David Hume – Din Üstüne (2025)

David Hume’un ‘Din Üstüne’ olarak Türkçeye çevrilen ‘The Natural History of Religion’ ve ‘Dialogues Concerning Natural Religion’ adlı eserleri, dinin kökenlerini, işlevini ve akıl ile inanç arasındaki gerilimi irdeleyen iki temel metin.

‘The Natural History of Religion’da Hume, dinin kaynağını akılda değil, insani tutkular ve korkularda görüyor. Ona göre insanlar doğadaki belirsizlikler, felaketler ve ölüm karşısında sığınacak güçler arıyor ve bu durum doğaüstü varlık tasavvurlarını doğuruyor. İlk biçim olarak politeizmin ortaya çıkması, ardından tektanrıcılığa evrilmesi bu bağlamda açıklanıyor. Hume, dinin doğasında akılcı bir sistemden ziyade hayal gücü, korku ve umutların belirleyici olduğunu savunuyor. Böylece dinin, insani zayıflıkların ve bilinmezlik karşısındaki tepkilerin ürünü olduğu fikrini geliştiriyor.

‘Dialogues Concerning Natural Religion’ ise Tanrı’nın varlığına dair rasyonel argümanların diyalog biçiminde tartışıldığı bir eser. Philo, Cleanthes ve Demea adlı üç karakter üzerinden Tanrı’nın doğasına dair farklı bakış açıları inceleniyor. Cleanthes tasarım argümanını savunurken, Demea Tanrı’yı akıl yoluyla kavramanın imkânsızlığını öne sürüyor. Philo ise eleştirel ve şüpheci bir konumda durarak hem akıl yürütmelerin sınırlılığını hem de teolojik sistemlerin çelişkilerini ortaya koyuyor.

Her iki eserde de Hume’un temel yaklaşımı, dinin ne yalnızca vahiy ne de saf akıl ürünü olduğu, aksine insanın duyguları, hayal gücü ve sınırlı rasyonel kapasitesiyle yoğrulmuş bir olgu olduğudur. Hume, bu metinlerle hem modern din felsefesinin hem de din sosyolojisinin öncüllerinden biri olarak düşüncenin sınırlarını genişletiyor.

  • Künye: David Hume – Din Üstüne, çeviren: Deniz Özel, Say Yayınları, din, 240 sayfa, 2025

Don Barlow – Gaslighting (2025)

Don Barlow’un bu kitabı, narsistik istismar ve gaslighting gibi manipülatif davranışların bireyler üzerindeki yıkıcı etkilerini açıklıyor ve bu tür ilişkilerden kurtulma yollarına odaklanıyor. Yazar, gaslighting’i yani kişinin kendi algısından, hafızasından ve gerçeklik duygusundan şüpheye düşürülmesini, narsistik istismarın en güçlü silahlarından biri olarak tanımlıyor. Bu durumun kurbanlarda özgüven kaybı, yoğun kaygı, sürekli suçluluk ve çaresizlik duygusu yarattığını vurguluyor.

‘Gaslighting: Gerçeklik Algısını, Hafızayı, Güveni Sarsan Psikolojik Manipülasyon’ (‘Gaslighting & Narcissistic Abuse Recovery’), toksik ilişkilerin nasıl fark edileceğini, narsistik kişilik özelliklerinin nasıl tanınacağını ve bu ilişkilerden çıkış sürecinde hangi adımların izlenmesi gerektiğini ele alıyor. Yazar, manipülatif davranışların erken işaretlerine dikkat çekiyor ve kişinin kendini korumayı öğrenmesinin önemini vurguluyor. Özellikle sınır koyma becerisini geliştirmek, duygusal bağımlılıktan kurtulmak ve özgüveni yeniden inşa etmek kitabın merkezinde yer alıyor.

Barlow, iyileşme sürecinde profesyonel destek almanın yanı sıra, bireysel pratiklerle de ilerlemenin mümkün olduğunu belirtiyor. Mindfulness, günlük tutma, destek gruplarıyla bağ kurma ve sağlıklı ilişkiler inşa etme gibi yöntemleri öneriyor. İyileşmenin zaman alan ama mümkün olan bir süreç olduğunu hatırlatıyor.

