Annie Brassey — Altın Günlerden Kurşun Gecelere (2026)

Annie Brassey’nin bu eseri, 1874 ile 1878 yılları arasında Sunbeam (Gün Hüzmesi) yatıyla gerçekleştirilen Akdeniz yolculuklarının gözlemlerini bir araya getiriyor. Kıbrıs, İstanbul, İyonya Adaları ve Doğu Akdeniz’in farklı limanlarını kapsayan bu seyahat anlatısı, yalnızca bir gezi günlüğü olmanın ötesine geçerek Osmanlı coğrafyasının toplumsal, siyasal ve kültürel görünümünü dönemin tanıklığıyla aktarıyor. Annie Brassey, kişisel merakı ile dikkatli gözlemciliğini birleştirerek, deniz yolculuğunun romantik atmosferini farklı toplumların gündelik yaşamına dair ayrıntılarla zenginleştiriyor.

Eserin merkezinde, seyahatin keşif duygusu kadar değişimi izleme arzusu da yer alıyor. Brassey, gençliğinden beri görmeyi hayal ettiği İstanbul’a ilk gelişinde Boğaz’ın, sarayların ve camilerin ihtişamını hayranlıkla tasvir ediyor. Ancak dört yıl sonra gerçekleştirdiği ikinci ziyarette aynı şehrin bambaşka bir manzarayla karşısına çıktığını belirtiyor. Osmanlı-Rus Savaşı’nın ardından yaşanan siyasal ve ekonomik sıkıntılar, kentin canlılığını gölgeleyen bir yoksunluk ve yorgunluk hissi yaratıyor. Kitabın “Altın Günlerden Kurşun Gecelere” başlığı da bu iki ziyaret arasındaki belirgin dönüşümü simgeliyor; ilk yolculuğun iyimserliği ile ikinci yolculuğun melankolik atmosferi arasında güçlü bir karşıtlık kuruyor.

Brassey’nin anlatımı, yalnızca şehirleri ve doğal güzellikleri betimlemekle sınırlı kalmıyor. Osmanlı yönetim anlayışı, yerel yöneticiler, diplomatik çevreler, farklı din ve etnik kökenlerden topluluklar, gündelik yaşam alışkanlıkları ve toplumsal ilişkiler de dikkatle gözlemleniyor. Saray çevresinden kırsal yerleşimlere kadar uzanan geniş bir yelpazede yaptığı gözlemler, dönemin Osmanlı dünyasına ilişkin canlı bir panorama oluşturuyor. Yazar, karşılaştığı insanları merakla dinleyen, farklı kültürleri anlamaya çalışan ve önyargılarını mümkün olduğunca gözlemleriyle sınayan bir gezgin kimliği sergiliyor.

‘Altın Günlerden Kurşun Gecelere’ (‘Sunshine and Storm in the East’), aynı zamanda Annie Brassey’nin alışılmış Viktorya dönemi kadın gezgin kalıplarının dışına çıkan yönünü de ortaya koyuyor. Güvertede denizcilik faaliyetlerini yakından takip ediyor, karaya çıktığında uzun keşif gezilerine katılıyor ve çoğu zaman at sırtında ulaşılması güç bölgelere giderek yalnızca turistik mekânlarla yetinmeyen bir araştırmacı tavrı benimsiyor. Babasına yazdığı uzun mektuplardan oluşan anlatı, samimi dili sayesinde okuyucuya doğrudan yolculuğun bir parçası olma hissi veriyor. Yolculuk boyunca hazırladığı fotoğraflar ile dönemin sanatçılarının çizimleri de anlatıyı görsel açıdan tamamlayarak seyahatin atmosferini güçlendiriyor.

Annie Brassey, Doğu Akdeniz’i egzotik bir merak nesnesi olarak sunmak yerine, değişim içindeki toplumları gözlemleyen dikkatli bir tanık olmayı tercih ediyor. Farklı dönemlerde aynı coğrafyaya yeniden bakmanın sağladığı karşılaştırmalı perspektif, esere tarihsel bir derinlik kazandırıyor. Bu yönüyle ‘Altın Günlerden Kurşun Gecelere’, 19. yüzyılın son çeyreğinde Osmanlı İmparatorluğu’nun geçirdiği dönüşümü bir yabancı gezginin duyarlı gözlemleriyle belgeleyen önemli bir seyahat anlatısı olmanın yanında, sosyal tarih, kültürel etkileşim ve Doğu Akdeniz’in gündelik yaşamına ışık tutan değerli bir başvuru kaynağı olarak öne çıkıyor.

Annie Brassey — Altın Günlerden Kurşun Gecelere: İstanbul ve Kıbrıs Seferleri (1874-1878)
Çeviren: Ulaş Can Çakan • Remzi Kitabevi
Anı • 392 sayfa • 2026

Barbara Gastel, Robert A. Day — Bilimsel Makale Nasıl Yazılır ve Yayımlanır (2026)

Barbara Gastel ve Robert A. Day’in bu eseri, bilimsel araştırmaların yalnızca nitelikli sonuçlar üretmekle değil, bu sonuçları açık, anlaşılır ve uluslararası standartlara uygun biçimde sunabilmekle değer kazandığını vurguluyor. Yazarlar, bilimsel yazının kendine özgü kuralları olan bir iletişim biçimi olduğunu gösterirken, araştırma fikrinin ortaya çıkışından makalenin yayımlanmasına kadar uzanan tüm süreci sistematik biçimde ele alıyor. ‘Bilimsel Makale Nasıl Yazılır ve Yayımlanır’ (‘How to Write and Publish a Scientific Paper’), bilimsel yazma becerisinin doğuştan gelen bir yetenek değil, öğrenilebilir ve geliştirilebilir bir disiplin olduğunu savunuyor.

