Jeffrey L. Singman – Ortaçağ Avrupa’sında Günlük Hayat (2025)

Jeffrey L. Singman’ın ‘Ortaçağ Avrupa’sında Günlük Hayat’ (‘The Middle Ages: Everyday Life in Medieval Europe’) adlı kitabı, Ortaçağ Avrupa’sında gündelik yaşamın nasıl sürdüğünü tarihsel belgeler, arkeolojik bulgular ve dönemin anlatıları üzerinden aktarıyor. Kitapta saray ve savaş odaklı klasik tarih anlatısından uzaklaşarak, sıradan insanların hayatına yoğunlaşıyor. Köylülerin ağır çalışma koşullarının, soyluların hiyerarşik ayrıcalıklarının ve kilisenin hayatın en temel alanlarını bile denetlediği sosyal düzenin iç içe nasıl işlediğini gösteriyor. Doğumdan ölüme uzanan yaşam döngüsünde aile düzeninin, çocuk yetiştirmenin, inanç pratiklerinin ve ritüellerin insanların dünyasını nasıl şekillendirdiğini görünür kılıyor.

Günlük hayatın maddi yönleri kitabın önemli bir bölümünü oluşturuyor. Evlerin nasıl inşa edildiğini, kıyafetlerin nasıl üretildiğini, yemek kültürünün coğrafya ve sınıfa göre nasıl farklılaşıyor olduğunu ayrıntılı biçimde açıklıyor. Ekonomik faaliyetlerin tarım, lonca sistemi ve ticaret ağlarıyla nasıl örgütleniyor olduğunu anlatıyor. Tarlada çalışan bir köylü ile bir zanaatkârın yaşam ritimlerinin ne kadar farklı olmasına rağmen aynı toplumsal düzenin parçası olarak birbirine bağlı kalıyor olduğunu vurguluyor. Seyahatlerin, hastalıkların ve doğal afetlerin kırılgan hayatlar üzerindeki etkisini de aktarıyor.

Kitap aynı zamanda insanların duygu dünyasına da bakıyor. İnanç, korku, umut, adalet ve kader gibi kavramların gündelik kararları nasıl yönlendiriyor olduğunu gösteriyor. Bayramlar, dinsel şölenler ve panayırlar sayesinde hayatın zorlukları karşısında toplumsal dayanışmanın nasıl güçleniyor olduğunu örnekliyor. Singman, okuyucunun Ortaçağ insanını egzotik bir yabancı gibi değil, kendi dünyasıyla benzer kaygılar taşıyan biri olarak görmesini sağlıyor. Böylece Ortaçağ yalnızca karanlık bir çağ olarak değil, karmaşık ve dinamik bir toplumsal deneyim olarak yeniden canlanıyor.

  • Künye: Jeffrey L. Singman – Ortaçağ Avrupa’sında Günlük Hayat, çeviren: Tevabil Alkaç, Alfa Yayınları, tarih, 440 sayfa, 2025

Sacit Kutlu – Didâr-ı Hürriyet (2025)

Sacit Kutlu’nun ‘Didâr-ı Hürriyet’ adlı eseri, II. Meşrutiyet döneminin siyasi, toplumsal ve kültürel atmosferini görsel ve yazılı belgelerin iç içe geçtiği özgün bir anlatıyla yeniden canlandırıyor. Yazar, yalnızca bir tarih anlatısı kurmuyor; aynı zamanda o dönemin duygusal tonunu, özgürlük umudunu ve siyasal dönüşümün yarattığı karmaşayı dönemin kartpostalları, karikatürleri ve mizah dergileri aracılığıyla görünür kılıyor. Kitabın başlığı olan “Didâr-ı Hürriyet” “Özgürlüğün Güzel Yüzü” anlamına ve bu yaklaşımın özünü yansıtıyor: özgürlüğün hem bir politik ideal hem de bir duygulanım biçimi olarak yaşanışını.

Eserde yer alan 382 kartpostal ve Kalem dergisinden seçilmiş 19 karikatür, yalnızca tarihsel belgeler değil, aynı zamanda bir dönemin ruhunu taşıyan estetik tanıklıklar olarak işlev görüyor. Kutlu, bu görselleri kuru bir belge niteliğinden çıkararak, bir tarihsel bilinç arkeolojisine dönüştürüyor. Her kartpostal, dönemin aktörlerinin, askerlerin, aydınların ve sıradan insanların “hürriyet” kavramıyla kurduğu ilişkilerin bir yansımasına dönüşüyor.

