Nurcan Abacı – Osmanlı’da Korkunun Gölgesi (2025)

Nurcan Abacı’nın ‘Osmanlı’da Korkunun Gölgesi: El Âlem Ne Der ve Ehl-i Örf Heyulası Üzerine Bir Deneme’ adlı kitabı, Osmanlı toplumunun görünmez ama belirleyici duygusal yapısını “korku” ekseninde çözümlüyor. Yazar, arşiv belgeleriyle, özellikle kadı sicillerindeki sıradan insanların hikâyeleri üzerinden toplumsal psikolojinin izini sürüyor. Korkunun yalnızca cezayla değil, “cezalandırılma ihtimali” ve “el âlem ne der” kaygısıyla nasıl içselleştirildiğini gösteriyor. Kitabın yapısı da bu çok katmanlı duygunun anatomisini andırıyor: “El Âlem Ne Der Korkusu”, “Ehl-i Örf Heyulası” ve “Muhtemel Korkular” başlıkları, bireyin toplum, otorite ve kendi iç dünyası karşısındaki kırılgan dengesini ortaya koyuyor.

Abacı’nın yaklaşımı, tarih yazımını belgelerin soğuk yüzeyinden çıkarıp duyguların ve söylentilerin belirleyiciliğine taşıyor. “Gammazlık”, “iftira”, “mahalle baskısı” ve “devlet görevlisi korkusu” gibi mikro düzeydeki olgular, Osmanlı düzeninin sürekliliğini sağlayan görünmez mekanizmalar olarak yorumlanıyor. Korkunun biyolojik, psikolojik ve sosyal işlevlerini açıklayan giriş bölümü, tarih anlatısını disiplinlerarası bir zemine taşıyor.

Bu çerçevede, yazarın tarihsel yöntemi İstanbul Latin İmparatorluğu’nun yarattığı travmatik hafızayla da benzerlik gösteriyor. 1204’teki Haçlı istilasının ardından Bizans toplumunun yaşadığı belirsizlik ve güvensizlik duygusu nasıl uzun süre kolektif davranışları belirlediyse, Osmanlı toplumunda da korku aynı şekilde bir “düzen kurucu” unsur haline geliyor. Her iki örnek de iktidar ve toplumsal kontrolün yalnızca kılıçla ya da kanunla değil, insanların zihinlerinde kök salan duygusal rejimler aracılığıyla sürdürüldüğünü hatırlatıyor.

‘Osmanlı’da Korkunun Gölgesi’, tarihsel belgelerin ardındaki sessiz duyguları görünür kılarak, korkunun nasıl bir toplumsal tasarım ilkesi olduğunu düşündüren özgün bir tarih denemesi.

  • Künye: Nurcan Abacı – Osmanlı’da Korkunun Gölgesi: El Âlem Ne Der ve Ehl-i Örf Heyulası Üzerine Bir Deneme, Fol Kitap, tarih, 176 sayfa, 2025

Süleyman Onur Geyik – İstanbul Latin İmparatorluğu (2025)

1204’teki Dördüncü Haçlı Seferi’nin ardından İstanbul’un Latinler tarafından işgali, yalnızca Bizans İmparatorluğu’nun sonunu hızlandıran bir siyasal kırılma değil, aynı zamanda Doğu Akdeniz’in kaderini değiştiren bir medeniyet sarsıntısıydı.

Süleyman Onur Geyik’in ‘İstanbul Latin İmparatorluğu: Kuruluş Devri (1204–1216)’ adlı çalışması, bu kısa ama etkisi yüzyıllar süren dönemi hem Bizans hem Latin kaynaklarını karşılaştırarak yeniden düşünmeye davet ediyor. Geyik, Latinlerin kurduğu yeni imparatorluğu yalnızca bir “yağma sonrası rejim” olarak değil, farklı iktidar geleneklerinin, ekonomik çıkarların ve dini meşruiyet iddialarının çarpıştığı geçici ama yoğun bir laboratuvar olarak yorumluyor.

