Raymond Tallis – El (2025)

Raymond Tallis bu kitabında, insanın varoluşunu elin felsefi, biyolojik ve kültürel anlamları üzerinden inceliyor. Ona göre el, yalnızca biyolojik bir organ değil; insanı doğadan ayıran, düşüncenin, dilin ve kültürün gelişmesini mümkün kılan bir varlık koşuludur. Tallis, insan elinin evrimsel sürecini anlatırken, bu uzvun hem dünyayı kavrama hem de anlamlandırma yeteneğinin kökeninde yattığını savunuyor. Nesneleri tutmak, yapmak ve dönüştürmek yalnızca fiziksel bir etkinlik değil, bilinçle kurulan bir ilişki biçimi olarak yorumlanıyor.

Tallis, insanın “alet yapan hayvan” tanımını yeniden değerlendiriyor: El, aleti yaratıyor ama aynı zamanda düşüncenin de aracına dönüşüyor. Bu açıdan el, insan zihninin dış dünyaya uzanan bir uzantısı. Ressamın fırçası, müzisyenin parmak hareketleri ya da bilim insanının deney düzenekleri hep bu bedensel zekânın ifadeleri. Tallis, elin bu yaratıcılığını, insanın sembolik düşünce kapasitesiyle ilişkilendiriyor. Yazının, sanatın ve bilimin temelinde, elin eyleme döktüğü soyut düşünme yetisi bulunuyor.

Yazar, felsefe, nöroloji ve estetikten beslenen disiplinler arası bir yaklaşım kurarak elin yalnızca işlevsel değil, varoluşsal bir anlam taşıdığını öne sürüyor. El, insanın dünyayla kurduğu mesafeli ama bilinçli temasın simgesi haline geliyor. Tallis, bu teması “kendinin farkında olan beden” fikriyle birleştirerek, insanı ne salt doğanın bir parçası ne de yalnızca düşünce varlığı olarak konumlandırıyor.

‘El: İnsanla İlgili Felsefi Bir İnceleme’ (‘The Hand: A Philosophical Inquiry into Human Being’) , bedensel varoluşun düşünsel derinliğini açığa çıkaran özgün bir felsefi inceleme. İnsanı anlamak için zihinden önce, elin izini sürmeyi öneriyor.

  • Künye: Raymond Tallis – El: İnsanla İlgili Felsefi Bir İnceleme, çeviren: Ebru Kılıç, İş Kültür Yayınları, felsefe, 360 sayfa, 2025

Juhani Pallasmaa – Tenin Gözleri (2025)

‘Tenin Gözleri’ (‘The Eyes of the Skin’), mimarlığın uzun zamandır görsel algıya aşırı bağımlı hale geldiğini savunarak başlıyor. Juhani Pallasmaa, modern mimari tasarımın gözü merkeze koyduğunu, diğer duyuların ise geri planda bırakıldığını söylüyor. Bu durumun mekân deneyimini yüzeyselleştirdiğini ve insan ile çevresi arasındaki duygusal bağı zayıflattığını vurguluyor.

Kitap, tüm duyuların mimarlık deneyiminde eşit derecede önemli olduğunu ileri sürüyor. Dokunma, işitme, koku ve hatta bedenin mekâna yerleşmesini sağlayan kinestetik duyumlar; yapının hafızayla, zamanla ve insan bedeniyle kurduğu ilişkiyi belirliyor. Pallasmaa’ya göre iyi mimarlık, mekânın sadece nasıl göründüğünü değil, insanın içinde nasıl hissettiğini de düşünerek tasarlanıyor.

Eserde bedenin mimarlığın merkezine yerleştirilmesi gerektiği vurgulanıyor. İnsan, mekânı yalnızca uzaktan seyretmiyor; içinde yürüyerek, duvarlara dokunarak, yankıları duyarak yaşıyor. Bu nedenle mimarlık, duyuların bütünlüğünü gözeten bir “yaşantı sanatına” dönüşüyor. Hafıza, duygu ve hayal gücü, mimari algının ayrılmaz bir parçası olarak ele alınıyor.

Son olarak Pallasmaa, mimarın görevinin yalnızca yapı inşa etmek değil, insanın dünyadaki varoluşunu zenginleştiren duyusal ortamlar yaratmak olduğunu belirtiyor. Mimarlığın amacı, insan bedenine ve ruhuna dokunan bütüncül bir mekânsal deneyim üretmek olarak tanımlanıyor.

