Kolektif — İstanbul Aydınlanıyorken (2026)

‘İstanbul Aydınlanıyorken’, elektriğin yalnızca teknik bir yenilik ya da enerji kaynağı olmadığını, modern İstanbul’un toplumsal, mekânsal ve kültürel dönüşümünü biçimlendiren temel unsurlardan biri olduğunu ortaya koyuyor. Kitap, İstanbul’u elektriğe kavuşturan Silahtarağa Elektrik Santrali çevresinde gelişen değişimleri merkeze alırken, elektriğin gündelik yaşamı, kent deneyimini, çalışma hayatını, mimariyi, toplumsal cinsiyet ilişkilerini ve kamusal alanı nasıl yeniden kurduğunu disiplinlerarası bir bakışla inceliyor. Böylece bir santralin tarihini anlatmanın ötesine geçerek, elektriğin modernleşme sürecindeki belirleyici rolünü sosyal ve kültürel boyutlarıyla değerlendiriyor.

Kitabın ilk bölümleri, elektriğin İstanbul’da geceyi dönüştürme biçimine odaklanıyor. Gece, yalnızca karanlığın hüküm sürdüğü doğal bir zaman dilimi olmaktan çıkarak kamusal yaşamın, eğlencenin, tüketimin ve toplumsal etkileşimin sürdüğü yeni bir mekâna dönüşüyor. Sokakların, meydanların ve vitrinlerin aydınlanması kent sakinlerinin geceyle kurduğu ilişkiyi değiştirirken, görme biçimlerini, bedenin kamusal temsillerini ve modern kent deneyimini de yeniden tanımlıyor. Elektrik bu süreçte yalnızca görünürlüğü artıran bir teknoloji değil, yeni toplumsal davranış biçimlerini mümkün kılan bir araç hâline geliyor.

İzleyen bölümlerde elektriğin gündelik hayat üzerindeki etkileri ayrıntılı biçimde ele alınıyor. Ev içi yaşamda elektrikli aletlerin yaygınlaşması temizlik alışkanlıklarından zaman kullanımına kadar birçok pratiği dönüştürürken, kadın emeği, ev işleri ve aile yaşamı da bu değişimden etkileniyor. Elektrik yalnızca konfor sağlayan bir yenilik olarak değil, modern yaşam biçimlerini yaygınlaştıran, tüketim kültürünü güçlendiren ve yeni toplumsal normlar oluşturan bir unsur olarak değerlendiriliyor. Dönemin yayınları ve eğitim faaliyetleri üzerinden elektriğin nasıl bir modernleşme ideolojisinin parçası hâline getirildiği de gösteriliyor.

Kitap önemli bir bölümüyle Silahtarağa Elektrik Santrali’nin mimari, endüstriyel ve kentsel mirasını inceliyor. Santralin kuruluşu, mimari özellikleri, ulaşım bağlantıları ve arşiv belgeleri aracılığıyla İstanbul’un altyapı tarihindeki merkezi konumu ortaya konuyor. Aynı zamanda bu endüstri yapısının zaman içinde geçirdiği dönüşüm değerlendirilerek, teknik bir tesisin kent hafızasının ayrılmaz parçalarından biri hâline gelişi tartışılıyor. Böylece santral, yalnızca elektrik üreten bir yapı değil, modern İstanbul’un oluşumunu belgeleyen tarihsel bir tanık olarak ele alınıyor.

Eser, elektriğin beraberinde getirdiği altyapı ağlarını, emek süreçlerini ve ekonomik ilişkileri de ihmal etmiyor. Elektrik üretiminin kömür tedarikine bağımlılığı, tramvay ve elektrik şirketlerinin örgütlenmesi, haberleşme şebekelerinin gelişmesi, sermaye yapıları, iş gücü ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında yaşanan enerji sorunları ayrıntılı biçimde inceleniyor. Elektrik kazaları ve güvenlik meseleleri de modern teknolojinin yalnızca ilerleme değil, yeni riskler ve düzenlemeler doğurduğunu gösteren örnekler olarak değerlendiriliyor.