‘Didâr-ı Hürriyet’, belgeleri kuru bir envanter olmaktan çıkarıp yaşayan bir tarihe dönüştürüyor. Sacit Kutlu’nun bu çalışması, özgürlük idealiyle sarsılan bir imparatorluğun aynasına bakma cesaretini bizlere yeniden kazandırıyor.

  • Künye: Sacit Kutlu – Didâr-ı Hürriyet: Kartpostallarla İkinci Meşrutiyet (1908-1913), Alfa Yayınları, tarih, 680 sayfa, 2025

Peter Hoffmann – Hitler’e Suikast Girişimi ve Stauffenberg (2025)

Peter Hoffmann’ın bu kitabı, 20 Temmuz 1944’te Adolf Hitler’e düzenlenen suikast girişiminin merkezinde yer alan Claus von Stauffenberg ve onun ailesi üzerinden, Nazi Almanyası’nda ahlak, inanç ve direnişin sınırlarını derinlemesine inceliyor. Hoffmann, bu çalışmasında yalnızca Stauffenberg’in siyasi eylemini değil, onun düşünsel köklerini, entelektüel çevresini ve aristokratik dünyasını da tarihsel bağlamı içinde çözümlemeye girişiyor.

‘Hitler’e Suikast Girişimi ve Stauffenberg: Bir Subayın Hayatı, Siyaseti ve Son Günleri’ (‘Claus Schenk Graf von Stauffenberg und seine Brüder’), Stauffenberg kardeşlerin —Claus, Berthold ve Alexander’ın— çocukluklarından itibaren Almanya’nın savaş öncesi kültürel atmosferine nasıl dâhil olduklarını anlatıyor. Yazar, özellikle Claus’un gençlik yıllarında şiir, sanat ve Katolik mistisizmiyle iç içe bir duyarlılığa sahip olduğunu, fakat bu entelektüel birikimin giderek sorumluluk duygusuna ve politik eyleme dönüştüğünü gösteriyor. Hoffmann’a göre Stauffenberg’in Hitler’e karşı çıkışı, ani bir isyan değil, vicdanla ideoloji arasındaki uzun bir hesaplaşmanın sonucuydu.

Eserde, suikast girişimi yalnızca bir askerî operasyon olarak değil, ahlaki bir manifesto olarak ele alınıyor. Stauffenberg’in rejime olan bağlılığını terk edişi, savaşın yıkıcılığı karşısında insanlık onurunu savunma arayışına dönüşüyor. Hoffmann, arşiv belgeleri, mektuplar ve tanıklıklardan yola çıkarak, onun “ihanet” olarak damgalanan eylemini bir vicdanın zorunlu başkaldırısı olarak yorumluyor.

Ayrıca kitap, Stauffenberg ailesinin entelektüel çevresi, Stefan George gibi düşünürlerle olan ilişkileri ve Nazi ideolojisine mesafeli duruşları üzerinden, dönemin Alman aristokrasisinin iç çelişkilerini de gözler önüne seriyor.

Kitap, tarihsel bir biyografi olmanın ötesinde, etik sorumluluk ile siyasi cesaretin kesişiminde bir vicdan hikâyesi anlatıyor.

  • Künye: Peter Hoffmann – Hitler’e Suikast Girişimi ve Stauffenberg: Bir Subayın Hayatı, Siyaseti ve Son Günleri, çeviren: Ayşe Çevik, Runik Kitap, tarih, 104 sayfa, 2025

David Chaffetz – Akıncılar, Hükümdarlar ve Tacirler (2025)

David Chaffetz’in bu çalışması, tarihte atın uygarlıkların kaderini nasıl belirlediğini anlatan disiplinlerarası bir inceleme. Chaffetz, insanlık tarihini yalnızca toprağa, tarıma veya teknolojiye dayalı bir ilerleme hikâyesi olarak değil, atın dönüştürücü gücü üzerinden okur. Atın evcilleştirilmesiyle birlikte hareket, savaş, ticaret ve yönetim biçimleri köklü biçimde değişmiş; böylece göçebe kültürlerden büyük imparatorluklara uzanan yeni bir tarih yazılmıştır.

