Jonathan Lear — Sonun Tahayyülü (2026)

Jonathan Lear, bu çalışmasında bireysel ve kolektif yas deneyimini etik hayatın merkezine yerleştiriyor. Lear, yalnızca bir kaybın ardından yaşanan duygusal süreci değil, anlam dünyasının çöküşünü ve yeniden kurulmasını da inceliyor.

Yas, burada pasif bir acı hali değil, insanın dünyayla ilişkisini yeniden düşünmesini sağlayan yaratıcı bir kırılma olarak ele alınıyor. İnsan, kayıpla birlikte yalnız sevdiklerini değil, değerlerini, yön duygusunu ve yaşam anlatısını da yitiriyor, sonra bunları yeniden kurmaya çalışıyor.

‘Sonun Tahayyülü’nde (‘Imagining the End’), etik yaşam, soyut ilkelerden çok, kırılganlık, belirsizlik ve hayal gücüyle kurulan bir pratik olarak düşünülüyor. Lear, psikanaliz, felsefe ve antropolojiyi birleştirerek yasın, insanı daha derin bir sorumluluk duygusuna açtığını savunuyor. “Sonu hayal etmek”, yalnızca ölüm fikriyle değil, bir dünyanın sona ermesiyle yüzleşmek anlamına geliyor. Bu yüzleşme, insanı ya kapanmaya ya da daha açık, daha duyarlı bir etik tutuma yönlendiriyor.

Eser, yas, etik ve anlam ilişkisini birlikte düşünen çağdaş felsefi literatürde önemli bir yere sahip. Lear, etik hayatın kriz anlarında kurulduğunu, kayıp deneyiminin insanı daha insani, daha dikkatli ve daha sorumlu bir varoluşa taşıyabildiğini gösteriyor. Bu yönüyle kitap, etik teoriyi soyut kurallardan çıkarıp yaşanan hayata bağlayan güçlü bir düşünsel çerçeve sunuyor.

‘Sonun Tahayyülü’, kaygı çağında yas, umut ve minnettarlık üzerinden ayakta kalmak ve anlam üretmek üzerine kuvvetli bir tefekkür.

Jonathan Lear — Sonun Tahayyülü: Yas ve Etik Yaşam
Çeviren: Aslı Önal • Axis Yayınları
Psikanaliz • 224 sayfa • 2026

Renata Salecl — Yerinde Saymak (2026)

Renata Salecl’in esas adı ‘Yerinde Koşmak’ olan bu çalışması, çağdaş toplumun “yerinde saymak” hissini psikolojik, toplumsal ve politik boyutlarıyla ele alıyor. İnsanların sürekli meşgul, üretken ve hızlı olmaya zorlandığı bir dünyada, gerçek bir ilerleme yaşamadığını, aksine aynı yerde dönüp durduğunu vurguluyor. Performans, başarı ve kendini gerçekleştirme söylemlerinin birey üzerinde baskı kurduğunu, insanları bitmeyen bir yeterlilik yarışına sürüklediğini anlatıyor.

‘Yerinde Saymak’ (‘Courir sur place’), neoliberal düzenin bireyi özgürleştirmek yerine daha fazla denetim altına aldığını gösteriyor. Seçim özgürlüğü miti, insanların daha mutlu olmasını sağlamıyor; tam tersine kaygıyı, suçluluk duygusunu ve yetersizlik hissini artırıyor. İnsanların kendi hayatlarının tüm sorumluluğunu tek başına taşımak zorunda kaldığını düşünmesi, dayanışma duygusunu zayıflatıyor ve yalnızlaşmayı derinleştiriyor.

Yazar, hız kültürünün zamanı parçalayarak insan deneyimini yüzeyselleştirdiğini, düşünmeye ve anlam kurmaya alan bırakmadığını söylüyor. Sürekli hareket halinde olma zorunluluğu, bireyin iç dünyasıyla bağını koparıyor ve derin bir boşluk duygusu üretiyor. İnsanlar durmayı zayıflık, yavaşlamayı başarısızlık olarak algılıyor.

