Robert Darnton — Devrimci Mizaç (2026)

Robert Darnton, Fransız Devrimi’ni yalnızca ekonomik krizler, sınıf çatışmaları ya da Aydınlanma düşüncesinin yükselişiyle açıklamak yerine, devrim öncesi Paris toplumunun zihniyet dünyasını merkeze alan özgün bir yorum sunuyor. Darnton’a göre 1789’da Bastille’in basılmasıyla simgeleşen devrim, yalnızca yapısal koşulların sonucu değildir; aynı zamanda on yıllar boyunca şekillenen bir “devrimci mizaç”ın ürünüdür. Bu nedenle kitap, Parislilerin yaşadıkları olayları nasıl algıladıklarını, hangi söylentilere inandıklarını, hangi umut ve korkularla hareket ettiklerini inceleyerek devrimin kültürel ve zihinsel kökenlerini araştırıyor.

‘Devrimci Mizaç’ (‘The Revolutionary Temper’), 1748’den 1789’a kadar geçen kırk yılı, sıradan insanların gündelik deneyimleri üzerinden yeniden kuruyor. Ona göre tarihî olaylar tek başlarına anlam taşımaz; insanlar bu olayları yorumladıkları ölçüde siyasal sonuçlar doğururlar. Bu yüzden kitap, savaşlar, diplomatik krizler, ekonomik sıkıntılar ve saray entrikalarından çok, bu gelişmelerin Paris sokaklarında nasıl konuşulduğuna odaklanıyor. Kafeler, meyhaneler, pazar yerleri, tiyatrolar ve özellikle Palais-Royal çevresi, haberlerin ve dedikoduların dolaştığı birer kamusal iletişim ağı olarak karşımıza çıkıyor.

Eserin ilk bölümlerinde Avusturya Veraset Savaşı sonrasında ortaya çıkan siyasal huzursuzluklar ele alınıyor. Kraliyet yönetimine yönelik hoşnutsuzluk, yalnızca resmî politikalar nedeniyle değil, şarkılar, taşlamalar ve yeraltı yayınları aracılığıyla da yayılıyor. Dinsel çatışmalar, vergi adaletsizlikleri ve yönetici elitlere duyulan güvensizlik, toplumun farklı kesimlerinde ortak bir memnuniyetsizlik oluşturuyor. Darnton, özellikle halk arasında dolaşan şarkıların ve söylentilerin siyasal eleştiri işlevi gördüğünü gösteriyor.

1760’lı yıllarda kamusal alanın genişlemesiyle birlikte yeni fikirler daha geniş kitlelere ulaşıyor. Rousseau ve Voltaire gibi düşünürlerin etkisi yalnızca kitaplar aracılığıyla değil, gündelik sohbetler ve popüler kültür yoluyla da hissediliyor. Cizvitlerin tasfiyesi, dinî otoritenin sorgulanması ve saray çevresindeki skandallar, monarşinin kutsallığını aşındırıyor. İnsanlar artık yöneticileri eleştirilebilir ve hesap verebilir figürler olarak görmeye başlıyor. Böylece siyasal düşünce, sarayın duvarlarını aşarak kamusal tartışmanın konusu hâline geliyor.

1770’lerden itibaren monarşinin yaşadığı meşruiyet krizi daha görünür hâle geliyor. Marie-Antoinette’in saraya gelişi, çeşitli siyasal çekişmeler, mali sorunlar ve özellikle “Un Savaşı” olarak bilinen ekmek ayaklanmaları, halk ile yönetim arasındaki mesafeyi artırıyor. Darnton’a göre bu dönemde Parisliler yalnızca olayları izlemiyor, onları anlamlandırmak için yeni açıklama biçimleri geliştiriyor. Kralın halkın çıkarlarından uzaklaştığı düşüncesi giderek yaygınlaşıyor.

1780’li yıllarda ise devrimin ideolojik zemini olgunlaşıyor. Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nın etkileri, özgürlük ve temsil kavramlarını güçlendiriyor. Bilimsel gelişmeler, sıcak hava balonlarının uçuşları ve tıptaki ilerlemeler insanlara değişimin mümkün olduğu duygusunu veriyor. Aynı zamanda kraliyet ailesini çevreleyen skandallar ve mali krizler, yönetimin itibarını daha da zedeliyor. Monarşi artık düzenin garantisi değil, sorunların kaynağı olarak görülmeye başlanıyor.

Kitabın son bölümleri 1787-1789 arasındaki hızlı çözülüş sürecini anlatıyor. Mali iflas, parlamentoların direnişi, kötü hasatlar, sert kış koşulları ve artan ekmek fiyatları toplumsal gerilimi zirveye taşıyor. Ancak Darnton’a göre devrimi açıklayan asıl unsur, bu krizlerin kendisinden çok, insanların onları yorumlama biçimidir. Broşürler, söylentiler ve kamusal tartışmalar aracılığıyla “ulus” fikri güçleniyor; egemenliğin kraldan halka geçebileceği düşüncesi yaygınlaşıyor. Bastille’in basılması, bu zihinsel dönüşümün somutlaşmış hâli olarak ortaya çıkıyor.