Eserde, bilimsel makalenin temel bölümleri ayrıntılı biçimde inceleniyor. Başlık, özet, giriş, yöntem, bulgular, tartışma ve kaynakça gibi bölümlerin hangi amaçla yazılması gerektiği, okuyucuya en etkili şekilde nasıl ulaşacağı ve editörlerin beklentilerini nasıl karşılayacağı örneklerle açıklanıyor. Dilin sade, açık ve gereksiz ayrıntılardan arındırılmış olması gerektiği vurgulanırken, bilimsel metinlerde doğruluk, tutarlılık ve mantıksal bütünlüğün temel ilkeler olduğu gösteriliyor.

Kitap yalnızca makale yazımına odaklanmıyor; bilimsel yayıncılık sürecinin tüm aşamalarını da kapsıyor. Uygun dergi seçimi, hakem değerlendirme süreci, editörlerle iletişim, düzeltme taleplerine yanıt verme ve etik ilkelere uygun davranma gibi konular ayrıntılı biçimde ele alınıyor. Bunun yanında intihalden kaçınma, yazarlık hakkı, çıkar çatışmaları ve araştırma etiği gibi akademik dürüstlüğün temel unsurları da kapsamlı şekilde değerlendiriliyor. Böylece bilimsel üretimin yalnızca teknik değil, aynı zamanda etik sorumluluk gerektiren bir süreç olduğu ortaya konuyor.

Gastel ve Day, bilimsel iletişimin değişen koşullarını da göz önünde bulunduruyor. Elektronik posta kullanımı, çevrim içi veri tabanlarından yararlanma, dijital yayıncılık, açık erişim uygulamaları ve uluslararası araştırma ağları gibi güncel gelişmelerin bilimsel yazım üzerindeki etkilerini inceliyor. İngilizcenin bilim dünyasındaki ortak iletişim dili olması nedeniyle, özellikle ana dili İngilizce olmayan araştırmacıların karşılaşabileceği güçlükler üzerinde duruyor ve farklı kültürlerden gelen bilim insanlarının daha etkili iletişim kurabilmesi için uygulanabilir öneriler sunuyor.

Akademisyenlerden lisansüstü öğrencilere, araştırmacılardan editörlere kadar geniş bir okuyucu kitlesine seslenen eser, bilimsel yazımın yalnızca biçimsel kurallardan ibaret olmadığını, araştırmanın güvenilirliğini ve etkisini doğrudan belirleyen temel unsurlardan biri olduğunu gösteriyor. Bu yönüyle ‘Bilimsel Makale Nasıl Yazılır ve Yayımlanır’, uluslararası bilimsel yayıncılık standartlarını anlaşılır bir dille aktaran, araştırmaların daha görünür, daha anlaşılır ve daha etkili biçimde paylaşılmasına katkı sağlayan alanının en önemli başvuru kaynaklarından biri olmayı sürdürüyor.

Barbara Gastel, Robert A. Day — Bilimsel Makale Nasıl Yazılır ve Yayımlanır
Çeviren: Ulaş Apak • Alfa Yayınları
Bilim • 472 sayfa • 2026

Levent Ünsaldı — Sosyolojik Araştırmanın Mantığı (2026)

Levent Ünsaldı’nın bu çalışması, sosyolojinin yalnızca teori üretmek ya da veri toplamakla sınırlı olmayan, teorik düşünce ile ampirik araştırmayı aynı bilimsel süreç içinde buluşturan bir disiplin olduğunu savunuyor. ‘Sosyolojik Araştırmanın Mantığı (Teori Yöntem)’, günümüzde yaygınlaşan ezber dayalı teoricilik, yöntemi teknik işlemlere indirgeyen ampirizm ve kişisel sezgileri bilimsel çözümleme yerine koyan yaklaşımları eleştirirken, sosyolojik bilginin ancak sağlam bir yöntemsel muhakeme ve titiz bir araştırma pratiğiyle üretilebileceğini gösteriyor. Bu yönüyle eser, sosyolojinin hakikat arayışını yeniden merkeze alarak disiplinin temel düşünme biçimini açıklamayı amaçlıyor.

Kitap boyunca yöntem ile teori birbirinden kopuk alanlar olarak değil, birbirini sürekli besleyen iki unsur olarak ele alınıyor. Sosyolojik gerçekliğin nasıl kurulduğu, araştırma nesnesinin hangi ilkelerle inşa edildiği, saha çalışmasının teknik sınırlarının ötesinde nasıl anlam kazandığı ve kavramların araştırmayı yönlendiren araçlara nasıl dönüştüğü ayrıntılı biçimde tartışılıyor. Soyutlama, analojik ve ilişkisel düşünme, vakalar üzerinden muhakeme geliştirme ve genellemenin koşulları gibi başlıklar, sosyolojik bilginin üretim mantığını açıklayan temel yapı taşları olarak değerlendiriliyor. Mikro ve makro ayrımı gibi yerleşik ikiliklerin sorgulanması da disiplinin daha bütüncül bir bakış geliştirebilmesi açısından önem taşıyor.

Levent Ünsaldı, bu çalışmada yalnızca kendi sosyoloji anlayışını ortaya koymakla yetinmiyor; aynı zamanda yaratıcı düşünce ile bilimsel titizliğin birbirini dışlayan değil, birbirini güçlendiren özellikler olduğunu savunuyor. Kuramsal ve yöntemsel temelleri ortak bir çerçevede buluşturarak sahte karşıtlıkların aşılmasını hedefliyor ve sosyal bilimlerin eleştirel düşünme kapasitesini geliştirecek daha üretken bir araştırma kültürünün mümkün olduğunu ileri sürüyor. Kitap bu nedenle, araştırma sürecini mekanik kurallar dizisi olarak değil, sürekli sorgulama ve kavramsal inşa gerektiren bir düşünme etkinliği olarak ele alıyor.