Kitabın kuramsal çerçevesi, elektriği yalnızca teknik bir gelişme olarak değil, modernitenin temel simgelerinden biri olarak yorumluyor. Aydınlanma düşüncesindeki “ışık” metaforuyla fiziksel aydınlatma arasındaki tarihsel ilişkiye dikkat çekilirken, elektriğin akıl, ilerleme ve uygarlık fikirleriyle nasıl özdeşleştirildiği tartışılıyor. Bununla birlikte eser, modern kentte ışığın yalnızca özgürleşme değil, gözetim, denetim ve kamusal mekânın yeniden düzenlenmesi gibi farklı işlevler de üstlenebildiğini gösteriyor. Böylece elektrik, teknik tarihi aşan çok katmanlı bir toplumsal olgu olarak ele alınıyor.

Sonuç olarak ‘İstanbul Aydınlanıyorken’, 20. yüzyıl Türkiye’sinde elektrifikasyon sürecini kent tarihi, mimarlık, toplumsal cinsiyet, emek tarihi, kültürel çalışmalar ve gündelik hayat araştırmalarını bir araya getiren geniş bir perspektifle inceliyor. İstanbul’un modernleşmesini yalnızca siyasal ya da ekonomik gelişmeler üzerinden değil, gecenin aydınlanmasından ev içindeki dönüşümlere, altyapı yatırımlarından kültürel hafızaya kadar uzanan çok yönlü süreçler üzerinden okuyarak, elektriğin modern yaşamın kurulmasındaki belirleyici rolünü görünür kılıyor.

Kitaba yazılarıyla katkıda bulunan isimler ise şöyle: Alaaddin Tok, Amed Gökçen, Avner Wishnitzer, Bahar Emgin, Binnur Kıraç, Büşra Eser, Cihangir Gündoğdu, Defne Karaosmanoğlu, Erol Ülker, G. Carole Woodall, Gülhan Balsoy, Hüseyin Irmak, İhsan Bilgin, Kenan Çayır, Leyla Bektaş Ata, Lütfiye Çetin, Mevlüde Kaptı, Murat Belge, Murat Koraltürk, On Barak, Ramazan Çakmak, Seval Şahin, Sırrı Emrah Üçer, Şükrü Aslan, T. Gül Köksal, Uğur Tanyeli ve Yağmur Nuhrat.

Kolektif — İstanbul Aydınlanıyorken: 20. Yüzyıl Türkiyesi’nde Kent, Elektrik, Gündelik Hayat
Derleyen: Amed Gökçen, Lütfiye Çetin • İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları
İnceleme • 366 sayfa • 2026

Daniel N. Stern — Canlılık Biçimleri (2026)

Daniel N. Stern’in “canlılık” kavramını merkeze alarak insan deneyimini yeniden düşünmeye çağırdığı özgün bir çalışma. Stern, canlılığı yalnızca biyolojik bir enerji ya da yaşamsal güç olarak değil, hareket, zamanlama, ritim ve niyet gibi dinamik unsurların birleşimiyle ortaya çıkan bir deneyim biçimi olarak ele alıyor. Ona göre insanlar, yalnızca ne yaptıklarıyla değil, bunu nasıl yaptıklarıyla—yani davranışlarının temposu, yoğunluğu ve akışıyla—anlam üretir.

‘Canlılık Biçimleri: Psikoloji, Sanat, Psikoterapi ve Gelişimde Dinamik Deneyimi Keşfetmek’ (‘Forms of Vitality: Exploring Dynamic Experience in Psychology, the Arts, Psychotherapy, and Development’), canlılık biçimlerinin gündelik yaşamdan sanata, psikoterapiden bebek gelişimine kadar uzanan geniş bir alanda nasıl kendini gösterdiğini inceliyor. Stern özellikle erken çocukluk deneyimlerine odaklanarak, bebeklerin henüz dil öncesi dönemde bile canlılık biçimleri aracılığıyla dünyayla ilişki kurduğunu ve başkalarıyla duygusal bağ geliştirdiğini savunuyor. Bu yaklaşım, insan ilişkilerinin temelinde sözcüklerden önce gelen bir “duyumsal iletişim” olduğunu ortaya koyuyor.

