Thomas Piketty – Eşitliğin Kısa Tarihi (2025)

Thomas Piketty’nin bu eseri, insanlık tarihini ekonomik ve siyasal eşitsizliklerin kademeli olarak azaldığı uzun bir süreç olarak anlatıyor. Piketty, kapitalizmin eşitsizlik üretme eğilimine rağmen, toplumsal mücadelelerin ve politik müdahalelerin bu gidişatı nasıl sürekli olarak dengelediğini anlatıyor. Ona göre eşitlik bir “doğal gelişme” değil; devrimler, vergilendirme reformları, işçi hareketleri ve eğitim politikaları gibi bilinçli kolektif eylemlerin sonucunda ortaya çıkıyor. Bu nedenle tarih, yalnızca zenginliğin birikim hikâyesi değil, aynı zamanda adalet talebinin direngen bir anlatısı haline geliyor.

‘Eşitliğin Kısa Tarihi’ (‘Une Brève Histoire de l’égalité’), Batı merkezli ekonomik büyüme modellerinin sömürgecilikle ve servet transferiyle beslendiğini vurgulayarak, liberal demokrasinin eşitlik söylemini ahlaki bir maske olarak eleştiriyor. Fransız Devrimi’nden refah devletine, kadınların oy hakkından eğitim reformlarına kadar birçok dönüm noktasını analiz ederken, eşitlik fikrinin yalnızca maddi değil, kültürel ve siyasal bir inşa olduğunu hatırlatıyor. Ancak Piketty’nin çözüm önerileri –örneğin küresel servet vergisi veya mülkiyet paylaşım modelleri– bazı eleştirmenlerce fazla iyimser bulunuyor. Çünkü o, kapitalizmin yapısal direncini ve sermayenin politik gücünü zaman zaman hafife alıyor.

Yine de Piketty’nin tarihsel perspektifi, eşitliğin bir ütopya değil, kazanılmış bir süreç olduğunu hatırlatıyor. Kitap, umutsuzluk çağında umutlu bir ekonomi tarihi sunarken, eşitliğin ideolojik değil, pratik bir hedef olduğunu güçlü biçimde vurguluyor.

  • Künye: Thomas Piketty – Eşitliğin Kısa Tarihi, çeviren: Hande Koçak, İş Kültür Yayınları, iktisat, 216 sayfa, 2025

Jonathan Parry – Vaat Edilmiş Topraklar (2025)

Jonathan Parry’nin bu çalışması, 19. yüzyılın ilk yarısında Britanya’nın Osmanlı topraklarındaki etkisini jeopolitik, dini ve kültürel açılardan inceliyor. Parry, İngiltere’nin Ortadoğu’ya yönelik ilgisinin yalnızca stratejik değil, aynı zamanda inanç ve kimlik temelli bir arayışın ürünü olduğunu vurguluyor. Napolyon’un Mısır seferinden Kırım Savaşı’na kadar uzanan dönemde Britanya’nın Osmanlı’yla ilişkileri, hem dostane diplomasi hem de örtülü rekabet üzerinden şekilleniyor. Bu süreçte İngiliz siyasetinde Hindistan yolunun güvenliği, Kızıldeniz hattı ve Süveyş gibi bölgeler ön plana çıkıyor.

‘Vaat Edilmiş Topraklar: İngiltere ve Osmanlı Ortadoğu’su’ (‘Promised Lands: The British and the Ottoman Middle East’), İngilizlerin Osmanlı’nın zayıflayan yapısını fırsata çevirmek istediğini, ancak bu zayıflığı tamamen çöküşe götürmeden yönetmeyi amaçladığını belirtiyor. Osmanlı’nın toprak bütünlüğü korunurken, İngiltere bölgesel nüfuzunu artıracak ittifaklar kuruyor. Bu ittifaklar yalnızca devlet düzeyinde değil, Arap, Kürt ve Hristiyan topluluklarla da geliştiriliyor. Misyoner faaliyetleri, gezginlerin raporları ve dini söylemler, İngiliz kamuoyunun Doğu algısını güçlendiriyor.