Eserin dikkat çekici yönlerinden biri de çağdaş üniversite düzenine yönelik eleştirisi. Performans ölçütleri, yayın baskısı ve biçimsel başarı kriterlerinin akademik üretimi giderek yüzeyselleştirdiğini, teorik derinliği zayıflattığını ve hakikat arayışını ikinci plana ittiğini vurguluyor. Buna rağmen yazar, bilimsel araştırmanın temel amacının gerçeği kavramaya yönelik eleştirel bir çaba olduğunu savunuyor ve bu iddiadan vazgeçmeyen bir sosyoloji anlayışını kararlılıkla savunuyor. Bu yaklaşım, özellikle genç sosyal bilimciler için hem yöntemsel hem de entelektüel bir rehber niteliği taşıyor.

‘Sosyolojik Araştırmanın Mantığı’, sosyolojinin yalnızca toplumu açıklayan değil, düşünme biçimlerimizi dönüştürerek özgürleşme imkânı sunan bir bilim olduğunu hatırlatması bakımından çağdaş Türkiye sosyoloji literatürüne önemli bir katkı sağlıyor.

Levent Ünsaldı — Sosyolojik Araştırmanın Mantığı (Teori Yöntem)
• Heretik Yayıncılık
Sosyoloji • 274 sayfa • 2026

Kolektif — Güvencesizlik Çağında Türkiye’de Emek (2026)

‘Güvencesizlik Çağında Türkiye’de Emek’, Türkiye’de çalışma yaşamının son yıllarda geçirdiği dönüşümü emek ekseninden ele alarak, güvencesizliğin nasıl istisnai bir durum olmaktan çıkıp çalışma hayatının belirleyici özelliğine dönüştüğünü inceliyor. Kitap, sendikal örgütlenmenin zayıflaması, toplu pazarlık mekanizmalarının etkisini yitirmesi ve sosyal hakların aşınmasıyla birlikte emekçilerin hem ekonomik hem de toplumsal açıdan giderek daha kırılgan bir konuma sürüklendiğini ortaya koyuyor.

Eserde, bu dönüşüm yalnızca işgücü piyasasındaki değişimlerle açıklanmıyor; siyasal yapının, demokratik kurumların işleyişinin ve sosyal politika anlayışının geçirdiği değişimlerin çalışma ilişkileri üzerindeki etkileri de kapsamlı biçimde değerlendiriliyor. Böylece güvencesizlik, yalnızca bireysel çalışma koşullarını değil, toplumsal eşitsizlikleri derinleştiren ve emek-sermaye dengesini yeniden şekillendiren yapısal bir olgu olarak ele alınıyor.

Alanında uzman isimlerin katkılarıyla hazırlanan kitap, Türkiye’de emeğin tarihsel gelişimini güncel tartışmalarla bir araya getirirken, işçi haklarından sendikal mücadelelere, sosyal politikalardan çalışma rejimindeki dönüşümlere kadar geniş bir çerçeve sunuyor. Bir dönem güvenceyi ve hak genişlemesini mümkün kılan kurumların nasıl zayıfladığına, bunun çalışanların yaşamı üzerindeki sonuçlarına ve geleceğe ilişkin olası çıkış yollarına odaklanarak, Türkiye’de emeğin bugünkü durumunu anlamak isteyen okurlar için kapsamlı bir değerlendirme ortaya koyuyor.

Kitaba katkıda bulunan isimler ise şöyle: Ahmet Makal, Ahmet Selamoğlu, Aziz Çelik, Betül Urhan, Denizcan Kutlu, Kuvvet Lordoğlu, Mesut Gülmez, Murat Özveri, Nihal Samsum Çetin, Orhan Ürüncan Yücel ve Özge Kahraman Ersöz.

Kolektif — Güvencesizlik Çağında Türkiye’de Emek
Editör: Ahmet Makal • İmge Kitabevi
Siyaset • 452 sayfa • 2026

Nicky Hayes — Psikolojinin Kısa Tarihi (2026)

Nicky Hayes, psikolojinin felsefi kökenlerinden günümüzdeki çok disiplinli yapısına kadar uzanan gelişimini anlaşılır ve kronolojik bir çerçevede ele alıyor. Yazar, insan zihnini ve davranışını anlama çabasının yalnızca modern laboratuvarlarda başlamadığını, binlerce yıllık düşünsel bir birikimin ürünü olduğunu gösteriyor. Psikolojinin bilimsel yöntemlerle gelişmesini anlatırken, onu şekillendiren filozofları, bilim insanlarını, kuramları ve toplumsal değişimleri birlikte değerlendiriyor.

‘Psikolojinin Kısa Tarihi’ (‘A Little History of Psychology’), insan doğasına ilişkin ilk soruların Antik Yunan filozoflarıyla başladığını vurguluyor. Sokrates, Platon ve Aristoteles gibi düşünürler, bilginin kaynağı, ruhun yapısı, öğrenme ve ahlak gibi konuları tartışarak psikolojinin temel sorularını ortaya koyuyor. Daha sonraki yüzyıllarda İslam düşünürleri ve Avrupa filozofları da zihin ile beden arasındaki ilişkiyi, algıyı ve bilinci açıklamaya çalışıyor. Hayes, psikolojinin uzun süre felsefenin bir parçası olarak geliştiğini, ancak bilimsel yöntemlerin yaygınlaşmasıyla bağımsız bir disipline dönüştüğünü gösteriyor.

Modern psikolojinin doğuşunda deneysel araştırmalar belirleyici rol oynuyor. Wilhelm Wundt’un ilk psikoloji laboratuvarını kurmasıyla birlikte insan zihni sistemli gözlem ve deney yoluyla incelenmeye başlanıyor. Ardından yapısalcılık ve işlevselcilik gibi ilk kuramsal yaklaşımlar ortaya çıkıyor. Yazar, bu dönemin psikolojiyi spekülatif tartışmalardan uzaklaştırarak gözleme dayalı bir bilim hâline getirdiğini vurguluyor.

Eser, psikolojinin gelişiminde birbirleriyle rekabet eden farklı kuramları dengeli biçimde ele alıyor. Sigmund Freud’un bilinçdışı, çocukluk deneyimleri ve psikanaliz üzerine geliştirdiği fikirlerin psikoloji kadar edebiyatı, sanatı ve kültürü de etkilediği anlatılıyor. Buna karşılık davranışçılar, insan davranışının yalnızca gözlemlenebilir yönlerinin bilimsel olarak incelenebileceğini savunuyor. Pavlov’un koşullanma deneyleri, Watson’ın davranışçılığı ve Skinner’ın pekiştirme kuramı, öğrenme süreçlerinin anlaşılmasına önemli katkılar sağlıyor.