Psikoterapi bağlamında ise Stern, terapötik sürecin yalnızca içerik üzerinden değil, terapist ile danışan arasındaki anlık etkileşimlerin ritmi ve duygusal tonu üzerinden şekillendiğini gösteriyor. Canlılık biçimlerini fark etmek, bu sürecin derinleşmesine ve daha etkili hale gelmesine katkı sağlıyor. Aynı şekilde sanat alanında da bir eserin etkileyiciliği, temsil ettiği şeyden çok, taşıdığı canlılık hissiyle ilişkilendiriliyor.

Stern’in en önemli katkılarından biri, bu dinamik deneyimlerin bilimsel olarak incelenebilir olduğunu göstermesi. Hareket, zaman ve güç algısı gibi unsurlar üzerinden canlılığın izini süren yazar, psikoloji ile nörobilim arasında köprü kurarak bu kavramı disiplinler arası bir zemine yerleştiriyor. Böylece canlılık, yalnızca soyut bir his olmaktan çıkıp, insan zihninin ve ilişkilerinin anlaşılmasında temel bir anahtar haline geliyor.

Sonuç olarak kitap, insan deneyiminin durağan değil, sürekli akış halinde olan bir süreç olduğunu vurguluyor. Canlılık biçimlerini anlamak, hem kendimizi hem de başkalarıyla kurduğumuz ilişkileri daha derinlikli kavramamızı sağlıyor. Bu yönüyle eser, psikoloji, sanat ve insan gelişimi alanlarında yeni bir bakış açısı sunuyor.

Daniel N. Stern — Canlılık Biçimleri: Psikoloji, Sanat, Psikoterapi ve Gelişimde Dinamik Deneyimi Keşfetmek
Çeviren: İrem Mutlu, İlayda Deringör, Gülcan Uyan, Doğukan Kocabaş, Sevim Sarıoğlu, Hıdır Bahadır Yiğitoğlu, Tuna Erdener • İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları
Psikoloji • 156 sayfa • 2026

Kolektif — Etik Meselesi: İktisadi Bir Perspektif (2026)

Ahmet İncekara’nın derlediği ‘Etik Meselesi: İktisadi Bir Perspektif’, etik ile iktisat arasındaki çok katmanlı ilişkiyi tarihsel ve kuramsal bir çerçevede yeniden düşünüyor. İnsanlık tarihi boyunca önemini koruyan etik tartışmaları, bu kitapta özellikle iktisadi düşüncenin iç dinamikleriyle birlikte ele alınıyor.

Eser, iktisat disiplininin başlangıçta felsefeyle kurduğu yakın bağı hatırlatarak ilerliyor. İlk iktisatçıların aynı zamanda etik filozofu olması, ekonomik davranışların yalnızca rasyonel değil, değer yüklü olduğunu gösteriyor. Bu bağlamda piyasa, faiz, refah ve adalet gibi temel kavramların yalnızca teknik değil, aynı zamanda etik içerimler taşıdığı vurgulanıyor. Kitap, bu kavramların tarih içinde nasıl dönüşüm geçirdiğini ve farklı iktisadi ekoller tarafından nasıl yorumlandığını kapsamlı biçimde inceliyor.

Derlemede, Antikçağ’dan modern döneme uzanan geniş bir düşünsel hat izleniyor. Aristoteles ve Aquinas gibi klasik düşünürlerden başlayarak, Zygmunt Bauman ve Amartya Sen gibi modern ve çağdaş teorisyenlere kadar uzanan yaklaşımlar üzerinden etik ile ekonomi arasındaki bağlar tartışılıyor. Özellikle “adil fiyat” kavramı, faizin ahlaki boyutu ve deontolojik etik gibi başlıklar, iktisadi kararların arkasındaki normatif temelleri görünür kılıyor.

Kitap aynı zamanda güncel meseleleri de ihmal etmiyor. 2008 küresel finans krizinin etik açıdan değerlendirilmesi, modern ekonomik sistemlerin yalnızca işleyiş değil, sorumluluk ve adalet bakımından da sorgulanması gerektiğini ortaya koyuyor. Postmodern dönemde iktisat düşüncesinin etikle kurduğu ilişki ise, çoğulculuk ve belirsizlik ekseninde yeniden ele alınıyor.

Sonuç olarak eser, iktisat ile etik arasındaki ilişkiyi yalnızca teorik bir tartışma olarak değil, günümüz dünyasının somut sorunlarıyla bağlantılı bir mesele olarak konumlandırıyor. Farklı dönemleri ve yaklaşımları bir araya getirerek, ekonomik kararların arkasındaki değerler dünyasını açığa çıkarıyor ve okuru bu iki alanı birlikte düşünmeye davet ediyor.

