Alper Çağlayan – Alevi Terim ve Deyimleri Sözlüğü (2025)

Alper Çağlayan’ın ‘Alevi Deyim ve Terimleri Sözlüğü’, Aleviliğin kültürel ve inançsal mirasını hatırlatan güçlü bir metin. Çalışma, yüzyıllardır Horasan’dan Balkanlar’a uzanan Alevî-Bektaşi yolunun kavramlarını, ritüel dilini ve sembolik dünyasını sistemli biçimde açıklayarak hem tarihsel sürekliliği görünür kılıyor hem de güncel tartışmaların dağınık hattına berrak bir yön çiziyor.

Doksanlı yıllardan itibaren Alevilik toplumun geniş kesimlerinde daha fazla konuşulur hâle gelse de, temel kavramların doğru anlaşılmasına yönelik bütünlüklü çalışmaların eksikliği sıkça yanlış yorumlara kapı aralıyordu. Bu sözlük, “Yol”un içinden gelen bir araştırmacının birikimiyle hazırlanmış olması sayesinde, terimlerin yalnızca sözlük anlamlarını değil, Alevi pratikte taşıdıkları derin sembolik ve ahlaki karşılıkları da açıklıyor. Hem eserlerde sık geçen ancak genç kuşakların aşina olmadığı sözcükleri aydınlatıyor hem de Alevi deyimlerinin yol içindeki gerçek bağlamlarını ortaya koyuyor.

Sözlük, Alevilikte sevgi, hoşgörü, doğruluk, merhamet gibi değerleri taşıyan kültürel sürekliliğin ancak terminolojinin doğru aktarılmasıyla korunabileceğini vurguluyor. Bu yönüyle çalışma, yalnızca bir başvuru kitabı değil, aynı zamanda Alevi geleneğinin özüne sadık bir öğrenme zemini sunan önemli bir kaynak olarak öne çıkıyor.

  • Künye: Alper Çağlayan – Alevi Terim ve Deyimleri Sözlüğü, Nota Bene Yayınları, sözlük, 221 sayfa, 2025

Peter Wohlleben – Ormanın Kalbi (2025)

Peter Wohlleben’in bu çalışması, insan ile doğa arasındaki görünmez bağın duyular, ritimler ve bilişsel sınırlar üzerinden nasıl kurulduğunu araştırıyor. Wohlleben, modern yaşamın gürültüsü içinde körelen duyusal kapasitemizin aslında ormanlarla, hayvanlarla ve iklimle sürekli bir etkileşim içinde olduğunu gösteriyor. Yazar, insanın yedi duyusunu açıklarken bu duyuların çevresel uyaranlarla nasıl zenginleştiğini ve doğadan kopmanın algısal fakirleşmeye nasıl yol açtığını örneklerle tartışıyor. Metin, insan bedeninin sezgisel tepkilerinin ormandaki en küçük değişimlere bile karşılık verdiğini vurgulayarak doğayı yalnızca çevresel bir arka plan değil, duyusal bir ortak olarak konumlandırıyor.

Wohlleben, ağaçların “kalp atışına” benzeyen su dolaşımlarını, içsel zamanlamalarını ve çevreye verdikleri tepkileri açıklarken bitkilerin pasif varlıklar olmadığını, karmaşık iletişim biçimleri geliştirdiğini söylüyor. Bu noktada bitkilerin bilinç sahibi olup olmadığı sorusunu dikkatle ele alıyor ve bilimsel sınırları aşmadan bitkisel davranışların nasıl anlamlandırılabileceğini yorumluyor. Bitkilerin çevre koşullarına uyum sağlama biçimlerini, ağaç topluluklarının dayanışmacı yapısını ve ekosistem içindeki ortak yaşam stratejilerini inceliyor.

