Jean-Michel Labadie — Suçlunun Psikolojisi (2026)

Bu çalışma, suç olgusunu yalnızca hukuki bir ihlal olarak değil, insan psikolojisinin derin ve çoğu zaman geri döndürülemez boyutlarıyla ele alıyor. Jean-Michel Labadie, cezaevi ortamındaki bireylerle yürüttüğü uzun soluklu klinik çalışmalardan hareketle, suç davranışının ardındaki zihinsel süreçleri, bireyin iç dünyası ile toplumsal koşullar arasındaki etkileşim üzerinden anlamaya çalışıyor. Suçluyu sadece bir “vaka” olarak etiketlemek yerine onun çocukluğu, narsisistik yaralanmaları ve yasa ile kurduğu sorunlu ruhsal bağ̆ arasındaki görünmez ilintiyi araştırıyor.

‘Suçlunun Psikolojisi: Onarılamazın Mantıkları’ (‘Psychologie du crime: Logiques de l’irréparable’), suçun tek bir nedene indirgenemeyeceğini vurgulayarak, travma, bastırılmış dürtüler, kişilik yapılanmaları ve çevresel etkilerin birlikte işlediğini savunuyor. Labadie’ye göre suç, çoğu zaman ani bir sapma değil; uzun süreli bir içsel gerilimin, kırılmanın ya da çözülmenin sonucu olarak ortaya çıkıyor. Bu bağlamda bireyin geçmiş deneyimleri, özellikle de çocukluk dönemi, suç davranışının oluşumunda belirleyici bir rol oynuyor.

Eserde “onarılmaz olanın mantığı” kavramı merkezi bir yer tutuyor. Bu kavram, bazı suçların yalnızca sonuçları itibarıyla değil, failin psikolojik dünyasında yarattığı geri dönüşsüz kırılmalar açısından da anlaşılması gerektiğini ifade ediyor. Suç eylemi, hem kurban hem de fail için kalıcı izler bırakan bir eşik deneyimi olarak değerlendiriliyor.

Kitap ayrıca suçluluğun bilinçli hesaplamalarla sınırlı olmadığını; bilinçdışı süreçlerin, duygusal taşkınlıkların ve kontrol kaybının önemli rol oynadığını ortaya koyuyor. Bu durum, suçun rasyonel seçim modelleriyle tam olarak açıklanamayacağını gösteriyor.

Genel olarak eser, suçun psikolojik boyutunu derinlemesine ele alarak, bireysel patolojiler ile toplumsal koşullar arasındaki karmaşık ilişkiyi görünür kılıyor. Bu yönüyle kitap, suçu anlamaya yönelik indirgemeci yaklaşımlara karşı daha bütüncül ve eleştirel bir perspektif sunuyor.

Jean-Michel Labadie — Suçlunun Psikolojisi: Onarılamazın Mantıkları
Çeviren: Ayşe Meral • Albaraka Yayınları
Psikanaliz • 408 sayfa • 2026

Paolo Milone — İnsanları Bağlama Sanatı (2026)

Paolo Milone’nin bu kitabı, bir psikiyatristin uzun yıllar boyunca psikiyatri servislerinde edindiği deneyimleri anlatan çarpıcı bir anlatı sunuyor. Milone, özellikle acil psikiyatri servislerinde çalışırken karşılaştığı ağır ruhsal krizleri, hastaların yaşadığı iç dünyaları ve doktorların bu durumlarla baş etmeye çalışırken yaşadığı etik ve duygusal gerilimleri aktarıyor. ‘İnsanları Bağlama Sanatı’ (‘L’arte di legare le persone’) adını psikiyatride bazen zorunlu olarak uygulanan fiziksel kısıtlama yönteminden alıyor ve bu uygulamanın yalnızca teknik bir müdahale olmadığını, aynı zamanda derin bir insanlık dramı barındırdığını gösteriyor. Milone, bu deneyimleri anlatırken psikiyatrinin yalnızca bir tıp disiplini olmadığını, insan kırılganlığını anlamaya çalışan bir alan olduğunu vurguluyor. Böylece okuyucuya akıl hastanelerinin kapalı dünyasında yaşanan gerçekleri yakından görme imkânı sunuyor.