Hayes, daha sonra bilişsel devrimin psikolojide yeni bir dönemi başlattığını gösteriyor. İnsan zihni artık yalnızca uyaranlara tepki veren bir sistem olarak değil; bilgi işleyen, problem çözen, hatırlayan ve karar veren karmaşık bir yapı olarak ele alınıyor. Bellek, dikkat, dil ve düşünme süreçleri üzerine yapılan araştırmalar, bilgisayar bilimleri ve nörobilimle birlikte psikolojinin kapsamını genişletiyor. Böylece zihnin işleyişi davranışın ötesinde ayrıntılı biçimde incelenmeye başlanıyor.

Kitap, gelişim psikolojisi, sosyal psikoloji, kişilik kuramları ve zekâ araştırmaları gibi alanların nasıl ortaya çıktığını da açıklıyor. Jean Piaget’nin bilişsel gelişim kuramı, Lev Vygotsky’nin toplumsal öğrenme yaklaşımı ve Erik Erikson’un yaşam boyu gelişim modeli, insanın farklı yaş dönemlerinde nasıl değiştiğini anlamaya katkı sağlıyor. Howard Gardner’ın çoklu zekâ kuramı ve Robert Sternberg’in zekâya ilişkin çalışmaları ise insan yeteneklerinin tek bir ölçüte indirgenemeyeceğini gösteriyor. Sosyal psikoloji araştırmaları da bireyin davranışlarının toplumsal çevreden ne ölçüde etkilendiğini ortaya koyuyor.

Hayes ayrıca psikolojinin yalnızca laboratuvar araştırmalarından oluşmadığını, kültür, etik ve toplumla sürekli etkileşim içinde geliştiğini vurguluyor. Psikolojik araştırmaların zaman zaman önyargılardan, cinsiyet kalıplarından ve kültürel sınırlılıklardan etkilendiğini; buna karşılık disiplinin bu eksiklerini eleştirerek daha kapsayıcı yaklaşımlar geliştirdiğini belirtiyor. Günümüzde psikoloji, biyoloji, genetik, nörobilim ve yapay zekâ gibi alanlarla iş birliği içinde insan davranışını çok yönlü biçimde açıklamaya çalışıyor.

‘Psikolojinin Kısa Tarihi’, insan zihnini anlama çabasının iki bin yılı aşan serüvenini açık ve akıcı bir dille özetliyor. Nicky Hayes, psikolojinin yalnızca kuramlar tarihini değil, aynı zamanda insanın kendini tanıma girişiminin tarihini de anlatıyor. Kitap, farklı düşünce ekollerini karşılaştırarak psikolojinin bugün ulaştığı noktayı tarihsel bağlamı içinde değerlendiriyor ve insan davranışını anlamaya yönelik bu sürekli arayışın neden hem bilim hem de kültür açısından büyük önem taşıdığını gösteriyor.

Nicky Hayes — Psikolojinin Kısa Tarihi: Tek Bir Psikoloji ve Tek Tip Bir Psikolog Yoktur
Çeviren: Çağatay Ünaltay • Alfa Yayınları
Psikoloji • 400 sayfa • 2026

Jacobo Bergareche, Mariano Sigman — Dostluk Üzerine (2026)

Jacobo Bergareche ile Mariano Sigman, dostluğu yalnızca duygusal bir yakınlık biçimi olarak değil, insan yaşamını şekillendiren en temel ilişkilerden biri olarak ele alıyor. Edebiyat ile nörobilimi, felsefe ile psikolojiyi, kişisel anlatılar ile bilimsel araştırmaları bir araya getiren eser, dostluğun neden bu kadar vazgeçilmez olmasına rağmen hakkında en az düşündüğümüz ve konuştuğumuz ilişkilerden biri olduğunu sorguluyor. Yazarlar, kesin cevaplar vermekten çok okuru kendi dostluklarını yeniden değerlendirmeye davet eden bir düşünme alanı açıyor.

Kitabın hareket noktası, dostluğun insanın kimliğinin oluşumunda oynadığı belirleyici roldür. Aile bağları ya da romantik ilişkiler çoğu zaman zorunluluklar veya toplumsal beklentiler tarafından şekillenirken, dostluk büyük ölçüde özgür iradeye dayanıyor. Bu nedenle gerçek dostluk, iki insanın birbirini bilinçli biçimde seçmesiyle kuruluyor. Bergareche ve Sigman, dostluğu karşılıklı güven, gönüllülük ve ortak deneyimler üzerine kurulan benzersiz bir ilişki biçimi olarak tanımlıyor. İnsanların yaşam boyunca değişen kimliklerini en yakından izleyen ve bu değişime eşlik eden bağların çoğu zaman dostluklar olduğunu gösteriyor.

Eserde, insanların neden bazı kişilere ilk karşılaşmada yakınlık duyduğu, bazılarından ise uzaklaştığı sorusu hem psikolojik hem de nörobilimsel açıdan ele alınıyor. Ortak ilgi alanları, benzer yaşam deneyimleri, mizah anlayışı, empati ve karşılıklı güven gibi unsurların dostluğun temelini oluşturduğu belirtiliyor. Bununla birlikte, güçlü dostlukların yalnızca benzerliklerden değil, farklılıkların kabul edilmesinden de beslendiği vurgulanıyor. İnsanları birbirine bağlayan şeyin kusursuz uyum değil, birbirlerinin kırılganlıklarına güvenle yaklaşabilmeleri olduğu savunuluyor.