‘Ormanın Kalbi: İnsan ile Doğa Arasındaki Görünmez Bağ’ (‘Das geheime Band zwischen Mensch und Natur: Erstaunliche Erkenntnisse über die 7 Sinne des Menschen, den Herzschlag der Bäume und die Frage, ob Pflanzen ein Bewusstsein haben’), insanın doğa karşısındaki üstünlük yanılsamasını sorguluyor ve kaybolan bağların yeniden kurulmasının hem ekolojik hem de psikolojik bir iyileşme sunduğunu savunuyor. Wohlleben, doğaya yönelik dikkatin artmasının empatiyi güçlendirdiğini, stres seviyelerini düşürdüğünü ve bilişsel derinliği artırdığını belirtiyor. Böylece çalışma, bilimin sunduğu verileri sezgisel bir anlatıyla birleştirerek insanın doğayla kurduğu ilişkiyi hem duyusal hem de etik bir mesele olarak yeniden çerçeveliyor. Bu yaklaşım, doğanın karmaşık örgüsünü anlamaya çalışan her okura yeni bir düşünme biçimi sunuyor.

  • Künye: Peter Wohlleben – Ormanın Kalbi: İnsan ile Doğa Arasındaki Görünmez Bağ, çeviren: Aslı Candaş Shaeferdiek, Doğan Kitap, inceleme, 240 sayfa, 2025

Kolektif – Geleceğin Belleği (2025)

‘Geleceğin Belleği’, Türkiye’de sosyalist hareketin yükseldiği yirmi yıllık dönemi, hem tarihsel hem mekânsal bir çözümleme çerçevesinde ele alıyor. Ali Ekber Doğan’ın derlediği bu kapsamlı çalışma, 1960’ların umut dolu örgütlenme deneyimlerinden 1980 darbesinin yıkıcı sonuçlarına uzanan süreci, sınıf mücadelesinin yerel dinamikleri üzerinden yeniden okuyor.

Eser, Türkiye’de sol siyasetin yalnızca ideolojik bir yönelim değil, somut toplumsal karşılıkları olan bir mekânsal hareketlilik biçimi olduğunu savunuyor. Her bölgenin özgül sosyo-ekonomik yapısı içinde filizlenen mücadeleler, sosyalizmin bu topraklarda nasıl yerelleştiğini ve hangi toplumsal gerilimler üzerinden serpildiğini gösteriyor.

Kitap, 1960–80 döneminin özgünlüğünü, işçi sınıfının genişlemesi, kırdan kente göç, sanayileşmenin yeni merkezleri ve üniversitelerdeki politik bilinçlenme süreçleriyle ilişkilendiriyor. Bu süreçte sol hem üretim alanlarında hem kamusal yaşamda görünür hale geliyor. Ancak 1980 darbesiyle birlikte bu coğrafya bir sessizlik dönemine giriyor. Yine de yazarlar, sermaye birikiminin ve sınıfsal çelişkilerin tarihsel sürekliliğine dikkat çekerek, bu sessizliğin altında geleceğin mücadele potansiyellerinin biriktiğini öne sürüyor.

‘Geleceğin Belleği’, geçmişi yalnızca nostaljik bir hatırlama değil, bugünün siyasal ve sınıfsal mücadelelerini anlamak için bir rehber olarak ele alıyor. Yerel deneyimlerin izini sürerken, geleceğin eşitlik ve adalet mücadelesine yön verecek tarihsel materyalist bir hafıza kuruyor.

  • Künye: Kolektif – Geleceğin Belleği: Türkiye’de Sol Siyaset Coğrafyasının Oluşumu 1960-1980, derleyen: Ali Ekber Doğan, Dipnot Yayınları, siyaset, 440 sayfa, 2025

Jack A. Goldstone – Erken Modern Dünyada Devrim ve İsyan (2025)

Jack A. Goldstone’un bu çalışması, 17. ve 18. yüzyıllarda İngiltere, Fransa, Osmanlı İmparatorluğu ve Çin’de yaşanan siyasal çalkantıların ardındaki demografik ve yapısal dinamikleri inceliyor. Goldstone, erken modern dönemde devlet krizlerini ve isyanları açıklamak için “demografik-yapısal teori” adını verdiği özgün bir çerçeve geliştiriyor. Bu yaklaşıma göre, nüfus artışları yalnızca ekonomik baskı yaratmakla kalmıyor, aynı zamanda devletin kaynaklarını tüketerek yönetişim kapasitesini zayıflatıyor. Bu durum, mali krizleri, toplumsal hoşnutsuzluğu ve nihayetinde isyanları tetikliyor.