Sonuç olarak eser, gaslighting ve narsistik istismar mağdurları için hem farkındalık kazandırıcı hem de iyileştirici bir rehber olarak öne çıkıyor. Bireyin yeniden kendi sesine kulak vermesi, sağlıklı sınırlar çizmesi ve güvenli ilişkiler kurması için pratik yollar sunuyor.

  • Künye: Don Barlow – Gaslighting: Gerçeklik Algısını, Hafızayı, Güveni Sarsan Psikolojik Manipülasyon, çeviren: Ülkü Parlak, Say Yayınları, psikoloji, 184 sayfa, 2025

Warren Ward – Aşık Filozoflar (2025)

Warren Ward’ın bu kitabı, felsefenin yalnızca soyut düşüncelerden ibaret olmadığını, filozofların kişisel hayatlarının da düşüncelerini derinden şekillendirdiğini anlatıyor. Kitapta yedi büyük filozofun özel ilişkilerinin onların felsefi yaklaşımlarına nasıl yön verdiği inceleniyor.

Ward, filozofların aşk, tutku, dostluk, hayal kırıklığı ve hatta travmalarla şekillenen hayatlarını, onların kuramsal üretimleriyle yan yana getiriyor.

Mesela, Foucault arzunun sınırlarını zorladı, Derrida aşkı bile yapı bozuma uğrattı. İşte birkaç örnek:

  • Friedrich Nietzsche: Lou Andreas-Salomé’ye duyduğu yoğun ama karşılıksız aşk, yalnızlık, güç ve irade üzerine geliştirdiği fikirlerle birleşiyor. Onun “güç istenci” kavramı, kişisel hayal kırıklıklarıyla besleniyor.
  • Martin Heidegger: Öğrencisi Hannah Arendt ile yaşadığı yasak ilişki, özgürlük ve varoluş üzerine düşüncelerinde iz bırakıyor. Arendt’in de daha sonra geliştirdiği politik felsefeye bu bağın yansıdığı görülüyor.
  • Jean-Paul Sartre ve Simone de Beauvoir: Kitapta ayrı ayrı değil, çift olarak işleniyorlar. Özgür aşk ilişkileri, sadakat ve bağlılık kavramlarını yeniden tanımlıyor. Beauvoir’ın feminist varoluşçuluğu Sartre’la yaşadığı entelektüel ve duygusal ortaklıkla şekilleniyor.
  • John Stuart Mill: Harriet Taylor ile yaşadığı derin dostluk ve aşk, kadın hakları savunuculuğunu güçlendiriyor. Onunla kurduğu entelektüel bağ, özgürlük anlayışının en önemli kaynaklarından biri oluyor.
  • Søren Kierkegaard: Nişanlısı Regine Olsen’den ayrılması, aşkın ve inancın doğası üzerine geliştirdiği fikirlerin merkezinde yer alıyor. Bireyin Tanrı karşısındaki yalnızlığına dair düşüncelerini bu deneyim besliyor.

‘Aşık Filozoflar: Yedi Büyük Filozofun Aşk Hayatı Modern Düşünceyi Nasıl Şekillendirdi?’ (‘Lovers of Philosophy: How the Intimate Lives of Seven Philosophers Shaped Modern Thought’), filozofları yalnızca soyut kavramların temsilcileri olarak değil, aynı zamanda duygusal, bedensel ve kırılgan yönleri olan insanlar olarak ele alıyor. Bu yaklaşım, felsefenin kişisel olanla evrensel olan arasındaki gerilimini gözler önüne seriyor. Warren Ward, filozofların özel hayatlarını sansasyonel bir bakışla değil, onların düşünce üretim süreçlerini daha iyi anlamamıza yardımcı olacak bir bağlamda inceliyor.

Sonuçta eser, modern düşüncenin gelişimini yalnızca aklın değil, aynı zamanda kalbin ve arzunun da belirlediğini gösteriyor. Bu bakış, felsefenin yaşamdan kopuk olmadığını, aksine hayatın en derin deneyimlerinden doğduğunu ortaya koyuyor.