‘Akıncılar Hükümdarlar ve Tacirler: İmparatorlukların Yükselişinde Atın Rolü’ (‘Raiders, Rulers, and Traders: The Horse and the Rise of Empires’), Avrasya bozkırlarından Çin’e, İran’dan Orta Doğu ve Avrupa’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada atlı toplumların yükselişini izliyor. Chaffetz, özellikle Orta Asya’daki göçebe toplulukların atlı savaş taktikleriyle kurdukları hareketli imparatorlukların, yerleşik uygarlıkların dengelerini nasıl sarstığını gösteriyor. Akıncıların çevikliği, hükümdarların iktidarını sağlamlaştıran ordulara dönüşmüş; ticaret yolları, özellikle İpek Yolu, bu hareketlilik sayesinde canlı kalmıştır.

Yazar, atı yalnızca bir ulaşım aracı değil, kültürel bir devrim unsuru olarak ele alır. At, savaşın doğasını değiştirmiş, yöneticilere yeni bir iktidar estetiği kazandırmış ve ticaretin sınırlarını genişletmiştir. Chaffetz’e göre tarihte hiçbir teknoloji, atın insan özgürlüğü, iktidar ve zenginlik üzerindeki etkisiyle kıyaslanamaz.

‘Akıncılar, Hükümdarlar ve Tacirler’, tarih, arkeoloji ve antropolojiyi birleştirerek atın uygarlık üzerindeki kalıcı izini gözler önüne seriyor. Chaffetz, bu kitabında insanın yalnızca düşünerek değil, binerken de tarih yazdığını hatırlatıyor; atın sırtında yükselen imparatorlukların, bugünkü küresel dünyanın temellerini nasıl attığını çarpıcı bir biçimde ortaya koyuyor.

  • Künye: David Chaffetz – Akıncılar, Hükümdarlar ve Tacirler: İmparatorlukların Yükselişinde Atın Rolü, çeviren: Gülcay Güney, Say Yayınları, tarih, 544 sayfa, 2025

Hasan Malay – Antik Çağ’da Kölelik (2025)

Hasan Malay’ın ‘Antik Çağ’da Kölelik’ adlı eseri, insanın insan üzerindeki tahakkümünü tarihsel sürekliliği içinde inceleyen kapsamlı bir araştırma. Yazar, köleliği yalnızca ekonomik bir kurum olarak değil, insanlık tarihinin en köklü toplumsal düzen mekanizmalarından biri olarak ele alıyor. Antik Yunan ve Roma dünyasında köleliğin nasıl hem üretimin temeli hem de siyasal iktidarın aracı haline geldiğini ayrıntılı biçimde gösteriyor. Efendi–köle ilişkisi burada yalnızca bir sahiplik bağı değil, insan öznesinin nesneleştirildiği bir varoluş biçimi olarak karşımıza çıkıyor.

Malay, köleliğin devletlerin idari yapısından şehirlerin gündelik yaşamına, savaş ekonomisinden ticaret ağlarına kadar uzanan çok katmanlı etkilerini epigrafik belgeler, yasal metinler ve antik yazarların tanıklıklarıyla örüyor. Aristoteles, Seneca ve Plutarkhos gibi düşünürlerin metinlerinden hareketle, kölelik sisteminin dönemin ahlak, felsefe ve siyaset anlayışlarını nasıl biçimlendirdiğini inceliyor. Böylece kitap, Antik Çağ’daki köleliğin yalnızca tarihsel bir olgu değil, toplumsal düşüncenin kurucu zemini olduğunu ortaya koyuyor.

Eserde dikkat çeken bir diğer yön, köleliğin zamanla biçim değiştirerek modern dünyaya sızdığına dair örtük vurgulardır. Malay, Antik Çağ’ı incelerken bugüne uzanan soruları da canlı tutar: Mülkiyet, emek ve özgürlük ilişkisi gerçekten ne kadar değişti? İnsan kendi kurduğu sistemlerde hâlâ başka bir biçimde köleleştirilmiyor mu?

‘Antik Çağ’da Kölelik’, akademik derinliğiyle olduğu kadar düşünsel ufkuyla da öne çıkan bir çalışma. Antik dünyanın toplumsal gölgelerini aydınlatırken, modern çağın görünmez zincirlerini fark etmek için güçlü bir aynaya dönüşüyor.