Parry, bu dönemde İngiliz dış politikasının tek sesli olmadığını, Londra’daki yöneticilerle Hindistan’daki çıkar çevreleri arasında sık sık çelişkiler yaşandığını gösteriyor. Kitap, Osmanlı’nın son yüzyılında İngiltere’nin Ortadoğu üzerindeki kalıcı etkisinin temellerini sergiliyor. Parry’ye göre, bu etki yalnızca siyasi sınırları değil, bölgenin kimlik, inanç ve güç ilişkilerini de kalıcı biçimde dönüştürüyor.

  • Künye: Jonathan Parry – Vaat Edilmiş Topraklar: İngiltere ve Osmanlı Ortadoğu’su, çeviren: Dara Elhüseyni, Fol Kitap, tarih, 712 sayfa, 2025

Garrett Ryan – Çıplak Heykeller, Şişman Gladyatörler ve Savaş Filleri (2025)

Garrett Ryan’ın bu eseri, Antik Yunan ve Roma dünyasına dair sık sorulan sorulara yanıt arayarak hem eğlenceli hem de öğretici bir anlatı sunuyor. Kitap, akademik bir tarih çalışmasından ziyade, tarih meraklılarının aklında beliren günlük ve ilginç sorulara açıklık getiriyor. “Neden Yunan heykelleri çıplaktı?”, “Gladyatörler gerçekten şişman mıydı?”, “Savaş fillerinin rolü neydi?” gibi başlıklar, antik dünyayı popüler kültürdeki imgelerden arındırarak daha gerçekçi bir çerçevede ele alıyor. Ryan, bu soruları yanıtlarken tarihsel kaynaklardan yararlanıyor, aynı zamanda modern algıyla antik gerçeklik arasındaki farkları gösteriyor.

‘Çıplak Heykeller, Şişman Gladyatörler ve Savaş Filleri: Antik Yunanlar ve Romalılar Hakkında Sık Sorulan Sorular’ (‘Naked Statues, Fat Gladiators, and War Elephants: Frequently Asked Questions about the Ancient Greeks and Romans’) , yalnızca ilginç anekdotlara değil, aynı zamanda antik toplumların düşünce biçimlerine ve değer sistemlerine de ışık tutuyor. Örneğin çıplaklık, bugünün gözünde mahremiyetin ihlali gibi görünse de, Yunanlılar için kahramanlık, erdem ve estetik idealleri temsil ediyordu. Benzer şekilde, gladyatörlerin bedensel yapıları hakkındaki yanlış algılar düzeltiliyor; onların güç, dayanıklılık ve dövüş kabiliyeti açısından özel yetiştirildiği ortaya konuyor. Savaş filleri ise yalnızca askeri bir güç değil, psikolojik üstünlük sağlayan bir gösteri unsuru olarak analiz ediliyor.

Ryan’ın dili sade, esprili ve akıcı. Karmaşık akademik tartışmalar yerine, tarihsel merakları tatmin eden doğrudan yanıtlar veriliyor. Antik dünyayı hem şaşırtıcı hem de insani yönleriyle tanıtıyor. Okur, hem tarihsel bilgi edinirken hem de antik toplumların bugünkü hayatla kurduğu beklenmedik benzerlikleri keşfediyor.

Sonuçta kitap, Antik Yunan ve Roma’ya dair klişeleri sorgulayan, yanlış anlamaları düzelten ve bu uygarlıkların kültürünü gündelik hayatın ayrıntıları üzerinden yeniden anlamamızı sağlayan keyifli bir rehber olarak öne çıkıyor.

  • Künye: Garrett Ryan – Çıplak Heykeller, Şişman Gladyatörler ve Savaş Filleri: Antik Yunanlar ve Romalılar Hakkında Sık Sorulan Sorular, çeviren: Oya Yalçın, Mundi Kitap, tarih, 312 sayfa, 2025

Mehrdad Kia – Osmanlı İmparatorluğu’nda Günlük Hayat (2025)

Mehrdad Kia’nın bu eseri, Osmanlı İmparatorluğu’nun gündelik hayatına dair zengin bir panoramayı gözler önüne seriyor. Yazar, siyasi ya da askeri tarihin ötesine geçerek sıradan insanların yaşamlarını, alışkanlıklarını, kültürel pratiklerini ve toplumsal ilişkilerini merkeze alıyor. Böylece Osmanlı toplumunun yalnızca saraydan ya da büyük olaylardan ibaret olmadığı, günlük hayatın farklı sınıflar ve kimlikler arasında çeşitlilik taşıdığı ortaya çıkıyor. ‘Osmanlı İmparatorluğu’nda Günlük Hayat’ (‘Daily Life in the Ottoman Empire’), kentin sokaklarından taşranın düzenine, dini ritüellerden aile içi ilişkilere kadar birçok boyutu ayrıntılarıyla inceliyor.