  • Künye: Warren Ward – Aşık Filozoflar: Yedi Büyük Filozofun Aşk Hayatı Modern Düşünceyi Nasıl Şekillendirdi?, çeviren: Talha Aydın, Say Yayınları, felsefe, 360 sayfa, 2025

Aristoteles – Oluş ve Bozuluş Üzerine (2025)

Aristoteles’in bu eseri, doğa felsefesinin temel sorularına yöneliyor ve evrendeki değişimin nasıl mümkün olduğunu araştırıyor. ‘Oluş ve Bozuluş Üzerine’ (‘Περὶ γενέσεως καὶ φθορᾶς’), özellikle oluş (bir şeyin ortaya çıkması) ve bozuluşun (bir şeyin ortadan kalkması) doğasını, bunların hangi koşullarda gerçekleştiğini ve evrenin işleyişi içindeki yerini tartışıyor.

Aristoteles, değişimin üç ana türünden söz ediyor: niteliksel değişim (bir şeyin renginin, sıcaklığının ya da tadının değişmesi), niceliksel değişim (artma ya da azalma) ve yer değiştirme (hareket). Bunların dışında oluş ve bozuluş, yani bir varlığın bütünüyle ortaya çıkması veya yok olması, daha köklü bir değişim biçimi olarak ele alınıyor. Ona göre bu süreçler, evrendeki dört temel unsurun –toprak, su, hava ve ateş– etkileşimiyle gerçekleşiyor. Unsurların belirli oranlarda dönüşmesi yeni varlıkları ortaya çıkarıyor, bozulmaları ise varlıkların yok oluşuna yol açıyor.

Aristoteles, “hiçten varlık olmaz” düşüncesini reddetmiyor ama bunu sınırlı bir çerçevede ele alıyor. Ona göre mutlak anlamda yoktan varlık ortaya çıkmıyor; bunun yerine, zaten var olan unsurlar farklı şekillerde birleşerek yeni şeyler oluşturuyor. Aynı şekilde bir şey bütünüyle yok olmuyor, yalnızca başka bir şeye dönüşüyor. Bu anlayış, doğadaki sürekli döngüyü açıklamak için temel bir anahtar sunuyor.

Eserde ayrıca atomcu filozofların görüşleriyle de hesaplaşılıyor. Aristoteles, Demokritos ve Leukippos’un “bölünmez atomlar” fikrine karşı çıkarak, doğadaki değişimi atomların hareketiyle değil, niteliklerin ve unsurların dönüşümüyle açıklıyor. Böylece değişim, hem sürekli hem de düzenli bir süreç olarak kavranıyor.

Bu eser, Aristoteles’in doğa anlayışında merkezî bir yere sahip olup, hem Orta Çağ hem de Yeni Çağ düşünürleri için doğanın düzeni ve değişimin yasaları üzerine yapılan tartışmalara yön vermiştir.

  • Künye: Aristoteles – Oluş ve Bozuluş Üzerine, çeviren: Furkan Akderin, Say Yayınları, felsefe, 96 sayfa, 2025

Sigmund Freud – Haz İlkesinin Ötesinde (2025)

Freud, bu metninde psikanalizin temel varsayımı olan “haz ilkesi”nin evrenselliğini sorguluyor. Haz ilkesi, canlı organizmaların acıdan kaçıp hazza yönelme eğiliminde olduğunu varsayıyor. Ancak Freud, klinik gözlemlerinde bu ilkenin ötesine geçen, hatta ona karşı çalışan eğilimlerle karşılaştığını ifade ediyor. Özellikle travma sonrası nevrozlar, bireyin sürekli olarak acı verici bir deneyimi zihninde tekrar ettiğini gösteriyor. Bu durum, yalnızca haz ilkesine dayalı bir açıklamayla kavranamıyor.

Freud, çocukların belli bir nesneyi oyunlarında tekrar tekrar canlandırmasını da bu bağlama yerleştiriyor. Çocuk, oyunu aracılığıyla hoş olmayan bir deneyimi denetleme ve yeniden anlamlandırma çabası içine giriyor. Burada tekrarın yalnızca haz verici bir amaca değil, kontrol arzusuna da hizmet ettiği görülüyor. Haz ilkesinin ötesinde işleyen bir başka psikolojik dinamiğin varlığı böylece hissediliyor.

Bu çerçevede Freud, “tekrar zorlantısı” kavramını geliştiriyor. Organizmanın kendisini travmatik bir duruma istemsizce yeniden sokma eğilimini, yaşam güdüsünün karşı kutbunda yer alan bir başka güdüyle, yani “ölüm dürtüsü”yle ilişkilendiriyor. Ona göre canlı, ilkel ve cansız bir duruma dönme yönünde bilinçdışı bir eğilim taşıyor. Yaşamı sürdüren Eros ile onu çözmeye çalışan Thanatos arasındaki bu gerilim, insan davranışının temelinde yer alıyor.