‘Dostluk Üzerine’ (‘Amistad’), dostluğun zaman ve mesafe karşısındaki dayanıklılığını da inceliyor. Uzun süre görüşülmeyen arkadaşlıkların neden bazen hiç kopmamış gibi devam edebildiği, buna karşılık sürekli iletişim hâlindeki bazı ilişkilerin neden hızla zayıfladığı tartışılıyor. Yazarlara göre dostluğu ayakta tutan temel unsur, iletişimin sıklığından çok ilişkinin derinliği ve karşılıklı güven duygusudur. Birlikte sessiz kalabilmek, uzun aralardan sonra aynı yakınlığı hissedebilmek ve birbirinin yaşamında yeniden doğal bir yer bulabilmek, güçlü dostlukların ayırt edici özellikleri arasında yer alıyor.

Bergareche ve Sigman ayrıca dostluğun yaşamın farklı evrelerinde nasıl değiştiğini ele alıyor. Çocuklukta oyun üzerinden kurulan arkadaşlıklar, gençlikte kimlik arayışının parçası hâline geliyor; yetişkinlikte ise iş, aile ve sorumluluklar nedeniyle yeni sınamalarla karşılaşıyor. Kitap, ebeveynlerle çocuklar arasında gerçek dostluğun mümkün olup olmadığını da tartışıyor. Yazarlar, kuşaklar arasındaki ilişkinin tamamen arkadaşlığa dönüşemeyeceğini, ancak karşılıklı saygı, açık iletişim ve bireyselliğin tanınmasıyla dostluğa yakın bir yakınlığın kurulabileceğini ileri sürüyor.

Bilimsel araştırmalar da dostluğun fiziksel ve ruhsal sağlık üzerindeki etkilerini ortaya koyuyor. Güçlü sosyal bağların stres düzeyini azalttığı, dayanıklılığı artırdığı ve insanların zor dönemleri daha kolay atlatmasını sağladığı belirtiliyor. Buna karşılık yalnızlığın ve sosyal izolasyonun yalnızca psikolojik değil, biyolojik sonuçlar da doğurduğu gösteriliyor. Dostluk, bu nedenle yalnızca duygusal bir ihtiyaç değil, insanın gelişimi ve iyi oluşu açısından temel bir yaşamsal kaynak olarak değerlendiriliyor.

Sonuç olarak ‘Dostluk Üzerine’, dostluğu romantikleştiren bir övgü kitabı olmaktan çok, onun karmaşık doğasını anlamaya çalışan disiplinlerarası bir araştırma niteliğinde. Jacobo Bergareche ile Mariano Sigman, felsefi düşünceyi, nörobilim bulgularını ve gerçek yaşam hikâyelerini bir araya getirerek dostluğun insan yaşamındaki vazgeçilmez yerini yeniden görünür kılıyor. Kitap, gerçek dostluğun ortak ilgi alanlarından çok karşılıklı güven, empati, zaman içinde kurulan sadakat ve birbirinin hayatında bilinçli biçimde yer açabilme becerisiyle sürdüğünü gösterirken, modern yaşamın hızına rağmen anlamlı ilişkiler kurmanın ve onları korumanın hâlâ mümkün olduğunu hatırlatıyor.

Jacobo Bergareche, Mariano Sigman — Dostluk Üzerine: Yakınlık, Mesafe ve Bağlar Hakkında Bir Deneme
Çeviren: Arda Koval • İrene Kitap
İnceleme • 192 sayfa • 2026

Anthony Bale — Ortaçağ’da Seyahat Rehberi (2026)

Anthony Bale’in bu eseri, Ortaçağ insanının dünyayı nasıl gördüğünü, nasıl hayal ettiğini ve nasıl deneyimlediğini seyahat olgusu üzerinden inceleyen özgün bir kültür tarihi çalışmasıdır. Kitap, modern anlamda bir tarih anlatısından çok, okuru Geç Ortaçağ’ın yollarına çıkaran bir seyahat rehberi gibi kurgulanmış. ‘Ortaçağ’da Seyahat Rehberi’ (‘A Travel Guide to the Middle Ages’), dönemin hacılarını, tüccarlarını, elçilerini ve maceraperest gezginlerini takip ederek yalnızca gidilen yerleri değil, bu insanların zihinsel haritalarını da ortaya koyuyor. Böylece Ortaçağ dünyasının coğrafi sınırları kadar korkularını, umutlarını, önyargılarını ve meraklarını da görünür kılıyor.

Kitabın çıkış noktası, Ortaçağ’da seyahatin yalnızca bir yer değiştirme faaliyeti olmadığı düşüncesidir. Yolculuk aynı zamanda bilgi edinmenin, dini arınmanın, toplumsal statü kazanmanın ve dünyayı anlamlandırmanın bir yolu olarak görülüyordu. İnsanlar Roma’ya, Kudüs’e veya Santiago de Compostela’ya hac yolculuğuna çıkarken yalnızca kutsal mekânları ziyaret etmiyor, aynı zamanda kendilerini dönüştürecek bir deneyimin peşine düşüyorlardı. Bale, dönemin seyahatnamelerini kullanarak bu yolculukların zorluklarını, tehlikelerini ve manevi anlamlarını ayrıntılı biçimde yeniden canlandırıyor.

Eser boyunca Avrupa’dan başlayıp Akdeniz’e, Bizans’a, Kutsal Topraklar’a, Kuzey Afrika’ya, İran’a, Hindistan’a ve Çin’e kadar uzanan geniş bir güzergâh izleniyor. Aachen, Roma, Venedik ve Konstantinopolis gibi merkezler, Ortaçağ gezginlerinin gözünden anlatılıyor. Özellikle Konstantinopolis ve Kudüs bölümleri, dönemin insanlarının şehirleri nasıl algıladığını, kutsal mekânları nasıl yorumladığını ve yabancı kültürlerle karşılaşmalarını nasıl anlamlandırdığını gösteriyor. Bu anlatılar sayesinde okur, modern coğrafi bilgilerin bulunmadığı bir çağda dünyayı kavramanın ne anlama geldiğini hissediyor.