  • Künye: Juhani Pallasmaa – Tenin Gözleri: Mimarlık ve Duyular, çeviren: Aziz Ufuk Kılıç, İnka Kitap, mimarlık, 136 sayfa, 2025

Christophe Bonneuil, Jean-Baptiste Fressoz – Antroposen Olayı (2025)

Bu eser, insan faaliyetlerinin gezegen üzerinde çağ açıcı bir etki yarattığı Antroposen kavramını tarihsel, siyasal ve toplumsal bir çerçevede ele alıyor. Yazarlar, Antroposen’in sadece son yüzyılda ortaya çıkan bir teknolojik dönüşüm değil, modern dünyanın başlangıcından beri kapitalist genişleme, sanayileşme ve sömürgecilikle bağlantılı uzun bir süreç olduğunu savunuyor.

‘Antroposen Olayı’ (‘L’événement Anthropocène’), çevresel krizlerin “yanlışlıkla” oluştuğu iddiasını eleştiriyor. Politika yapıcılar, şirketler ve devletlerin tarih boyunca ekolojik zararları bilerek görmezden geldiğini, büyüme ve güç arayışının gezegeni bugünkü noktaya getirdiğini vurguluyor. “Bilmeden yaptık” anlatısının, mevcut sistemlerin masumiyetini korumak için üretildiği belirtiliyor.

Yazarlar, çevresel değişimleri yalnızca teknolojinin doğal sonucu olarak görmek yerine, iktidar ilişkilerini, ekonomik modelleri ve tüketim kültürünü sorgulayan bir perspektif öneriyor. Doğa ve insan ilişkisi, özellikle fosil yakıt ekonomisi üzerinden yeniden tartışılıyor. Antroposen, insanlığın ortak suçu değil; güç eşitsizlikleri, sömürgecilik ve endüstriyel sermaye birikimiyle şekillenen bir süreç olarak ele alınıyor.

Son bölümde kitap, yeni bir politik hayal gücüyle, daha adil ve sürdürülebilir bir dünya için ekolojik dönüşümlerin zorunluluğunu öne çıkarıyor. Ekolojik yıkımın aktörlerini görünür kılmanın, çözüm üretmenin ilk adımı olduğu savunuluyor.

  • Künye: Christophe Bonneuil, Jean-Baptiste Fressoz – Antroposen Olayı: Yerküre, Tarih ve Biz, çeviren: Alp Tümertekin, İş Kültür Yayınları, tarih, 312 sayfa, 2025

Richard Firth-Godbehere – Duygular Üzerinden İnsanlık Tarihi (2025)

Richard Firth-Godbehere’in bu kitabı, duyguların insanlık tarihindeki belirleyici rolünü inceliyor. ‘Duygular Üzerinden İnsanlık Tarihi: Hissetme Şeklimiz Bildiğimiz Dünyayı Nasıl İnşa Etti?’ (‘A Human History of Emotion: How the Way We Feel Built the World We Know’), duyguları biyolojiden ibaret görmüyor; onlar kültürle, inançlarla ve toplumsal yapılarla şekillenen olgular olarak ele alıyor. Farklı dönem ve coğrafyalarda insanların aynı duyguları nasıl bambaşka anlamlarla yaşadığını gösteriyor. Duyguların sadece bireysel bir his değil, toplumsal düzenin de taşıyıcısı olduğunu vurguluyor. Böylece duygu tarihinin insan uygarlığının temel taşlarından biri olduğu ortaya çıkıyor.

Kitapta öne çıkan düşünce, duyguların sabit olmadığı, zamanla değiştiği yönünde ilerliyor. Antik dönemden modern dünyaya kadar “korku”, “öfke”, “sevgi” gibi duygular farklı normlarla tanımlanıyor. Orta Çağ’da dini inançlar duyguların yönünü belirliyorken, Aydınlanma ile akıl onlara sınır çiziyor. Sanayi çağında ise üretim ve kent yaşamı duygusal deneyimi yeniden biçimlendiriyor. Yazar, duyguların tarihte savaşları, devrimleri ve toplumsal dönüşümleri tetiklediğini söylüyor.