  • Künye: Hasan Malay – Antik Çağ’da Kölelik, Sakin Kitap, tarih, 275 sayfa, 2025

Nurcan Abacı – Osmanlı’da Korkunun Gölgesi (2025)

Nurcan Abacı’nın ‘Osmanlı’da Korkunun Gölgesi: El Âlem Ne Der ve Ehl-i Örf Heyulası Üzerine Bir Deneme’ adlı kitabı, Osmanlı toplumunun görünmez ama belirleyici duygusal yapısını “korku” ekseninde çözümlüyor. Yazar, arşiv belgeleriyle, özellikle kadı sicillerindeki sıradan insanların hikâyeleri üzerinden toplumsal psikolojinin izini sürüyor. Korkunun yalnızca cezayla değil, “cezalandırılma ihtimali” ve “el âlem ne der” kaygısıyla nasıl içselleştirildiğini gösteriyor. Kitabın yapısı da bu çok katmanlı duygunun anatomisini andırıyor: “El Âlem Ne Der Korkusu”, “Ehl-i Örf Heyulası” ve “Muhtemel Korkular” başlıkları, bireyin toplum, otorite ve kendi iç dünyası karşısındaki kırılgan dengesini ortaya koyuyor.

Abacı’nın yaklaşımı, tarih yazımını belgelerin soğuk yüzeyinden çıkarıp duyguların ve söylentilerin belirleyiciliğine taşıyor. “Gammazlık”, “iftira”, “mahalle baskısı” ve “devlet görevlisi korkusu” gibi mikro düzeydeki olgular, Osmanlı düzeninin sürekliliğini sağlayan görünmez mekanizmalar olarak yorumlanıyor. Korkunun biyolojik, psikolojik ve sosyal işlevlerini açıklayan giriş bölümü, tarih anlatısını disiplinlerarası bir zemine taşıyor.

Bu çerçevede, yazarın tarihsel yöntemi İstanbul Latin İmparatorluğu’nun yarattığı travmatik hafızayla da benzerlik gösteriyor. 1204’teki Haçlı istilasının ardından Bizans toplumunun yaşadığı belirsizlik ve güvensizlik duygusu nasıl uzun süre kolektif davranışları belirlediyse, Osmanlı toplumunda da korku aynı şekilde bir “düzen kurucu” unsur haline geliyor. Her iki örnek de iktidar ve toplumsal kontrolün yalnızca kılıçla ya da kanunla değil, insanların zihinlerinde kök salan duygusal rejimler aracılığıyla sürdürüldüğünü hatırlatıyor.

‘Osmanlı’da Korkunun Gölgesi’, tarihsel belgelerin ardındaki sessiz duyguları görünür kılarak, korkunun nasıl bir toplumsal tasarım ilkesi olduğunu düşündüren özgün bir tarih denemesi.

  • Künye: Nurcan Abacı – Osmanlı’da Korkunun Gölgesi: El Âlem Ne Der ve Ehl-i Örf Heyulası Üzerine Bir Deneme, Fol Kitap, tarih, 176 sayfa, 2025

Süleyman Onur Geyik – İstanbul Latin İmparatorluğu (2025)

1204’teki Dördüncü Haçlı Seferi’nin ardından İstanbul’un Latinler tarafından işgali, yalnızca Bizans İmparatorluğu’nun sonunu hızlandıran bir siyasal kırılma değil, aynı zamanda Doğu Akdeniz’in kaderini değiştiren bir medeniyet sarsıntısıydı.

Süleyman Onur Geyik’in ‘İstanbul Latin İmparatorluğu: Kuruluş Devri (1204–1216)’ adlı çalışması, bu kısa ama etkisi yüzyıllar süren dönemi hem Bizans hem Latin kaynaklarını karşılaştırarak yeniden düşünmeye davet ediyor. Geyik, Latinlerin kurduğu yeni imparatorluğu yalnızca bir “yağma sonrası rejim” olarak değil, farklı iktidar geleneklerinin, ekonomik çıkarların ve dini meşruiyet iddialarının çarpıştığı geçici ama yoğun bir laboratuvar olarak yorumluyor.