Kitap, modern insanın hız kültürü içinde neden sürekli yorgun, tatminsiz ve güvensiz hissettiğini açıklıyor. Salecl, bu “yerinde saymak” halinin bireysel bir sorun değil, yapısal bir düzenin sonucu olduğunu gösteriyor. Eser, çağdaş kapitalist toplumun psikoloji üzerindeki etkilerini anlamak isteyenler için önemli bir düşünsel çerçeve sunuyor ve bireysel sorunların arkasındaki toplumsal mekanizmaları görünür kılıyor. Aynı zamanda okuru yavaşlamaya, sorgulamaya ve alternatif yaşam biçimlerini düşünmeye çağırıyor ve yeni bir bilinç alanı açıyor. Toplumsal farkındalık yaratıyor.

Renata Salecl — Yerinde Saymak: Neoliberalizmin Rehin Öznesi
Çeviren: Alara Çakmakçı • Axis Yayınları
Felsefe • 352 sayfa • 2026

Darian Leader – Neden Uyuyamıyoruz? (2025)

Darian Leader’ın bu çalışması, uykusuzluk çağının psikolojik, toplumsal ve kültürel temellerini araştırıyor. Yazar, modern insanın uyku yoksunluğunu yalnızca biyolojik bir rahatsızlık değil, çağın hız, üretkenlik ve sürekli bağlılık ideolojisinin bir sonucu olarak değerlendiriyor. Geçmişte bir ihtiyaç ve yenilenme biçimi olarak görülen uyku, bugün verimliliğin önünde bir engel gibi algılanıyor. Leader, bu dönüşümün hem bireysel hem de toplumsal düzeyde yarattığı tahribatı inceliyor.

‘Neden Uyuyamıyoruz?’ (‘Why Can’t We Sleep?’), uykuya dair bilimsel verileri psikanalitik bir okumayla birleştiriyor. Leader, uykusuzluğun bedensel bir arızadan çok, bilinçdışının işleyişiyle ilgili bir çatışmayı yansıttığını savunuyor. İnsan zihninin uyanıklık ve rüya arasındaki sınırları bulanıklaştıkça, dinlenme eylemi de anlamını yitiriyor. Uyku, yalnızca bedenin değil, kimliğin de yeniden kurulduğu bir alandır; dolayısıyla uykusuzluk, benliğin dağınıklığına işaret ediyor.

Yazar, günümüz kapitalist kültürünün “asla durmama” mottosunu eleştirerek, uykunun bir tür direniş alanı olduğunu ileri sürüyor. Akıllı telefonlar, gece mesaileri ve 7/24 açık dijital dünyalar, bireyin iç ritmini baskılayarak zihinsel huzursuzluğu kalıcı hale getiriyor. Bu ortamda uykusuzluk, kişisel bir sorun değil, toplumsal bir belirtiye dönüşüyor.

Leader, Freud ve Lacan’dan hareketle, uykuya dalmanın aslında kontrolü bırakmak anlamına geldiğini, modern insanın ise bu teslimiyetten korktuğunu öne sürüyor. Kitap, yalnızca uykusuzluk üzerine değil, çağımızın kaygı, üretkenlik ve anlam krizleri üzerine de derin bir düşünme daveti sunuyor. Uyuyamayan insanın hikâyesi, modern dünyanın huzursuz vicdanına dönüşüyor.

  • Künye: Darian Leader – Neden Uyuyamıyoruz?: İnsan Uykusunun Tarihi, çeviren: Elvan Göçmen Ertem, Axis Yayınları, inceleme, 2025

Bruce Fink – Lacan’da Arzu (2025)

Bruce Fink’in ‘Lacan’da Arzu’ (‘Lacan on Desire’) adlı kitabı, Jacques Lacan’ın arzu kavramına dair en karmaşık seminerlerinden birini –Seminar VI: Desire and Its Interpretation– ayrıntılı biçimde çözümleyen bir yorum çalışması. Fink, Lacan’ın psikanalitik teorisini teknik dilinden arındırarak anlaşılır hâle getirirken, arzunun hem bilinçdışı yapı içindeki yerini hem de öznenin oluşumundaki kurucu rolünü açığa çıkarıyor.