Ayrıca duyguların politik kullanımına özel bir önem veriliyor. İktidar, korkuyu yöneterek itaat kuruyor ya da umut yaratarak yeni birliktelikler oluşturuyor. Duygular hem kamusal alanı hem kimlikleri dönüştürüyor. Yazar, duyguların bilimde, tıpta ve teknolojide de etkili olduğunu belirtiyor. Modern psikoloji ile nörobilim, duyguların nasıl işlediğini açıklamaya çalışırken, kültürlerin bu deneyime verdiği anlamlar farklılaşıyor.

Sonuçta kitap, duyguların pasif değil, tarihin itici gücü olduğunu ortaya koyuyor. İnsanlar dünyayı sadece düşünceleriyle değil, hisleriyle de inşa ediyor. Bu nedenle duyguların tarihini anlamak, insanlığın kendini nasıl var ettiğini anlamaya yardımcı oluyor. Okur, duyguların gelecekte nasıl şekilleneceğini de merak ediyor.

  • Künye: Richard Firth-Godbehere – Duygular Üzerinden İnsanlık Tarihi: Hissetme Şeklimiz Bildiğimiz Dünyayı Nasıl İnşa Etti?, çeviren: Selim Sezer, Diplomat Yayınları, tarih, 376 sayfa, 2025

Kolektif – Modern Ekonomide Kavramlar ve Kuramlar (2025)

Bu kitap post-Keynesyen ve heterodoks ekonomi alanında, Türkiye’de bugüne dek yayımlanmış en kapsamlı başvuru kaynaklarından biri.

‘Modern Ekonomide Kavramlar ve Kuramlar: Post-Keynesyen Ekonomi Ansiklopedisi’ (‘Elgar Encyclopedia of Post-Keynesian Economics’), post-Keynesyen ekonominin temel kavramlarını ve gelişimini bütüncül biçimde ele alıyor. Louis-Philippe Rochon ve Sergio Rossi’nin editörlüğündeki bu eser, geleneksel ana akım ekonominin soyut varsayımlarına karşı daha gerçekçi bir yaklaşım sunuyor. Para, bankacılık ve finansın ekonomik sürecin merkezinde yer aldığını vurguluyor. Keynesyen etkin talep düşüncesi, belirsizlik ve istihdam sorunları üzerinden ekonominin nasıl işlediğini yeniden yorumluyor. Bu sayede büyümenin, gelir dağılımının ve toplumsal refahın piyasanın kendi kendine ulaşacağı bir sonuç olmadığını gösteriyor.

Ansiklopedi ekonomik düşünceyi tarihsel bağlamıyla birlikte inceliyor. Finansal krizlerin sadece teknik aksaklıklar değil, ekonomik düzenin yapısından kaynaklanan sonuçlar olduğunu belirtiyor. Devletin ekonomi içindeki işlevi yeniden tanımlanıyor ve maliye politikalarının istihdamı, üretimi ve toplumsal dengeyi koruma açısından önem taşıdığı anlatılıyor. Para arzının özel bankaların kredi yaratma süreçleriyle ilişkilendiği ve finansal sistemin toplumsal etkilerinin göz ardı edildiğinde kırılganlığın arttığı ifade ediliyor.

Bu çalışma, heterodoks ekonomi içindeki farklı görüşleri bir araya getirerek tartışma alanını genişletiyor. Post-Keynesyen yaklaşımın eleştirel yönü korunurken çözüm odaklı politika önerileri de sunuluyor. Böylece hem akademi hem politika yapıcılar için alternatif bir düşünme çerçevesi oluşturuyor. Ekonominin yalnızca rakamlardan ibaret olmadığını, toplumsal ve tarihsel koşullarla şekillenen bir süreç olduğunu vurguluyor. Post-Keynesyen ekonomi, gerçek dünyanın sorunlarına bakarak yanıt üretmeye devam ediyor.