Kitaba katkıda bulunan yazarlar ise şöyle: Abdullah Şuhan Gürbüz, Adem Levent, Ahmet İncekara, Büşra Çil, Büşra Şimşek, Halil Tunalı, Harun Çetinkaya, Harun Şencal, Mehmet Çalışkan, Muhammet Sait Bozik, Muhlis Selman Sağlam, Murat İstekli, Tuğba Güngör ve Üzeyir Serdar Serdaroğlu.

Kolektif — Etik Meselesi: İktisadi Bir Perspektif
Derleyen: Ahmet İncekara • İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları
İktisat • 178 sayfa • 2026

Zerrin İren Boynudelik — Kafamızı Karıştıran Resimler (2026)

Zerrin İren Boynudelik’in ‘Kafamızı Karıştıran Resimler’ adlı çalışması, Avrupa resim sanatının zengin ama çoğu zaman karmaşık görünen dünyasını anlaşılır kılan bir rehber niteliğinde. Yazar, özellikle Hıristiyan anlatılarından beslenen resimlerin neden ilk bakışta birbirine benzer göründüğünü ve bu benzerliğin izleyicide nasıl bir kafa karışıklığı yarattığını ele alıyor.

Kitap, yüzyıllar boyunca sanatçıların aynı metinlerden ve söylencelerden yola çıkarak ürettikleri eserlerde, özgünlüğün çoğu zaman büyük temalarda değil, küçük ayrıntılarda gizli olduğunu gösteriyor. Bu nedenle resimleri anlamanın yolu, yüzeydeki benzerliklerden çok, sahne içindeki ince işaretleri ve sembolleri fark etmekten geçiyor. Yazar, bu yaklaşımıyla okuru pasif bir izleyici olmaktan çıkarıp dikkatli bir yorumcuya dönüştürmeyi hedefliyor.

Eserde Meryem, İsa, Vaftizci Yahya ve Goliat gibi figürlerin yaşam öykülerinin resimlere nasıl aktarıldığı inceleniyor. Doğum, karşılaşma, yemek sahneleri ya da ölüm gibi anlatı anlarının görselleştirilme biçimleri, yazılı kaynaklarla ilişki kurularak çözümleniyor. Böylece metni bilmeyen izleyicinin neden zorlandığı ve bu zorluğun nasıl aşılabileceği açıklık kazanıyor.

Sonuç olarak kitap, sanat tarihine akademik bir mesafeden bakmak yerine, izleyicinin deneyimini merkeze alan pratik bir okuma öneriyor. Amaç, Avrupa resim geleneğinin tekrar eden sahneleri içinde kaybolmak değil; o sahneleri oluşturan detayları çözerek görsel anlatının dilini öğrenmek. Bu yönüyle eser, sanatla kurulan ilişkiyi daha bilinçli ve keyifli hale getiren küçük ama etkili bir kılavuz işlevi görüyor.

Zerrin İren Boynudelik — Avrupa Resim Sanatında Kafamızı Karıştıran Resimler
• İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları
Resim • 242 sayfa • 2026

Anıl Özge Üstünel, Güler Okman Fişek, Hale Bolak Boratav — Kadınlığın Türkiye Halleri (2026)

Anıl Özge Üstünel, Güler Okman Fişek ve Hale Bolak Boratav tarafından kaleme alınan ‘Kadınlığın Türkiye Halleri’, Türkiye’de kadın olmanın tekil bir deneyim olmadığını, aksine farklı sınıfsal, kültürel ve coğrafi bağlamlarda sürekli yeniden kurulan çok katmanlı bir süreç olduğunu görünür kılıyor. Kitap, kadınların kendi anlatılarını merkeze alarak, onların gündelik yaşamda kurdukları anlamları ve stratejileri geniş bir toplumsal çerçeve içinde düşünmeye davet ediyor.