Kitap, Haçlıların kenti ele geçirdikten sonra Bizans topraklarını nasıl bölüştüğünü, Latin yönetiminin İstanbul’un idari yapısına ve kutsal mekânlarına nasıl müdahale ettiğini inceliyor. Aynı zamanda II. Bulgar Krallığı ve İznik merkezli Bizans direnişiyle yürütülen siyasi mücadeleleri, Avrupa feodalizmi ile Bizans bürokrasisinin çelişkileri üzerinden yeniden okuyor. Bu bakımdan Geyik’in anlatısı, tarihsel olguların ötesinde, farklı kültürlerin iktidar ve aidiyet anlayışlarının çarpıştığı bir sahneye dönüşüyor.

Eserin değeri, İstanbul Latin İmparatorluğu’nu bir “fetih hikâyesi” olarak değil, medeniyetlerin birbirine dokunduğu, birbirini dönüştürdüğü bir kırılma anı olarak ele almasında yatıyor. Bu yönüyle kitap, Ortaçağ siyasetinin karmaşık diplomatik ağlarını ve o ağların ortasında kimliğini yeniden kurmaya çalışan bir şehrin hikâyesini açığa çıkarıyor. Özellikle İstanbul’un Latin hâkimiyeti altındaki kültürel direnci ve dini simgelerin yeniden anlamlandırılışı, günümüz kent tarihine dair tartışmalar için de yankı uyandırıyor.

  • Künye: Süleyman Onur Geyik – İstanbul Latin İmparatorluğu: Kuruluş Devri (1204-1216), Kabalcı Yayınları, tarih, 256 sayfa, 2025

John Freely – Anadolu Selçukluları (2025)

John Freely’nin bu çalışması, Anadolu Selçuklularının tarih sahnesine çıkışını, Orta Asya bozkırlarından Anadolu’ya uzanan uzun göç ve fetih süreciyle birlikte anlatıyor. Freely, Selçukluların yalnızca savaşçı bir kavim olmadığını; aynı zamanda İslam dünyasının siyasal, kültürel ve entelektüel dönüşümünde belirleyici bir rol oynadığını vurguluyor. ‘Anadolu Selçukluları: At Sırtında Fırtına’ (‘Storm on Horseback: The Seljuk Warriors of Turkey’), 10. yüzyılın sonlarında Horasan’da başlayan yükselişin, 11. yüzyılda Anadolu’nun kapılarını açan Malazgirt Zaferi’yle nasıl doruğa ulaştığını ayrıntılı biçimde ele alıyor.

Yazar, Selçukluların kurduğu devlet yapısını yalnızca askeri başarılar üzerinden değil, aynı zamanda şehirleşme, bilim, mimari ve sanat alanlarındaki gelişmelerle de inceliyor. Alparslan, Melikşah ve Nizamülmülk gibi figürlerin liderlik anlayışı ile kurumsal mirasları, İslam dünyasında uzun vadeli bir siyasal istikrarın temellerini oluşturuyor. Freely, Selçuklu dönemini Osmanlı’nın öncülü olarak değerlendirirken, bu mirasın hem Türk hem İslam kimliğini şekillendirdiğini savunuyor.

Eserde, anlatı dili tarihsel ayrıntılardan beslenirken akıcı ve edebi bir üslup da korunuyor. Freely, savaşların yıkıcılığını ve imparatorlukların ihtişamını aynı anda aktararak, Selçukluların Anadolu tarihindeki dönüştürücü gücünü gözler önüne seriyor. Kitap, hem akademik hem popüler tarih okurlarına hitap eden; Selçuklu dönemini askeri fetihlerin ötesinde, medeniyet kurucu bir dönem olarak yeniden yorumlayan kapsamlı bir çalışma olarak öne çıkıyor.

  • Künye: John Freely – Anadolu Selçukluları: At Sırtında Fırtına, çeviren: Ayşen Tekşen, Alfa Yayınları, tarih, 280 sayfa, 2025

Samuel Dolbee – Çekirgelerin Saltanatı (2025)

Samuel Dolbee’nin bu çalışması, modern Orta Doğu tarihine çevresel bir perspektiften yaklaşarak sınırlar, iktidar ve doğa arasındaki karmaşık ilişkiyi inceliyor. Dolbee, özellikle Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminden Fransız ve İngiliz manda yönetimlerine uzanan süreçte, Mezopotamya ve Suriye çöllerindeki, bilhassa Cezire’deki çekirge istilalarını merkezine alıyor. Bu afetleri yalnızca ekolojik olaylar olarak değil, aynı zamanda imparatorlukların sınır politikalarını, bürokratik düzenlemelerini ve halkların direniş biçimlerini şekillendiren siyasal araçlar olarak yorumluyor.