Darnton’un temel tezi, Fransız Devrimi’nin yalnızca ekonomik ya da siyasal nedenlerle açıklanamayacağıdır. Devrim, onlarca yıl boyunca haberlerin, söylentilerin, kitapların, şarkıların ve kamusal tartışmaların şekillendirdiği kolektif bir bilincin ürünüdür. Devrimci Mizaç, Parislilerin dünyayı algılayış biçimlerinin nasıl değiştiğini göstererek, büyük tarihsel dönüşümlerin ardında insanların düşünce ve duygu dünyalarının da belirleyici bir rol oynadığını ortaya koyuyor. Bu yönüyle eser, Fransız Devrimi’ni halkın zihinsel evreni üzerinden yeniden anlamaya çalışan önemli bir kültür tarihi çalışması niteliği taşıyor.

Robert Darnton — Devrimci Mizaç: Fransız Devrimi’ne Giden Yolda Paris, 1748-1789
Çeviren: Oğuzhan Şahin • Vakıfbank Kültür Yayınları
Tarih • 528 sayfa • 2026

Guy Le Strange — Doğu Hilafeti’nin Toprakları (2026)

Guy Le Strange’in bu eseri, İslam dünyasının doğu kesimlerini tarihsel coğrafya perspektifiyle inceleyen kapsamlı bir başvuru çalışması. ‘Doğu Hilafeti’nin Toprakları’ (‘The Lands of the Eastern Caliphate’), ilk İslam fetihlerinden Timur dönemine kadar uzanan yaklaşık sekiz asırlık süreçte Mezopotamya, İran ve Orta Asya’nın siyasi tarihinden çok mekânsal örgütlenmesine odaklanıyor. Böylece tarihsel olayların gerçekleştiği coğrafi zemini görünür kılarak şehirlerin, yolların, nehirlerin, tarım havzalarının ve ticaret merkezlerinin İslam medeniyetinin gelişimindeki rolünü ortaya koyuyor.

Kitabın temel amacı, Orta Çağ İslam coğrafyacılarının ve tarihçilerinin dağınık halde bulunan bilgilerini sistemli bir bütün içinde bir araya getirmektir. İbn Hurdâzbih, İbn Havkal, İstahrî, Mukaddesî, İdrîsî ve Kazvînî gibi coğrafyacılarla İbn Battûta ve İbn Cübeyr gibi seyyahların aktardıkları bilgiler karşılaştırılarak değerlendirilir. Bu sayede yalnızca şehirlerin konumları değil, aynı zamanda nüfus yapıları, ekonomik faaliyetleri, ticaret ürünleri, sulama sistemleri ve ulaşım ağları da ayrıntılı biçimde ele alınır. Eser, coğrafyanın tarihin pasif bir sahnesi değil, tarihsel gelişmeleri şekillendiren aktif bir unsur olduğunu gösteriyor.

Le Strange, incelemesine Irak’tan başlıyor. Abbasî hilafetinin merkezi olan Bağdat’ın kuruluşu, şehir planı, çevresindeki yerleşimlerle ilişkisi ve Dicle-Fırat havzasının ekonomik önemi ayrıntılı şekilde inceleniyor. Ardından Cezîre bölgesi, Yukarı Fırat havzası ve Anadolu’nun doğu kesimleri ele alınıyor. Bu bölümlerde askeri sınırlar, ticaret yolları ve farklı kültürlerin kesişim noktaları olarak öne çıkan şehirlerin tarihsel işlevleri açıklanıyor.

Eserin önemli bir bölümü İran coğrafyasına ayrılmış. Azerbaycan, Gîlân, Cibâl, Hûzistân, Fars ve Kirman gibi bölgeler yalnızca siyasi merkezler olarak değil, ekonomik ve kültürel ağların düğüm noktaları olarak değerlendiriliyor. Tarım ürünleri, madenler, kervan yolları ve limanlar üzerinden bölgesel farklılıklar ortaya konuyor. Özellikle Fars eyaletinin İslam dünyasındaki ekonomik ve kültürel ağırlığı ayrıntılı biçimde vurgulanıyor.

Kitabın son kısmı Horasan, Sicistan, Hârizm, Soğd ve Türkistan bölgelerine yöneliyor. Burada Amu Derya ve Sir Derya çevresindeki yerleşimler, İpek Yolu üzerindeki ticaret merkezleri ve Türk-İran kültürel etkileşimleri inceleniyor. Horasan’ın İslam medeniyetinin bilimsel ve siyasi gelişimindeki merkezi rolü ile Orta Asya şehirlerinin uluslararası ticaretteki önemi özellikle dikkat çekiyor. Bölgenin yalnızca bir sınır coğrafyası değil, İslam dünyasının en dinamik merkezlerinden biri olduğu gösteriliyor.

Kitabın en önemli katkısı, Orta Çağ İslam dünyasını haritalar, sınırlar ve yer adlarının ötesine taşıyarak yaşayan bir coğrafya olarak tasvir etmesi. Şehirlerin yükselişi ve gerileyişi, ticaret yollarının değişimi, tarımsal üretim merkezleri ve kültürel dolaşım ağları birlikte değerlendiriliyor. Bu yönüyle eser, İslam tarihini yalnızca siyasi olaylar üzerinden değil, mekânın dönüştürücü etkisi üzerinden anlamaya çalışan öncü bir çalışma niteliği taşıyor. Aradan geçen uzun zamana rağmen değerini korumasının nedeni de budur: Le Strange, tarih ile coğrafyayı bir araya getirerek İslam medeniyetinin doğu eyaletlerine ilişkin kapsamlı ve bütüncül bir panorama sunuyor.