  • Künye: Kolektif – Modern Ekonomide Kavramlar ve Kuramlar: Post-Keynesyen Ekonomi Ansiklopedisi, editör: Louis-Philippe Rochon, Sergio Rossi, çeviren: Ali Utku Barış, Mustafa Sacid Öztürk, Vakıfbank Kültür Yayınları, iktisat, 796 sayfa, 2025

Leonard Susskind, Art Friedman – Özel Görelilik ve Klasik Alan Kuramı (2025)

Leonard Susskind ve Art Friedman’ın bu kitabı, modern fiziğin temel yapı taşlarını herkesin anlayabileceği ama özünü koruyan bir düzeyde anlatıyor. Yazarlar, özel göreliliğin yalnızca yüksek hızlarda ortaya çıkan bir gariplik olmadığını, fizik yasalarının zaman ve uzayda nasıl işlerlik kazandığını gösteren temel bir ilke olduğunu vurguluyor. Uzay ve zamanın birbirinden bağımsız olmadığını, Minkowski uzayzamanının fiziksel gerçekliği nasıl dönüştürdüğünü açıklıyor. Lorentz dönüşümlerinin, nedensellik ve ışık hızının sabitliği üzerinden tutarlı bir yapı sunarak Newton fiziğinin sınırlarını görünür kıldığı ifade ediliyor. Böylece hız, momentum, enerji ve zaman kavramlarının yeni tanımlarla değiştiği görülüyor.

‘Özel Görelilik ve Klasik Alan Kuramı: Kuramsal Başlangıç’ (‘Special Relativity and Classical Field Theory: The Theoretical Minimum’) yalnızca görelilikle sınırlı kalmıyor. Klasik alan kuramı bölümleri, elektrik ve manyetik alanları tek bir elektromanyetik alan çerçevesinde birleştiriyor. Maxwell denklemlerinin Lorentz değişmezliği ile kusursuz biçimde uyumlu çalıştığı örneklerle gösteriliyor. Alanların yalnızca birer matematiksel araç olmadığı, fiziksel etkilerin uzay zamanda yayılımını anlatan gerçek varlıklar olduğu anlatılıyor. Dört-vektörler ve tensörler gibi matematiksel yapılar, sadelikle tanıtılıyor ve bunların fiziksel sezgiyi güçlendirdiği belirtiliyor. Lagrange ve Hamilton ilkelerinin alanlara uyarlanmasıyla, doğanın dinamiklerinin en temel düzeyde nasıl ifade edildiği gösteriliyor.

Susskind ve Friedman, teorik fiziğin kapılarını kapalı tutmak yerine öğrenmenin mümkün olduğunu söylüyor. Bu eser, ileri düzey konuları anlaşılır sunarak okuyucunun görelilik ve alan kuramına sağlam bir giriş yapmasını sağlıyor. Bilginin yalnızca ezber değil, düşünmenin bir yolu olduğuna dikkat çekiyor. Merak yolculuğu hep sürüyor.

  • Künye: Leonard Susskind, Art Friedman – Özel Görelilik ve Klasik Alan Kuramı: Kuramsal Başlangıç, çeviren: Zekeriya Aydın, Alfa Yayınları, bilim, 344 sayfa, 2025

Roy A. Rappaport – İnsanlığın İnşasında Ritüel ve Din (2025)

İnsan türü anlam arayan bir varlık olarak evriliyor ve Roy A. Rappaport’un din antropolojisinin klasiklerinden sayılan bu eserinde, bu arayışın din ve ritüelle nasıl iç içe geçtiğini anlatıyor. Rappaport’a göre ritüel, insanın sembollerle düşündüğü ve toplumsal düzen kurduğu bir dünyada güven üretmeye yarıyor. Dil insanın imkânlarını genişletirken aynı zamanda yalan söyleme ihtimalini de ortaya çıkarıyor. Bu yüzden ritüeller sözün güvenilirliğini yeniden kuruyor ve topluluk içinde bağları güçlendiriyor.

‘İnsanlığın İnşasında Ritüel ve Din’ (‘Ritual and Religion in the Making of Humanity’), dinin ritüelden doğan daha geniş bir çerçeve sunduğunu savunuyor. Kutsal olan ritüeller aracılığıyla hayatın içine yerleşiyor ve insanın kendini evren içinde konumlandırmasını sağlıyor. Din ve ritüel insan topluluklarının ahlaki normlarını, otorite ilişkilerini ve toplumsal dayanışmalarını biçimlendiriyor. Ritüel sosyal sözleşmeyi canlı tutuyor ve insanları ortak değerlerde buluşturuyor.