Yazar, çekirgeleri metaforik bir unsur olarak kullanarak doğanın da iktidar ilişkilerinin bir parçası haline geldiğini öne sürüyor. Çekirge salgınları karşısında geliştirilen idari tepkiler, yerel halkın yaşam biçimleri ve üretim düzeni üzerindeki etkilerle birlikte analiz ediliyor. Dolbee, çevresel felaketlerin imparatorlukların çöküşünde ve yeni ulusal sınırların çizilmesinde ne kadar belirleyici rol oynadığını gözler önüne seriyor. Bu yönüyle kitap, tarih yazımında çevre faktörünün uzun süre göz ardı edilen gücünü vurguluyor.

‘Çekirgelerin Saltanatı: Osmanlı’da Sınır, Çevre ve İktidar’ (‘Locusts of Power: Borders, Empire, and Environment in the Modern Middle’), yalnızca çevre tarihi açısından değil, aynı zamanda Orta Doğu’nun modernleşme sürecini anlamak için de çığır açıcı bir çalışma. Dolbee, iktidarın yalnızca insanlar arasında değil, doğa ile kurulan ilişkilerde de üretildiğini gösteriyor. Böylece, ekoloji ile siyaset arasındaki sınırları aşan bir anlatı kurarak Orta Doğu tarihine yeni bir derinlik kazandırıyor.

  • Künye: Samuel Dolbee – Çekirgelerin Saltanatı: Osmanlı’da Sınır, Çevre ve İktidar, çeviren: Can Gümüş İspir, Fol Kitap, tarih, 432 sayfa, 2025

Kolektif – Büyük Tarih (2025)

‘Büyük Tarih’ (‘Big History’), evrenin başlangıcından insanlığın geleceğine kadar uzanan geniş bir zaman çizelgesini bütüncül biçimde ele alıyor. Yazarlar, bilimi, tarihi ve felsefeyi bir araya getirerek “büyük tarih” adını verdikleri yaklaşımda evrenin, yaşamın ve insan toplumlarının gelişimini tek bir anlatı içinde birleştiriyor. Kitap, kozmik ölçekteki dönüşümlerle insanlık tarihindeki toplumsal ve teknolojik değişimleri birbirine bağlayarak, evrendeki karmaşık düzenin nasıl ortaya çıktığını açıklamaya çalışıyor.

Anlatı, sekiz “eşik” üzerinden ilerliyor: Büyük Patlama’dan yıldızların oluşumuna, yaşamın evriminden tarım devrimine ve modern teknolojik çağa kadar her aşama, artan enerji yoğunluğu ve karmaşıklık düzeyiyle tanımlanıyor. Bu yapı sayesinde kitap, yalnızca geçmişi anlatmakla kalmıyor; geleceğe dair olası senaryolar da sunuyor. İnsan türünün çevresini dönüştürme gücü, gezegenin ekolojik sınırları ve yapay zekâ gibi yeni dönüm noktaları, tarihsel süreklilik içinde tartışılıyor.

Yazarlar, geleneksel tarih anlayışının insan merkezli sınırlarını aşarak, insanı evrensel bir bağlamda konumlandırıyor. Ancak bu yaklaşım, bazı tarihçilerce aşırı soyut ve bilimsel indirgemeci bulunuyor. Yine de ‘Büyük Tarih’, farklı disiplinleri birleştiren açıklıkta yazılmış nadir eserlerden biri olarak, insanlığın yerini evrendeki büyük hikâyeye bağlayan etkileyici bir sentez sunuyor.

  • Künye: Kolektif – Büyük Tarih: Big Bang’den İnsanlığın Geleceğine Disiplinlerarası Bir Bakış, editör: David Christian, William H. McNeill, Jerry H. Bentley, Ralph C. Croizier, J. R. McNeill, Heidi Roupp, Judith P. Zinsser, Brett Bowden, çeviren: Ozan Karakaş, Alfa Yayınları, tarih, 328 sayfa, 2025