Guy Le Strange — Doğu Hilafeti’nin Toprakları: İslam Fethinden Timur’a Mezopotamya, İran ve Türkistan
Çeviren: Adnan Eskikurt, Cengiz Tomar • Vakıfbank Kültür Yayınları
Tarih • 472 sayfa • 2026

Shiraz Maher — Selefi Cihatçılık (2026)

Shiraz Maher bu çalışmasında, Selefi-Cihatçılığı yalnızca terör eylemleriyle açıklanabilecek güvenlik merkezli bir mesele olarak değil, kendi içinde tutarlı düşünsel dayanakları, tarihsel sürekliliği ve siyasal hedefleri bulunan kapsamlı bir ideoloji olarak inceliyor. ‘Selefi Cihatçılık: Bir Fikrin Tarihi’ (‘Salafi-Jihadism: The History of an Idea’), modern cihatçı hareketlerin ortaya çıkışını anlamak için İslam düşünce tarihine, sömürgecilik sonrası siyasal kırılmalara ve modern Ortadoğu’daki çatışma dinamiklerine birlikte bakıyor. Maher’e göre El-Kaide, DEAŞ ya da benzeri örgütler birbirinden kopuk yapılar değil; ortak bir düşünsel damardan beslenen, fakat farklı tarihsel koşullarda farklı stratejiler geliştiren hareketler olarak okunmalı.

Kitabın merkezinde Selefi-Cihatçılığın “beş temel sütunu” olarak tanımlanan kavramlar yer alıyor: tevhit, hâkimiyet, cihat, tekfir ve el-vela ve’l-bera. Maher, özellikle tevhit anlayışının yalnızca teolojik bir ilke olmaktan çıkıp siyasal bir düzen projesine dönüştüğünü vurguluyor. Bu yaklaşımda egemenlik yalnızca Tanrı’ya ait kabul edildiği için laik devletler, demokratik sistemler ve modern ulus-devlet yapıları gayrimeşru görülüyor. Böylece siyasal mücadele, yalnızca iktidar mücadelesi değil, aynı zamanda “hakiki İslam düzenini yeniden kurma” savaşı olarak sunuluyor.

Maher’in dikkat çektiği en önemli noktalardan biri, cihat kavramının tarihsel dönüşümü. Geleneksel İslam hukukundaki farklı yorumları inceleyen yazar, modern Selefi-Cihatçı hareketlerin bu kavramı küresel ve sürekli bir savaşa dönüştürdüğünü gösteriyor. Özellikle Sovyet-Afgan Savaşı’nın bu dönüşümde belirleyici rol oynadığını savunuyor. Afganistan deneyimi, farklı ülkelerden gelen militanların ortak bir ideolojik ağ kurmasına, küresel cihat fikrinin yayılmasına ve sonrasında El-Kaide gibi örgütlerin ortaya çıkmasına zemin hazırlıyor.

Kitapta tekfir kavramına ayrı bir önem veriliyor. Maher, başlangıçta sınırlı bir dinsel hüküm olan tekfirin zamanla siyasal bir silaha dönüştüğünü anlatıyor. Bu anlayış yalnızca Batı’yı değil, Selefi-Cihatçı yorumlara katılmayan Müslüman toplumları, yöneticileri ve hatta diğer İslamcı hareketleri de hedef haline getiriyor. DEAŞ’ın uyguladığı aşırı şiddetin ve mezhepçi yaklaşımın arkasında da bu genişletilmiş tekfir anlayışı bulunduğunu ileri sürüyor.

Maher ayrıca El-Kaide ile DEAŞ arasındaki farklılaşmayı ayrıntılı biçimde inceliyor. El-Kaide daha uzun vadeli, stratejik ve küresel bir mücadele yürütmeye çalışırken DEAŞ doğrudan devletleşme, toprak kontrolü ve hilafet ilanı üzerinden hareket ediyor. Ancak iki yapı arasındaki farklara rağmen, her ikisinin de aynı ideolojik çekirdekten beslendiğini savunuyor. Bu nedenle Selefi-Cihatçılığı yalnızca örgüt isimleri üzerinden değil, sürekli dönüşen bir düşünsel gelenek olarak değerlendirmek gerektiğini öne sürüyor.

Kitap boyunca Afganistan, Irak, Suriye ve Batı ülkelerindeki saldırılar üzerinden modern cihatçı hareketlerin gelişimi incelenirken, ideolojinin dijital çağda nasıl yayıldığına da dikkat çekiliyor. Maher, internetin ve sosyal medyanın Selefi-Cihatçı propagandayı küreselleştirdiğini, kimlik krizleri yaşayan bireyler için yeni aidiyet biçimleri sunduğunu belirtiyor. Böylece kitap, modern radikalizmin yalnızca askeri ya da güvenlikçi yöntemlerle açıklanamayacağını; tarihsel, teolojik ve toplumsal boyutları birlikte değerlendirmek gerektiğini ortaya koyuyor.