Goldstone, isyanları ideolojik kopuşlar olarak değil, uzun vadeli yapısal gerilimlerin ürünü olarak yorumluyor. Nüfus artışıyla birlikte gıda fiyatlarının yükselmesi, işsizliğin artması ve aristokrasiyle bürokrasi arasındaki rekabet, erken modern devletlerin dengelerini bozuyor. Bu süreç İngiltere’de iç savaşa, Fransa’da devrime, Osmanlı’da ayanların yükselişine ve Çin’de isyan dalgalarına yol açıyor. Böylece yazar, isyanları küresel ölçekte birbirine bağlayan ortak bir mantık öneriyor.

‘Erken Modern Dünyada Devrim ve İsyan: İngiltere, Fransa, Türkiye ve Çin’de Nüfus Değişimi ve Devlet Çöküşü 1600-1850’ (‘Revolution and Rebellion in the Early Modern World: Population Change and State Breakdown in England, France, Turkey, and China, 1600–1850’), tarihsel sosyolojiyle ekonomi politiği birleştirerek, devletin çöküşünü yalnızca yönetim hatalarıyla değil, toplumun maddi temellerindeki dönüşümlerle açıklıyor. Goldstone, nüfus değişimlerini tarihsel devrimlerin motor gücü olarak tanımlıyor. Kitap, erken modern dönemi küresel krizlerin çağdaş yankılarıyla ilişkilendiriyor ve toplumsal değişimin ritmini insan sayısıyla, kaynakla ve güçle birlikte yeniden okumaya davet ediyor.

  • Künye: Jack A. Goldstone – Erken Modern Dünyada Devrim ve İsyan: İngiltere, Fransa, Türkiye ve Çin’de Nüfus Değişimi ve Devlet Çöküşü 1600-1850, çeviren: Özkan Akpınar, Vakıfbank Kültür Yayınları, tarih, 584 sayfa, 2025

Kostas Kampourakis – Soyu Yeniden Düşünmek (2025)

Kostas Kampourakis’in bu kitabı, genetik köken testleriyle birlikte yaygınlaşan “biyolojik kimlik” anlayışını sorguluyor. Yazar, genetik bilginin tarih, kültür ve kimlik algısı üzerindeki etkilerini ele alarak, “etnik kökenin DNA’da saklı olduğu” fikrinin bilimsel bir yanılsama olduğunu savunuyor. Kampourakis, genetik verilerin yalnızca bireylerin soy ilişkilerini kısmen açıklayabildiğini, ancak bu bilgilerin sosyal anlamlar kazandığında kimlik politikalarına ve ırkçı söylemlere malzeme haline geldiğini gösteriyor.

‘Soyu Yeniden Düşünmek’ (‘Ancestry Reimagined: Dismantling the Myth of Genetic Ethnicities’), biyolojinin yanlış yorumlanmasının nasıl ideolojik bir araç haline geldiğini ayrıntılı biçimde inceliyor. Genetik çeşitliliğin, insan gruplarını keskin sınırlarla ayırmadığını, aksine türümüzün tarih boyunca süren karışım ve göç hareketleriyle şekillendiğini vurguluyor. Kampourakis, DNA testlerinin pazarlanma biçimlerinin insanlarda “genetik aidiyet” yanılsaması yarattığını; oysa atalık kavramının biyolojik olduğu kadar kültürel, tarihsel ve hatta politik bir inşa olduğunu belirtiyor.

Eser, genetik determinizmin toplumsal yansımalarını eleştirirken, bilimin popülerleştirilme süreçlerinin etik boyutlarına da değiniyor. Kampourakis, kimliği genetik bir özle tanımlamanın hem bilime hem insan deneyimine zarar verdiğini savunuyor. Ona göre, “atalık” bir biyolojik yazgı değil, çok katmanlı bir hikâyedir. ‘Soyu Yeniden Düşünmek’, genetik bilginin sınırlarını hatırlatarak kimliğin bilimle değil, anlamla kurulduğunu gösteriyor. Yazar, bizi DNA’dan ibaret bir benlik tasarımını terk etmeye ve insan olmanın kültürel, tarihsel karmaşıklığını yeniden düşünmeye davet ediyor.