Kitap, Haçlıların kenti ele geçirdikten sonra Bizans topraklarını nasıl bölüştüğünü, Latin yönetiminin İstanbul’un idari yapısına ve kutsal mekânlarına nasıl müdahale ettiğini inceliyor. Aynı zamanda II. Bulgar Krallığı ve İznik merkezli Bizans direnişiyle yürütülen siyasi mücadeleleri, Avrupa feodalizmi ile Bizans bürokrasisinin çelişkileri üzerinden yeniden okuyor. Bu bakımdan Geyik’in anlatısı, tarihsel olguların ötesinde, farklı kültürlerin iktidar ve aidiyet anlayışlarının çarpıştığı bir sahneye dönüşüyor.

Eserin değeri, İstanbul Latin İmparatorluğu’nu bir “fetih hikâyesi” olarak değil, medeniyetlerin birbirine dokunduğu, birbirini dönüştürdüğü bir kırılma anı olarak ele almasında yatıyor. Bu yönüyle kitap, Ortaçağ siyasetinin karmaşık diplomatik ağlarını ve o ağların ortasında kimliğini yeniden kurmaya çalışan bir şehrin hikâyesini açığa çıkarıyor. Özellikle İstanbul’un Latin hâkimiyeti altındaki kültürel direnci ve dini simgelerin yeniden anlamlandırılışı, günümüz kent tarihine dair tartışmalar için de yankı uyandırıyor.

  • Künye: Süleyman Onur Geyik – İstanbul Latin İmparatorluğu: Kuruluş Devri (1204-1216), Kabalcı Yayınları, tarih, 256 sayfa, 2025

John Freely – Anadolu Selçukluları (2025)

John Freely’nin bu çalışması, Anadolu Selçuklularının tarih sahnesine çıkışını, Orta Asya bozkırlarından Anadolu’ya uzanan uzun göç ve fetih süreciyle birlikte anlatıyor. Freely, Selçukluların yalnızca savaşçı bir kavim olmadığını; aynı zamanda İslam dünyasının siyasal, kültürel ve entelektüel dönüşümünde belirleyici bir rol oynadığını vurguluyor. ‘Anadolu Selçukluları: At Sırtında Fırtına’ (‘Storm on Horseback: The Seljuk Warriors of Turkey’), 10. yüzyılın sonlarında Horasan’da başlayan yükselişin, 11. yüzyılda Anadolu’nun kapılarını açan Malazgirt Zaferi’yle nasıl doruğa ulaştığını ayrıntılı biçimde ele alıyor.

Yazar, Selçukluların kurduğu devlet yapısını yalnızca askeri başarılar üzerinden değil, aynı zamanda şehirleşme, bilim, mimari ve sanat alanlarındaki gelişmelerle de inceliyor. Alparslan, Melikşah ve Nizamülmülk gibi figürlerin liderlik anlayışı ile kurumsal mirasları, İslam dünyasında uzun vadeli bir siyasal istikrarın temellerini oluşturuyor. Freely, Selçuklu dönemini Osmanlı’nın öncülü olarak değerlendirirken, bu mirasın hem Türk hem İslam kimliğini şekillendirdiğini savunuyor.

Eserde, anlatı dili tarihsel ayrıntılardan beslenirken akıcı ve edebi bir üslup da korunuyor. Freely, savaşların yıkıcılığını ve imparatorlukların ihtişamını aynı anda aktararak, Selçukluların Anadolu tarihindeki dönüştürücü gücünü gözler önüne seriyor. Kitap, hem akademik hem popüler tarih okurlarına hitap eden; Selçuklu dönemini askeri fetihlerin ötesinde, medeniyet kurucu bir dönem olarak yeniden yorumlayan kapsamlı bir çalışma olarak öne çıkıyor.

  • Künye: John Freely – Anadolu Selçukluları: At Sırtında Fırtına, çeviren: Ayşen Tekşen, Alfa Yayınları, tarih, 280 sayfa, 2025

Samuel Dolbee – Çekirgelerin Saltanatı (2025)

Samuel Dolbee’nin bu çalışması, modern Orta Doğu tarihine çevresel bir perspektiften yaklaşarak sınırlar, iktidar ve doğa arasındaki karmaşık ilişkiyi inceliyor. Dolbee, özellikle Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminden Fransız ve İngiliz manda yönetimlerine uzanan süreçte, Mezopotamya ve Suriye çöllerindeki, bilhassa Cezire’deki çekirge istilalarını merkezine alıyor. Bu afetleri yalnızca ekolojik olaylar olarak değil, aynı zamanda imparatorlukların sınır politikalarını, bürokratik düzenlemelerini ve halkların direniş biçimlerini şekillendiren siyasal araçlar olarak yorumluyor.