Shiraz Maher — Selefi Cihatçılık: Bir Fikrin Tarihi
Çeviren: Barış Çalışkan • Phoenix Yayınları
Tarih • 256 sayfa • 2026

Carole Hillenbrand — Ortaçağda Türkler (2026)

Carole Hillenbrand’ın bu çalışması, Ortaçağ İslam dünyasında Türklerin oynadığı tarihsel rolü geniş bir perspektifle yeniden değerlendiren kapsamlı bir derleme niteliği taşıyor. 1981 ile 2023 yılları arasında yayımlanmış makale ve ansiklopedi maddelerini bir araya getiren kitap, Türklerin yalnızca askerî başarılarıyla değil, İslam medeniyetinin siyasal, toplumsal ve kültürel dönüşümündeki belirleyici etkileriyle de öne çıktığını gösteriyor.

Hillenbrand, Orta Asya bozkırlarından İslam dünyasının merkezlerine uzanan Türk hareketliliğini ele alırken, göçebe yaşam biçiminin Türk toplumunun siyasal örgütlenmesini, savaş stratejilerini ve gündelik kültürünü nasıl şekillendirdiğini inceliyor. Türklerin askerî disiplinleri, atlı savaş konusundaki ustalıkları ve hareket kabiliyetleri, onları Abbasilerden Selçuklulara kadar birçok İslam devletinde vazgeçilmez bir güç hâline getiriyor. Ancak kitap, Türk tarihini yalnızca fetihler ve savaşlar üzerinden okumuyor; devlet kurma becerileri, yönetim anlayışları ve İslam dünyasına getirdikleri yeni siyasal modeller üzerinde de duruyor.

Eserde dikkat çeken başlıklardan biri de Türklerin İslamiyetle kurduğu ilişkinin karmaşık yapısı. Hillenbrand, İslamlaşma sürecinin tek yönlü bir dönüşüm olmadığını; Türklerin de İslam dünyasını dönüştürdüğünü savunuyor. Eski bozkır gelenekleri, hükümdarlık anlayışları ve toplumsal değerler, İslamî kurumlarla birleşerek yeni sentezler ortaya çıkarıyor. Böylece Selçuklu ve sonraki Türk-İslam devletleri yalnızca din değiştirmiş toplumlar değil, İslam medeniyetinin karakterini yeniden şekillendiren tarihsel aktörler olarak beliriyor.

‘Ortaçağda Türkler’ (‘The Medieval Turks’), kadınların toplumsal konumu, saray kültürü, dinî hayat ve kroniklerde Türk imgesine dair bölümlerle de zenginleşiyor. Özellikle göçebe geleneklerin kadınlara sağladığı görece hareket alanı, yerleşik İslam toplumlarıyla karşılaştırmalı biçimde ele alınıyor. Hillenbrand ayrıca Arap, Fars ve Bizans kaynaklarında Türklerin nasıl tasvir edildiğini inceleyerek, dönemin önyargılarını, hayranlıklarını ve korkularını da görünür kılıyor.

‘Ortaçağda Türkler’, Türkleri yalnızca “kenardan gelen savaşçılar” olarak değil, Ortaçağ İslam dünyasının merkezî kurucu unsurlarından biri olarak değerlendiren bütünlüklü bir çalışma. Kronikler, modern tarih yazımı ve kültürel analizleri bir araya getiren eser, Türklerin İslam medeniyetindeki yerini daha geniş ve daha karmaşık bir tarihsel bağlam içinde yeniden düşünmeye çağırıyor.

Carole Hillenbrand — Ortaçağda Türkler
Çeviren: Yavuz Alogan • Alfa Yayınları
Tarih • 400 sayfa • 2026

Guy P. Raffa — Dante’nin Kemikleri (2026)

Guy P. Raffa’nın bu çalışması, Dante Alighieri’nin ölümünden sonraki yedi yüz yıllık serüvenini izleyerek bir şairin kalıntılarının nasıl ulusal, siyasal ve kültürel bir simgeye dönüştüğünü anlatıyor. Eser, yalnızca Dante’nin mezarının ve kemiklerinin hikâyesini aktarmıyor; aynı zamanda İtalya’nın kendisini nasıl kurduğunu ve büyük tarihsel figürleri nasıl yeniden ürettiğini inceliyor. Raffa, akademik titizlikle ilerlerken belirsizlikleri gizlemiyor ve Dante’nin mezarı etrafında oluşan karmaşık anlatıların tarihin ayrılmaz bir parçası olduğunu gösteriyor.

‘Dante’nin Kemikleri’ (‘Dante’s Bones’), Dante’nin 1321 yılında Ravenna’da ölmesiyle başlıyor. Şairin naaşı başlangıçta yerel bir hatıranın parçasıyken zamanla Floransa ile Ravenna arasında siyasi ve kültürel bir mücadele nesnesine dönüşüyor. Dante’yi sürgüne gönderen Floransa’nın daha sonra onu sahiplenmeye çalışması, mezarın etrafında sürecek uzun çekişmenin temelini oluşturuyor. Rönesans boyunca Lorenzo de Medici, Michelangelo ve Papa X. Leo gibi isimlerin girişimleri, şairin kalıntılarını Floransa’ya taşıma arzusunu canlı tutuyor. Ancak Fransisken rahiplerin kemikleri gizlemesi, mezarın boş kalmasına ve Dante’nin bedeninin korunmasına yol açıyor.