Kitabın merkezinde, arzunun asla tamamen doyurulamayacağı fikri yer alıyor. Lacan’a göre insanı hareket ettiren şey ihtiyaç değil, sürekli ertelenen bir eksiklik duygusudur. Fink, bu eksikliğin öznenin “Büyük Öteki”yle kurduğu ilişki içinde nasıl biçimlendiğini, dil ve simgesel düzen aracılığıyla nasıl yapılandığını ayrıntılarıyla açıklıyor. Arzunun nesnesi (objet petit a), burada hem bir kayıp hem de özneyi yaşama bağlayan bir itki olarak ele alınıyor.

Fink, kitabında edebiyat, mitoloji ve klinik örnekler üzerinden Lacan’ın düşüncesini somutlaştırıyor. Hamlet, Antigone ve Freud’un vakaları aracılığıyla arzunun bastırılma biçimleri, suçluluk ve özdeşleşme süreçleriyle ilişkilendiriliyor. Bu sayede arzu, yalnızca psikolojik bir dürtü değil, öznenin kimliğini kuran ve aynı anda onu bölünmüş kılan bir güç olarak tanımlanıyor.

Sonuçta ‘Lacan’da Arzu’, arzunun insan deneyimindeki yerini yeniden düşünmeye çağıran, Lacan’ın teorisini hem felsefi hem klinik düzlemde berraklaştıran temel bir rehber niteliğinde. Fink’in titiz çözümlemeleri, Lacan’ı yalnızca bir psikanalist değil, modern özne kavrayışını kökten sarsan bir düşünür olarak yeniden konumlandırıyor.

  • Künye: Bruce Fink – Lacan’da Arzu: Lacan’ın VI. Semineri Arzu ve Yorumu’nu Okumak, çeviren: Erkal Ünal, Axis Yayınları, psikanaliz, 216 sayfa, 2025

Alain Abelhauser – Sonsuz Şüphe (2025)

Alain Abelhauser’ın bu kitabı, obsesif kişilik yapısını ve obsesif nevrozun temel dinamiklerini psikanalitik bir bakış açısıyla ele alıyor. ‘Sonsuz Şüphe: 40 Derste Obsesyonel’ (‘Un doute infini: L’obsessionel en 40 leçons’), 40 ders şeklinde düzenlenmiş kısa ama yoğun bölümlerden oluşuyor ve bu biçim, obsesyonun bitmeyen tekrar ve sorgulama yapısını da yansıtıyor.

Abelhauser, obsesif öznenin dünyayı kavrayışında sürekli bir şüphe, karar verememe ve erteleme hâlinin merkezde olduğunu vurguluyor. Karar almak yerine sonsuz ihtimaller arasında sıkışan obsesif, hem kendi arzularını hem de başkalarıyla kurduğu ilişkileri sürekli olarak sorguluyor. Bu nedenle yaşamında kesinlikten çok belirsizlik, netlikten çok kuşku egemen oluyor.

Kitapta ayrıca obsesif yapının gündelik yaşamdaki tezahürleri inceleniyor: takıntılı düzenlilik, kontrol ihtiyacı, tekrar eden davranışlar ve ahlaki ikilemler. Abelhauser, bu durumun yalnızca bireysel bir sorun değil, aynı zamanda modern toplumlarda karar verme süreçlerine ve sorumluluk anlayışına dair derin bir sorgulamayı da tetiklediğini öne sürüyor.

 

Sonuçta yazar, obsesyonu patolojik bir durum olarak indirgemek yerine, insani deneyimin ve düşüncenin sınırlarını açığa çıkaran bir yapı olarak ele alıyor. ‘Sonsuz Şüphe’, psikanalize meraklı okurlar için obsesif ruh hâlinin karmaşıklığını anlaşılır, çarpıcı ve düşündürücü bir dille sunuyor.