  • Künye: Kostas Kampourakis – Soyu Yeniden Düşünmek: Genetik Etnisite Mitinin Çürütülmesi, çeviren: Gürol Koca, Metis Yayınları, biyoloji, 280 sayfa, 2025

İpek Özbey, Onur Alp Yılmaz – Orta Sınıfın Düşüşü (2025)

İpek Özbey ve Onur Alp Yılmaz’ın ‘Orta Sınıfın Düşüşü’ adlı kitabı, hem Türkiye’de hem de dünyada demokrasinin ve toplumsal dengenin dayandığı omurganın nasıl çöktüğünü inceliyor. Yazarlar, orta sınıfın çöküşünü salt ekonomik bir hikâye olarak değil, siyasal, kültürel ve ahlaki bir kırılma olarak yorumluyor. Refah devletinin yükselişiyle 1945 sonrası güç kazanan bu kesim, neoliberal dönemde borç, güvencesizlik ve kimlik siyaseti arasında sıkışıyor. Eğitim, bir zamanlar sınıf atlamanın anahtarıyken bugün eşitsizlikleri yeniden üreten bir mekanizmaya dönüşüyor. Orta sınıfın çöküşüyle birlikte toplumun makul sesi, kamusal vicdanı ve ölçülülük kültürü de eriyor.

Kitap, bu sürecin tesadüfi değil, sistematik bir dönüşüm olduğunu savunuyor. 1980’lerden itibaren uygulanan neoliberal politikalar, devletin küçülmesi, sendikaların zayıflaması ve kamusal alanın daralmasıyla güçlü bir orta sınıfın tasfiyesini hızlandırıyor. Soğuk Savaş döneminde kapitalizmin meşruiyet zeminini oluşturan orta sınıf, sosyalizmin çöküşüyle “gereksiz maliyet” olarak görülmeye başlanıyor. Böylece hem ekonomik refah hem de demokratik temsil alanı daralıyor.

‘Orta Sınıfın Düşüşü’, Türkiye’deki rejim kriziyle birlikte yaşanan toplumsal savrulmayı da bu küresel çerçeveye oturtuyor. Orta sınıfın düşüşü, sadece gelir dağılımı değil; liyakat, kamusal ahlak ve temsil krizidir. Kitap, bu kaybın demokrasiyi nasıl temelsiz bıraktığını gösteriyor ve okuyucusunu geleceğe dair yeni bir toplumsal-siyasal tahayyül kurmaya davet ediyor.

  • Künye: İpek Özbey, Onur Alp Yılmaz – Orta Sınıfın Düşüşü, İnkılap Kitabevi, inceleme, 136 sayfa, 2025

Neil Bradbury – Zehrin Tadı (2025)

Neil Bradbury’nin bu eseri, bilimin karanlık yüzüne mercek tutarak zehrin hem kimyasal hem de insani hikâyesini anlatıyor. Kitap, on bir ölümcül maddenin yapısını, etkilerini ve tarihte bu zehirleri kullanan suikastçıları, casusları ve katilleri bir araya getiriyor. Bradbury, tıp ve kimya bilgisiyle, zehrin yalnızca ölümle değil, insanın güç, intikam ve kontrol arzularıyla da nasıl iç içe geçtiğini gösteriyor. Her bölüm, farklı bir zehrin –arsenik, siyanür, risin, botulinum toksini, morfin gibi– biyokimyasal işleyişini incelerken, aynı zamanda bu maddelerin ardındaki suçların toplumsal ve psikolojik arka planını da araştırıyor.

Bradbury’nin anlatısı, laboratuvar titizliğiyle dedektif öyküsünün heyecanını birleştiriyor. Zehir, burada yalnızca bir kimyasal değil, insan doğasının karanlık yönlerini ortaya çıkaran bir metafor olarak işlev görüyor. ‘Zehrin Tadı: Katillerin Kullandığı 11 Ölümcül Madde’ (‘A Taste for Poison: Eleven Deadly Molecules and the Killers Who Used Them’) , Antik Roma’dan günümüz istihbarat operasyonlarına kadar uzanan örneklerle, ölümün bilimsel kesinliğini ve ahlaki belirsizliğini aynı potada eritiyor. Yazar, her vakayı suçun estetiğinden ziyade bilimin açıklayıcı gücüyle yorumluyor; böylece okuru hem bir adli tıp hikâyesine hem de moleküler bir dedektifliğe davet ediyor.