Kitapta ritüel bir hiyerarşi içinde ele alınıyor. En üst düzeyde tartışmaya kapalı kutsal ilkeler var. Bu ilkelerden türeyen kozmolojik açıklamalar ve kurallar toplumsal sistemlerin mimarisini kuruyor. En alt düzeyde çevresel koşullarla uyumlu pratikler yer alıyor. Rappaport bu yapının kültürlerin zaman içinde değişmesine imkân tanırken toplumsal bütünlüğü de koruduğunu söylüyor. Böylece ritüelin işlevi örgütsel düzeyde belirginleşiyor.

Sonuç olarak kitap insanlığın gelişiminde ritüel ve dinin pasif bir unsur olmadığını, insan olma biçiminin kurucu yanları olduğunu öne sürüyor. Ritüel doğa ile toplum, birey ile topluluk, dil ile eylem arasında köprü oluyor. Bu nedenle din ve ritüel insanın hem kendini hem dünyayı anlamasının vazgeçilmez bir parçası olarak görülüyor. Başka bir deyişle dinin kökeni doğaüstünde değil, insanın kendini düzenleme gücünde.

  • Künye: Roy A. Rappaport – İnsanlığın İnşasında Ritüel ve Din, çeviren: Sanem İncel, Fol Kitap, antropoloji, 712 sayfa, 2025

Hilmi Tezgör – Bir Plaktan İçeri (2025)

Hilmi Tezgör’ün ‘Bir Plaktan İçeri’ adlı kitabı, popüler müzik tarihinin farklı dönemlerinden seçilmiş on beş albümü merkeze alarak müzik ile kişisel ifade arasındaki bağı inceliyor. Yazar, tür ayrımı yapmadan seçtiği bu albümlerde müzisyenlerin iç dünyalarını, şarkı sözleri üzerinden yansıttıkları ruhsal süreçleri ve duygusal yoğunlukları ele alıyor. Albümler, yalnızca dönemlerinin müzikal estetiğini değil, aynı zamanda sanatçılarının yaşadığı içsel dönüşümleri de görünür kılıyor.

Kitapta incelenen albümler arasında Billie Holiday’in Lady In Satin’inden The Doors’un kendi adını taşıyan albümüne, John Lennon’un Plastic Ono Band’inden Joni Mitchell’ın Blue’suna, Nick Drake’in Pink Moon’undan Bob Marley & The Wailers’ın Exodus’una uzanan geniş bir yelpaze yer alıyor. Ayrıca Joy Division, Diamanda Galás, Hellhammer, Marillion, Patti Smith, Gil Scott-Heron, Leonard Cohen, Nick Cave ve Ozzy Osbourne gibi sanatçılar da bu seçkide yer buluyor.

Tezgör, her albümü yalnızca müzikal bir üretim olarak değil, sanatçının kendi yaşamı ve duygusal evreniyle kurduğu samimi bir ilişki olarak değerlendiriyor. Şarkı sözlerinin ne anlattığına, hangi duygularla yazıldığına ve hangi yüzleşmeleri içerdiğine odaklanıyor. Bu yaklaşımıyla ‘Bir Plaktan İçeri’, müziği bir anlatım biçimi olarak ele alan, kişisel olanın evrensel olana nasıl dönüştüğünü araştıran bir çalışma olarak öne çıkıyor.

  • Künye: Hilmi Tezgör – Bir Plaktan İçeri: Modern Müzik Tarihinden 15 “Kişisel” Albüm, Sanat Kritik Yayıncılık, müzik, 106 sayfa, 2025

Nelson Mandela – Özgürlüğe Giden Uzun Yol (2025)

Nelson Mandela’nın, mücadelenin ve bir halkın zaferinin hikâyesi.

Nelson Mandela’nın otobiyografisi, yalnızca bir yaşam öyküsü değil, aynı zamanda Güney Afrika’nın sömürgecilikten demokrasiye geçişinin vicdani bir kaydı olarak öne çıkıyor. Mandela, çocukluk yıllarından başlayarak özgürlük mücadelesine uzanan uzun yolculuğunu, kişisel deneyimleriyle tarihsel olayları iç içe anlatarak aktarıyor. Kırsal Transkei’deki geleneksel yaşamın huzurundan, apartheid rejiminin acımasız gerçekliğine uzanan bu hikâye, bir bireyin kendi adalet anlayışını halkının özgürlük talebiyle nasıl birleştirdiğini gösteriyor.