Kitapta Osmanlı şehirlerinin yapısı, kahvehanelerin sosyalleşme mekânı olarak işlevi, camilerin yalnızca ibadet değil aynı zamanda toplumsal dayanışma alanı olması gibi detaylar öne çıkıyor. Giyim kuşam alışkanlıkları, mutfak kültürü, eğlence anlayışı ve bayram ritüelleri üzerinden toplumun gündelik yaşam ritmi yansıtılıyor. Ayrıca kadınların toplumsal ve ailevi rollerine, eğitim ve çocuk yetiştirme pratiklerine, esnaf loncalarının ekonomik ve sosyal önemine geniş yer veriliyor. Kia, bu unsurları aktarırken Osmanlı toplumunun çok kültürlü yapısına da dikkat çekiyor; Müslüman, Hristiyan ve Yahudi toplulukların hem kendi geleneklerini sürdürdüklerini hem de bir arada yaşamanın dinamiklerini oluşturduklarını vurguluyor.

‘Osmanlı İmparatorluğu’nda Gündelik Hayat’, Osmanlı tarihini büyük anlatıların ötesinde gündelik yaşantının ayrıntıları üzerinden kavramak isteyenlere önemli bir kaynak sunuyor. Bu eser, imparatorluğu sıradan insanların gözünden görmemize imkân tanıyarak tarihin insani yönünü görünür kılıyor.

  • Künye: Mehrdad Kia – Osmanlı İmparatorluğu’nda Günlük Hayat, çeviren: Tevabil Alkaç, Alfa Yayınları, tarih, 392 sayfa, 2025

Gábor Fodor – Osmanlı’da Macar Tarih Bilimi ve Arkeolojisi (2025)

Gábor Fodor’un bu eseri, Birinci Dünya Savaşı yıllarında Macaristan’ın Osmanlı topraklarında yürüttüğü bilimsel faaliyetleri ve özellikle İstanbul’da kurulan Macar Bilimsel Enstitüsünün serüvenini ele alıyor.

‘Osmanlı’da Macar Tarih Bilimi ve Arkeolojisi: İstanbul Macar Bilim Enstitüsü Tarihi (1916-1918)’ (‘Magyar tudomány és régészet az Oszmán Birodalomban. A Konstantinápolyi Magyar Tudományos Intézet története, 1916–1918’), 1916’da kurulan bu enstitünün kısa ama yoğun hayatını inceliyor. Macar bilim insanları ve arkeologlarının, Osmanlı İmparatorluğu’nun kültürel ve tarihsel mirasını araştırma amacıyla gerçekleştirdikleri çalışmaların arka planı ayrıntılı biçimde anlatılıyor. Enstitünün kuruluşu, savaş dönemindeki siyasi koşullar, Osmanlı-Macar ilişkilerinin özel bağlamı ve bu girişimin entelektüel hedefleri bir arada değerlendiriliyor.

Fodor, enstitünün faaliyetlerini yalnızca arkeolojik kazılar ya da bilimsel incelemelerle sınırlı görmüyor; aynı zamanda bu çabaları, Macar milliyetçiliğinin ve uluslararası bilimsel prestij arayışının bir parçası olarak yorumluyor. Osmanlı başkentinde yürütülen projeler, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun Doğu’ya yönelik politikalarıyla da bağlantılı biçimde ele alınıyor.

Sonuç olarak eser, hem bilim tarihine hem de uluslararası ilişkiler tarihine katkıda bulunuyor. Enstitünün 1918’de savaşın sona ermesiyle kapatılması, bu tür girişimlerin ne kadar kırılgan olduğunu da gösteriyor. Böylece kitap, Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde Avrupa bilim dünyasının Doğu’ya bakışını ve Macaristan’ın bu alandaki özel rolünü ortaya koyuyor.