Çalışmanın temel gücü, kadınların deneyimlerini yalnızca veri olarak değil, bilginin kurucu unsuru olarak ele alıyor oluşunda yatıyor. Kadınların ne bildiği, ne yaşadığı ve nasıl anlamlandırdığı, araştırmanın merkezine yerleşiyor; böylece bilgi üretimi yukarıdan aşağıya kurulan bir model olmaktan çıkıp, deneyimle iç içe geçen bir sürece dönüşüyor. Bu yaklaşım, toplumsal cinsiyeti soyut bir kategori olarak değil, somut ilişkiler, pratikler ve güç dinamikleri içinde şekillenen bir oluş olarak kavramayı mümkün kılıyor.

Kitap, kesişimsellik ve yaşam boyu gelişim perspektiflerini bir araya getirerek kadınlık kimliğinin sabit değil, zaman içinde değişen ve farklı koşullarla yeniden kurulan bir yapı olduğunu gösteriyor. Farklı şehirlerden, yaşlardan ve toplumsal arka planlardan kadınlarla yapılan görüşmeler, bu çeşitliliği canlı bir anlatı haline getiriyor. Yazarların yorumu ile kadınların kendi sözlerinin iç içe geçmesi, okuru yalnızca bir gözlemci olmaktan çıkarıp bu deneyimlerin düşünsel bir parçası haline getiriyor.

Aynı zamanda eser, feminist psikolojinin Türkiye’deki gelişimine de önemli bir katkı sunuyor. Anaakım psikolojinin sınırlarını sorgulayan bu yaklaşım, kadınları yalnızca araştırmanın nesnesi değil, öznesi olarak konumlandırıyor.

Bu yönüyle kitap, hem akademik bilgi üretimine hem de feminist düşüncenin dönüşümüne müdahil olan bir çalışma niteliği taşıyor.

Sonuçta kitap, parçalı araştırmalarda dağınık biçimde ele alınan kadınlık deneyimlerini bütünlüklü bir perspektifle bir araya getiriyor. Kadınların yaşam öykülerinden hareketle toplumsal cinsiyet rejimini, güç ilişkilerini ve dönüşüm imkanlarını yeniden düşünmeye çağıran eser hem bugünü anlamak hem de geleceğe dair yeni sorular kurmak için güçlü bir zemin sunuyor.

Anıl Özge Üstünel, Güler Okman Fişek, Hale Bolak Boratav — Kadınlığın Türkiye Halleri
• İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları
Feminizm • 434 sayfa • 2026

Fatma Tütüncü, Koray Tütüncü — Stasis Siyaseti (2026)

‘Stasis Siyaseti: İsyan ve İktidar Üzerine Thomas Hobbescu Muhakemeler’, Thomas Hobbes düşüncesine yerleşmiş tek boyutlu “mutlak iktidar” yorumunu sarsarak, onu isyan ile düzen arasındaki gerilim üzerinden yeniden okumaya davet ediyor. Fatma Tütüncü ve Koray Tütüncü, Hobbes’u yalnızca otoritenin teorisyeni olarak değil, çatışmanın ve kırılganlığın filozofu olarak konumlandırıyor.

Bu yeniden yorumun merkezinde “Stasis” kavramı yer alıyor. Stasis, ne yalnızca savaş ne de yalnızca barış; her ikisinin iç içe geçtiği, düzen ile kaosun aynı anda var olduğu bir siyasal durumu ifade ediyor. Bu çerçevede Hobbes’un düşüncesi, klasik biçimde karşı karşıya konulan doğa durumu ile toplum durumu, özgürlük ile itaat, güvenlik ile şiddet gibi ikilikleri aşan daha karmaşık bir yapı içinde ele alınıyor.

Yazarlar, Hobbes’un iki temel figürünü birlikte düşünmenin önemini vurguluyor: Leviathan ve Behemoth. Leviathan düzeni, egemenliği ve birliği temsil ederken; Behemoth isyanı, parçalanmayı ve iç savaşı simgeliyor. Bu iki figür arasındaki gerilim, siyasal hayatın sürekliliğini belirleyen temel dinamik olarak okunuyor. Böylece siyaset, statik bir düzen kurma çabası olmaktan çıkıp sürekli tehdit altında olan bir denge arayışı hâline geliyor.

Eserin temel iddiası, insanın ne yalnızca korkak ve çıkarcı ne de tamamen rasyonel bir varlık olduğudur. İnsan, aynı anda hem itaat eden hem de başkaldıran bir varlık olarak siyasal düzenin içinde yer alıyor. Bu nedenle kalıcı ve mutlak bir barışın mümkün olmadığı, siyasal birliklerin her zaman çatışma ihtimalini içinde taşıdığı savunuluyor.