Kitapta yer alan anlatılar çoğu zaman kısa sahneler, gözlemler ve düşünceler üzerinden ilerliyor. Milone, psikotik kriz yaşayan hastaları, intihar riski taşıyan gençleri veya ağır travmalarla mücadele eden insanları anlatırken onların yalnızca hastalıklarını değil, aynı zamanda insanlıklarını da görünür kılıyor. Bu yaklaşım psikiyatrinin soğuk ve teknik bir alan olduğu yönündeki yaygın algıyı sorguluyor. Yazar aynı zamanda doktorların da bu süreçte yoğun bir psikolojik yük taşıdığını gösteriyor. Hastalarla kurulan ilişkiler, başarısızlık korkusu ve bazen kaçınılmaz olan müdahaleler doktorların iç dünyasında derin izler bırakıyor.

Milone kitabın genelinde psikiyatrinin sınırlarını ve etik sorularını tartışıyor. Bir insanı korumak için onu zorla kısıtlamanın yarattığı çelişki, özgürlük ile güvenlik arasındaki gerilim ve ruhsal acının anlaşılması gibi konular metnin merkezinde yer alıyor. Milone bu deneyimleri sade ama yoğun bir anlatımla aktararak okuyucuyu psikiyatrinin en zor alanlarından biriyle yüzleştiriyor. Bu nedenle kitap, ruhsal hastalıkları yalnızca klinik bir sorun olarak değil, aynı zamanda insani ve toplumsal bir mesele olarak düşünmeyi sağlayan önemli bir tanıklık niteliği taşıyor.

Paolo Milone — İnsanları Bağlama Sanatı
Çeviren: Hande Kınacı • Okuyanus Yayınları
Psikiyatri • 212 sayfa • 2026

Daniel N. Stern — Bebeğin Kişilerarası Dünyası (2026)

Daniel N. Stern’ün bu çalışması, bebeklerin psikolojik gelişimini klasik psikanalitik modellerden farklı bir bakışla ele alıyor. Stern, bebeklerin doğumdan sonra uzun süre pasif ve ilişkisiz varlıklar olmadığını, aksine erken dönemden itibaren çevreleriyle aktif bir ilişki kurduklarını gösteriyor. Gelişim psikolojisi araştırmalarına ve kendi klinik gözlemlerine dayanan Stern, bebeğin zihinsel dünyasının baştan itibaren ilişkiler içinde şekillendiğini anlatıyor. Bebekler yüz ifadelerine, ses tonlarına ve ritimlere duyarlı tepkiler veriyor; böylece anne veya bakım verenle kurulan etkileşimler erken psikolojik gelişimin temelini oluşturuyor. Stern bu süreçte bebeğin kendilik duygusunun aşamalı biçimde ortaya çıktığını açıklıyor ve erken etkileşimlerin duygusal gelişim açısından belirleyici bir rol oynadığını vurguluyor.

Kitapta Stern, bebek gelişimini farklı “kendilik duyusu” aşamaları üzerinden yorumluyor. Yaşamın ilk aylarında ortaya çıkan “ortaya çıkan kendilik” deneyimi, bebeğin beden duyumları ve algıları arasında bir bütünlük kurmasını sağlıyor. Ardından “çekirdek kendilik” gelişiyor ve bebek kendi eylemlerinin sonuçlarını fark etmeye başlıyor. Daha sonra “öznel kendilik” aşaması oluşuyor; bu aşamada bebek başkalarının da duygulara ve niyetlere sahip olduğunu kavramaya başlıyor. Son olarak dilin gelişmesiyle birlikte “sözel kendilik” ortaya çıkıyor ve çocuk sosyal dünyayı dil aracılığıyla anlamlandırmaya başlıyor. Stern bu aşamaların birbirini ortadan kaldırmadığını, aksine yaşam boyunca birlikte varlığını sürdürdüğünü anlatıyor.

Stern kitabın genelinde bebek ile bakım veren arasındaki karşılıklı etkileşimin gelişim sürecinin merkezinde yer aldığını gösteriyor. Yüz ifadeleri, dokunuşlar ve ses tonları gibi küçük etkileşimler bebeğin duygusal düzenleme becerilerini biçimlendiriyor. Stern bu mikro etkileşimlerin daha sonraki ilişkilerin temellerini oluşturduğunu savunuyor. Bu yaklaşım psikanaliz ile gelişim psikolojisi arasında yeni bir köprü kuruyor ve erken çocukluk araştırmalarına önemli katkı sağlıyor. Bu nedenle ‘Bebeğin Kişilerarası Dünyası’ (‘The Interpersonal World of the Infant’), bebeklerin sosyal ve duygusal gelişimini anlamak isteyen araştırmacılar ve klinisyenler için alanın en etkili çalışmalarından biri olarak kabul ediliyor.