Bale’in vurguladığı önemli noktalardan biri, Ortaçağ seyahatlerinin hakikat ile hayalin iç içe geçtiği bir alan olmasıdır. Seyyahlar gerçek şehirleri, halkları ve manzaraları anlatırken aynı zamanda efsanevi yaratıklardan, mucizevi adalardan ve dünyanın kenarında yaşadığı düşünülen tuhaf topluluklardan da söz ediyorlardı. Köpek başlı insanlar, dev karıncalar, Amazonlar veya Dünyevi Cennet gibi unsurlar, dönemin dünya tasavvurunun doğal parçalarıydı. Bu nedenle Ortaçağ seyahat yazıları yalnızca coğrafi bilgi değil, aynı zamanda kolektif hayal gücünün de belgeleri olarak değerlendiriliyor.

Kitap, seyahat yazılarının Ortaçağ’da bireysel benliğin ortaya çıkışındaki rolünü de inceliyor. Yolculuk sırasında yaşanan deneyimler, gözlemler ve karşılaşmalar, gezginlerin kendi seslerini geliştirmelerine katkı sağlıyordu. Seyahatnameler yalnızca gidilen yerleri anlatmıyor, aynı zamanda yazarın kim olduğunu da ortaya koyuyordu. Böylece seyahat, hem dış dünyayı hem de kişinin kendi iç dünyasını keşfetmesinin aracı hâline geliyordu.

Bale’in temel savı, Ortaçağ insanının dünyasının sanıldığı kadar kapalı ve durağan olmadığıdır. Ticaret yolları, hac güzergâhları ve diplomatik ilişkiler sayesinde insanlar geniş coğrafyalar arasında hareket ediyor, farklı kültürlerle temas kuruyor ve bu deneyimleri yazılı hale getiriyordu. Ancak bu karşılaşmalar çoğu zaman önyargılar, yanlış anlamalar ve kültürel üstünlük duygularıyla da şekilleniyordu. Bu yönüyle eser, seyahatin hem ufuk açıcı hem de sınırlayıcı bir deneyim olduğunu gösteriyor.

Sonuç olarak ‘Ortaçağ’da Seyahat Rehberi’, okuru yalnızca geçmişin yollarında dolaştırmıyor; Ortaçağ insanının dünyayı nasıl düşündüğünü, haritalandırdığını ve anlamlandırdığını da açıklıyor. Anthony Bale, seyahati bir tarihsel mercek olarak kullanarak coğrafya, din, kültür, hayal gücü ve kimlik arasındaki ilişkileri görünür kılıyor. Böylece eser, Ortaçağ’ın yalnızca kalelerden ve savaşlardan ibaret olmadığını; merak, keşif ve hareketlilik üzerine kurulu canlı bir dünya sunduğunu gösteriyor.

Anthony Bale — Ortaçağ’da Seyahat Rehberi: Ortaçağ’da Yaşamışların Gözünden Dünya
Çeviren: Selen Birce Yılmaz • Mundi Kitap
Tarih • 336 sayfa • 2026

Ann Yeoman, Kevin Lu — Jung’un Dünyası (2026)

Ann Yeoman ve Kevin Lu’nun bu çalışması, Carl Gustav Jung’un yirmi cilde yayılan kapsamlı eserlerini anlaşılır bir yol haritası hâline getirerek okuru analitik psikolojinin temel kavramlarıyla tanıştırıyor. ‘Jung’un Dünyası: Jung’un Düşünce Evreni ve Eserlerine Giriş’ (‘C. G. Jung’s Collected Works’), Jung’un düşüncelerini yalnızca açıklamakla yetinmiyor; bu fikirlerin hangi tarihsel, bilimsel ve kişisel deneyimlerden doğduğunu da gösteriyor. Böylece Jung’un kuramlarını birbirinden kopuk kavramlar olarak değil, zaman içinde gelişen bütünlüklü bir düşünce sistemi olarak ele alıyor.

İlk bölümlerde Jung’un öğrencilik yılları, psikiyatri alanındaki çalışmaları ve özellikle Kelime Çağrışım Deneyi üzerinde duruluyor. Bu deneyler sayesinde Jung, bilinçdışının yalnızca bastırılmış içeriklerden oluşmadığını, duygu yüklü “kompleksler” tarafından da şekillendirildiğini ortaya koyuyor. Kompleksler, bireyin davranışlarını çoğu zaman farkında olmadan etkileyen psikolojik düğümler olarak tanımlanıyor. Kitap, ebeveyn ilişkilerinin ve erken deneyimlerin bu yapıların oluşumundaki rolünü ayrıntılı biçimde inceliyor.

Eserin önemli bir kısmı Jung ile Freud arasındaki ilişkiye ayrılıyor. Başlangıçta yakın bir işbirliği içinde çalışan iki düşünürün zamanla farklı yönlere savrulduğu gösteriliyor. Freud daha çok cinsellik ve dürtülere odaklanırken, Jung insan ruhunun mitolojik, kültürel ve sembolik boyutlarına yöneliyor. Bu ayrışma Jung’un kendi özgün kuramlarını geliştirmesinin önünü açıyor. İçedönüklük ve dışadönüklük kavramlarıyla birlikte psikolojik tipler kuramı da bu süreçte şekilleniyor.

Kitabın merkezinde Jung’un psişe modeli yer alıyor. Ego, persona, gölge ve kişisel bilinçdışı gibi kavramlar, insan kişiliğinin farklı katmanlarını açıklamak için kullanılıyor. Özellikle gölge kavramı, bireyin kabul etmek istemediği yönlerini temsil ediyor. Bunun ötesinde Jung, tüm insanlığın ortak mirası olarak gördüğü kolektif bilinçdışını tanımlıyor. Arketipler, kahraman figürü, anima, animus ve kendilik gibi yapılar bu ortak psikolojik zeminden doğuyor. Yazarlar, bu kavramların yalnızca bireysel psikolojiyi değil, dinleri, sanat eserlerini ve toplumsal davranışları da anlamaya yardımcı olduğunu vurguluyor.