Eserin merkezinde, zehrin hem yok edici hem de tedavi edici çifte doğası yer alıyor. Dozun kaderi belirlediği bu ince çizgi, tıbbın ve kimyanın etik sınırlarını sorgulatıyor. Bradbury, bilimin soğuk formüllerini insan hikâyeleriyle birleştirerek yaşam ve ölüm arasındaki kimyasal dengeyi gözler önüne seriyor. Kitap, zehri sadece öldüren bir madde değil, insanlığın merak, hırs ve bilme isteğiyle kurduğu karmaşık ilişkinin simgesi olarak okuyor.

  • Künye: Neil Bradbury – Zehrin Tadı: Katillerin Kullandığı 11 Ölümcül Madde, çeviren: Nihan Vaysal, Antre Kitap, inceleme, 272 sayfa, 2025

Darian Leader – Neden Uyuyamıyoruz? (2025)

Darian Leader’ın bu çalışması, uykusuzluk çağının psikolojik, toplumsal ve kültürel temellerini araştırıyor. Yazar, modern insanın uyku yoksunluğunu yalnızca biyolojik bir rahatsızlık değil, çağın hız, üretkenlik ve sürekli bağlılık ideolojisinin bir sonucu olarak değerlendiriyor. Geçmişte bir ihtiyaç ve yenilenme biçimi olarak görülen uyku, bugün verimliliğin önünde bir engel gibi algılanıyor. Leader, bu dönüşümün hem bireysel hem de toplumsal düzeyde yarattığı tahribatı inceliyor.

‘Neden Uyuyamıyoruz?’ (‘Why Can’t We Sleep?’), uykuya dair bilimsel verileri psikanalitik bir okumayla birleştiriyor. Leader, uykusuzluğun bedensel bir arızadan çok, bilinçdışının işleyişiyle ilgili bir çatışmayı yansıttığını savunuyor. İnsan zihninin uyanıklık ve rüya arasındaki sınırları bulanıklaştıkça, dinlenme eylemi de anlamını yitiriyor. Uyku, yalnızca bedenin değil, kimliğin de yeniden kurulduğu bir alandır; dolayısıyla uykusuzluk, benliğin dağınıklığına işaret ediyor.

Yazar, günümüz kapitalist kültürünün “asla durmama” mottosunu eleştirerek, uykunun bir tür direniş alanı olduğunu ileri sürüyor. Akıllı telefonlar, gece mesaileri ve 7/24 açık dijital dünyalar, bireyin iç ritmini baskılayarak zihinsel huzursuzluğu kalıcı hale getiriyor. Bu ortamda uykusuzluk, kişisel bir sorun değil, toplumsal bir belirtiye dönüşüyor.

Leader, Freud ve Lacan’dan hareketle, uykuya dalmanın aslında kontrolü bırakmak anlamına geldiğini, modern insanın ise bu teslimiyetten korktuğunu öne sürüyor. Kitap, yalnızca uykusuzluk üzerine değil, çağımızın kaygı, üretkenlik ve anlam krizleri üzerine de derin bir düşünme daveti sunuyor. Uyuyamayan insanın hikâyesi, modern dünyanın huzursuz vicdanına dönüşüyor.

  • Künye: Darian Leader – Neden Uyuyamıyoruz?: İnsan Uykusunun Tarihi, çeviren: Elvan Göçmen Ertem, Axis Yayınları, inceleme, 2025

Özge Öner – Herkes Biliyor Geminin Su Aldığını (2025)

Özge Öner’in bu kitabı, Türkiye’nin yakın dönemini yalnızca ekonomik göstergelerle değil, toplumsal ve ahlaki boyutlarıyla birlikte okumaya çağırıyor. Yazar, karmaşık iktisadi olguları sade ama yüzeyselliğe düşmeyen bir dille ele alıyor; ekonomi tartışmalarını hayatın içinden hikâyelerle ilişkilendiriyor. Metin, bir yandan Türkiye’nin yönetilemeyen ekonomik yapısını, yapısal reformların neden kâğıt üzerinde kaldığını, rant ekonomisinin nasıl toplumun ruhuna sirayet ettiğini tartışıyor; diğer yandan devlet, hukuk ve piyasa arasındaki ilişkilerin kırılgan dengesini sorguluyor.