  • Künye: Gábor Fodor – Osmanlı’da Macar Tarih Bilimi ve Arkeolojisi: İstanbul Macar Bilim Enstitüsü Tarihi (1916-1918), çeviren: Erdal Şalikoğlu, Alfa Yayınları, tarih, 256 sayfa, 2025

Sean McMeekin – Dünyayı Alaşağı Etmek (2025)

Sean McMeekin bu eserinde, komünizmin yirminci yüzyılın başından günümüze kadar izlediği inişli çıkışlı serüveni ele alıyor. ‘Dünyayı Alaşağı Etmek: Komünizmin Yükselişi, Düşüşü ve Yeniden Yükselişi’ (‘To Overthrow the World: The Rise and Fall and Rise of Communism’), 1917 Bolşevik Devrimi ile başlayan süreci yalnızca Sovyetler Birliği bağlamında değil, küresel ölçekte değerlendiriyor. McMeekin, komünizmin devrimci ideallerle ortaya çıkışını, işçi sınıfına ve sömürge halklara vaat ettiği eşitlikçi düzeni vurgularken, aynı zamanda bunun nasıl totaliter rejimlere dönüştüğünü de ayrıntılarıyla inceliyor.

Anlatıda Stalin döneminin baskısı, Mao’nun Çin’deki kültürel devrimi, Doğu Avrupa’daki baskıcı yönetimler ve Küba gibi farklı coğrafyalardaki deneyimler üzerinden komünizmin farklı yüzleri gösteriliyor. McMeekin, özellikle Soğuk Savaş yıllarında ideolojinin nasıl hem bir umut kaynağı hem de bir korku unsuru olduğunu ortaya koyuyor. 1989 ve 1991’de Doğu Bloku’nun ve Sovyetler Birliği’nin çöküşü, ideolojinin nihai sonu gibi görülse de yazar komünizmin tamamen yok olmadığını belirtiyor.

Kitapta günümüzde Latin Amerika’da, Asya’nın bazı bölgelerinde ve Batı’daki radikal hareketlerde komünist düşüncenin hâlâ etkili olduğu anlatılıyor. McMeekin, ideolojinin değişen dünyada farklı biçimlerde yeniden ortaya çıkışını, ekonomik krizler, eşitsizlik ve toplumsal adalet arayışıyla ilişkilendiriyor. Ona göre komünizm, tarihsel olarak başarısızlığa uğramış görünse de hâlâ dünya siyasetine yön verebilecek bir düşünsel miras taşıyor. Böylece eser, ideolojinin yükselişini, çöküşünü ve günümüzdeki yankılarını bir bütünlük içinde sunuyor.

  • Künye: Sean McMeekin – Dünyayı Alaşağı Etmek: Komünizmin Yükselişi, Düşüşü ve Yeniden Yükselişi, çeviren: Nurettin Elhüseyni, Yapı Kredi Yayınları, tarih, 368 sayfa, 2025

Nicolas Iorga – Bizans’tan Sonraki Bizans (2025)

Nicolae Iorga’nın bu eseri, Bizans İmparatorluğu’nun 1453’te yıkılışından sonra kültürel, dini ve siyasi etkilerinin nasıl yaşamaya devam ettiğini inceliyor. ‘Bizans’tan Sonraki Bizanz’ (‘Byzance après Byzance’), Bizans’ın yalnızca bir devlet olarak sona ermediğini, aynı zamanda fikirleri, kurumları ve ruhuyla farklı coğrafyalarda varlığını sürdürdüğünü gösteriyor. Özellikle Osmanlı İmparatorluğu’ndaki idari gelenekler, Ortodoks kilisesinin örgütlenmesi ve Balkan toplumlarının kimlikleri bu mirasın güçlü biçimde hissedildiği alanlar olarak öne çıkıyor.

Iorga, Bizans’ın mirasının üç ana eksen üzerinden aktarıldığını anlatıyor: Birincisi, Osmanlıların merkeziyetçi devlet düzeninde Bizans bürokratik mirasının etkisi; ikincisi, Ortodoks kilisesi aracılığıyla dini otoritenin ve ritüellerin devamı; üçüncüsü ise Balkanlar’daki edebiyat, hukuk ve kültürel geleneklerde Bizans unsurlarının sürekliliği. Bu bağlamda Bizans, siyasi varlığı sona erse de, bir “medeniyet biçimi” olarak yaşamaya devam ediyor.