Raffa, bu hikâyeyi anlatırken Dante’nin giderek tarihsel bir kişilikten ulusal bir mite dönüştüğünü gösteriyor. On dokuzuncu yüzyılda İtalya’nın birleşme sürecinde Dante, ortak kimliğin sembolü haline geliyor. Kemiklerin bulunması ve şairin ulusun atalarından biri olarak sunulması, edebiyat ile siyasetin nasıl iç içe geçtiğini ortaya koyuyor. Böylece Dante’nin bedeni küçülürken tarihsel etkisi büyüyor.

Eserin ikinci kısmı, savaşlar ve ideolojik mücadeleler döneminde Dante’nin nasıl yeniden yorumlandığını inceliyor. Şairin kalıntıları bilimsel araştırmalara konu oluyor, kafatası ölçümleri faşist ırk teorilerine malzeme yapılıyor ve Mussolini yönetimi Dante’yi milliyetçi söylemin merkezine yerleştiriyor.

Son bölümde Raffa, Dante’nin kalıntılarının modern dönemde kazandığı yeni anlamları ele alıyor. Kitap, bir mezarın tarihinden hareketle hafıza, kimlik ve ulus inşası üzerine güçlü bir değerlendirme sunuyor. Dante’nin Kemikleri, edebiyat tarihini siyasal tarih ve kültürel bellekle buluşturan özgün bir çalışma olarak öne çıkıyor.

Guy P. Raffa — Dante’nin Kemikleri: Bir Şair İtalya’yı Nasıl Kurdu?
Çeviren: Özlem Günenç • Vakıfbank Kültür Yayınları
İnceleme • 504 sayfa • 2026

James Barr — Çölün Efendileri (2026)

James Barr’ın bu çalışması, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Orta Doğu’nun kaderini belirleyen güç mücadelesini alışılmış anlatılardan farklı bir çerçevede ele alıyor. Yaygın kabul, Britanya İmparatorluğu’nun bölgedeki hâkimiyetinin Arap milliyetçiliğinin yükselişiyle sona erdiği yönündeyken, Barr bu gerilemenin arkasındaki asıl dinamiğin Amerika Birleşik Devletleri olduğunu savunuyor. ‘Çölün Efendileri’ (‘Lords of the Desert’), savaş yıllarından 1967’de Britanya’nın Aden’den çekilişine kadar uzanan dönemi, iki müttefik arasında yürütülen sert bir rekabet olarak yorumluyor.

Yazar, 1945 sonrasında Britanya’nın Filistin, Ürdün, Irak, Körfez ve Süveyş hattında hâlâ belirleyici bir güç olduğunu gösteriyor. Ancak savaşın ardından dengeler değişti. Amerika ekonomik ve askerî kapasitesiyle yükselirken, Britanya imparatorluk mirasını korumaya çalıştı. Petrol kaynakları, ticaret yolları ve stratejik geçiş noktaları iki devlet arasında mücadele alanına dönüştü. Barr, diplomatik açıklamaların ardında çoğu zaman güvensizlik ve nüfuz savaşlarının bulunduğunu ortaya koyuyor.

Kitabın merkezinde Filistin meselesi, İsrail’in kuruluşu, İran’daki Musaddık hükümeti, Süveyş Krizi ve Arap dünyasında yükselen siyasal hareketler yer alıyor. Barr’a göre Washington ile Londra birçok konuda aynı safta görünse de çıkarları sık sık çatışıyor. Amerikan yöneticileri Britanya’nın sömürgeci mirasını aşılması gereken bir engel olarak görürken, Britanyalı karar alıcılar Amerikan müdahalelerini kendi konumlarını zayıflatan hamleler olarak değerlendiriyor. Bu nedenle iki ülke zaman zaman aynı müttefikleri destekliyor, zaman zaman da birbirlerinin planlarını boşa çıkarmaya çalışıyor.

Eser, devletler arası ilişkilerin yanı sıra casusluk faaliyetlerini ve gizli operasyonları da anlatıyor. Arşiv belgeleri ile kişisel günlüklerden yararlanan Barr, diplomatları ve istihbarat görevlilerini hikâyenin merkezine yerleştiriyor. Böylece jeopolitik dönüşümlerin yalnızca ideolojilerle değil, hatalar ve yanlış hesaplarla da şekillendiğini gösteriyor.

Kitabın iddiası, modern Orta Doğu’nun oluşumunu Soğuk Savaş anlatısından çok Anglo-Amerikan rekabeti üzerinden açıklaması. Eser, Britanya’nın gerileyişini Amerika’nın yükselişini birlikte inceleyerek modern Orta Doğu’yu anlamak için güçlü bir tarihsel çerçeve sunuyor.

James Barr — Çölün Efendileri: Britanya ile Amerika’nın Orta Doğu’da Hakimiyet Mücadelesi
Çeviren: İrem Sağlamer • Pegasus Yayınları
Tarih • 536 sayfa • 2026

Godfrey Goodwin — Yeniçeriler (2026)

Godfrey Goodwin’in bu kitabı, Osmanlı Devleti’nin en etkili ve en tartışmalı kurumlarından biri olan Yeniçeri Ocağı’nın yaklaşık beş yüzyıla yayılan tarihini ayrıntılı biçimde ele alıyor. Yazar, yeniçerileri yalnızca bir askerî teşkilat olarak değil, Osmanlı siyasetini, toplumsal yapısını ve devlet mekanizmasını derinden etkileyen bir kurum olarak inceliyor. ‘Yeniçeriler’ (‘The Janissaries’), ocağın kuruluşundan kaldırılışına kadar uzanan süreci kronolojik bir çerçevede takip ederken, yeniçerilerin gündelik yaşamını, değerlerini, inanç dünyasını ve zaman içinde geçirdikleri dönüşümü de gözler önüne seriyor.