‘Herkes Biliyor Geminin Su Aldığını’, rakamlardan çok, bu rakamların ardındaki insan hikâyelerine odaklanıyor. Ekonominin teknik bir mesele değil, bir vicdan ve adalet sorunu olduğunu vurguluyor. Bu yönüyle, toplumsal dokuyu hesaba katmadan yapılan analizlerin gerçeği yansıtamayacağını gösteriyor. Öner, Türkiye’nin iktisadi kaderini belirleyen yapısal eşitsizlikleri açıklarken hem akademik bir birikim hem de insani bir sezgiyle konuşuyor.

Yazarın yaklaşımı, Türkiye’nin yaşadığı krizin yalnızca makroekonomik değil, aynı zamanda ahlaki bir kriz olduğunu ortaya koyuyor. “Herkes biliyor geminin su aldığını” derken, görünür olanla yüzleşmeye çağırıyor. Kitap, ezberleri tekrarlamadan, umudu ve emeği merkeze alan bir ekonomi anlayışının hâlâ mümkün olup olmadığını sorguluyor.

  • Künye: Özge Öner – Herkes Biliyor Geminin Su Aldığını: Türkiye’nin İktisadi ve Siyasi Ahvali, Doğan Kitap, iktisat, 280 sayfa, 2025

Rifa’at Ali Abou-El-Haj – 1703 İsyanı ve Osmanlı Siyasasının Yapısı (2025)

Rifa’at Ali Abou-El-Haj’ın bu çalışması, Osmanlı siyasal yapısını “bozulma” söyleminin ötesine taşıyarak erken modern devletin dönüşümünü yeniden değerlendiriyor. Yazar, 1703 Edirne Vakası’nı yalnızca bir isyan değil, Osmanlı siyasetinde köklü bir yeniden yapılanmanın göstergesi olarak yorumluyor. Bu olay, III. Ahmed’in tahta çıkışıyla sonuçlansa da, asıl önemi merkezi otorite ile taşra güçleri, ulema ve askerî sınıflar arasındaki ilişkilerin değişiminde yatıyor. Abou-El-Haj, bu isyanı Osmanlı devlet yapısındaki rasyonelleşme, bürokratikleşme ve temsil biçimlerinin dönüşüm süreci içinde konumlandırıyor.

‘1703 İsyanı ve Osmanlı Siyasasının Yapısı’ (‘The 1703 Rebellion and the Structure of Ottoman Politics’), Osmanlı tarih yazımında yaygın olan “gerileme” anlatısını sorguluyor. Abou-El-Haj’a göre 17. yüzyıl sonlarıyla 18. yüzyıl başları, çöküşün değil yeniden yapılanmanın dönemini oluşturuyor. İsyan, merkezî iktidarın zayıflamasının değil, siyasal karar alma süreçlerinin geniş tabanlı hale gelmesinin bir göstergesi olarak öne çıkıyor. Böylece halk, asker ve ulema arasındaki etkileşim, Osmanlı siyasetinin dinamik bir yapı kazandığını kanıtlıyor.

Yazar, Osmanlı siyasetini statik bir monarşi olarak değil, aktörleri ve kurumları arasında sürekli müzakereyle şekillenen bir sistem olarak ele alıyor. 1703 isyanı, bu anlamda hem bir kriz hem de siyasal meşruiyetin yeniden tanımlandığı bir dönüm noktası niteliği taşıyor. Kitap, Osmanlı tarihine yeni bir gözle bakmayı öneriyor; isyanı düzenin bozulması değil, modernleşmenin iç dinamikleriyle şekillenen bir siyasal dönüşüm olarak okuyor.

  • Künye: Rifa’at Ali Abou-El-Haj – 1703 İsyanı ve Osmanlı Siyasasının Yapısı, çeviren: Çağdaş Sümer, Telemak Kitap, tarih, 192 sayfa, 2025