Kitap ayrıca Bizans’ın Batı dünyasıyla ilişkilerini de ele alıyor. Rönesans döneminde antik Yunan metinlerinin Bizans aracılığıyla Batı’ya taşınması, Avrupa kültürünün gelişiminde Bizans’ın oynadığı rolü vurguluyor. Iorga’ya göre Bizans, hem Doğu’da hem Batı’da köprü işlevi gören bir kültürel hafıza taşıyor.

Sonuçta ‘Bizans’tan Sonraki Bizans’, Bizans’ın ölümünden sonra bile yaşamaya devam eden bir “ikinci hayatı” olduğunu ortaya koyuyor. Bu miras, Osmanlı’dan Balkanlara, Rusya’dan Avrupa’ya kadar geniş bir dünyayı etkiliyor ve modern çağın kültürel temellerinde güçlü bir iz bırakıyor.

  • Künye: Nicolas Iorga – Bizans’tan Sonraki Bizans, çeviren: Ümit Eser, Gordium Yayıncılık, tarih, 2025

Guillaume Calafat, Mathieu Grenet – Akdenizler (2025)

Guillaume Calafat ile Mathieu Grenet’nin bu kitabı, 1492’den 1750’ye uzanan dönemde Akdeniz coğrafyasındaki insan hareketliliğini derinlemesine inceliyor. Yazarlar, Akdeniz’i yalnızca bir deniz değil, sürekli etkileşim, çatışma ve alışverişin yaşandığı dinamik bir kültürel alan olarak ele alıyor.

‘Akdenizler: İnsan Hareketliliğinin Bir Tarihi (1492–1750)’ (‘Méditerranées: Une histoire des mobilités humaines (1492-1750)’), göçmenleri, tüccarları, korsanları, sürgünleri, esirleri ve hac yolcularını merkeze alarak, farklı inanç ve toplulukların zorunlu ya da gönüllü hareketliliklerinin ortak bir tarihsel çerçeve yarattığını vurguluyor. Bu bağlamda Osmanlı, Avrupa krallıkları ve Kuzey Afrika şehirleri arasındaki siyasi rekabet, ticari ağlar ve dini kimliklerin kesişim noktalarıyla birlikte ele alınıyor.

Calafat ve Grenet, Akdeniz’i durağan imparatorluklar ya da sınırlarla tanımlamak yerine, insanların geçişleri, karşılaşmaları ve karşılıklı bağımlılıkları üzerinden okuyor. Bu hareketlilik bazen ticareti ve kültürel alışverişi canlandırırken bazen de esaret, sürgün ve şiddet biçiminde tezahür ediyor.

Sonuçta kitap, 1492’de Yahudilerin İspanya’dan sürgün edilmesinden 18. yüzyıldaki büyük göç ve ticaret ağlarına kadar uzanan süreçte, Akdeniz’in modern dünyanın temellerini atan bir laboratuvar işlevi gördüğünü öne sürüyor. Böylece insan hareketliliğinin tarih yazımında merkezî rolünü hatırlatıyor ve Akdeniz’i hem sınırların hem de buluşmaların mekânı olarak yeniden düşünmeye davet ediyor.

  • Künye: Guillaume Calafat, Mathieu Grenet – Akdenizler: İnsan Hareketliliğinin Bir Tarihi (1492–1750), çeviren: Ayşen Sarı Koç, Monografi Yayınları, tarih, 408 sayfa, 2025

İlya Ehrenburg, Vasili Grossman – Kara Kitap (2025)

‘Kara Kitap’ (‘Чёрная книга’), İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası’nın işgal ettiği Sovyet topraklarında ve Polonya’daki ölüm kamplarında Yahudilere yönelik uyguladığı sistematik soykırımı belgeleyen en kapsamlı çalışmalardan biri. İlya Ehrenburg ve Vasili Grossman’ın girişimiyle hazırlanan bu eser, yüzlerce tanıklık, rapor, mektup ve resmi belgeden oluşan bir arşiv niteliği taşıyor. Kitap, yalnızca bireysel hikâyeleri değil, aynı zamanda Yahudi topluluklarının topyekûn yok ediliş sürecini ortaya koyuyor.