Daniel N. Stern — Bebeğin Kişilerarası Dünyası
Çeviren: Işık Doğangün • İş Kültür Yayınları
Psikanaliz • 288 sayfa • 2026

Masud Khan — Düşkün Bir Psikanalistin Günlüğü (2026)

Bu kitap, Masud Khan’ın 1967–1972 yılları arasında tuttuğu defterlerinden oluşuyor ve psikanalizin yalnızca hastayı değil, analistin kendisini de nasıl açığa çıkardığını gösteriyor. Bu metinlerde okur, sıradan klinik notlardan fazlasıyla karşılaşıyor; bastırılmış arzular, kör noktalar, otorite sarhoşluğu ve giderek belirginleşen bir içsel çözülme tabloyu belirliyor.

Khan, bir dönem D. W. Winnicott’un en yakın çevresinde yer alan, İngiliz psikanaliz geleneğinin parlak fakat tartışmalı figürlerinden biri olarak beliriyor. Günlükler, onun hem yaratıcı sezgilerini hem de etik sınırları zorlayan davranışlarını yan yana sunuyor. Aktarım ve karşı-aktarım süreçlerini kaydederken, analist koltuğunun sağladığı iktidarın nasıl baş döndürücü bir etki yaratabildiğini gösteriyor. Böylece psikanalitik pratiğin steril, tarafsız ve ahlaki açıdan dokunulmaz bir alan olmadığı açığa çıkıyor.

Metinler, bir savunma ya da itiraf olarak kurgulanmıyor; daha çok filtresiz bir iç bakış niteliği taşıyor. Khan başkalarını analiz ederken kendisini nasıl gözden kaçırabildiğini, narsisizmin ve kişisel istikrarsızlığın mesleki konumunu nasıl aşındırdığını fark ettiriyor. Bu yönüyle kitap, yalnızca bireysel bir düşüş hikâyesi değil, bir mesleğin kör noktalarına dair rahatsız edici bir belge olarak okunuyor.

Yer yer sivri, saldırgan ve öfke dolu bir üslup taşıyan günlükler, aynı zamanda zekâ parıltıları ve keskin içgörüler barındırıyor. Psikanalizi idealize eden anlatılara karşı güçlü bir itiraz geliştiriyor ve onu iktidar ilişkileriyle, zaaflarla ve etik gerilimlerle örülü insani bir alan olarak konumlandırıyor.

‘Düşkün Bir Psikanalistin Günlüğü: Masud Khan’ın Not Defterleri 1967-1972’ (‘Diary of a Fallen Psychoanalyst: The Work Books of Masud Khan 1967–1972′), psikanalizin aynaya bakmaya cesaret ettiği nadir anlardan birini temsil ediyor. Khan’ı aklamıyor ya da mahkûm etmiyor; onu çelişkileriyle birlikte gösteriyor ve okuru hem analistle hem de psikanalizin kendisiyle yüzleşmeye çağırıyor.

Masud Khan — Düşkün Bir Psikanalistin Günlüğü: Masud Khan’ın Not Defterleri 1967-1972
Editör: Steven Kuchuck, Linda B. Hopkins
Çeviren: Sibel Eraltan • Okuyanus Yayınları
Psikanaliz • 548 sayfa • 2026

Jonathan Lear — Sonun Tahayyülü (2026)

Jonathan Lear, bu çalışmasında bireysel ve kolektif yas deneyimini etik hayatın merkezine yerleştiriyor. Lear, yalnızca bir kaybın ardından yaşanan duygusal süreci değil, anlam dünyasının çöküşünü ve yeniden kurulmasını da inceliyor.

Yas, burada pasif bir acı hali değil, insanın dünyayla ilişkisini yeniden düşünmesini sağlayan yaratıcı bir kırılma olarak ele alınıyor. İnsan, kayıpla birlikte yalnız sevdiklerini değil, değerlerini, yön duygusunu ve yaşam anlatısını da yitiriyor, sonra bunları yeniden kurmaya çalışıyor.

‘Sonun Tahayyülü’nde (‘Imagining the End’), etik yaşam, soyut ilkelerden çok, kırılganlık, belirsizlik ve hayal gücüyle kurulan bir pratik olarak düşünülüyor. Lear, psikanaliz, felsefe ve antropolojiyi birleştirerek yasın, insanı daha derin bir sorumluluk duygusuna açtığını savunuyor. “Sonu hayal etmek”, yalnızca ölüm fikriyle değil, bir dünyanın sona ermesiyle yüzleşmek anlamına geliyor. Bu yüzleşme, insanı ya kapanmaya ya da daha açık, daha duyarlı bir etik tutuma yönlendiriyor.