Mandela, genç bir hukuk öğrencisiyken ırk ayrımcılığına karşı örgütlenmenin önemini fark ediyor. Afrika Ulusal Kongresi’ndeki (ANC) mücadelesi, zamanla pasif direnişten silahlı mücadeleye evriliyor. 27 yıl süren hapis dönemi, kitabın duygusal ve ahlaki merkezini oluşturuyor. Robben Adası’ndaki mahkûmiyet, Mandela’yı kırmıyor; aksine, sabır, dayanışma ve uzlaşma değerlerini derinleştiriyor. Hapishane, onun için bir direniş okuluna dönüşüyor.

Kitabın gücü, Mandela’nın öfkeyi değil, empatiyi seçen bir lider olarak kendini ve düşmanlarını anlamaya çalışmasında yatıyor. Özgürlük fikrini sadece siyasal bir hedef değil, insani bir sorumluluk olarak tanımlıyor. Apartheid rejiminin çöküşüyle birlikte Mandela, intikam yerine barışı tercih ediyor ve “herkes için özgürlük” ilkesine bağlı kalıyor.

‘Özgürlüğe Giden Uzun Yol’ (‘Long Walk to Freedom’), bir halkın kurtuluş mücadelesini kişisel bir iç yolculukla birleştiren güçlü bir tanıklık sunuyor. Mandela, özgürlüğün nihai bir varış değil, her kuşakta yeniden yürünmesi gereken bir yol olduğunu hatırlatıyor.

  • Künye: Nelson Mandela – Özgürlüğe Giden Uzun Yol, çeviren: Osman İşçi, Alfa Yayınları, otobiyografi, 680 sayfa, 2025

Robert Kurz – Modernleşmenin İflası (2025)

Robert Kurz bu eserinde, modernleşmenin çöküşünü kapitalist dünya sisteminin iç çelişkileriyle birlikte ele alıyor. Ona göre Doğu Bloku’nun yıkılışı, sosyalizmin kapitalizme alternatif olamayışını değil, her iki sistemin de aynı modernleşme mantığına dayandığını gösteriyor. Kapitalist piyasa ile “kışla tipi sosyalizm” aslında aynı ekonomik aklın, yani üretkenliğin sınırsız artışı ve emek değerinin kutsanması fikrinin iki farklı biçimini temsil ediyor. Kurz, bu yüzden sosyalizmin çöküşünü kapitalizmin zaferi olarak değil, modernleşme projesinin bütüncül krizinin bir belirtisi olarak yorumluyor.

Kitapta üretim ilişkilerinin temelinde yer alan “değer yasası”nın teknolojik ilerleme karşısında işlevsiz hale geldiği vurgulanıyor. Otomasyon, emeğin yerini alırken, değerin ölçüsünü de ortadan kaldırıyor. Bu süreçte piyasa ekonomisi kendi kendini tahrip eden bir yapıya dönüşüyor. Kurz, dünya ekonomisinde yaşanan krizleri, borçlanma ve finansallaşma üzerinden ayakta kalmaya çalışan bu değersizleşmiş sistemin sonuçları olarak okuyor.

‘Modernleşmenin İflası: Kışla Sosyalizminin Çöküşünden Dünya Ekonomisinin Krizine’ (‘Der Kollaps der Modernisierung: Vom Zusammenbruch des Kasernensozialismus zur Krise der Weltökonomie’), modernliğin ilerleme ideolojisini sorgularken, kapitalizmin artık insanlığı özgürleştiren değil, küresel ölçekte çöküşe sürükleyen bir mekanizma haline geldiğini öne sürüyor. Kurz, “modernleşme” kavramını bir kurtuluş anlatısı olmaktan çıkarıp bir tarihsel kapanış süreci olarak tanımlıyor. İnsanlığın geleceği, üretim ve tüketim mantığını kökten sorgulayan yeni bir toplumsal tahayyül geliştirilmesine bağlı görülüyor.

  • Künye: Robert Kurz – Modernleşmenin İflası: Kışla Sosyalizminin Çöküşünden Dünya Ekonomisinin Krizine, çeviren: Dilara Yabul İşleyen, Monografi Yayıncılık, sosyoloji, 224 sayfa, 2025