Eserin ilk bölümleri, Yeniçeri Ocağı’nın ortaya çıkışına odaklanıyor. Orhan Gazi döneminde temelleri atılan ve I. Murad zamanında kurumsallaşan ocak, Osmanlıların düzenli ve profesyonel bir ordu yaratma çabasının ürünü olarak şekilleniyor. Goodwin, özellikle devşirme sisteminin işleyişini ayrıntılarıyla açıklıyor. Balkanlar’daki Hristiyan ailelerden toplanan çocuklar, sıkı bir eğitimden geçirilerek devlet hizmetine hazırlanıyor. Acemi oğlanlar yalnızca askerlik öğrenmiyor; disiplin, itaat, dayanıklılık ve padişaha mutlak bağlılık ilkeleriyle yetiştiriliyor. Bu sistem sayesinde Osmanlı Devleti, hanedana doğrudan bağlı, güçlü ve profesyonel bir askerî sınıf oluşturuyor.

Kitapta yeniçerilerin yükseliş dönemi geniş yer tutuyor. İstanbul’un fethi başta olmak üzere Osmanlıların 15. ve 16. yüzyıllardaki büyük askerî başarılarında yeniçerilerin belirleyici rol oynadığı gösteriliyor. Ateşli silahları etkin kullanmaları, katı disiplinleri ve savaş alanındaki örgütlenme yetenekleri onları dönemin en etkili askerî güçlerinden biri haline getiriyor. Goodwin, Avrupa’da yeniçerilerin neden korku ve hayranlık uyandırdığını açıklarken, mehter müziğinin psikolojik etkisinden savaş taktiklerine kadar birçok unsuru değerlendiriyor. Bu dönemde ocak, Osmanlı merkezî otoritesinin en önemli dayanaklarından biri olarak işlev görüyor.

Ancak yazarın asıl vurgusu, yükseliş kadar çözülme sürecine de yöneliyor. Zamanla devşirme sisteminin bozulması, ocağa dışarıdan kişilerin alınması ve yeniçerilerin ekonomik ayrıcalıklar elde etmeye başlaması kurumun karakterini değiştiriyor. Askerlik giderek ikinci plana düşerken ticaretle uğraşan, esnaflık yapan ve siyasete müdahale eden bir yeniçeri kitlesi ortaya çıkıyor. Goodwin, bu dönüşümün yalnızca ahlaki bir çöküş olarak değil, Osmanlı toplumunun değişen ekonomik ve sosyal koşullarının sonucu olarak anlaşılması gerektiğini savunuyor. Yeniçeriler, devletin koruyucuları olmaktan çıkarak zaman zaman sadrazamları, devlet adamlarını ve hatta padişahları tehdit eden bir güç merkezine dönüşüyor.

Eserde Bektaşi tarikatıyla kurulan ilişki de önemli bir yer tutuyor. Yazar, yeniçerilerin manevi dünyasını incelerken Bektaşiliğin ocağın kimliğini nasıl şekillendirdiğini ve dayanışma duygusunu nasıl güçlendirdiğini anlatıyor. Kışla yaşamı, törenler, eğitim süreçleri ve gündelik alışkanlıklar gibi ayrıntılar sayesinde okur, yeniçerileri yalnızca savaş meydanlarında değil, insanî yönleriyle de tanıma fırsatı buluyor.

Kitabın son bölümleri, Osmanlı Devleti’nin modernleşme çabalarıyla yeniçeriler arasındaki çatışmaya odaklanıyor. 18. ve 19. yüzyıllarda askerî reform girişimlerine direnen ocak, giderek devlet için bir engel olarak görülmeye başlanıyor. Sultan II. Mahmud’un kararlı müdahalesi sonucunda 1826 yılında gerçekleşen Vaka-i Hayriye (Hayırlı olay) ile Yeniçeri Ocağı ortadan kaldırıldı. Goodwin, bu olayı yalnızca bir askerî reform değil, Osmanlı tarihinin en büyük kurumsal kırılmalarından biri olarak değerlendiriyor.

‘Yeniçeriler’, Osmanlı tarihinin en önemli kurumlarından birinin doğuşunu, yükselişini, siyasal güce dönüşmesini ve nihayet çöküşünü anlatıyor. Godfrey Goodwin, askerî tarih, siyaset tarihi ve toplumsal tarih perspektiflerini bir araya getirerek yeniçerileri efsanelerin ötesinde, bütün karmaşıklıklarıyla anlamaya çalışıyor. Bu yönüyle eser, Osmanlı’nın yükseliş ve dönüşüm süreçlerini anlamak isteyenler için alanındaki en önemli çalışmalardan biri olarak öne çıkıyor.