Freud’un bu metni, psikanalitik kuramda bir kırılma noktası oluşturdu. Yalnızca bireysel davranışları değil, uygarlığın gelişim sürecini de bu iki temel dürtü arasındaki çatışma üzerinden açıklıyor. ‘Haz İlkesinin Ötesinde’ (‘Jenseits des Lustprinzips’), Freud’un düşüncesinde karanlık olanın, yıkıcı olanın ve tekrarın temel psikolojik yapı taşları olarak nasıl ele alındığını gösteriyor.

  • Künye: Sigmund Freud – Haz İlkesinin Ötesinde, çeviren: Sinan Köseoğlu, Say Yayınları, psikanaliz, 120 sayfa, 2025

Immanuel Kant – Güzellik ve Yücelik Duyguları Üzerine Gözlemler (2025)

Kant ‘Güzellik ve Yücelik Duyguları Üzerine Gözlemler’ (‘Beobachtungen über das Gefühl des Schönen und Erhabenen’) adlı bu eserinde estetik duygular üzerine derinlemesine bir ayrım yapıyor. Güzel duygusu, yumuşaklık, zarafet ve hoşnutlukla ilişkilendiriliyor. İnsan güzel olanla karşılaştığında huzur hissi duyuyor. Güzel, daha çok sevgiyle bağ kurulan nesnelere yöneliyor. Yüce ise hayranlık ve korkuyla karışık bir saygı uyandırıyor. Güzel, ölçülü olanı; yüce, sınırsız olanı çağrıştırıyor. Bir dağ manzarası güzel olabilirken, fırtına içindeki okyanus yücelik hissi veriyor. Güzel, duyulara hitap ediyor; yüce, zihni zorlayan büyüklükte ortaya çıkıyor.

Kant, bu estetik ayrımı yalnız doğa ve sanatla değil, insan karakterleriyle de ilişkilendiriyor. Güzele duyarlılık nazik ve incelikli kişiliklerde öne çıkıyor. Yüceyi hisseden kişi ise cesaret, onur ve yüksek ahlaki duygular taşıyor. Kadınların daha çok güzel olana, erkeklerinse yüce olana eğilimli olduğunu savunuyor. Ancak bu, kültürel alışkanlıklarla da şekilleniyor. Kant, her bireyin doğuştan gelen mizacıyla estetik duyarlılığı arasında bir bağ kuruyor.

Eserde ahlaki yücelik ile estetik yücelik arasındaki fark da vurgulanıyor. Ahlaki yücelik, insanın iyilik uğruna acıya dayanabilmesini içeriyor. Estetik yücelikse karşısında küçüklüğümüzü hissettiğimiz doğa olaylarında ortaya çıkıyor. Kant, yüceyi hisseden kişinin aynı zamanda kendi içsel gücünü de fark ettiğini belirtiyor. Güzellik geçici bir hoşnutluk verirken, yücelik insanı derin düşüncelere yöneltiyor. Bu düşünsel derinlik, ahlaki gelişimin de temelini oluşturuyor.

  • Künye: Immanuel Kant – Güzellik ve Yücelik Duyguları Üzerine Gözlemler, çeviren: Gamze Aydemir, Say Yayınları, felsefe, 112 sayfa, 2025

Hans Reichenbach – Kopernik’ten Einstein’a (2025)

Hans Reichenbach bu kitapta, modern fiziğin kökenlerini ve düşünsel gelişimini anlatıyor. Bilimin tarihsel dönüşümünü, özellikle astronomiden başlayarak fiziğin temel kavramlarına doğru genişleten bir anlatı kuruyor. ‘Kopernik’ten Einstein’a’ (‘From Copernicus to Einstein’), Kopernik’in güneş merkezli evren modelinden başlayarak, Einstein’ın görelilik kuramına uzanan zihinsel sıçramaları açıklıyor. Reichenbach, bilimsel devrimlerin sadece gözlemlere değil, aynı zamanda düşünsel cesarete de dayandığını vurguluyor.