  • Künye: Alain Abelhauser – Sonsuz Şüphe: 40 Derste Obsesyonel, çeviren: Özgür Öğütcen, Ceren Korulsan, Axis Yayınları, psikanaliz, 288 sayfa, 2025

Mladen Dolar – Söylentinin Felsefesi (2025)

Mladen Dolar’ın bu çalışması, söylentilerin yalnızca doğruluğu belirsiz haberler değil, aynı zamanda bilgi, iktidar ve toplumsal yapı arasındaki gerilimlerin bir ifadesi olduğunu ileri sürüyor. Söylentiler, resmi bilgi kanallarının dışında dolaşan ama onları sürekli rahatsız eden, güvenilir bilgi rejimlerini sorgulatan bir formdur. ‘Söylentinin Felsefesi: Sokrates’ten Sosyal Medyaya’ (‘Rumors’), söylentiyi, merkezî otoriteyi aşındıran ve bilgi akışını demokratikleştiren bir yapı olarak görüyor. Ancak aynı zamanda bu yapı, dezenformasyon ve kitle manipülasyonu için de güçlü bir araçtır.

Kitap, söylenti kavramını hem tarihsel hem de teorik düzeyde tartışır. Antik mitlerden günümüz politik iklimine kadar uzanan bu analizde, söylentinin sadece içerik değil, biçim ve yayılma tarzı üzerinden de değerlendirilmesi gerektiği savunulur. Lacancı psikanaliz ışığında söylenti, bastırılmış olanın geri dönüşü, arzunun taşıyıcısı ve kolektif bilinçdışının dışavurumu olarak yorumlanır. Söylenti, Dolar’a göre, bilinmeyenin tetiklediği bir dolaşım krizidir.

Sosyal medya çağında söylentilerin gücü daha da artmıştır. Algoritmalarla beslenen bilgi akışı, söylentilerin doğruluktan çok etkileşim yaratma potansiyeline göre değerlendirildiği bir ortam oluşturur. Bu da hakikat-sonrası çağın bir yansımasıdır. Kitap, dedikodunun ötesinde, söylentiyi bilgi-politik bir aygıt olarak konumlandırır. ‘Söylentinin Felsefesi’, bilgiyi kim üretir, nasıl dolaşır ve hangi koşullarda sorgulanır sorularına eleştirel bir perspektifle yaklaşıyor.

  • Künye: Mladen Dolar – Söylentinin Felsefesi: Sokrates’ten Sosyal Medyaya, çeviren: Can Koçak, Axis Yayınları, felsefe, 96 sayfa, 2025

Kolektif – Histeri Nedir?, Histerik Kimdir? (2025)

Binlerce yıldır varlığı bilinen ve yine binlerce yıldır doktorlar, din adamları ve filozoflar tarafından üzerine çeşitli yorumlar yapılan histeri olgusu, son kırk yılda psikiyatrinin temel sınıflandırmalarından ve bilimsel ilginin odağından kayboldu. Bu durum, histeriye ve “histerik” olarak tanımlanan bireylere ne olduğu sorusunu akla getiriyor. İşte bu kitap, histerinin ve bu tanımlamaya maruz kalanların aslında bir yere kaybolmadığını, aksine çağımızın çeşitli sapmalar gösterdiğini örneklerle ortaya koyuyor.

Psikanalizin kurucusu Sigmund Freud için histeri, salt bir rahatsızlık ya da bozukluk olmanın ötesinde, insan zihninin derinliklerini keşfetmek için vazgeçilmez bir araçtı. Freud, histeri vakalarını inceleyerek bilinçdışının doğasını anlamada önemli adımlar atmıştı. Fransız psikanalist Jacques Lacan ise histeriyi daha da ileri bir boyuta taşıyarak onu bir bilgi edinme yöntemi, hatta bilginin kendisinin konumunu sorgulama biçimi olarak ele aldı. Lacan’ın “histerik söylem” olarak adlandırdığı toplumsal etkileşim biçimi, insanları geçmişteki baskıcı ve köleci ilişkilerin ötesine taşıyarak yeni bir bağ kurmaya teşvik ediyordu. Özetle, Freud ve Lacan’ın çalışmalarıyla histeri, psikoloji ve toplumsal ilişkiler bağlamında geniş bir anlam yelpazesine yayıldı.