Metinde özellikle köylerde, kasabalarda ve şehirlerde gerçekleştirilen kitlesel infazların, toplama kamplarındaki gaz odalarının ve açlık, işkence, zorunlu çalıştırma gibi yöntemlerle gerçekleştirilen sistematik imhanın detayları aktarılıyor. Katliamlara tanıklık eden Sovyet askerleri, hayatta kalmayı başaran siviller ve esirlerden alınan ifadeler aracılığıyla Nazi işgalinin boyutları gözler önüne seriliyor. Bu anlatılar, yalnızca vahşetin tasviri değil, aynı zamanda kurbanların insanlık onurunu koruma çabalarının da bir belgesi niteliğinde yer alıyor.

Eserin tarihsel önemi yalnızca tanıklıklarda değil, aynı zamanda Sovyetler Birliği’nin bu çalışmaya yaklaşımında da beliriyor. Başlangıçta yayınlanması planlansa da, savaş sonrası dönemde antisemitizmin artması ve politik baskılar nedeniyle kitap Sovyetler’de sansürleniyor, ancak yurtdışında çeşitli versiyonları basılıyor. ‘Kara Kitap’, bugün hem Holokost tarihi hem de savaş dönemi Sovyet deneyimini anlamak için eşsiz bir kaynak olarak kabul ediliyor.

  • Künye: İlya Ehrenburg, Vasili Grossman – Kara Kitap: Yahudilerin 1941-1945 Savaş Yılları Süresince İşgal Altındaki Sovyetler Birliği Topraklarında ve Polonya Ölüm Kamplarında İşgalci Alman Faşistleri Tarafından Vahşice Katledilmeleri Hakkında, çeviren: Uğur Büke, Alfa Yayınları, tarih, 672 sayfa, 2025

A. D. Lee – Roma’dan Bizans’a (2025)

Bu çalışma, Roma İmparatorluğu’nun Geç Antik Çağ’da geçirdiği dönüşümü odağına alıyor. ‘Roma’dan Bizans’a: 363 – 565, Antik Roma’nın Dönüşümü’ (‘From Rome to Byzantium AD 363 to 565: The Transformation of Ancient Rome’), 363 ile 565 yılları arasındaki siyasî, askerî, ekonomik ve dinsel değişimleri kronolojik bir perspektifle izliyor. Roma’nın parçalanışıyla Doğu’da Bizans kimliğinin kurulmasının nasıl gerçekleştiğini ayrıntılı biçimde tartışıyor. Bu süreçte barbar akınlarının, ordunun yeniden örgütlenmesinin ve bürokrasinin genişlemesinin imparatorluğun yapısını dönüştürdüğünü gösteriyor. A. D. Lee, imparatorların stratejik kararlarının hem merkezî otoriteyi hem de yerel yapıları etkilediğini vurguluyor.

Yazar, Hıristiyanlığın devlet dinine dönüşümünün toplumsal ve siyasal sonuçlarını derinlemesine ele alıyor. Pagan kurumların gerilemesi kilise ile saray arasındaki etkileşimin ve teolojik tartışmaların siyasete etkisini artırıyor. Lee kilisenin hukuki, eğitimsel ve kültürel alanlarda yeni otorite biçimleri ürettiğini örneklerle açıklıyor. Manastırların ve piskoposluk ağlarının yerel yönetimler üzerindeki rolüne dikkat çekiyor.

Kitap ayrıca kentsel dokunun değişimini, şehirlerin küçülmesini ve kırsal ekonominin önem kazanmasını inceliyor. Ticaret ağlarındaki dönüşümler vergi ve mülkiyet ilişkilerindeki değişiklikler ve sosyal tabakalaşmadaki kırılmalar ekonomik analizlerle ortaya konuyor. Lee idari reformların, askeri düzenlemelerin ve hukukî uyarlamaların imparatorluğun sürekliliğini desteklediğini anlatıyor. Sonuç olarak yazar Roma mirasının bürokrasi, hukuk ve kültür aracılığıyla Bizans’ta yeniden biçimlendiğini ve bu yeniden biçimlenmenin Orta Çağ dünyasının temel dinamiklerini belirlediğini savunuyor.

Okur bu çalışma sayesinde geç-antik dünyanın dönüşümünü hem siyasal hem kültürel hem de ekonomik açılardan bütüncül biçimde anlama imkânı buluyor.

  • Künye: A. D. Lee – Roma’dan Bizans’a: 363 – 565, Antik Roma’nın Dönüşümü, çeviren: Ceren Pilevneli Çubuk, Alfa Yayınları, tarih, 464 sayfa, 2025