Godfrey Goodwin — Yeniçeriler
Çeviren: Derin Türkömer • Kronik Kitap
Tarih • 320 sayfa • 2026

Nathan Perl-Rosenthal — Devrimler Çağı ve Bu Devrimleri Yapan Kuşaklar (2026)

Nathan Perl-Rosenthal bu çalışmasında Amerikan, Fransız, Haiti ve Latin Amerika devrimlerini yalnızca birkaç büyük liderin ya da ani patlamaların sonucu olarak değil, kuşaklar boyunca biriken deneyimlerin ve fikirlerin sonucu olarak ele alıyor. ‘Devrimler Çağı ve Bu Devrimleri Yapan Kuşaklar’ (‘The Age of Revolution and the Generations Who Made It’), 18. yüzyılın sonu ile 19. yüzyılın başında yaşanan dönüşümlerin tek tek ülkelerin iç meselelerinden ibaret olmadığını; Atlantik dünyasına yayılan ortak bir siyasal hayal gücünün parçası olduğunu gösteriyor. Perl-Rosenthal’a göre devrimler, bir kuşağın eski düzeni sorgulamasıyla başlayıp sonraki kuşakların bu sorgulamayı örgütlü bir siyasal programa dönüştürmesiyle derinleşiyor. Böylece “Devrimler Çağı”, yalnızca tahtların yıkıldığı bir dönem değil, modern dünyanın düşünsel temelinin atıldığı uzun bir tarihsel süreç olarak okunuyor.

Kitapta özellikle fikirlerin dolaşımı büyük önem taşıyor. Gazeteler, mektuplar, liman kentleri, ticaret ağları ve savaşlar sayesinde özgürlük, yurttaşlık, anayasa ve eşitlik gibi kavramların kıtalar arasında hızla yayıldığı anlatılıyor. Amerikan Devrimi’nin yarattığı cumhuriyet fikri Fransa’da yeni bir siyasal tahayyülü beslerken, Fransız Devrimi de Haiti’de köleleştirilmiş insanların özgürlük mücadelesine ilham veriyor. Aynı şekilde Latin Amerika’daki bağımsızlık hareketleri de Avrupa’daki krizlerden ve Atlantik dünyasında dolaşan devrimci fikirlerden etkileniyor. Yazar, bu bağlantılar sayesinde devrimlerin birbirinden kopuk olaylar değil, birbirini sürekli dönüştüren tarihsel dalgalar olduğunu savunuyor.

Perl-Rosenthal, devrimlerin yalnızca başarı ve kahramanlık hikâyeleri üretmediğini de vurguluyor. Her devrim yeni umutlar kadar büyük hayal kırıklıkları, iç çatışmalar ve şiddet biçimleri yaratıyor. Özgürlük vaatleri çoğu zaman sınırlı kalıyor; kadınlar, köleler, yerli halklar ve yoksullar eşitlik söylemine rağmen dışarıda bırakılabiliyor. Buna rağmen devrimler, insanların siyasal düzeni değiştirebileceği düşüncesini kalıcı hale getiriyor. Kitap, modern demokrasilerin, ulus-devletlerin ve yurttaşlık fikrinin bu çalkantılı süreçlerden doğduğunu gösterirken, devrimlerin gerçek mirasının tek bir ayaklanma anında değil, nesiller boyunca süren mücadelelerde saklı olduğunu ortaya koyuyor.

Nathan Perl-Rosenthal — Devrimler Çağı ve Bu Devrimleri Yapan Kuşaklar
Çeviren: Gökhan Arıkan • Kolektif Kitap
Tarih • 480 sayfa • 2026

David Carrasco, Scott Sessions — Aztek Uygarlığında Günlük Hayat (2026)

Bu çalışma, Aztek uygarlığını yalnızca savaşçı ve kurban ritüelleriyle özdeşleştiren yüzeysel bakışı aşarak, bu toplumun gündelik hayatını, dünya görüşünü ve kültürel karmaşıklığını ayrıntılı biçimde inceliyor. ‘Aztek Uygarlığında Günlük Hayat’ (‘Daily Life of the Aztecs’), Azteklerin yaşamını sıradan insanların deneyimleri üzerinden ele alırken, onların doğa, tanrılar, şehir yaşamı ve toplumsal düzenle kurdukları ilişkiyi de görünür kılıyor. Böylece Aztek dünyası, yalnızca korku uyandıran ritüellerin değil; şiirin, eğitimin, sanatın ve güçlü toplumsal bağların da şekillendirdiği bir uygarlık olarak ortaya çıkıyor.

Yazarlar, Aztek toplumunun merkezinde yer alan kozmolojik düşünceyi kitabın temel eksenlerinden biri haline getiriyor. Aztekler için evren yalnızca fiziksel bir alan değil, insanlar, tanrılar ve doğa güçleri arasında sürekli dengelenmesi gereken canlı bir düzendi. Bu yüzden günlük hayatın en sıradan ayrıntıları bile kutsal anlamlar taşıyordu. Tarım, savaş, aile yaşamı, ticaret ve törenler, kozmik düzenin devamıyla ilişkilendiriliyordu. Özellikle güneşin hareketi ve zaman anlayışı, toplumun ritmini belirleyen temel unsurlar arasında yer alıyordu.