Bu kitaptaki tüm yazarlar, Lacancı psikanalitik yöntemle klinik çalışmalarını sürdüren uzmanlar. Her biri, kendi özgün bakış açılarından histerinin çeşitli yönlerini ele alarak okuyucuya farklı perspektifler sunuyor. PrAxis serisinin bu ilk kitabı, histeri üzerine süregelen düşünce biçimlerimizi derinlemesine etkileyecek ve yeni anlayışlar geliştirmemize katkıda bulunacaktır. Histerinin sadece bireysel bir patoloji değil, aynı zamanda çağımızın sosyo-kültürel yapısıyla da yakından ilişkili karmaşık bir olgu olduğu bu çalışmada çeşitli boyutlarıyla inceleniyor. Kitap, histerinin günümüzdeki tezahürlerini anlamak ve bu olguya farklı açılardan bakmak isteyen herkes için önemli bir kaynak niteliğinde.

  • Künye: Kolektif – Histeri Nedir?, Histerik Kimdir?, editör: Özgür Öğütcen, Axis Yayınları, psikanaliz, 158 sayfa, 2025

Catherine Malabou, Adrian Johnston – Benlik ve Duygusal Yaşam (2025)

Catherine Malabou ve Adrian Johnston’ın bu ortak çalışması, benlik deneyimini ve duygusal yaşamı anlamak için felsefe, psikanaliz ve nörobilimin kesişim noktalarını araştıran disiplinlerarası bir çalışmadır. ‘Benlik ve Duygusal Yaşam’ (‘Self and Emotional Life: Philosophy, Psychoanalysis, and Neuroscience’), felsefe, psikanaliz ve nörobilim gibi üç farklı alanın kavramsal çerçevelerini ve ampirik bulgularını diyalog halinde kullanarak, benliğin ve duyguların karmaşık doğasını daha bütünlüklü bir şekilde kavramayı amaçlıyor. Kitap, geleneksel felsefi benlik anlayışlarından, psikanalizin bilinçdışı duygusal süreçlere odaklanan yaklaşımlarına ve nörobilimin duygusal deneyimlerin beyindeki karşılıklarına kadar geniş bir yelpazede teorik ve bilimsel tartışmaları ele alıyor. Malabou ve Johnston, bu farklı perspektifleri karşılaştırarak, benliğin ve duyguların sadece soyut felsefi kavramlar veya salt biyolojik süreçler olmadığını, aksine bu boyutların birbirleriyle sürekli etkileşim halinde olduğunu savunuyorlar.

Kitap, özellikle duyguların benlik oluşumundaki ve sürdürülmesindeki merkezi rolünü vurguluyor. Yazarlar, psikanalitik teorinin erken dönem duygusal deneyimlerin benlik yapısı üzerindeki kalıcı etkisine dair içgörülerinden yararlanarak, nörobilimin duygusal süreçlerin beyindeki plastisitesini gösteren bulgularıyla bu görüşleri destekliyorlar. Ayrıca, felsefenin benliğin sürekliliği, kimliği ve öznelliği gibi temel sorularına da bu disiplinlerarası çerçeve içinde yeni yanıtlar arıyorlar. Malabou ve Johnston, benliğin statik ve sabit bir öz değil, sürekli olarak duygusal deneyimler, sosyal etkileşimler ve nörobiyolojik süreçler tarafından şekillendirilen dinamik bir oluşum olduğunu ileri sürüyorlar. Bu nedenle, benliği ve duygusal yaşamı anlamak için bu farklı disiplinlerin birbirleriyle olan kaçınılmaz etkileşimini dikkate almak gerektiğini savunuyorlar.

Çalışma, benlik ve duygu üzerine düşünen felsefeciler, psikanalistler ve nörobilimciler için olduğu kadar, bu temel insani deneyimleri farklı açılardan anlamak isteyen genel okuyucu için de ufuk açıcı bir çalışmadır. Kitap, karmaşık teorik tartışmaları anlaşılır bir dille sunarak, benliğin ve duygusal yaşamın çok boyutlu doğasına dair derinlemesine bir anlayış geliştirmeye katkıda bulunmaktadır.