Eser, yas, etik ve anlam ilişkisini birlikte düşünen çağdaş felsefi literatürde önemli bir yere sahip. Lear, etik hayatın kriz anlarında kurulduğunu, kayıp deneyiminin insanı daha insani, daha dikkatli ve daha sorumlu bir varoluşa taşıyabildiğini gösteriyor. Bu yönüyle kitap, etik teoriyi soyut kurallardan çıkarıp yaşanan hayata bağlayan güçlü bir düşünsel çerçeve sunuyor.

‘Sonun Tahayyülü’, kaygı çağında yas, umut ve minnettarlık üzerinden ayakta kalmak ve anlam üretmek üzerine kuvvetli bir tefekkür.

Jonathan Lear — Sonun Tahayyülü: Yas ve Etik Yaşam
Çeviren: Aslı Önal • Axis Yayınları
Psikanaliz • 224 sayfa • 2026

Adam Phillips – Houdini’nin Kutusu (2025)

Toplumsal beklentiler ile bireysel arzular arasındaki gerilimde şekillenen kaçış fikrini merkezine alan bu kitap, Adam Phillips’in psikanalitik sezgileriyle insanın kaçma ihtiyacını nasıl tanımladığını gösteriyor. Phillips, Houdini’den Emily Dickinson’a uzanan dört “kaçış sanatçısı”nın yaşamlarını izlerken, insanların hem dış baskılardan hem de kendi iç çatışmalarından uzaklaşma isteğini nasıl anlamlandırdığını tartışıyor. Ona göre kaçış, yenilgiden çok bir yeniden kurma girişimini andırıyor; kişi, kaçtığı anda kendini daha canlı hissediyor çünkü sınırlarını, korkularını ve arayışlarını o anlarda daha açık biçimde görüyor.

‘Houdini’nin Kutusu: Kaçış Sanatı Üzerine’ (‘Houdini’s Box: On the Arts of Escape’), kaçışın yalnızca bir savunma değil, aynı zamanda bir keşif olduğunu vurgulayarak, bireyin neye yöneldiğini anlamadan kim olduğunu kavrayamayacağını öne sürüyor. Houdini’nin fiziksel zincirlerden kurtulma gösterilerinden Dickinson’ın içe dönük özgürlük alanlarına kadar her örnek, özgürlüğün bedeni aşan karmaşık bir psikolojik boyutu olduğunu hatırlatıyor. Phillips, insanın hem kaçan hem kaçışını anlamlandıran bir varlık olduğunu gösterirken, kaçma arzusunun kültür, aile ve tarih tarafından şekillendiğini de açıklıyor.

Eser, kaçış temasını psikanaliz, edebiyat ve kültürel çözümleme üzerinden harmanlayarak alanında özgün bir konum edinmiş durumda. Kaçmayı bir zayıflık değil, insanın kendini yeniden tanımlama kapasitesinin önemli bir parçası olarak ele alması nedeniyle psikoloji, edebiyat ve kültürel kuram arasında köprü kuruyor. Bu yönüyle kitap, modern öznenin sıkışmışlık duygusunu anlamak isteyenler için temel bir başvuru niteliği taşıyor.

  • Künye: Adam Phillips – Houdini’nin Kutusu: Kaçış Sanatı Üzerine, çeviren: Oya Gürbahçe, Ayrıntı Yayınları, psikanaliz, 160 sayfa, 2025

Harry Stack Sullivan – Psikiyatride Kişiler Arası İlişkiler Teorisi (2025)

Harry Stack Sullivan’ın bu eseri, insan psikolojisini yalnızca içsel süreçlerle değil, kişilerarası ilişkiler ağı içinde anlayan devrimci bir yaklaşım ortaya koyuyor. İlk kez 1953’te yayımlanan bu kitap, klasik psikanalizin bireyin iç dünyasına odaklanan modelini aşarak, ruhsal bozuklukların toplumsal bağlamını merkeze alıyor. Sullivan’a göre kişilik, içe dönük bir yapı değil, ilişkilerde şekillenen dinamik bir süreçtir.