Kitap, Hobbes’u indirgemeci yorumlardan kurtararak, modern siyaseti anlamak için güçlü bir araç sunuyor; isyan ile iktidar arasındaki bitmeyen gerilimi merkeze alarak, düzenin ne kadar kırılgan ve geçici olduğunu çarpıcı bir biçimde ortaya koyuyor.

Fatma Tütüncü, Koray Tütüncü — Stasis Siyaseti: İsyan ve İktidar Üzerine Thomas Hobbescu Muhakemeler
• İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları
Siyaset • 362 sayfa • 2026

Kolektif – Şiddetsiz Birey, Aile ve Toplum (2024)

Şiddetin küresel ölçekte ve Türkiye’de yaygın bir insan hakkı ihlali olduğu bir çağda, ruh sağlığı çalışanları bu şiddetin bireylerin, ailelerin ve toplumun üzerindeki derin etkisiyle sıkça karşılaşıyor.

Bu bağlamda bu kitap, ruh sağlığı çalışanları olarak şiddetle mücadele ve şiddetsizliğin tesisi konusunda birlikte düşünme ihtiyacının bir ürünü olarak ortaya çıktı.

Kitabın birinci kısmı, psikoterapi bağlamında şiddeti ele alıyor.

Seans odalarında şiddeti ve şiddetsizliği psikodinamik, zihinselleştirme odaklı ve gelişimsel perspektiflerden inceliyor.

Ayrıca, feminist ve kesişimsellik odaklı yaklaşımların yanı sıra, psikoterapistlerin yasal sorumluluklarına dair bilgiler de içeriyor.

Kitabın ikinci kısmı, şiddeti önleme konusunda yol gösterici uygulama örnekleri sunuyor.

Ebeveyn eğitimi ve destek çalışmaları, genç yetişkinlere yönelik eğitim programları, şiddetsizliğin inşasında yaratıcı yaklaşımlar ve kurumlarda şiddetsizlik kültürü gibi konuları ele alıyor.

Bu kitabın ruh sağlığı alanlarında çalışanlar olarak hepimize hem yol gösterici bir başlangıç noktası olmasını hem de bu yolda yalnız olmadığımızı hissettirmesini umuyoruz.

Kitaba katkıda bulunan isimler ise söyle: Alev Çavdar, Anıl Özge Üstünel, Begüm Efeoğlu, Buket Kılıçer, Büşra Yalçınöz Uçan, Çimen Günay-Erkol, Elif Akdağ Göçek, Fatma Arıcı-Şahin, Gülden Sayılan, İdil Işık, Nurseli Yeşim Sünbüloğlu, Oğuz Can Ok, Özlem Bugur Özdemir, Rüştü Emre Aksoy, Şafak Ebru Toksoy, Selin Akyüz, Sibel Halfon, Tuğçe Çetin Ertekin, Yudum Söylemez, Zeynep Maçkalı.

  • Künye: Kolektif – Şiddetsiz Birey, Aile ve Toplum: Ruh Sağlığı Alanında Şiddetsizlik Odaklı Yaklaşım ve Uygulamalar, derleyen: Alev Çavdar, Anıl Özge Üstünel, Zeynep Maçkalı, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, psikoloji, 324 sayfa, 2024

Ahmet Denker – Klasik Çağın Kaybolan Harikası: Artemis Tapınağı (2024)

Gizemi ve erişilmezlikle örtülmüş cazibesiyle dünya genelinde çok az tapınak insanlığı Efes’teki Artemis Tapınağı (Efes Artemisionu) kadar derinden etkilemiş ve meşgul etmiştir.

Öyle ki, Klasik Çağ’ın yazarları onu “Dünyanın Yedi Harikası”ndan biri olarak seçmişlerdi.

Hatta tapınak, onları görenlere göre yedi harikanın en muhteşemiydi.

Artemision yedi kez yıkıma uğramasına rağmen Efes’in ebedi sembolü olarak kalmaya devam etmiş, her yıkılıştan sonra Efesliler onu yeniden inşa etmek gibi zorlu bir görevi tekrar üstlenmiş ve her yeniden inşa bir öncekini hem büyüklük hem de ihtişam açısından geride bırakmıştı.