  • Künye: Catherine Malabou, Adrian Johnston – Benlik ve Duygusal Yaşam, çeviren: Hakan Gürvit, Axis Yayınları, psikanaliz, 400 sayfa, 2025

Kolektif – Sapkınlık ve Toplumsal İlişkiler (2025)

Slavoj Žižek, Molly Anne Rothenberg ve Dennis A. Foster’ın ‘Sapkınlık ve Toplumsal İlişkiler’ (‘Perversion and the Social Relatation’) adlı kitabı, sapkınlığın toplumsal ve psişik boyutlarını Lacancı psikanaliz, Marksist eleştiri ve queer teori perspektiflerinden inceleyen bir eserdir. Kitap, sapkınlığın sadece bireysel bir patoloji olmadığını, aynı zamanda toplumsal ve kültürel bir fenomen olduğunu savunuyor. Yazarlar, sapkınlığın, toplumsal normlara ve ideolojilere meydan okuyarak, toplumsal düzenin ve iktidar ilişkilerinin işleyişini açığa çıkardığını öne sürüyorlar.

Kitapta, sapkınlığın farklı biçimleri ve tezahürleri ele alınıyor. Yazarlar, fetişizm, sadomazoşizm, teşhircilik ve röntgencilik gibi sapkınlık türlerini, toplumsal ve psişik bağlamlarda inceliyorlar. Sapkınlığın, arzu, kimlik, cinsellik ve güç gibi temel kavramlarla ilişkisi tartışılıyor. Kitap, sapkınlığın sadece bir “sapma” olmadığını, aynı zamanda toplumsal ve kültürel normların inşasında ve sürdürülmesinde önemli bir rol oynadığını gösteriyor.

Yazarlar, sapkınlığın, toplumsal ve siyasi değişim için bir potansiyel taşıdığını da öne sürüyorlar. Sapkınlığın, toplumsal normlara ve ideolojilere meydan okuyarak, yeni düşünme ve eylem biçimlerinin ortaya çıkmasına katkıda bulunabileceği savunuluyor. Kitap, sapkınlığın, toplumsal ve siyasi eleştiri için bir araç olarak kullanılabileceğini gösteriyor.

  • Künye: Kolektif – Sapkınlık ve Toplumsal İlişkiler, derleyen: Slavoj Žižek, Molly Anne Rothenberg, Dennis A. Foster, çeviren: Aslı Önal, Axis Yayınları, psikanaliz, 336 sayfa, 2025

Todd McGowan – Keyif: Sol ve Sağ (2025)

Todd McGowan’ın ‘Keyif: Sol ve Sağ’ (‘Enjoyment: Left & Right’) adlı kitabı, siyasi yelpazenin sol ve sağ kanatlarının keyif kavramına yaklaşımlarını Lacancı psikanaliz perspektifinden inceleyen bir eserdir. McGowan, bu kitabında, sol ve sağ siyasetin keyif kavramını nasıl farklı şekillerde ele aldığını ve bu farklılıkların siyasi pratiklere nasıl yansıdığını analiz ediyor.

McGowan, sağ siyasetin keyif kavramını genellikle yasaklarla ve sınırlamalarla ilişkilendirdiğini, sol siyasetin ise keyfi özgürleşme ve serbest bırakma ile ilişkilendirdiğini öne sürüyor. Ancak, McGowan’a göre, her iki yaklaşım da keyif kavramını eksik ve yanlış bir şekilde ele alıyor. Ona göre, gerçek keyif, yasakların ve sınırlamaların ötesinde, bilinçdışı arzuların tatminiyle ilgilidir.

McGowan, Lacancı psikanalizin keyif kavramını, siyasi pratiklere nasıl uygulayabileceğini göstererek, sol ve sağ siyasetin keyif kavramına yaklaşımlarını eleştiriyor. Kitap, okuyucuları, siyasi pratiklerin bilinçdışı boyutlarını düşünmeye ve keyif kavramını yeniden değerlendirmeye davet ediyor.

  • Künye: Todd McGowan – Keyif: Sol ve Sağ, çeviren: Erkal Ünal, Axis Yayınları, inceleme, 191 sayfa, 2025