Son bölümlerde bireyleşme süreci Jung düşüncesinin doruk noktası olarak ele alınıyor. Bireyleşme, kişinin bilinçli ve bilinçdışı yönlerini uzlaştırarak daha bütün bir benliğe ulaşmasını ifade ediyor. Rüyalar, etkin imgelem çalışmaları ve eşzamanlılık gibi olgular bu yolculuğun araçları olarak değerlendiriliyor. Ünlü altın bokböceği örneğinde olduğu gibi eşzamanlılık, nedensel bağ taşımayan fakat anlamlı biçimde kesişen olayları açıklıyor.

Sonuç olarak kitap, Jung’un insan ruhunu psikoloji, mitoloji, tarih, din ve kültürle birlikte ele alan yaklaşımını sistemli biçimde özetliyor; onun düşüncesinin neden modern psikolojinin en etkili ve en tartışmalı miraslarından biri olmaya devam ettiğini gösteriyor.

Ann Yeoman, Kevin Lu — Jung’un Dünyası: Jung’un Düşünce Evreni ve Eserlerine Giriş
Çeviren: Gizem Karahasanoğlu • Doğan Kitap
Psikanaliz • 320 sayfa • 2026

Katherine Freese — Kozmik Kokteyl (2026)

Katherine Freese, modern kozmolojinin en büyük bilmecelerinden biri olan kara maddeyi hem bilimsel hem de kişisel bir hikâye olarak anlatıyor. ‘Kozmik Kokteyl: Büyük Patlamadan Günümüze Kara Madde ve Kara Enerji’ (‘The Cosmic Cocktail: Three Parts Dark Matter’), evrenin yalnızca küçük bir bölümünün bildiğimiz atomlardan oluştuğunu, geri kalan kısmın ise doğrudan gözlemlenemeyen kara madde ve kara enerjiden meydana geldiğini vurgulayarak işe başlıyor. Kitabın temel amacı, görünmeyen bu kozmik bileşenleri anlamaya yönelik yaklaşık bir asırlık bilimsel arayışı geniş bir okur kitlesine anlaşılır biçimde aktarmak oluyor.

Freese’e göre kara madde fikri, astronomların evrendeki hareketleri açıklamakta zorlanmalarıyla ortaya çıkıyor. Yıldızlar ve galaksiler, görünen madde miktarının izin verdiğinden çok daha hızlı hareket ediyor. Özellikle 1930’larda Fritz Zwicky’nin galaksi kümeleri üzerine yaptığı çalışmalar, evrende görünmeyen büyük miktarda maddenin bulunması gerektiğini düşündürüyor. Daha sonra Vera Rubin’in galaksi dönüş hızlarına ilişkin gözlemleri de bu fikri güçlendiriyor. Böylece kara madde, başlangıçta sıra dışı bir varsayımken zamanla kozmolojinin merkezî kavramlarından biri hâline geliyor.

Kitap boyunca kara maddenin yalnızca astronomik bir ayrıntı olmadığı gösteriliyor. Freese, galaksilerin oluşumundan evrenin büyük ölçekli yapısına kadar birçok sürecin kara madde olmadan açıklanamayacağını savunuyor. Ona göre kara madde, adeta evrenin görünmeyen iskeletini oluşturuyor. Galaksiler ve yıldızlar, bu görünmez yapının üzerine inşa edilmiş durumda bulunuyor. Eğer kara madde olmasaydı bugün gözlemlediğimiz kozmik düzenin ortaya çıkması mümkün olmayabilirdi.

Eserin önemli bölümlerinden biri, kara maddenin ne olduğuna ilişkin teorilere ayrılıyor. Freese, bilim insanlarının öne sürdüğü farklı aday parçacıkları ele alıyor. Özellikle WIMP adı verilen zayıf etkileşimli ağır parçacıklar uzun yıllar boyunca en güçlü adaylardan biri olarak değerlendiriliyor. Bunun yanında aksiyonlar gibi alternatif parçacık modelleri de inceleniyor. Yazar, teorik fiziğin karmaşık kavramlarını sadeleştirerek, parçacık fiziği ile kozmolojinin nasıl birleştiğini açıklıyor.

Kitabın bir başka boyutu ise bilimsel keşfin insani yönü. Freese, kendi araştırma kariyerinden ve meslektaşlarıyla yaşadığı deneyimlerden örnekler veriyor. Yeraltı laboratuvarlarında yürütülen deneyler, uzaya gönderilen gözlem araçları ve Büyük Hadron Çarpıştırıcısı’nda gerçekleştirilen araştırmalar, yalnızca teknik girişimler olarak değil, bilinmeyene ulaşma çabasının parçaları olarak sunuluyor. Böylece okuyucu, bilimsel bilginin hazır gerçeklerden değil, uzun yıllar süren denemelerden, başarısızlıklardan ve yeni fikirlerden doğduğunu görüyor.

Freese ayrıca evrenin enerji ve madde bütçesine dair daha geniş bir tablo çiziyor. Kara madde probleminin, kara enerji ve kozmik genişleme gibi başka büyük sorularla bağlantılı olduğunu gösteriyor. İnsanlığın bugün evrenin büyük bölümünü oluşturan bileşenlerin doğasını hâlâ tam olarak bilmediğini vurguluyor. Bu durum, modern bilimin ulaştığı başarılara rağmen hâlâ keşfedilmeyi bekleyen devasa bir bilinmezlik alanı bulunduğunu ortaya koyuyor.

Kitabın ana temalarından biri de bilimsel merakın dönüştürücü gücü. Freese, kara madde araştırmalarının yalnızca teknik bir uzmanlık alanı olmadığını, insanlığın evrendeki yerini anlama girişiminin bir parçası olduğunu savunuyor. Kozmosun büyük kısmının görünmez maddeden oluştuğu fikri, insanların gerçeklik hakkındaki sezgilerini kökten değiştiriyor. Bu nedenle kara madde araştırmaları, yalnızca fiziksel bir problemi çözmeye değil, evrene dair temel anlayışımızı yeniden şekillendirmeye hizmet ediyor.