Yazar, çekirgeleri metaforik bir unsur olarak kullanarak doğanın da iktidar ilişkilerinin bir parçası haline geldiğini öne sürüyor. Çekirge salgınları karşısında geliştirilen idari tepkiler, yerel halkın yaşam biçimleri ve üretim düzeni üzerindeki etkilerle birlikte analiz ediliyor. Dolbee, çevresel felaketlerin imparatorlukların çöküşünde ve yeni ulusal sınırların çizilmesinde ne kadar belirleyici rol oynadığını gözler önüne seriyor. Bu yönüyle kitap, tarih yazımında çevre faktörünün uzun süre göz ardı edilen gücünü vurguluyor.

‘Çekirgelerin Saltanatı: Osmanlı’da Sınır, Çevre ve İktidar’ (‘Locusts of Power: Borders, Empire, and Environment in the Modern Middle’), yalnızca çevre tarihi açısından değil, aynı zamanda Orta Doğu’nun modernleşme sürecini anlamak için de çığır açıcı bir çalışma. Dolbee, iktidarın yalnızca insanlar arasında değil, doğa ile kurulan ilişkilerde de üretildiğini gösteriyor. Böylece, ekoloji ile siyaset arasındaki sınırları aşan bir anlatı kurarak Orta Doğu tarihine yeni bir derinlik kazandırıyor.

  • Künye: Samuel Dolbee – Çekirgelerin Saltanatı: Osmanlı’da Sınır, Çevre ve İktidar, çeviren: Can Gümüş İspir, Fol Kitap, tarih, 432 sayfa, 2025

Kolektif – Büyük Tarih (2025)

‘Büyük Tarih’ (‘Big History’), evrenin başlangıcından insanlığın geleceğine kadar uzanan geniş bir zaman çizelgesini bütüncül biçimde ele alıyor. Yazarlar, bilimi, tarihi ve felsefeyi bir araya getirerek “büyük tarih” adını verdikleri yaklaşımda evrenin, yaşamın ve insan toplumlarının gelişimini tek bir anlatı içinde birleştiriyor. Kitap, kozmik ölçekteki dönüşümlerle insanlık tarihindeki toplumsal ve teknolojik değişimleri birbirine bağlayarak, evrendeki karmaşık düzenin nasıl ortaya çıktığını açıklamaya çalışıyor.

Anlatı, sekiz “eşik” üzerinden ilerliyor: Büyük Patlama’dan yıldızların oluşumuna, yaşamın evriminden tarım devrimine ve modern teknolojik çağa kadar her aşama, artan enerji yoğunluğu ve karmaşıklık düzeyiyle tanımlanıyor. Bu yapı sayesinde kitap, yalnızca geçmişi anlatmakla kalmıyor; geleceğe dair olası senaryolar da sunuyor. İnsan türünün çevresini dönüştürme gücü, gezegenin ekolojik sınırları ve yapay zekâ gibi yeni dönüm noktaları, tarihsel süreklilik içinde tartışılıyor.

Yazarlar, geleneksel tarih anlayışının insan merkezli sınırlarını aşarak, insanı evrensel bir bağlamda konumlandırıyor. Ancak bu yaklaşım, bazı tarihçilerce aşırı soyut ve bilimsel indirgemeci bulunuyor. Yine de ‘Büyük Tarih’, farklı disiplinleri birleştiren açıklıkta yazılmış nadir eserlerden biri olarak, insanlığın yerini evrendeki büyük hikâyeye bağlayan etkileyici bir sentez sunuyor.