Kopernik’in ortaya koyduğu modelin yalnızca bir astronomik hipotez olmadığını, doğayı anlama biçimimizi temelden dönüştürdüğünü belirtiyor. Galileo’nun deneysel yöntemi, Kepler’in gezegen hareketleri üzerine kurduğu matematiksel ilkeler ve Newton’un evrensel çekim yasası bu çizgide birleşiyor. Her adımda, fiziksel dünyanın açıklanmasında yeni düşünme biçimleri gelişiyor.

Einstein’ın özel ve genel görelilik kuramları ise bu sürecin zirvesi olarak yer alıyor. Zaman ve mekân kavramları Newtoncu fizik içinde mutlakken, Einstein bu mutlaklığı kırıyor. Gözlemcinin konumu ve hareketi, olayların nasıl algılandığını belirliyor. Bu da fiziği, sadece nesnel gerçeklik üzerine değil, aynı zamanda gözlemcinin doğasına dayanan bir bilim haline getiriyor. Reichenbach, göreliliği sadece teknik bir kuram değil, insan düşüncesinin esnekliğini kanıtlayan bir örnek olarak yorumluyor.

Kitap, bilimin soyut kavramlarla değil, sürekli değişen bakış açılarıyla ilerlediğini gösteriyor. Reichenbach, fiziği anlamak için düşünmeyi öğrenmemiz gerektiğini hatırlatıyor.

  • Künye: Hans Reichenbach – Kopernik’ten Einstein’a: Evren, Uzay, Zaman ve Hareket, çeviren: Şehnaz Yardım, Say Yayınları, bilim, 120 sayfa, 2025

Roger-Pol Droit – Kızıma Dinleri Öğretiyorum (2025)

Roger-Pol Droit, bu kısa ve sade kitabında, dinlerin temel yapılarını ve insan yaşamındaki yerini genç bir okuyucuya, özellikle de kızına anlaşılır bir dille anlatıyor. ‘Kızıma Dinleri Öğretiyorum’ (‘Les religions expliquées à ma fille’), herhangi bir dine üstünlük tanımadan, farklı inanç sistemlerini eşit mesafede ele alıyor. Amaç, genç bir insanın din olgusunu tarihsel, kültürel ve felsefi yönleriyle anlamasına yardımcı olmak.

Yazar, dinin ne olduğu sorusuyla başlıyor: İnsan neden kutsala inanır, neden törenler düzenler, neden tanrılara ihtiyaç duyar? Ardından büyük dinlerin — Yahudilik, Hristiyanlık, İslam, Hinduizm ve Budizm — temel inançlarını ve ritüellerini tanıtır. Bu tanıtımda amaç, farklılıkları vurgulamak değil, tüm dinlerin insan deneyimini anlamlandırma çabası olduğunu göstermek.

Kitap boyunca Droit, dogmalardan çok sorulara odaklanıyor. “Tanrı var mı?”, “Tüm dinler barışı mı amaçlar?”, “Ateist olmak ne anlama gelir?” gibi sorular etrafında şekillenen anlatı, çocuğun merakını ve sorgulama arzusunu teşvik ediyor. Dinin bireysel bir mesele olduğu, ama aynı zamanda toplumları etkileyen güçlü bir yapı taşıdığı anlatılıyor.

Yazar, dinin tarih boyunca nasıl şekillendiğini ve insan kültürleriyle nasıl iç içe geçtiğini de aktarıyor. Kutsal metinlerin yoruma açık olduğu, inancın kişisel olduğu ve hoşgörünün önem taşıdığı vurgulanıyor. Droit’e göre din, insanın anlam arayışının bir parçasıdır ve onu anlamak, insanı anlamaktır.

Bu kitap, genç okurlar için sade bir giriş niteliği taşısa da, her yaştan okuyucuya dinleri önyargılardan uzak, felsefi bir bakış açısıyla düşünme olanağı sunuyor.