Sonuç olarak ‘Kozmik Kokteyl’, kara maddenin keşif tarihini, bu alandaki teorik ve deneysel çalışmaları ve bilim insanlarının kişisel serüvenlerini bir araya getiren kapsamlı bir popüler bilim kitabı niteliği taşıyor. Freese, evrenin büyük bölümünü oluşturan görünmez maddeyi açıklamaya çalışırken, aynı zamanda bilimin nasıl işlediğini ve bilinmeyenin peşinden gitmenin neden insanlığın en önemli entelektüel faaliyetlerinden biri olduğunu gösteriyor. Kitap, kara madde araştırmalarının geçmişini anlatırken gelecekte yapılabilecek keşiflere dair de güçlü bir merak duygusu uyandırıyor.

Katherine Freese — Kozmik Kokteyl: Büyük Patlamadan Günümüze Kara Madde ve Kara Enerji
Çeviren: Zekeriya Aydın • Alfa Yayınları
Bilim • 320 sayfa • 2026

Hilary Mantel — Eleştiriler, Denemeler, Anılar (2026)

Bu kitap, ünlü “Thomas Cromwell Üçlemesi”yle bildiğimiz Hilary Mantel’in London Review of Books’ta kaleme aldığı denemeleri, konferans metinleri, kişisel yazılar ve edebiyat üzerine düşüncelerini bir araya getiren bir seçki. Mantel, ‘Eleştiriler, Denemeler, Anılar’da (‘A Memoir of My Former Self: A Life in Writing’), kendi yaşam öyküsünü doğrudan anlatmak yerine, yazarlık serüvenini şekillendiren olaylar, kişiler, tarihsel figürler ve kültürel tartışmalar üzerinden kendisini görünür kılıyor. Böylece kitap, hem bir yazarın zihinsel portresi hem de çağdaş dünyanın farklı yönlerine dair keskin gözlemler sunan bir düşünce atlasına dönüşüyor.

Kitabın merkezinde yazma eylemi yer alıyor. Mantel, edebiyatı yalnızca hikâye anlatmanın aracı olarak değil, geçmişi yeniden yorumlamanın ve görünmeyeni görünür kılmanın bir yolu olarak ele alıyor. Özellikle tarihsel roman anlayışına dair değerlendirmeleri dikkat çekiyor. Ona göre tarih, yalnızca büyük olaylardan ve kahramanlardan oluşmuyor; sessiz bırakılmış insanların deneyimlerini de içeriyor. Bu yaklaşım, onu dünya çapında üne kavuşturan Thomas Cromwell üçlemesinin arkasındaki düşünsel zemini de açıklıyor. Mantel, tarihsel kişilikleri yeniden canlandırırken geçmişi bugünün değerleriyle yargılamaktan kaçınmaya çalışıyor ve tarihsel hayal gücünün sınırlarını sorguluyor.

Denemelerin önemli bir bölümü siyaset ve tarih üzerine yoğunlaşıyor. Fransız Devrimi’nin önde gelen isimleri Robespierre ve Danton gibi figürleri ele alırken, devrimlerin yarattığı umut ile şiddet arasındaki gerilimi inceliyor. Tarihsel olayları yalnızca geçmişte kalmış olgular olarak görmüyor; onların günümüz toplumlarına uzanan etkilerini de araştırıyor. Bu nedenle kitapta tarih, sürekli olarak güncel meselelerle konuşan canlı bir alan hâline geliyor.

Mantel’in kişisel yaşamına ilişkin bölümler de kitabın önemli bir boyutunu oluşturuyor. Çocukluğu, Katolik çevrede geçen gençliği, sağlık sorunları ve yazarlık mücadelesi zaman zaman metinlerin arka planında beliriyor. Ancak bu anlatılar hiçbir zaman salt anı yazısına dönüşmüyor. Kendi deneyimlerini daha geniş kültürel ve toplumsal meselelerle ilişkilendirerek ele alıyor. Böylece bireysel hafıza ile kolektif tarih arasında sürekli bir bağ kuruyor.

Kitapta toplumsal cinsiyet meselesi de önemli bir yer tutuyor. Mantel, kadınların tarih boyunca nasıl temsil edildiğini, kadın yazarlara yönelik önyargıları ve kadın bedeninin kültürel anlamlarını sorguluyor. Madonna gibi popüler kültür figürlerinden Britanya’nın son cadısı olarak anılan Helen Duncan’a kadar uzanan geniş bir yelpazede, kadınlık deneyiminin farklı biçimlerini analiz ediyor. Bu incelemelerde hem feminist bir duyarlılık hem de klişelere karşı eleştirel bir yaklaşım öne çıkıyor.

Eser aynı zamanda farklı coğrafyalara uzanıyor. Mantel’in 1980’lerde yaşadığı Suudi Arabistan’a ilişkin gözlemleri, kültürel farklılıklar, din, modernleşme ve gündelik yaşam üzerine düşündürücü değerlendirmeler içeriyor. Yazar, Batılı bakış açısının sınırlarını sorgularken başka toplumları anlamanın güçlüklerine de dikkat çekiyor.

Sonuç olarak kitap, Hilary Mantel’in yaşamını, edebiyat anlayışını ve entelektüel merakını bir araya getiren kapsamlı bir eser olarak öne çıkıyor. Tarih, siyaset, din, toplumsal cinsiyet, kültür ve yazarlık üzerine yazılmış bu metinler, Mantel’in neden çağdaş İngiliz edebiyatının en etkili isimlerinden biri kabul edildiğini gösteriyor. Kitap, yalnızca bir yazarın düşünsel yolculuğunu değil, aynı zamanda geçmiş ile bugün arasındaki karmaşık ilişkileri anlamaya yönelik sürekli bir sorgulamayı da okuyucuya sunuyor.

Hilary Mantel — Eleştiriler, Denemeler, Anılar
Çeviren: İrem Kutluk • Alfa Yayınları
Deneme • 296 sayfa • 2026