Sekizinci ve son yıkılışından sonra dünyanın bu harikası, ardında hiçbir iz bırakmadan bir hayalet gibi ortadan kaybolmuştu.

Klasik Çağ’ın tüm tapınakları arasında Artemision bu şekilde yok olan tek tapınaktı; bu nedenle eğer bulunamasaydı gerçekte hiç var olmadığına, bir hayal ürünü olduğuna hükmedilecekti.

1869 yılının son gününde, yüzyıllardır aranan ama bir türlü bulunamayan, varlığı şüpheyle karşılanan ve keşif ümitleri zaman içinde tükenmiş olan kayıp tapınak bir mucize eseri bulundu.

Yıllarca limanı dolduran Küçük Menderes’in taşıdığı alüvyonların altında gömülü kalmıştı.

Üç yıl daha devam eden 10 yıllık kazı macerası, tapınağın parçalarının 1873’te Britanya Müzesi’ne nakledilmesiyle sona erdi.

Tapınak bir daha asla yerinde görülmeyecekti.

Bugün Artemision’u görmek için Efes’e gidenleri, yeşil bir su birikintisinin yanında tek başına duran bir sütun karşılamaktadır.

Günümüz ziyaretçisinin tapınağın esas ihtişamını tasavvur edebileceği hiçbir şey kalmamıştır.

Ahmet Denker, ‘Çölün Gelini Palmira’dan sonra bu kitapta da önemli bir kültürel miras sorununa cevap arıyor: Artemis Tapınağı’nı, coğrafyasında başka hiçbir yapının görkemini geçemediği en parlak döneminde olduğu gibi dijital alanda görünür kılmak.

Yazar, tapınağın şimdiye kadar keşfedilmiş neredeyse tüm önemli parçalarını içeren Britanya Müzesi’nde uzun yıllar süren çalışmalarını açık, sanal ortamların yaratılması imkânı ve zamanda geriye yolculuk olanağına yol açan teknolojilerle harmanlayarak, okuru Artemis Tapınağı’yla sanal olarak buluşturuyor.

‘Klasik Çağın Harikası: Artemis Tapınağı’, bu yapının 2. yüzyılda Efeslilerin gözünden nasıl göründüğünü canlandırıyor.

Okur, tapınağın tarihine ve onun geçmişteki görkemli haline doğru bir yolculuğa çıkarılıyor.

  • Künye: Ahmet Denker – Klasik Çağın Kaybolan Harikası: Artemis Tapınağı (Tarihçesi, Mimarisi ve Dijital Rekonstrüksiyonu), İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, arkeoloji, 242 sayfa, 2024

Loïc Wacquant – Bourdieu Şehirde (2024)

Sanayi sonrası metropolde marjinallik, etnisite ve ceza sistemi üzerine otuz yıllık karşılaştırmalı araştırmalarına dayanan Loïc Wacquant, Pierre Bourdieu’nün kent kuramcısı olarak yeni bir yorumunu sunuyor.

Simgesel uzam (dünyayı algıladığımız ve düzenlediğimiz zihinsel kategoriler), toplumsal uzam (sermayenin farklı biçimlerdeki dağılımı) ve fiziksel uzam (yapılı çevre) arasında kurduğu triyalektik yoluyla bizi kenti keşfetmeye davet ediyor.

Bu okumaya göre, Bourdieu’nün topolojik sosyolojisi bize sadece enerji vermek için değil, aynı zamanda kent çalışmaları kanonuna meydan okumak ve teorik ufkunu yeniden çizmek için araçlar sunuyor.

Wacquant, “kenti” sermayelerin (çoğul olarak) birikim, çeşitlenme ve çekişme sahası ve tarihsel mücadelelerin merkezi ve paydası haline getiren alacalı habitusların bir araya gelme ve çarpışma zemini olarak yeniden düşünmeyi öneriyor.

Kentin Bourdieu’nün sosyolojisinin kalbinde paradoksal bir eksiklik olduğunu ve düşüncesini “kentleştirmenin” onun alanlar teorisini güçlendirdiğini ancak eylem açıklamasını sarstığını da gösteriyor.