‘Psikiyatride Kişiler Arası İlişkiler Teorisi’ (‘The Interpersonal Theory of Psychiatry’), benliğin gelişimini erken çocuklukta kurulan sosyal etkileşimlerle açıklar. Sevgi, güven ve kabul görme deneyimleri sağlıklı bir benlik inşasının temelini oluştururken; reddedilme, utanç veya kaygı gibi deneyimler nevrotik örüntülere yol açıyor. Sullivan, kaygının kökenini bireysel içgüdülerde değil, başkalarıyla yaşanan gerilimlerde buluyor. Ona göre psikiyatrik rahatsızlıklar, iletişim bozuklukları ve kişilerarası kopuklukların sonucudur.

Kitap, özellikle şizofreni ve anksiyete bozuklukları üzerine yaptığı gözlemlerle dikkat çekiyor. Sullivan, bu tür rahatsızlıkların anlaşılabilmesi için hastanın toplumsal çevresiyle olan etkileşimlerinin dikkatle incelenmesi gerektiğini vurguluyor. Terapide ise amaç, hastayı izole bir birey olarak değil, bir ilişki ağı içinde anlamaktır. Terapist, yalnızca dinleyen değil, etkileşime katılan bir kişi olmalıdır.

Kitap, psikiyatride “kişilerarası okul”un temel metni olarak kabul ediliyor. Sullivan’ın yaklaşımı hem dinamik psikiyatriye hem de çağdaş psikoterapiye derin etkiler bıraktı. Bugün bilişsel-davranışçı terapiden grup terapisinin ilkelerine kadar pek çok modelde onun izleri görülüyor. Kitap, ruhsal sağlığı bireysel değil, ilişkisel bir gerçeklik olarak tanımlayarak psikiyatri tarihine kalıcı bir yön kazandırıyor.

  • Künye: Harry Stack Sullivan – Psikiyatride Kişiler Arası İlişkiler Teorisi, çeviren: Feyza Doğan, Albaraka Yayınları, psikiyatri, 432 sayfa, 2025

Bruce Fink – Lacan’da Arzu (2025)

Bruce Fink’in ‘Lacan’da Arzu’ (‘Lacan on Desire’) adlı kitabı, Jacques Lacan’ın arzu kavramına dair en karmaşık seminerlerinden birini –Seminar VI: Desire and Its Interpretation– ayrıntılı biçimde çözümleyen bir yorum çalışması. Fink, Lacan’ın psikanalitik teorisini teknik dilinden arındırarak anlaşılır hâle getirirken, arzunun hem bilinçdışı yapı içindeki yerini hem de öznenin oluşumundaki kurucu rolünü açığa çıkarıyor.

Kitabın merkezinde, arzunun asla tamamen doyurulamayacağı fikri yer alıyor. Lacan’a göre insanı hareket ettiren şey ihtiyaç değil, sürekli ertelenen bir eksiklik duygusudur. Fink, bu eksikliğin öznenin “Büyük Öteki”yle kurduğu ilişki içinde nasıl biçimlendiğini, dil ve simgesel düzen aracılığıyla nasıl yapılandığını ayrıntılarıyla açıklıyor. Arzunun nesnesi (objet petit a), burada hem bir kayıp hem de özneyi yaşama bağlayan bir itki olarak ele alınıyor.

Fink, kitabında edebiyat, mitoloji ve klinik örnekler üzerinden Lacan’ın düşüncesini somutlaştırıyor. Hamlet, Antigone ve Freud’un vakaları aracılığıyla arzunun bastırılma biçimleri, suçluluk ve özdeşleşme süreçleriyle ilişkilendiriliyor. Bu sayede arzu, yalnızca psikolojik bir dürtü değil, öznenin kimliğini kuran ve aynı anda onu bölünmüş kılan bir güç olarak tanımlanıyor.

Sonuçta ‘Lacan’da Arzu’, arzunun insan deneyimindeki yerini yeniden düşünmeye çağıran, Lacan’ın teorisini hem felsefi hem klinik düzlemde berraklaştıran temel bir rehber niteliğinde. Fink’in titiz çözümlemeleri, Lacan’ı yalnızca bir psikanalist değil, modern özne kavrayışını kökten sarsan bir düşünür olarak yeniden konumlandırıyor.