  • Künye: Roger-Pol Droit – Kızıma Dinleri Öğretiyorum, çeviren: Özge Burçak Aydınalp, Say Yayınları, felsefe, 80 sayfa, 2025

Lyn Webster Wilde – Ay Kadınları Amazonlar (2025)

Lyn Webster Wilde’ın bu eseri, efsanevi Amazon kadın savaşçılarının izini tarih, mitoloji ve arkeoloji aracılığıyla sürüyor. ‘Ay Kadınları Amazonlar: Mitolojide ve Tarihte Kadın Savaşçılar’ (‘A Brief History of Amazons’), Antik Yunan kaynaklarında rastladığımız Amazon figürünün yalnızca bir mit mi, yoksa tarihsel bir gerçekliğe dayanan bir iz mi olduğu sorusunu derinlemesine ele alıyor. Bu kadın savaşçılar, erkek egemen uygarlıkların hayal gücünü hem büyülemiş hem de tehdit etmiş figürler olarak dikkat çekiyor.

Kitap, Amazonların kökenlerine dair çeşitli kültürleri incelerken, Karadeniz’in kuzeyindeki İskitler gibi göçebe halkların kadınlarının savaşçı roller üstlendiğine dair arkeolojik kanıtları sunuyor. Bu bulgular, efsanelerin ardında gerçek bir yaşam biçiminin izlerini taşıyor olabilir mi sorusunu gündeme getiriyor. Wilde, Amazon figürünün yalnızca bir topluluk değil, kadının savaşçı, bağımsız ve özgür temsili olarak da değerlendirilebileceğini vurguluyor.

Mitolojik anlatıların yanı sıra tarihsel belgelerden, mezar kalıntılarından ve sanat eserlerinden faydalanan kitap, Amazonların kültürel etkisinin nasıl şekillendiğini gösteriyor. Ayrıca, bu figürlerin feminist düşünce ve çağdaş toplumsal cinsiyet tartışmalarında neden bu kadar güçlü simgelere dönüştüğünü de irdeliyor. Wilde’ın çalışması, Amazonları tarihin kıyısından alıp düşünsel merkeze yerleştiren kapsamlı bir keşif niteliğinde.

  • Künye: Lyn Webster Wilde – Ay Kadınları Amazonlar: Mitolojide ve Tarihte Kadın Savaşçılar, çeviren: Zeynep Demir, Say Yayınları, tarih, 272 sayfa, 2025

Lucinda Hawksley – Kadın Hakları Tarihi (2025)

Lucinda Hawksley’nin bu kitabı, Britanya’daki kadınların oy hakkı ve toplumsal eşitlik mücadelesini derinlemesine ele alan tarihsel bir anlatı. ‘Kadın Hakları Tarihi: Oy Mücadelesinde Zafere Yürüyenler’ (‘March, Women, March’), 19. yüzyılın sonlarından itibaren süfrajet hareketinin nasıl şekillendiğini, hangi zorluklarla karşılaştığını ve kadınların nasıl cesurca direndiğini çarpıcı örneklerle anlatıyor. Sadece tanınmış liderler değil, mücadeleye katkı sunmuş isimsiz kadınlar da anlatının merkezinde yer alıyor.

Hawksley, dönemin belgelerine, mektuplara, gazete arşivlerine ve kişisel tanıklıklara dayanan titiz bir araştırma yürütmüş. Kitap, sadece orta sınıf kadınların değil, aynı zamanda işçi sınıfından kadınların da mücadeleye katıldığını ve sınıfsal ayrımların hareket içinde hem gerilim hem de zenginlik yarattığını ortaya koyuyor. Kadınların karşılaştığı şiddet, baskı ve tutuklamalara rağmen geri adım atmaması, kolektif kararlılığın gücünü gösteriyor.

Yazar, kadınların oy hakkı mücadelesini eğitim, mülkiyet hakları, evlilik hukuku ve toplumsal roller gibi konularla ilişkilendirerek çok boyutlu bir tarih inşa ediyor. Ayrıca erkek müttefiklerin ve hareket içinde farklı stratejiler benimseyen kadınların da hikâyelerine yer vererek dönemi daha dengeli bir bakışla sunuyor.

‘Kadın Hakları Tarihi’, yalnızca geçmişe ışık tutan bir tarih kitabı değil; aynı zamanda özgürlük, dayanışma ve eşitlik için verilen mücadelelerin bugün de ne kadar değerli olduğunu hatırlatan güçlü bir eser.

  • Künye: Lucinda Hawksley – Kadın Hakları Tarihi: Oy Mücadelesinde Zafere Yürüyenler, çeviren: Funda Sezer, Say Yayınları, kadın, 288 sayfa, 2025