Wacquant, simgesel iktidar ve devletin rolünü ön plana çıkaran metropolün toplumsal incelemesine yönelik yeni-Bourdieucü programının formülasyonundaki her adımda, argümanlarının disipliner ve ulusal sınırların ötesinde uyandırdığı itirazlarla yüzleşir ve eleştirilere yanıt verir.

Bu da, okuyucularının Bourdieu’yü anlama ve metropolü görme biçimlerini değiştirmeyi amaçlayan kitaba alışılmadık bir güç ve özel bir netlik kazandırmaktadır.

Özlü ve keskin bir dille yazılmış olan ‘Bourdieu Şehirde’, sosyoloji, antropoloji, coğrafya, kent çalışmaları, kent planlaması ve toplumsal teori sahalarındaki öğrenci ve akademisyenlerin yanı sıra Bourdieu’nün çalışmalarına ve kendi çalışmalarıyla olan bağlantısına ilgi duyan, toplumsal ve beşeri bilimler alanlarında çalışan herkesin ilgisini çekecektir.

  • Künye: Loïc Wacquant – Bourdieu Şehirde: Kentsel Teoriye Meydan Okumak, çeviren: Tuğba Zeynep Şen, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, sosyoloji, 272 sayfa, 2024

Öner Günçavdı – Nasıl Büyüdük? (2024)

Öner Günçavdı bu çalışmasında, 2017 yılına kadar olan zaman zarfında AKP iktidarının uyguladığı ekonomik büyümenin teorik temellerini inceliyor.

Bu dönemden sonra ekonominin maruz kaldığı dışsal şokların etkisiyle ortaya çıkan kurumsal dönüşümün ekonomide yol açtığı sonuçlar, bu kitaba dahil edilmemiş.

Kuralların yerine daha çok durumsal yönetimin öne çıktığı bugünün Türkiyesi’nde herhangi bir büyüme pratiğinin tutarlı teorik bir çerçeve içinde ele alınması neredeyse imkânsız.

Bu kitapta, bir dönem başarılı bulunan ekonomik uygulamaların, aslında bugünkü sorunlarımızın kaynağını oluşturduğu analitik bir çerçevede anlatılıyor.

O günlerde amaçlanan yüksek büyümenin büyük ölçüde dışarıdan borçlanılan mali kaynaklarla, yapılan harcama tercihlerinin ve uygulanan para politikasının kurumsal çerçevesinin de sonucu olduğu gösteriliyor.

Ayrıca ‘Nasıl Büyüdük?’ ekonomi öğrencileri ile ekonomiye ilgi duyan ve AKP’nin ilk yıllarındaki ekonomik büyümenin nedenlerini ve doğurduğu sonuçları anlamak isteyenler için kaynak niteliğinde.

Kitap, Türkiye’nin 21. yüzyılda ekonomik performansını alışılagelenden farklı bir gözle değerlendiren, beraberinde kullandığı teorik araçları da okuyucuya tanıtan özgün, kapsamlı ve öğretici bir çalışma.

Özellikle ülkenin iki ezeli (ve ebedi) sorunu, yani enflasyon ve dış açıkla büyüme dinamikleri arasındaki karşılıklı karmaşık ilişkiler üzerine önemli gözlem ve analizler sunuyor.

Türkiye ekonomisi son yirmi yılda bir yandan büyürken öte yandan da önemli yapısal sorunlar biriktirdi.

Günçavdı ayrıntılı ve özgün araştırmalarıyla bu gelişmeleri en yakından izleyen iktisatçılardan biri.

Bu çalışmasında son dönemde derinleşen iktisadi sorunların uzun dönemli nedenlerini inceliyor, izlenen politikaların, yapılan siyasi ve iktisadi tercihlerin sonuçlarını gözler önüne seriyor.

Hem bugünkü Türkiye ekonomisini daha iyi anlayabilmek hem de yaşadığımız sorunların nedenlerini doğru teşhis edebilmek ve bunların nasıl aşılabileceği konusunda daha sağlıklı düşünebilmek için okunması gereken önemli bir kitap.

  • Künye: Öner Günçavdı – Nasıl Büyüdük?: 2001 Sonrası Ekonomik Büyümenin Analitik Bir İncelemesi, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, iktisat, 298 sayfa, 2024