  • Künye: Bruce Fink – Lacan’da Arzu: Lacan’ın VI. Semineri Arzu ve Yorumu’nu Okumak, çeviren: Erkal Ünal, Axis Yayınları, psikanaliz, 216 sayfa, 2025

Sigmund Freud – Uygarlığın Huzursuzluğu (2025)

Sigmund Freud’un bu eseri, insan doğası ile uygarlığın yarattığı düzen arasındaki çatışmayı derinlemesine inceliyor. Freud, insanın içgüdüsel arzuları ile toplumun kuralları arasında kaçınılmaz bir gerilim bulunduğunu savunuyor. Uygarlık, bireysel özgürlükleri sınırlayarak ortak yaşamı mümkün kılıyor ancak bu sınırlama, bireyde sürekli bir huzursuzluk yaratıyor. İnsan, doğası gereği haz arayan ve saldırganlık içeren bir varlık olarak tanımlanıyor; oysa toplum, bu eğilimleri bastırmaya zorlayarak suçluluk duygusunu içselleştiriyor.

Freud’a göre uygarlığın ilerlemesi, teknik ve kültürel kazanımlarla birlikte bireyin iç dünyasında artan bir baskı yaratıyor. Vicdanın kökeninde, içe yöneltilmiş saldırganlık bulunuyor; bu da süperego aracılığıyla bireyin kendine karşı acımasızlaşmasına neden oluyor. Dini inançların sunduğu “ilahi baba” fikri, bu içsel çatışmanın geçici bir tesellisi olarak görülüyor. Ancak Freud, dinin huzursuzluğu ortadan kaldırmadığını, yalnızca onu şekil değiştirmiş bir biçimde sürdürdüğünü belirtiyor.

‘Uygarlığın Huzursuzluğu’ (‘Das Unbehagen in der Kultur’), insanlığın mutluluk arayışını temelden sorguluyor. Freud, uygarlığın bireye güvenlik sağlarken içsel özgürlüğünü tahrip ettiğini, bu yüzden insanın ne tamamen mutlu ne de tamamen uyumlu olamayacağını ileri sürüyor. Sonuçta kitap, modern insanın kendi yarattığı düzen içinde neden tatmin bulamadığını psikolojik bir çerçevede açıklayarak hem bireysel hem toplumsal düzeyde kalıcı bir gerilimin kaçınılmazlığını ortaya koyuyor.

  • Künye: Sigmund Freud – Uygarlığın Huzursuzluğu, çeviren: Ferhat Jak İçöz, Sel Yayıncılık, psikanaliz, 96 sayfa, 2025

Dorothy Burlingham – İkizler (2025)

Dorothy Burlingham’ın bu eseri, psikanalitik gözlemler ışığında ikiz çocukların bireysel gelişimini anlamayı amaçlıyor. ‘İkizler: Üç Çift Yumurta İkizinin İncelenmesi’ (‘Twins: A Study of Three Pairs of Identical Twins’), üç çift tek yumurta ikizini doğumdan itibaren uzun yıllar boyunca takip ederek onların duygusal, bilişsel ve sosyal gelişim süreçlerini ayrıntılı biçimde inceliyor. Çalışma, özellikle kimlik oluşumu, benlik sınırları ve kardeş bağı arasındaki karmaşık ilişkilere odaklanıyor. Burlingham, ikizlerin birbirlerine duydukları güçlü bağlılığın bazen destekleyici, bazen ise bireyselleşmeyi engelleyici bir etkiye sahip olabileceğini vurguluyor.

Freudcu bir çerçeve içinde yazılan eser, erken çocukluk dönemindeki ilişkilerin kişilik gelişimindeki rolünü somut örneklerle ortaya koyuyor. Burlingham’a göre ikizler, birbirlerinin aynasında kendilerini tanıyarak bir tür “yansıma kimliği” oluşturuyor; bu durum, onların dış dünyayla kurdukları ilişkileri ve ebeveyn figürleriyle bağlarını da belirgin biçimde etkiliyor. Kitap, aynı zamanda doğanın mı yoksa yetiştirmenin mi daha baskın olduğu tartışmasına ampirik bir katkı sunuyor: Burlingham, kalıtımsal benzerliklerin belirleyici olduğunu reddetmiyor ama çevresel faktörlerin —özellikle anne-çocuk ilişkilerinin— kişilik gelişiminde belirleyici olduğunu gösteriyor.

Bu yönüyle ‘İkizler’, sadece psikanaliz alanında değil, çocuk gelişimi, eğitim ve aile psikolojisi alanlarında da öncü bir inceleme olarak öne çıkıyor. Burlingham, ikizlik olgusunu romantik bir merakın ötesine taşıyarak insan benliğinin oluşum sürecine dair evrensel bir gözlem sunuyor.

  • Künye: Dorothy Burlingham – İkizler: Üç Çift Yumurta İkizinin İncelenmesi, çeviren: Batuhan Saç, Sfenks Kitap, psikanaliz, 144 sayfa, 2025