  • Künye: Kolektif – Büyük Tarih: Big Bang’den İnsanlığın Geleceğine Disiplinlerarası Bir Bakış, editör: David Christian, William H. McNeill, Jerry H. Bentley, Ralph C. Croizier, J. R. McNeill, Heidi Roupp, Judith P. Zinsser, Brett Bowden, çeviren: Ozan Karakaş, Alfa Yayınları, tarih, 328 sayfa, 2025

Thomas Piketty – Eşitliğin Kısa Tarihi (2025)

Thomas Piketty’nin bu eseri, insanlık tarihini ekonomik ve siyasal eşitsizliklerin kademeli olarak azaldığı uzun bir süreç olarak anlatıyor. Piketty, kapitalizmin eşitsizlik üretme eğilimine rağmen, toplumsal mücadelelerin ve politik müdahalelerin bu gidişatı nasıl sürekli olarak dengelediğini anlatıyor. Ona göre eşitlik bir “doğal gelişme” değil; devrimler, vergilendirme reformları, işçi hareketleri ve eğitim politikaları gibi bilinçli kolektif eylemlerin sonucunda ortaya çıkıyor. Bu nedenle tarih, yalnızca zenginliğin birikim hikâyesi değil, aynı zamanda adalet talebinin direngen bir anlatısı haline geliyor.

‘Eşitliğin Kısa Tarihi’ (‘Une Brève Histoire de l’égalité’), Batı merkezli ekonomik büyüme modellerinin sömürgecilikle ve servet transferiyle beslendiğini vurgulayarak, liberal demokrasinin eşitlik söylemini ahlaki bir maske olarak eleştiriyor. Fransız Devrimi’nden refah devletine, kadınların oy hakkından eğitim reformlarına kadar birçok dönüm noktasını analiz ederken, eşitlik fikrinin yalnızca maddi değil, kültürel ve siyasal bir inşa olduğunu hatırlatıyor. Ancak Piketty’nin çözüm önerileri –örneğin küresel servet vergisi veya mülkiyet paylaşım modelleri– bazı eleştirmenlerce fazla iyimser bulunuyor. Çünkü o, kapitalizmin yapısal direncini ve sermayenin politik gücünü zaman zaman hafife alıyor.

Yine de Piketty’nin tarihsel perspektifi, eşitliğin bir ütopya değil, kazanılmış bir süreç olduğunu hatırlatıyor. Kitap, umutsuzluk çağında umutlu bir ekonomi tarihi sunarken, eşitliğin ideolojik değil, pratik bir hedef olduğunu güçlü biçimde vurguluyor.

  • Künye: Thomas Piketty – Eşitliğin Kısa Tarihi, çeviren: Hande Koçak, İş Kültür Yayınları, iktisat, 216 sayfa, 2025

Jonathan Parry – Vaat Edilmiş Topraklar (2025)

Jonathan Parry’nin bu çalışması, 19. yüzyılın ilk yarısında Britanya’nın Osmanlı topraklarındaki etkisini jeopolitik, dini ve kültürel açılardan inceliyor. Parry, İngiltere’nin Ortadoğu’ya yönelik ilgisinin yalnızca stratejik değil, aynı zamanda inanç ve kimlik temelli bir arayışın ürünü olduğunu vurguluyor. Napolyon’un Mısır seferinden Kırım Savaşı’na kadar uzanan dönemde Britanya’nın Osmanlı’yla ilişkileri, hem dostane diplomasi hem de örtülü rekabet üzerinden şekilleniyor. Bu süreçte İngiliz siyasetinde Hindistan yolunun güvenliği, Kızıldeniz hattı ve Süveyş gibi bölgeler ön plana çıkıyor.

‘Vaat Edilmiş Topraklar: İngiltere ve Osmanlı Ortadoğu’su’ (‘Promised Lands: The British and the Ottoman Middle East’), İngilizlerin Osmanlı’nın zayıflayan yapısını fırsata çevirmek istediğini, ancak bu zayıflığı tamamen çöküşe götürmeden yönetmeyi amaçladığını belirtiyor. Osmanlı’nın toprak bütünlüğü korunurken, İngiltere bölgesel nüfuzunu artıracak ittifaklar kuruyor. Bu ittifaklar yalnızca devlet düzeyinde değil, Arap, Kürt ve Hristiyan topluluklarla da geliştiriliyor. Misyoner faaliyetleri, gezginlerin raporları ve dini söylemler, İngiliz kamuoyunun Doğu algısını güçlendiriyor.

Parry, bu dönemde İngiliz dış politikasının tek sesli olmadığını, Londra’daki yöneticilerle Hindistan’daki çıkar çevreleri arasında sık sık çelişkiler yaşandığını gösteriyor. Kitap, Osmanlı’nın son yüzyılında İngiltere’nin Ortadoğu üzerindeki kalıcı etkisinin temellerini sergiliyor. Parry’ye göre, bu etki yalnızca siyasi sınırları değil, bölgenin kimlik, inanç ve güç ilişkilerini de kalıcı biçimde dönüştürüyor.

