olmak üzere, tüm kültürel pratiklere yöneltilmiş sağlam bir sorgulama.

Uğur Tanyeli, kentsel ölçekten nesnelere dek uzanan kapsamda, çevremize ve tasarıma yeni pencereden bakmamızı sağlıyor.

‘Rüya, İnşa, İtiraz’ ismi, kitabın amacının ne olduğunu ve içinde nelerden söz edildiğini açık biçimde özetliyor.

Hatta güncel mimarlık düşüncesi ortamına ve onun işleme mekanizmasına bir teşhis koyuyor.

Şöyle ki, önce, mimari bilgilenme süreci burada ‘rüya’ metaforuyla özetlenen bir otomatizmle yaşanır.

Mimarlık adına bilinegelenler çoğu zaman farkına bile varılmaksızın öğrenilir.

Ardından ‘inşa’ metaforuyla anlatılan öğrenilenleri içselleştirme ve uygulama sürecinden geçilir.

Onu izleyen ‘düşyıkımı’ rüyaların rüya, bilinenlerinse feda edilebilir olduğunu fark etmek anlamına gelir.

Onlardan vazgeçebilme fırsatlarının bulunduğu böyle bir farkındalıkla kavranır.

Son aşamaysa asıl verimli düşünsel imkânların yaratılacağı bir ‘itiraz’ etme ve o sayede yeni tasarımsal, kuramsal ve inşai imkânları ortaya koyma evresidir.

En azından öyle olması umulur ya da öyle bir olasılık vardır.

Çünkü düşünmek demek, öğrenilenlerle sonradan gözlemlenenler arasında çelişmeler ve onlardan doğan gerilimler üretmek demek.

Dolayısıyla, okuyanın bildiği ve inandığı konulardan konuşurken, bilinegelenlerin gerçeğin ta kendisi olduğu konusunda kuşku uyandırabiliyorsa, bu kitabın bir işe yaraması mümkündür.

  • Künye: Uğur Tanyeli – Rüya, İnşa, İtiraz: Mimari Eleştiri Metinleri, Fol Kitap, mimari, 536 sayfa, 2022

Uğur Tanyeli – Toplumsal Hafıza, Mimarlık, Tarih ve Kuram (2022)

 

‘Toplumsal Hafıza, Mimarlık, Tarih ve Kuram’, Türkiye’nin önde gelen mimarlık tarihçilerinden Uğur Tanyeli ile Erhan Berat Fındıklı’nın gerçekleştirdiği bir nehir söyleşi.

Tanyeli ve Fındıklı’nın diyaloğu, bir yandan Tanyeli’nin akademisyen, yazar, tarihçi, yayın yönetmeni ve küratör olarak uzun yıllara dayanan kariyerinin yaşamöyküsel boyutunu ele alırken, bir yandan da Türkiye’de sanat ve mimarlık tarihinin 20. yüzyılın başından günümüze uzanan macerasını irdeliyor.

Türkiye’deki mimarlık üretimi, kuramı, eleştirisi, tarihi, eğitimi ve piyasasının oluşum ve işleyiş süreçlerini şekillendiren tarihsel, kültürel, siyasi, ekonomik, toplumsal ve sosyo-psişik koşulların şaşırtıcı bir zihinsel berraklıkla ele alındığı söyleşi, giderek derinleşerek, tarihsel deneyimi bugünle buluşturarak, en geniş anlamda kültür dünyamızın sorunlarını, kodlarını, alışkanlıklarını, tabularını, açmazlarını, klişelerini çözümleyen yeni bir mimarlık ve kültür sosyolojisi yaklaşımını örneklendiriyor.

Tanyeli yeri geldiğinde bir ayrıntının, polemiğin, anekdotun, anının izini sürerek veya yeniden inşa ederek, mimarlığın eski-yeni aktörlerinden star mimarlara, akademinin bilinmeyen içyüzünden inşaat sektöründeki gelişmelere varana dek pek çok konuda yorumlar, açımlamalar getirirken, zihinsel kodlarımıza; bir metni, bir mekânı, bir yapıyı okuma ve anlamlandırma biçimimizi belirleyen toplumsallık, kimlik ve temsil çoğulluğuna yönelik son derece önemli tespitlerde bulunuyor.

‘Toplumsal Hafıza, Mimarlık, Tarih ve Kuram’, Türkiye’nin mimarlık, kültür ve sanat ortamına ilişkin yeni düşünsel gerilim alanları yaratan, disiplinlerarası bir bakış açısı sunan, yeni sorular, sorunsallar, araştırma alanları öneren, çok tartışılacak bir kitap.

  • Künye: Uğur Tanyeli – Toplumsal Hafıza, Mimarlık, Tarih ve Kuram (Uğur Tanyeli ile Söyleşi), söyleşi: Erhan Berat Fındıklı, Sel Yayıncılık, mimari, 2022