Kitap, Aztek şehir yaşamına ve özellikle Tenochtitlan’ın örgütlenişine geniş yer ayırıyor. Kanallar, tapınaklar, pazarlar ve kamusal alanlarla örülü bu şehir, dönemin en gelişmiş merkezlerinden biri olarak anlatılıyor. Azteklerin mimarlık, mühendislik ve sanat alanındaki başarıları, onların yalnızca savaşçı bir toplum olmadığını gösteriyor. Şiirler, bilmeceler ve ritüel şarkılar aracılığıyla Azteklerin estetik dünyası da görünür hale geliyor. Çocuk eğitimi, aile bağları ve toplumsal görevler üzerine yapılan vurgular, toplumun disiplinli ama aynı zamanda kültürel açıdan zengin yapısını ortaya koyuyor.

Bununla birlikte kitap, savaşın ve insan kurban etmenin Aztek dünyasındaki merkezi rolünü de göz ardı etmiyor. Aztekler için savaş yalnızca politik genişleme aracı değil, evrenin devamını sağlayan kutsal bir görevdi. İnsan kurban etme ritüelleri modern okur için ürkütücü görünse de yazarlar bunları kendi tarihsel ve dinsel bağlamı içinde anlamaya çalışıyor. Kurban ritüellerinin, güneşin hareketini sürdürmek ve kozmik dengeyi korumak amacıyla gerçekleştirildiği anlatılıyor. Böylece kitap, Azteklerin dinsel pratiğini barbarlık klişesine indirgemeden değerlendirmeye çalışıyor.

Eserin son bölümleri, İspanyolların gelişiyle yaşanan büyük kırılmayı inceliyor. Fetih süreci yalnızca askeri bir yenilgi değil, aynı zamanda kültürel ve sembolik bir yıkım olarak ele alınıyor. Buna rağmen Aztek mirasının tamamen kaybolmadığı; mitlerin, sembollerin ve geleneklerin modern Meksika kültüründe yaşamayı sürdürdüğü vurgulanıyor. Kitap, Aztekleri hem ihtişamları hem de çelişkileriyle ele alarak, kadim bir uygarlığın insanlık tarihindeki yerini daha derinlikli biçimde anlamaya çalışıyor.

David Carrasco, Scott Sessions — Aztek Uygarlığında Günlük Hayat
Çeviren: Tufan Göbekçin • Alfa Yayınları
Tarih • 376 sayfa • 2026

Çağlar Fidan — Hep Beraber Çalalım Bir İstanbul Havası (2026)

Çağlar Fidan’ın ‘Hep Beraber Çalalım: Bir İstanbul Havası’ adlı bu çalışması, Osmanlı İstanbulu’nun kahvehanelerini yalnızca vakit geçirilen mekânlar olarak değil, şehrin sınıfsal, kültürel ve müzikal gerilimlerinin iç içe geçtiği canlı toplumsal alanlar olarak ele alıyor. Kitap, kahvehanelerde yankılanan seslerin ardında hangi insanların, hangi göçlerin, hangi ayrımların ve hangi arzuların bulunduğunu araştırırken, İstanbul’un gündelik hayatına farklı bir pencereden bakmayı öneriyor.

Fidan, özellikle taşradan İstanbul’a gelen bekâr erkeklerin, tulumbacıların, memurların, kalem erbabının ve “ayaktakımı” diye küçümsenen kesimlerin şehir kültürüne nasıl dâhil olduğunu gösteriyor. Kahvehaneler bu anlamda yalnızca eğlence yerleri değil; insanların birbirini tanıdığı, sınıfsal sınırların kurulduğu ya da ihlal edildiği sosyal sahneler hâline geliyor. Kitapta sık sık karşılaşılan “avam-havas” gerilimi, Osmanlı toplumunun kültürel hiyerarşilerini görünür kılıyor. “Halva” diyenlerle “helva” diyenler arasındaki fark, sadece telaffuz değil; aidiyet, eğitim, zevk ve sınıf meselesi olarak okunuyor.

Çalışmanın merkezinde ise müzik yer alıyor. Semai kahvehanelerinde söylenen semailer, maniler, koşmalar, destanlar ve divanlar; İstanbul’un çok katmanlı kültürünün sesli hafızası gibi ele alınıyor. Fidan, bu repertuvarın yalnızca elit çevrelerin ürettiği “yüksek sanat”tan oluşmadığını, aksine taşradan gelenlerin, gündelik hayatın ve halk kültürünün şehir müziğini sürekli dönüştürdüğünü vurguluyor. “İncesaz” ile “ayak takımının müziği” arasındaki sınırlar da böylece bulanıklaşıyor.

Kitap aynı zamanda kahvehanelerden kıraathanelere uzanan dönüşümü izleyerek, Osmanlı modernleşmesinin kültürel mekânlarını yeniden değerlendiriyor. “Mekteb-i irfan” olarak görülen kıraathaneler, yalnızca okuma alanları değil; müzik, sohbet ve toplumsal temasın yeniden biçimlendiği yerler olarak ortaya çıkıyor. Böylece çalışma, Osmanlı İstanbulu’nun müzik tarihini anlatırken aynı zamanda şehrin sosyal topoğrafyasını, kültürel çatışmalarını ve gündelik hayatın görünmeyen ritimlerini de görünür kılıyor.

Çağlar Fidan — Hep Beraber Çalalım Bir İstanbul Havası: Osmanlı İstanbulu’nda Kahvehanenin Müziği ve Sosyal Topoğrafyası
• İletişim Yayınları
İnceleme • 200 sayfa • 2026