  • Künye: Jonathan Parry – Vaat Edilmiş Topraklar: İngiltere ve Osmanlı Ortadoğu’su, çeviren: Dara Elhüseyni, Fol Kitap, tarih, 712 sayfa, 2025

Garrett Ryan – Çıplak Heykeller, Şişman Gladyatörler ve Savaş Filleri (2025)

Garrett Ryan’ın bu eseri, Antik Yunan ve Roma dünyasına dair sık sorulan sorulara yanıt arayarak hem eğlenceli hem de öğretici bir anlatı sunuyor. Kitap, akademik bir tarih çalışmasından ziyade, tarih meraklılarının aklında beliren günlük ve ilginç sorulara açıklık getiriyor. “Neden Yunan heykelleri çıplaktı?”, “Gladyatörler gerçekten şişman mıydı?”, “Savaş fillerinin rolü neydi?” gibi başlıklar, antik dünyayı popüler kültürdeki imgelerden arındırarak daha gerçekçi bir çerçevede ele alıyor. Ryan, bu soruları yanıtlarken tarihsel kaynaklardan yararlanıyor, aynı zamanda modern algıyla antik gerçeklik arasındaki farkları gösteriyor.

‘Çıplak Heykeller, Şişman Gladyatörler ve Savaş Filleri: Antik Yunanlar ve Romalılar Hakkında Sık Sorulan Sorular’ (‘Naked Statues, Fat Gladiators, and War Elephants: Frequently Asked Questions about the Ancient Greeks and Romans’) , yalnızca ilginç anekdotlara değil, aynı zamanda antik toplumların düşünce biçimlerine ve değer sistemlerine de ışık tutuyor. Örneğin çıplaklık, bugünün gözünde mahremiyetin ihlali gibi görünse de, Yunanlılar için kahramanlık, erdem ve estetik idealleri temsil ediyordu. Benzer şekilde, gladyatörlerin bedensel yapıları hakkındaki yanlış algılar düzeltiliyor; onların güç, dayanıklılık ve dövüş kabiliyeti açısından özel yetiştirildiği ortaya konuyor. Savaş filleri ise yalnızca askeri bir güç değil, psikolojik üstünlük sağlayan bir gösteri unsuru olarak analiz ediliyor.

Ryan’ın dili sade, esprili ve akıcı. Karmaşık akademik tartışmalar yerine, tarihsel merakları tatmin eden doğrudan yanıtlar veriliyor. Antik dünyayı hem şaşırtıcı hem de insani yönleriyle tanıtıyor. Okur, hem tarihsel bilgi edinirken hem de antik toplumların bugünkü hayatla kurduğu beklenmedik benzerlikleri keşfediyor.

Sonuçta kitap, Antik Yunan ve Roma’ya dair klişeleri sorgulayan, yanlış anlamaları düzelten ve bu uygarlıkların kültürünü gündelik hayatın ayrıntıları üzerinden yeniden anlamamızı sağlayan keyifli bir rehber olarak öne çıkıyor.

  • Künye: Garrett Ryan – Çıplak Heykeller, Şişman Gladyatörler ve Savaş Filleri: Antik Yunanlar ve Romalılar Hakkında Sık Sorulan Sorular, çeviren: Oya Yalçın, Mundi Kitap, tarih, 312 sayfa, 2025

Mehrdad Kia – Osmanlı İmparatorluğu’nda Günlük Hayat (2025)

Mehrdad Kia’nın bu eseri, Osmanlı İmparatorluğu’nun gündelik hayatına dair zengin bir panoramayı gözler önüne seriyor. Yazar, siyasi ya da askeri tarihin ötesine geçerek sıradan insanların yaşamlarını, alışkanlıklarını, kültürel pratiklerini ve toplumsal ilişkilerini merkeze alıyor. Böylece Osmanlı toplumunun yalnızca saraydan ya da büyük olaylardan ibaret olmadığı, günlük hayatın farklı sınıflar ve kimlikler arasında çeşitlilik taşıdığı ortaya çıkıyor. ‘Osmanlı İmparatorluğu’nda Günlük Hayat’ (‘Daily Life in the Ottoman Empire’), kentin sokaklarından taşranın düzenine, dini ritüellerden aile içi ilişkilere kadar birçok boyutu ayrıntılarıyla inceliyor.

Kitapta Osmanlı şehirlerinin yapısı, kahvehanelerin sosyalleşme mekânı olarak işlevi, camilerin yalnızca ibadet değil aynı zamanda toplumsal dayanışma alanı olması gibi detaylar öne çıkıyor. Giyim kuşam alışkanlıkları, mutfak kültürü, eğlence anlayışı ve bayram ritüelleri üzerinden toplumun gündelik yaşam ritmi yansıtılıyor. Ayrıca kadınların toplumsal ve ailevi rollerine, eğitim ve çocuk yetiştirme pratiklerine, esnaf loncalarının ekonomik ve sosyal önemine geniş yer veriliyor. Kia, bu unsurları aktarırken Osmanlı toplumunun çok kültürlü yapısına da dikkat çekiyor; Müslüman, Hristiyan ve Yahudi toplulukların hem kendi geleneklerini sürdürdüklerini hem de bir arada yaşamanın dinamiklerini oluşturduklarını vurguluyor.

‘Osmanlı İmparatorluğu’nda Gündelik Hayat’, Osmanlı tarihini büyük anlatıların ötesinde gündelik yaşantının ayrıntıları üzerinden kavramak isteyenlere önemli bir kaynak sunuyor. Bu eser, imparatorluğu sıradan insanların gözünden görmemize imkân tanıyarak tarihin insani yönünü görünür kılıyor.

  • Künye: Mehrdad Kia – Osmanlı İmparatorluğu’nda Günlük Hayat, çeviren: Tevabil Alkaç, Alfa Yayınları, tarih, 392 sayfa, 2025

Gábor Fodor – Osmanlı’da Macar Tarih Bilimi ve Arkeolojisi (2025)

Gábor Fodor’un bu eseri, Birinci Dünya Savaşı yıllarında Macaristan’ın Osmanlı topraklarında yürüttüğü bilimsel faaliyetleri ve özellikle İstanbul’da kurulan Macar Bilimsel Enstitüsünün serüvenini ele alıyor.

‘Osmanlı’da Macar Tarih Bilimi ve Arkeolojisi: İstanbul Macar Bilim Enstitüsü Tarihi (1916-1918)’ (‘Magyar tudomány és régészet az Oszmán Birodalomban. A Konstantinápolyi Magyar Tudományos Intézet története, 1916–1918’), 1916’da kurulan bu enstitünün kısa ama yoğun hayatını inceliyor. Macar bilim insanları ve arkeologlarının, Osmanlı İmparatorluğu’nun kültürel ve tarihsel mirasını araştırma amacıyla gerçekleştirdikleri çalışmaların arka planı ayrıntılı biçimde anlatılıyor. Enstitünün kuruluşu, savaş dönemindeki siyasi koşullar, Osmanlı-Macar ilişkilerinin özel bağlamı ve bu girişimin entelektüel hedefleri bir arada değerlendiriliyor.

Fodor, enstitünün faaliyetlerini yalnızca arkeolojik kazılar ya da bilimsel incelemelerle sınırlı görmüyor; aynı zamanda bu çabaları, Macar milliyetçiliğinin ve uluslararası bilimsel prestij arayışının bir parçası olarak yorumluyor. Osmanlı başkentinde yürütülen projeler, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun Doğu’ya yönelik politikalarıyla da bağlantılı biçimde ele alınıyor.

Sonuç olarak eser, hem bilim tarihine hem de uluslararası ilişkiler tarihine katkıda bulunuyor. Enstitünün 1918’de savaşın sona ermesiyle kapatılması, bu tür girişimlerin ne kadar kırılgan olduğunu da gösteriyor. Böylece kitap, Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde Avrupa bilim dünyasının Doğu’ya bakışını ve Macaristan’ın bu alandaki özel rolünü ortaya koyuyor.

  • Künye: Gábor Fodor – Osmanlı’da Macar Tarih Bilimi ve Arkeolojisi: İstanbul Macar Bilim Enstitüsü Tarihi (1916-1918), çeviren: Erdal Şalikoğlu, Alfa Yayınları, tarih, 256 sayfa, 2025